Sende, Barbie Bebeklerine anlat Benim Yazdıklarımı.-.pdf olarak indir


Üç yıl…üç yıl… artık bir hastaya eder gibi refakat edilecek, fani bir zemine oturtulacak hayatı; simsiyah, yıldızsız gecelere boyayacak bir haberin gelişi… alınışı…bir insanın öldüğünü duymak…öğrenmek; olmayan, şeytaniyken niyeyse inatla olduğuna inanılan, belki de sanılan büyülü, çekici, kışkırtıcı hayatın parlaklığını solduran, o tatlı uykuları…o hiç gerçekleşmeyecek oyalanılan hayalleri… geleceğe umudu; saat gece yarısını vurmadan bitiren, kırdığı parçalarıyla bütünü dağıtan, ‘ben'i geride, ölenle yaşanılan geçmişte bırakacağından bugünü, şimdiyi zora sokan…sokacak ölümün aniliği; kaybın da.Bu vahşi… bu çirkin… bu nefret edilesi…bu geride yalnızca ceset bırakan, ‘ben'deki en ücra hücreyi dahi es geçmeyip lime lime edecek hoyratlıkta, fesat; kimsenin kimseye riyakarsız, içten yoldaş, yaren, sevgili olmadığı, olmayacağı, olunmayacağı bilinmesine rağmen illa kalbi , ‘ben'i hançerleyen, ruhu, iyiliği zehirleyen deneyimi tadarak enkaza dönmekte ısrar edildiğinden, belki de zihinde var olduğundan gerçekliği sorgulanacak kadar karanlık yalnızca kavramlarda yaşayan erdemli, dostça, kardeşçe ilişkiler yaşanabilirmişçesine, varmışçasına davranmaktan vazgeçmeyen milyonlarca insanla dolu, üstüne meşakkati de kendinden menkul bu dünyada; kırıklarını kimsenin toplama zahmetine kalkışmayacağı acı…ölüm.. ihanetle parçalanan kalbin, ‘ben'in; insani değerlerin, hakların kutsadığının iddia edildiği modern toplumda, yanı başındaki kimse ona; ebeveyne, evlada, kardeşe, …, …, dahi uzak, yabancı benciliğin nirvanasındaki insanların, kimselerin duymak istemediğinden duymadığı, duymayacağı nafile, biçare cümleleri, isyanı; hayata, ölüme, acıya.Demek ki, an'da acı var; gün de… ay da… yılda da.Yaşam dediğin de; azıcık neşe, bol hüzün, keder, imkansıza; mutluluğa, iyiliğe, aşka erişme çabasının beyhudeliğinde hiçlikte sonlanacak ‘ben'i, ruhu yetmezmişçesine diğerlerini de eğlendirme için biteviye çırpınmanın; zihin niyesini anlayıp, olmayacağını kavrayana kadar da hayal edilene...istenene kavuşamamanın, iyi yaşayamamanın yıllar geçtikçe anlaşılan kaderi, tercihleri, hayatı belirleyen doğulan aile, coğrafya, hazır bulunan köken, mezhep, din benzeri olgularla, yetiştirilme koşullarını değiştirme gücüne sahipsizliğin; dalgalanmalarının altında boğulacakmış hissinden, çalkantılarından, heyezanlarından yorgun düşmüş; kopuşlarla…kaybetmelerle sarmalanmış ‘ben'i baştan çıkarıp yolunu saptırtan, eninde sonunda varılacak gözyaşlarının sığınağında ‘ yalnızlığa' henüz ulaşmamışken alınan inanılmaz…ani… yıkıcı… ölüm haberinin getirdiği yere inecek alçaklıktaki puslu bulutlarda öldüğünü öğrendiğinle, onunla birlikte kaybedilecek, yitirilecek ‘ben'; kendin; içinizdeki ölmüş parça size aittir ne de olsa; kimse bilmez; kimsenin bilmesi de ‘gerekmez'li varoluşun da çıkmazı.Üç yıl ‘meğer sen! yaşadığında ne kadar da tam; hayat da onca felaketine ne kadar da keyifliymiş, şimdi bir parçam zamansız kesilip, koparıldığından hep eksik…hep yarım…bir boşluk; o kadar uzun süredir orada ki, tek kırıntı bile bırakmadı içimde…sensiz bu dünyada sanki hiç kimseyim… hiçim… kimim ben? bulamıyorum da .Zaten adı, konumu, temsiliyeti fark etmez başkaları gibi, hayatın lüzumsuz efendilerine dönüşecek anne, baba, kardeş, eş, evlat, sevgili, arkadaş, yoldaş, patron, siyasetçi, lider vesaire vesaire, tanıdık tanımadık kim var kim