Sende, Barbie Bebeklerine anlat Yazdıklarımı

Gülsen Feroğlu
4561 görüntülenme

PDF       KİTAP OLARAK SATIN ALMAK İSTERSENİZ

Üç yıl… üç yıl… ötesi bir hastaya refakat eder gibi edilecek, fani zemine oturtulacak hayatı; simsiyah, yıldızsız gecelere boyayacak bir haberin gelişi… alınışı… bir insanın öldüğünü duymak… öğrenmek; olmayan, şeytaniyken niyeyse inatla olduğuna inanılan, belki de sanılan büyülü, çekici, kışkırtıcı hayatın parlaklığını solduran, o tatlı uykuları… o hiç gerçekleşmeyeceği belli, oyalanılan hayalleri…geleceğe umudu;  saat gece yarısını vurmadan bitiren, kırdığı parçalarıyla bütünü dağıtan, ‘ben’i  geride, ölenle yaşanılan geçmişte bırakacağından bugünü, şimdiyi zora sokan…sokacak;   ölümün, kaybın aniliği. Bu vahşi… bu çirkin… bu nefret edilesi… bu geride yalnızca ceset bırakan, “ben”deki en ücra hücreyi dahi es geçmeyip, lime lime edecek hoyratlıkta,  kimsenin kimseye riyakarsız, içten yoldaş, yaren, sevgili olmadığı, olmayacağı, olunmayacağı  fesatlığı bilinmesine rağmen kalbi, “ben”i hançerleyen, ruhu, iyiliği zehirleyen deneyimleri tadarak, enkaza dönmekte ısrar edildiğinden, belki de zihinde varlığından gerçekliği sorgulanacak kadar karanlık, yalnızca kavramlarda yaşayan erdemli, dostça, kardeşçe ilişkiler yaşanabilirmişçesine, varmışçasına davranmaktan vazgeçmeyen milyonlarla dolu, üstüne meşakkati de kendinden menkul bu dünyada; kırıklarını kimsenin toplama zahmetine kalkışmayacağı acı… ölümihanetle parçalanan kalbin, “ben”in; insani değerlerin, hakların kutsadığının iddia edildiği modern toplumun, “voyeur “luğunda; yanı başındaki kimse ona; ebeveyne, evlada, kardeşe dahi uzak, yabancılığın nirvanasında; duymak istenmediğinden kimselerin duymadığı, duymayacağı nafile, biçare cümlelerin isyanındaki acıya…demek, anda acı var; günde… ayda… yılda da. Yaşam dediğinde; azıcık neşe, bol hüzün, keder, mutluluğa, iyiliğe , aşka yani imkansıza   erişme çabasının beyhudeliğinde, hiçlikte sonlanacak “ben”i, ruhu yetmezmişçesine, başkalarını eğlendirme için de, biteviye çırpınmanın; zihin niyesini anlayıp, olmayacağını kavrayana kadar da hayal edilene… istenene kavuşamamanın, iyi yaşayamamanın,  yıllar geçtikçe anlaşılan kaderi, tercihleri, hayatı belirleyen; doğulan aile, coğrafya, hazır bulunan köken, mezhep, din  vesaire   olgularla, yetiştirilme koşullarını değiştirme gücüne sahipsizliğin; altında boğulacakmış hissinden, çalkantılarından, hezeyanlarından yorgun düşmüş; kopuşlarla… kaybetmelerle sarmalanmış “ben”i baştan çıkarıp, yolunu saptırtan, eninde  sonunda varılacak gözyaşlarının sığınağı “yalnızlığa” henüz ulaşmamışken,  alınan inanılmaz… ani…yıkıcı…toprakla kavuşacak yakınlıktaki  puslu bulutların getirdiği ölüm haberiyle, öldüğünü öğrendiğinle birlikte,  kaybedilecek, yitirilecek “ben”;  içindeki ölmüş parça sana aittir de kimse bilmez; kimsenin bilmesi de “gerekmez” varoluşsal çıkmazda;  üç yıl meğer sen (!) yaşadığında hayat onca felaketine ne kadar da tam; ne kadar da keyifliymiş, şimdi bir parçan zamansız kesilip koparıldığından hep eksik… hep yarım… bir boşluk; o kadar uzun süredir  orda ki tek kırıntı bile bırakmadı içimde… Sensiz bu dünyada sanki hiç kimseyim… hiçim… kimim ben? Bulamıyorum. Zaten adı, konumu, temsiliyeti fark etmez, başkaları