yoksa, istisnasız, hakları varmışçasına elbette çekiştireceklerinden, nefesi keseceklerinden çekiştirenlerin elinde kalmış öğretilen bir hayattı benimki de; yaşanmışlıklarla öğrendiğimi, bildiğimi sandığım, inandığım her şey de yalan çıktığından; yaşananlar, belki ben de, koca bir yalandım… yalanmışım… ‘la dövünülen üç yıl…üç yıl… Daha ölüm haberini almadan önce öylesine de azken, hayata dair keyif aldığın ne varsa onun sonunu; son baharı…son yazı…son kışı… son güzü… son hazanı…son kahkahayı…son neşeyi… son heyecanı, hevesi…son yürek çırpıntısını… yaşadığını bilmeden geçirdiğin günden sonra, yokluğunda yaşanacak beşinci mevsimde değil henüz sen yaşıyorken, hani bir elinde sigara, diğerinde bir şişe bira denize bakan kayalıkların üzerinde Cüneyt; Munzur'un kıyısında gerilla günlüklerine dalmış Lorina'yla, Bejna; deli deli esen poyraza vurmuşlarken kendilerini, beyaz çalışma masasındaki yazıcıdan gözümün içine baka baka arakladığın arkasını düzeltmelerimle karaladığım müsvedde A4 kağıda resim yaparken ‘sen'; belki bir gün yayınlarım diye fırsat bulabildikçe yazdığım, bilgisayarda sen9.doc uzantılı dosyada saklı roman taslağım vardı ya işte onu ben; seni kaybettikten üç yıl sonra ancak…bugün açabildim.

Bugün; düşünce dostunuz otuzyedi aydının yürekleri, vahşi bir kabilenin üyesi yamyamlarca, hem de can güvenliklerini sağlamakla sorumluyken, yönetimine egemen etnik kökene, mezhebe, dine mensup olmayan azınlıktaki vatandaşlarının katlini gelenekselleştirmiş devlet yetkililerinin, herkesin gözü önünde canlı, canlı yakılarak küle dönerken; yanık kokusuna karışan göğe yükselmiş ateşin etrafında toplanmış yamyamların ürkütücülüğü, bir insan az sonra ölecekken…az sonra bir insan öldürülecekken o öldürmenin…o ölümün hazzıyla atılan alkış tempolu sloganlardaki coşkuda gizli insana sevgisizliği, farklıya tahammülsüzlüğü şefkatsizliği, vicdansızlığı; insanın insana gaddarlığını, lanetle anacağınız, bir daha asla sevmeyeceğiniz “Sivas Katliamın“ın yapıldığı Temmuz ayının ikisinde; ertesi günün, tarihi onlarca katliam, vahşetle kabarıp taştığından ölümlere, vahşete, acımasızlığa methiyeler döşemeye alışkın Türkiyelilerden ziyade, ortaçağı anımsatan insan yakma barbarlığıyla donakalmış dünyadaki insanların gözünde Türkiye'nin imajını koruduklarını sanma aptallığının beyanı “İnönü'ye büyük öfke” manşetiyle çıkacak gazetelerde “ Sivas' katliamı kurbanı 36 kişiden 20'si için Ankara'da düzenlenen cenaze töreni siyasi bir mitinge dönüştü….” İbareleriyle yer alacak, sonsuz egemenlik için katliamlar planlayan, örgütleyen, lojistik destek sağlayan, gerekliliğine inandığında sol, demokrat, sosyalist kisvesine de bürünecek, alanlarda, programında yıkacağını haykıran en marjinal partide dahil hangi parti, hangi lider iktidara gelirse gelsin kulluk edeceği, darbe müptelası militarist aklı derin devletin; tutuklandığın oniki Eylül öncesinde kullanıma koyduğu “Komünistler Moskova'ya”, “Bozkurtlar burada çakallar nerede?“, “Biz Biz Biz; Mustafa Kemal'in askerleriyiz.” gibi, dört yıl sonra bindokuzyuzdoksanyedinin yirmisekiz Şubatında, olageldiği üzere yine laiklere destekleteceği darbe öncesi “ Türkiye İran olmayacak”,” Mollalar İran'a” sloganlarıyla budayacakları kesimi ifşa ettirdiklerini yıllar yıllar sonra fark ettiğin, yer yer yanmış bedenlerinin içine konduğu, üstüne bayrak örtülü tabutlarının ardından Dikmen caddesinden Meclis'e doğru binlerce insanla yürüdüğün Temmuzun altısındaki cenaze töreninde; hep öyle olmaz mı? susarsın… susarsın sonra bir gün beraberinde toplumda, işyerinde, ailede, evde, mensup olduğun grupta, cemiyette, dünyada; katlanmak zorunda bırakıldığın dışlanmışlığı, uğradığın haksızlıkları, insanı küçümseyen, hor görenlere duyduğun tiksintiyi, emeğine el koymasına rağmen kölesinden sürekli minnet bekleyen efendilere, patronlara öfkeyi ‘yeter artık, dayanamıyorum, ne olacaksa olsun'la yüzlerine haykırmayı, başkaldırmayı sağlayacak bir olayın, bir sebebin insanda o güne değin söylemek isteyip söylemediklerini söyletecek cesareti buldurması gibi, acıdan inip kalkan, öfkeyle kızaran ciğerlerin, maruz kalınan ötekileştirmelerle birikmiş hıncın, gözyaşlarının; havaya kaldırılan sol yumrukta somutlaşıp ortalara dökülmesinin gurur ve şaşkınlığında , şahsında katliamın sorumluluğunun simgeleştirildiği törene katılan Başbakan yardımcısı İnönü'yü; var olmuş, olacak her sistemin yönetenleri, yandaşları ve savunucuları; lider, yazar, çizer, düşünürlerince yaratılmış; hele de gelişmemiş bir ülke, topluluksa yer edineceği kesin “ devlet…bayrak….din… Kuran..İncil… Peygamberimiz…atamız..aile bizim için kırmızı çizgidir” anlayışıyla aşılması istenmeyen hassasiyetler…gelenekler…önyargılar eliyle çoğaltılmış, nasıl ki iyiliğin, vicdanın, iyi niyetin, naifliğin, zeka ve estetiğin dışa vurumu edebiyat, resim, müzik sinema, iyilik yapma, yardım etme, herkese saygılı davranmaysa ‘yeter ki insan olsun, din, mezhep, etnik köken önemli değil' paylaşımlarının altına yazılan “kaçak elektik kullanımı Doğu da, Güneydoğu da had safhada, bu Kürtler yok mu , her şey bedava olsun isterler”, “ Ermeni piçi” , “Türklüğünle, atanla, dininle öğün” , “dünyanın başına bela Yahudiler”li içinden çıkılmaz, keskin bir ırkçılığın belirtisi paylaşımların tek getirisini; milyonlarca insanın ölümünün, Nazi kamplarının, işkencelerin, savaşların sonunda dünyaya, insanlığa zararı görüldüğünden artık yerilecek olgu haline gelmiş nefret, kin, intikam, ihanet, kötülük duygularının dışa vurumu faşistliklerini saklamayan, besleyen grupların ifşasının, şimdiye, yarına faydasını da atlamadan; bu devirde ergenlerin elindeyken birden 65 yaşındakilerin istila alanına girmiş; kimin söylediği yazdığı muamma kalacağından, yapılan hata, yanlışlık da düzeltilmeyeceğinden, genellikle de söylemeyen, yazmayan birinin söylediği yazdığıymışçasına ona şöhret getirecek ve neden ve kim için ve kim görsün diye yapıyorlar' la anlam verilemeyen ‘ sen benimkine, ben seninkine like atalım, o hımbıl x'inkini de dislike'layalım ' danışıklı dövüşte Twitter, Facebook piyasasına sürülen gerçek yaşamda sadece bir aforizma kalan, kalacak aforizmalardan en bilineni her ne kadar hoşgörülü çağrı gibi görünse de farklılığı, farklıyı bir yerde toplama çabası içinde o kişiyi damgalayan farklılığı vurgulamadan da geçmediğinden gül dokunuşuyla, içten içe inciteceğinden incittiği fark edilmeyen, süslemesinde derin bir ayrımcılık, ötekileştirme taşıdığını hissettiğiniz Mevlana' nın “ne olursan ol gel yine gel" aforizmasının; bindokuzyüzlü yıllarda , seksenlerin darbeci çizmesiyle içi dışına çıkarılacak kadar ezilmiş Tükiyelilerce ve belki Madımak oteli önünde toplanmış kişiler tarafından da , demokrasiyi getirip, yolsuzlukların hesabını soracağına inandırıldıklarından iktidara taşıdıkları liderlerin, partilerin icraatlarıyla illa ki kıracakları yine büyük umutlar, büyük coşkuyla desteklenmiş Başbakanlığını