gibi, hayatın lüzumsuz efendilerine dönüşecek anne, baba, kardeş, eş, evlat, sevgili, arkadaş, yoldaş, patron, siyasetçi, lider vesaire, vesaire, tanıdık tanımadık kim var kim yoksa, istisnasız, hakları varmışçasına illaki çekiştireceklerin, nefesini kestikleri; elinde kalmış, öğretilen bir hayattı seninki de, benimki gibi; yaşanmışlıklarla öğrendiğimi, bildiğimi sandığım, inandığım her şeye bulaştırdıklarından; yaşananlar,  belki ben de,  senin gibi koca bir yalandım… yalanmışım… dövünmeleriyle geçen üç yıl… üç yıl… Daha ölüm haberini almadan önce öylesine de azken, hayata dair keyif alınan ne varsa hepsinin sonunu; son baharı… son yazı… son kışı… son güzü… son hazanı… son kahkahayı… son neşeyi… son heyecanı, hevesi… son yürek çırpıntısını… yaşadığını bilmeden geçirdiğin günden sonra, yokluğundaki beşinci mevsimde değil, henüz sen yaşıyorken; hani bir elinde sigara, diğerinde bir şişe bira, denize bakan kayalıkların üzerinde Cüneyt; Munzur’un kıyısında gerilla günlüklerine dalmış Lorina’yla, Bejna; deli deli esen poyraza vurmuşlarken kendilerini, beyaz çalışma masasındaki yazıcıdan, gözümün içine baka baka arakladığın, arkasını düzeltmelerimle karaladığım müsvedde A4 kağıda resim yaparken “sen”; belki bir gün yayınlarım diye fırsat bulabildikçe yazdığım, bilgisayarda “sen9.doc” uzantılı dosyada saklı, roman taslağım vardı ya, işte onu ben; seni kaybettikten üç yıl sonra ancak… bugün açabildim.

Bugün; düşünce dostun otuz yedi aydının yürekleri; egemen etnik kökene, mezhebe, dine mensup olmayan azınlıktaki, can güvenliklerinden sorumlu vatandaşlarının katlini gelenekselleştirmiş devlet yetkililerinin, dünyanın gözü önünde canlı canlı kül eylenirken, yanık kokusuna karışan göğe yükselmiş ateşin etrafında toplanmış vahşi kabile üyesi yamyamların az sonra bir insan ölecekken… az sonra bir insan öldürülecekken, öldürmenin… ölümün hazzıyla alkışlar, ıslıklar eşliğinde atıkları sloganlardaki coşkuda gizli, insanın insana gaddarlığını, sevgisizliğini, vicdansızlığını da lanetle andıracak sevmeyeceğin tarihlerin arasında yerini alacak “Sivas Madımak Katliamı”nın yapıldığı Temmuz ayının ikisinin ertesi gününde, onlarca katliam, vahşetle kabarıp taştığından tarihi; ölümlere, vahşete, acımasızlığa methiyeler döşemeye alışkın Türkiyelilerden ziyade, Orta Çağ’ı anımsatan insan yakma barbarlığının bugündeki görüntüleri karşısında donakalmış insanların gözünde,  Türkiye’nin sarsılan imajını koruma telaşıyla “İnönü’ye Büyük Öfke” manşetiyle çıkacak gazetelerde “Sivas katliamı kurbanı 36 kişiden 20’si için Ankara’da düzenlenen cenaze töreni siyasi mitinge dönüştü….” ibareleriyle yer alan, paylaşmak istemedikleri sonsuz egemenlik, güç için katliamlar planlayan, örgütleyen, lojistik destek sağlayan, gerekliliğine inandığında sol, demokrat, sosyalist kisvesine bürünerek, alanlarda, programında kendisini yıkacağını haykıran en marjinal parti de dahil, hangi parti, hangi lider iktidara gelirse gelsin, kulluk edeceği, darbe müptelası militarist, ırkçı devletin; tutuklandığın on iki Eylül öncesinde de kullanıma koyduğu “Komünistler Moskova’ya”, “Bozkurtlar burada, çakallar nerede?”, “Biz, biz, biz; Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, “Allahü Ekber, tekbir” yanına eklediği; dört yıl sonra bin dokuz