iki yüzlülüğün mabedi taşranın nerden kimden ne koparsam kardır kurnazı Demirel'in yaptığı DYP- SODEP (SHP) koalisyonu zamanlarında, 1991 yıllarında, o günlerde daha yeni yeni kullanılmaya başlanan internet ve Messenger daki kısa mesajlaşmalarda paylaşılmış olmasının hiç bir anlam ifade etmediğinin; en derinlerine ekilmiş , ırkçı, faşizm odaklı kah bilinçli, kah bilinçsiz ama hep var olan, olacak cahilliğe tutunan, dünyanın en tehlikeli silahı haline gelebileceğini dört gün önce kanıtlanmış aynı havayı soluduğunuza, aynı toprakta yaşadığınıza utandığınız yamyamcı kalabalığın; karşıtı kalabalıkla birlikte yuhlayıp, çocukluktan şahit olunan katliamlar hep tekrarlandığından, asırdır “katil İktidar”ların tek farkı ismi olan Başbakanlarına, liderlerine göre öznesi değişen defalarca atılmış “katil …, Erim.., …, Evren, …, Demirel…, …, ” sloganını da “katil İnönü”yle tekrarlarken; dünyanın herhangi bir yerinde hiç tanışmadığınız, karşılıklı bir bardak çay içip sohbet etmediğiniz genellikle de yaşadığı yerin azınlıklarından, göçmenlerinden insanların başına getirilen felaketlere; bombalı saldırılarda, katliamlarda, faili meçhul cinayetlerde, savaşlarda, polis, erkek şiddetinde öldürülmelerine duyulan büyük üzüntünün, gösterilerle verilen tepkilerinin nedeninin; olayın mağduru taraftan, azınlıktan, düşünceden, gruptan, mezhepten, kökenden olunmasından kaynaklı, maruz kalınan öldürülmeli vahşetin sırf o aidiyet yüzünden gelip de sizi bularak tecellisiyle; ecel vakti denilen yaşlılığa varmadan hayatını kaybetme ihtimalinin, ihtimalliğini dahi kaybettiren gerçek olduğunu düşünürken katılınan tören, gösteri bitimi sonrasında mağdurlar ve o mağduriyet için sokaklara dökülen, gözyaşı döken kişiler değilmişçesine mağdurların başlarına ne geldiğini, çektiklerini; mağduriyetlerinin giderilmesine yönelik neler yapıldığını, hangi yasaların çıkarıldığını merakını, takipçiliğini miting alanında bırakarak, içindeki öfkeyi, nefreti kusmanın rahatlattığı benlikleriyle evine dönen protestocular, muhalifler gibi sende akşam -‘ daha kalabalık olur sanmıştım ama nerde ? oysa şöyle bir milyon insan toplansaydı, hep bir ağızdan haykırsalardı gericiliğe, şeriata hayır ! …eşit yurttaşlık hakkı diye bak bakalım bir daha insan öldürmeye kalkışırlar mıydı? İnönü'ye ne demeli, hiç sorumluluğu yokmuşçasına utanmadan kalkmış, gelmiş törene, suç mahalline dönen katiller gibi.İyi oldu yuhalanması, az bile yapıldı... yahu sen başbakan yardımcısının nasıl emir vermezsin Vali'ye, Jandarma Komutanına…nasıl emrin dinlenmez, sözün, emrin geçmiyorsa o koltukta niye oturuyorsun, ne işin var ? ‘- ‘ama biz Aleviler, hep yalnızdık değil mi?Niye katılsınlar cenaze törenimize.Onlara göre ne var bu memlekette, canları yanmıyor nasılsa… hep öldürülmüyorlar.' –‘Sosyal demokratlar ne zaman iktidara gelse hep böyle olur Aleviler, Kürtler tırpandan geçer, katliama uğrar da ne olur ?katline aşıklar gibi yine onlara oy verirler.İşte bu yüzden hep çantada keklik olduklarından hep böyle ölecek, öldürülecekler' - ‘ kızım, kızım Sivas, koca Pir Sultanı astı, ne beklenir onlardan' yorumları arasında ana haber bülteninde katıldıkları cenaze törenini, mitingi seyrettiklerinde televizyon ekranında evlatlarının fotoğrafını taşıyan anne görününce ‘-vah… vah, vah ananız öleydi sizin, bir değil iki yavrusu birden gitti. ‘ – ‘Yasemin ve Asuman; ne yandım ben, ne yandım bu iki kız kardeşe, Allahım kimselere verme bu acıyı'yla gözyaşlarını tutamayanların gözünde; dünde, geçmişte uğruna ölünecek bir amaç; devrim, sosyalizm, özgürlük, eşitlik ya da özellikle de komünizme karşı devlet, beka, milliyetçilik mücadelelerine ölüm yoldaş, ülküdaş kılındığından, mücadelede; kavga, çatışma, savaş, miting sırasında istenen amaç uğruna; bir yoldaşın…bir ülküdaşın öldürülerek hayatından edilmesi ‘ölen ölür kalanlarla mücadeleye devam'la normalleştirildiğinden; öylesi bir mücadelenin dışındaki ölümlerde ‘nasıl üzüldüm anlatamam, yüzü gözümün önünden gitmiyor…ne kadar da genç, güzelmiş, çok ağladım. ‘ –‘Koca bir aile yok oldu gitti; emniyet kemeri tak be adam, bu ne hız, kaç kişinin hayatına mal oldu sarhoş araba kullanman.' –‘İnsanın başına ne geleceği, ne olacağı belli değil dün malı, mülkü, ailesi vardı bugün deprem, sel evsiz, kimsesiz, mülksüz bıraktı .' –‘Kim bilir ne derdi vardı da intihar etti….' –‘Bu gece hiç uyuyamadım üzüntüden, kahroldum , annesi babası…” konuşmalarına sebep;bir akrabalarının, tanıdıklarının, adını sanını bilmedikleri bir tanıdığının ya da tanımadıklarının hayatın rutini bozan deprem, sel, çığ, trafik, iş, tren, uçak kazasında, ölümcül bir hastalıkta, operasyonda, savaştaki trajik ölümünü, intiharını gazetelerde, şimdiki zamanın gözdesi sosyal medya da okudukları, birinden duydukları, TV'de izledikleri anda; hissettikleri anlık olmasa da ki bazen anlıktır, haftalık…aylık matem, üzüntü; bir iki saat bilemedin bir, iki gün çoğu zaman ölenin toprağa verilişinden sonra yerini hayatın akışı da gerektirdiğinden rutine, dinginliğe terk ettiğinde; ölen kişinin elbiseleri, ayakkabıları, kitapları, cep telefonu, tableti, yatağı, su içtiği bardağı ona dair, kullandığı her şey; açtığı buzdolabı, televizyon yaşadığı mekanda yerli yerinde duruyorken, yaşadığı yerde onunla hayatı paylaşmışları geçmişe kelepçeleyerek müebbette mahkumlayacak, en ufak bir şeyin, bir su sesinin, bir kahvenin, bir çiçeğin, bir parfüm kokusunun çağrışımıyla saldırıya geçecek anıların; dünde yaşananları, geçmişi bugüne taşımasıyla hissedilen özlemin, çaresizliğin; her gün duyulan ‘ haydi ama çık banyodan geç kaldım okula, işe, servise' -‘kahvaltı yapmayacağım, yolda bir simit alırım' -‘çıkıyorum ben, geç kaldım' - ‘bugün börek yapsan… ‘ –‘akşama bir şey istiyor musun' sesini bugünde duyamamanın; yerine getirilmesi imkansız, aklı delirtecek sıfır ihtimalli sarılma, saçını okşama, konuşma, görme, dokunma isteğinin; ömür boyu kullanılacağından bir gün “böyle yaşamaktansa, ölsen daha iyi” dedirtecek öldürmeyip süründürecek kortizonlu ilaçların tek çare olduğu, iflah olmaz otoimmün, kronik bir hastalığa dönüştüreceği birlikte yaşanılanın ölümünün … bir insanın varlığının yok oluşunun vücudu saran, hep de kanayacak açık bir yaranın dinmeyen ağrısı…acısıyla ömrü tüketmenin, yaşamanın ne demek olduğunu; hayatı alt üst eden, edecek o kahrolası ölüm evlerini ziyaret etmediğinden, rahatlarının bozulmasını da geciktireceğinden ‘ gelmek istemediyse zorlamayalım, daha çok yeni acısı, elbet geçecek. Koca Nazım bile “ en fazla bir yıl sürer yirminci yüzyılda ölüm acısı” dememiş miydi ? Şimdilik ellemeyelim' telkinleriyle yaşanan faciayı…trajediyi bulunduğu yerde hapsederek dışarıya yansımasına engelleme alışkanlığıyla belki öyle görüldüğünden… öğretildiğinden… yaşandığından tahmin edemeyecek, etmeye de kalkışmayacak; bilmeyecek, bilmeyen herkes gibi sen belki bende; “katiller bulunsun, hesap sorulsun”, “ ……. unutmayacağız” sloganlarını attığını silmiş hafızaya sahiplikte, hiçbir şey olmamışçasına; belki bir gün bir yerde bahsedildiğinde, payına düştüğüne inanılan görevi yerine getirmenin huzuruyla ‘aaa evet nasıl unuturum o katliamı, cenaze törenine, protesto mitingine bende katılmıştım' diyerek yaşla, genetiklikle ilintilisiz savaşı çıkarıp, darbeler, faili meçhul cinayetler düzenleyerek , işkence, şiddet uygulayarak kadını, çocuğu taciz ederek, iş trafik, tren kazalarını yaparak önlenebilir ölümlere meydan vererek düşürdükleri ateşle yaktıkları sıradan evleri cenaze evine dönüştüren sorumlularının bulunarak, cezalandırılmasının ardını bırakıp unutuşa terk etmeye de meyilli…hazır ve de nazır olunduğundan; olanın…yaşananın ötesine…sonrasına bakmadan ateş düşürülen cenaze evlerindekileri; orada öylece acılarıyla, anılarıyla birlikte baş başa bırakmayı yadsımayan doğal kabullenmeyle; katıldığım cenaze töreni sonrasında okuduğum; insanları etkileyerek yeniden yeniden okunmasının, kendisi ve eserleri hakkında başta Samuel Beckett , Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir'le Alain de Botton olmak üzere düzinelerce yazının kaleme alınmasının nedenlerinden biri; hayatında yer almış zamanındaki Fransa burjuvazisine, aristokrasine mensup dedikoduyu seven, tabu sayılan eşcinselliklerini gizleyen, Dreyfus davasındaki tutumları, arzuları, hazları farklı onlarca kişiden ya da bir kaçının karmasından yarattığı roman kahramanlarından her birinin, Guermantes Düşesi Mme Oriane' de; ikibinonaltı yılının Mart ayında modacı Fortuny'nin tasarladığı, 50'ye yakın elbisesi, Paris'te Palais Galleria'da sergilenen ince belli, zarif Greffulhe Kontesi Elizabeth gibi yaşayan bir karşılığının bulunması kadar , uykuya geçişi otuzsekiz, uyanma sırasında düşündüklerini, yaşadıklarını üç sayfa da tanımlamak gibi gündelik hayatta pek çok insanın fark etmediği, dikkate almadığı belleği yönlendiren sonsuz sayıda ayrıntıyı yakalayıp; hatıraya indirgenmiş geçmiş, şimdi ve yarının iç içeliğindeki bilinç akışıyla; her an… her hisle ilgili duygusal, gerçekçi tespitlerini kelimelere döken, bugünkü yazarların yazmayı kolaylaştıran teknolojik olanakları düşünüldüğünde o koşullardaki çabasına, zekasına, yeteneğine müteşekkir kalınarak hayranlık duymamanın imkansız olacağı Marcel Proust'a ikiyüzsekseniki sayfa roman yazdırmış, aile efradının yaşadığı ilişkilerde de görüleceği üzere aşk denilen insanın kendi kendine yarattığı duygunun; genellikle kültürüne, aklına, tahsiline, mesleğinde ki başarısına, güzelliğine, gıpta edilenin boyuna posuna yakıştırılmayan, arasında fersah fersah mesafe, fark olan özelliklere sahip birinde vücut bulduğunun, bulmasının sayısız örneklerinden olacak kremasız sade kahve kıvamındaki sevgilisi- hele de takipçi sayısı kendisini kat be kat geçmiş kültür, turizm elçisi Şeyma Subaşı'nda aşkı bulacak bir Orhan Pamuk nasıl herkesi demeyelim de pek çok insanı hayal kırıklığına uğratıp , o ilişkiye anlam verilemeyecekse aynı şekilde hayatındaki kadın, erkek sevgililerden biri olan fotoğrafına uzun uzun bakanın sadece seyretmek için yanında bulunmasını isteyeceği yetenek ve yakışıklıktaki besteci Reynaldo Hanhn dururken- Alfred Agostinelli'ye duyduğu romanında böylesi bir aşık olma durumunu “Ayrıca, entelektüel ve duyarlı erkeklerin daima duyarsız ve düzeysiz kadınlara teslim olmaları, onlara bağlanmaları, sevilmedikleri ……”yle bahsetmekten kendini alamayan- tutkulu, takıntılı, uyutmayan kıskançlıkta olmasına hayret duyduracak, hayıflandıracak sevdasının; hediye ettiği uçakla seyahateyken, uçağın Akdenize düşmesi Alfred'in aniden ölmesiyle sonlanması gibi, romanında ki Albertine'nin de hediye edilen attan düşerek aniden ölmesiyle kimi zaman Marcel olarak adlandırdığı anlatıcının ağzından yaşadıklarını, özlemini, acısını damlattığı “ıstırap , insan psikolojisine, psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder… teselli bulmam için bir değil, sayısız Albertine'ni unutmam gerekirdi. Aralarından birini kaybetmiş olmanın üzüntüsüne tahammül edebilir hale geldiğimde, bir başkasıyla, onlarcasıyla aynı üzüntüyü baştan yaşamak durumundaydım “ lı hüzünlü satırlara; görmek için can atılan ama başta ekonomik diğer nedenlerden dolayı gidilemediğinden sanal gezinme imkanı sunan teknoloji sayesinde Google da, web sitelerinde, gezi bloglarında tarihi, turistik yerlerinin fotoğraflarına bakmanız yüzünüzde sokaklarındaki havayı, rüzgarın okşayışını hissedemediğinizden, konuşmalarını anlamadığınız insanların el kol hareketlerindeki canlılığı görmediğinizden sanki hafızanın yarattığı sanal bir şeymişçesine görüntülerdeki Paris'e, Karadağlar'a, Floransa'ya hissedilen duygular kadar uzak…soğuk kayıtsızlığım; hayatı paylaştığın birinin yaşayacağı, seni, Haldun'u kaybettikten sonra benim de yaşadığım “peşinde koştuğum şey ise , Albertine'di, birlikte yaşadığımız zamandı, bilmeden izini sürdüğüm geçmişti…hatıra böyle acımasızdı işte”lerine duyarsızlığım; ‘ama abartmış'lı hadsizliğim - oysa kitabı okuduğumda anneannemi, dayımı, amcamı onca akrabayı, yol arkadaşını Aytül'ü , Metin'i, Fevzi'yi kaybetmiştim- hafızanın neredeyse her gün dönüp, dönüp geçmişe bakışının…o günleri arayışının nedenlerinden biri ola(cak)n ah o sırlar öyle değil mi Haldun? gerek en ‘o mu ? benden hiçbir şeyini saklamaz' diye yemin edilecek kadar emin olunan saklayıp mezarına da götürse bir gün ‘kimden çekiniyorsun, öldü o, bilsem ne olur, bilmesem, seni duymaz bile haydi'yle anlatıldığında; seninle ilgili ölümün sonrası öğrendiğim, benden nasıl saklayabildiğine şaşırdığım - ‘ yok artık bilmiyorum deme tüm Türkiye biliyor gay olduğunu, Nişantaşının, Nevizadenin, Tunalı' nın yetmedi Sakarya'nın barları anlatsın kaldırdıklarını, şu ünlü etçi de sevgilisiymiş…'- ‘ para veren herkesin yemek yiyip, yatağını paylaştığı; yeteneği olmadığından güzelliğini, vücudunu pazarlamaktan çekinmeyenlerdendi o'da, Kanal D'nin ….. yatağından geçtiği için o dizide rol aldı da adı artist, sanatçıya çıktı.Başkası söylese inanmazdım ama meşhur ….. restoranın sahibi arkadaşım anlattı, S…'yle bildiğin para karşılığında otel odasında birlikte olmuş ' –‘ boşanacaktı, bıkmıştı'-‘ terk edecekti, gidecekti buralardan, ne kadar acı, biletini bile almıştı…'lı gerekse de bir gün mutlaka da gerçekleşecek aile üyeleri, akrabalar, dostlar arasına kara kediler, dedikodularla nifak girdiğinde, herkesin herkesle bozuşduğu da hiç görülmediğinden, ittifak yapılıp iki üç kişiyle çeteleşilenlerden birinin ki o biri de; ilişkilerinin koptuğu güne değin hakkınızda söylenenleri, dedikoduları diğerleriyle birlikte tasdikleyip aynı tavırları gösterirken sizi savunmamıştır ama içten içe onlara duyduğu açık etmediği sinsi nefretini, maruz kaldığı küçümseyici tavırların intikamını alma fırsatını da kaçırmamak adına ‘senin için söylediklerini bir bilsen'le kapattığı şemsiye yüzünden her tarafınızı ıslatan yağmur damlalarının peş peşe dökmeden, akıtmadan öncenin ritüelli -‘aaaa ne diyebilir ki benim için, anlatsana, korkma! söyle zaten konuşmuyorum…'–‘belli mi olur kardeşsiniz…akrabasınız…eski dost düşman olmaz derler, bir gün konuşursunuz o zaman da yine ben kötü olurum, yemin et öyle…'yi de tamamlandıktan sonra ‘gerçi inanamadım ama benden hiç hoşlanmazmışsın çağırma onu gelmesin dermişsin, çok çıkarcı bulurmuşsun, Başkana da bütün yazışmaları ben hazırlıyorum o oturuyor diye şikayet etmişsin beni …' -' ay güya sen, Leyla'yla her gece barlara, pek sıkta Tunalı'daki Cafe Bien'e takılıyor, bildiğin koca arıyormuşsunuz.Hatta olan da olmuş Cem'le..'-' kocan aldatmış seni hemde evli Fatma'yla, arkadaşınla' –‘ var ya senin için öyle kurnaz öyle kurnaz ki anlatamam dedi, haydi bugün dışarıda yemek yiyelim teklifini yapıp canın ne istiyorsa yiyor, hesabı da ona kilitliyormuşsun' –‘sen ne sanıyordun değer verip seni sevdiğini mi, arkandan idare ediyorum maddi olarak yardımına ihtiyacım var yoksa ne diye çekeyim o manyağı derdi senin için' -‘biliyor musun kendisi onca erkekle yattı, kaktı kimselerin ruhu duymadı ben de tersine önüme gelene anlattım o tiyatrocu çocuğu bile, ne oldu adım orospuya çıktı benim…'lerle; Marcel'in de Albetine'in ölümü sonrası çamaşırcı kızlarla ilişkisini öğrendiği ‘Ahhh o sırı' dahi önemsememem; ölmeden önce nerelere gittiği ( gidilir de ), ne yaptığı, ne yediği, içtiği, ne giyindiği, ne konuştuğu, son sözünün ne olduğu zihni sürekli meşgul edip meraka yol açarken, ölüme neden müsebbibin şimdi ne yaptığına, nerde yaşadığına, akıbetinin ne olduğuna dair soruların cevabı; Ortadoğu'da, Türkiye'de neredeyse bütün diktatörlerin, katliam planlayanların, yapanların cezalandırılmasını geciktiren… engellen; 17 yaşında Erdal Eren'i astırtan Evren'i elleri yağda, balda, kaymakta 90 yaşına kadar yaşatan ilahi adaletin adaletsizliği de artık beklenmediğinden, hayatın en kötü günü olduğundan habersiz ölüm günün her yıl yıldönümü yaklaştığında geçmiş günleri ve o günü sanki o günmüşçesine aynı tazelikte yeniden başlatan, yaşatan makineli bir tüfekten atılıyormuşçasına acıtan hatıraların, söndürdüğü kalbin, ‘ben'in iyileşemeyeceğini ; “iyileşen”nin sen değil “zaman”lığını, acıyı yaşayan biri ancak böyle bir şiir yazabilirle sığındığım B.Keskin'in “Ben hangi kelimeyi nereye koysam/ Bir sonbahar konaklar sesimde./Ben hangi kelimeyle girsem akşama/ Ben hangi kelimeyle nereye gitsem/ Yokluğunun renginde depremler düşer boynuma….” mısralarındaki gerçekliği de algılayamamam, çocuklukta… gençlikte…orta yaşlılıkta tanık olduğum 1977'nin 1 Mayıs, Çorum, K.Maraş, Malatya, Madımak , Roboski dahil onlarca katliam, cinayetle ya da başka bir nedenle insanların hayatının kaybı nedeniyle Alevi, Kürt, azınlık olmanın değil insan olmanın gereği duyulması gereken… duyduğum, yaşadığım büyük üzüntüye…çöküşe rağmen ; ölümün keskin bıçaklığını, empatiden öteliğini; evlatlarını, eşlerini, babalarını, annelerini, sevdiklerini kaybedenlerin kalplerindeki diplere yerleşen derin acıyı, kor alevi, Albertine Kayıp'ı okuduğum, Madımak katliamında hayatını kaybedenlerin de cenaze törenine katıldığım o günlerde değil de çok sonları kavramamın nedeni meğer daha doğmadığından aklımın ucundan geçmesinin imkansızlığında, gün gelecek de katliamın yapıldığı o lanet…o zalim…o ihanetçi Temmuzun ikisinde; Can…Can ! seni, öncesinde de Haldun'u ve de … kaybetmediğimdenmiş.

2.Sayfaya geçiniz.