yüz doksan yedinin yirmi sekiz Şubat’ında, hep olageldiği üzere yine laiklere destekleteceği darbe öncesi “Türkiye İran olmayacak”, “Mollalar İran’a” sloganlarıyla budayacakları kesimi ifşa ettirdiklerini yıllar yıllar sonra fark ettiğin, içine dumandan boğulmuş, yer yer yanmış bedenlerinin konduğu, üzerine bayrak örtülü tabutların arkasından Dikmen Caddesi’nden , Meclis’e doğru binlerle yürüdüğün Temmuz’un altısındaki cenaze töreninde; iyiliğin, vicdanın, iyi niyetin, naifliğin, zeka ve estetiğin dışa vurumunu edebiyat, resim, müzik, sinemayı kullanarak, etrafındakilere yardım ederek, saygılı davranarak, yaşlı birini ziyaret ederek gösterme imkanını bulursun ya, susarsın… susarsın da hani, sonra bir gün beraberinde toplumda, iş yerinde, ailede, evde, mensubu olduğun grupta, cemiyette, kökende, mezhepte ve dünyada; katlanmak zorunda bırakıldığın dışlanmışlığa, uğradığın haksızlıklara, küçümseyiciliklere, hor görmelere duyduğun tiksintiyi; emeğine el koymasına, sayende zenginleşmesine rağmen kölesinden sürekli minnet bekleyen efendilere, patronlara kinini “yeter artık, dayanamıyorum, ne olacaksa olsun” ruh halinde, yüzlerine haykırmayı, başkaldırmayı sağlayan bir olayın, bir sebebin o güne değin söylemek isteyip söylemediklerini söyletecek cesareti buldurması gibi, acıdan inip kalkan, öfkeyle kabaran ciğerlerin, maruz kaldığın ötekileştirmelerin birikimi hıncını, gözyaşlarını; havaya kaldırdığın sol yumrukta somutlaştırıp,  nihayet ortalara saçmanın şaşkınlığında, şahsında katliamın üzerine atılan sorumluluğunun simgeleştirildiği, törene katılan Başbakan yardımcısı İnönü’yü; siyasiler, liderler, yazarlar çizerler, düşünürler ve ideologlarca ve… ve yaratılmış, desteklenmiş her sistemin, yönetimin; aydınlanmasını tamamlayamadığı gelişmemiş bir ülkede, toplulukta yer edindirilen “bizim için devlet bayrak din .., kökenkutsal kitap Peygamber… ata aile kırmızı çizgidir” anlayışının kesinliğinde, asla aşılması istenmeyen hassasiyetler… gelenekler… ön yargılar eliyle çoğaltılmış –milyonlarca insanın ölümünün, Nazi kamplarının, işkencelerin, savaşların sonunda dünyaya, insanlığa zararı görüldüğünden yerilecek olgu haline getirilmiş nefret, kin, intikam, ihanet, kötülük duygularının dışa vurumu– içinden çıkılmaz, keskin ırkçılıklarını; gizleme gereği duymayan; bin dokuz yüzlü yıllarda, seksenlerin darbeci çizmesiyle içi dışına çıkarılarak ezilmiş Türkiyelilerce ve belki Madımak Oteli önünde toplanmış güruhça, demokrasiyi getirip, o güne dek Evren, Özal döneminde yapılan yolsuzlukların, kayırmacılığın hesabını soracağına inandırıldıklarından, iktidara taşıdıkları liderlerin, partilerin icraatlarıyla, yine ve illaki kıracakları büyük umutlar, büyük coşkuyla desteklenmiş Başbakanlığını, ikiyüzlülüğün mabedi taşranın “nereden, kimden ne koparsam kar” kurnazlarından Demirel’in yaptığı  DYP– SODEP (SHP) koalisyonu zamanında, 1991’li yıllarda, daha yeni yeni kullanılmaya başlanan internette, messenger’daki kısa mesajlaşmalarda “yeter ki insan olsun, din, mezhep, etnik köken önemli değil” paylaşımlarının altına yazılan “kaçak elektrik kullanımı Doğu’da, Güneydoğu’da had safhada, bu Kürtler yok mu ? her şey bedava olsun isterler”, “Ermeni piçi”, “Türklüğünle, atanla, dininle öğün”, “dünyanın başına bela Yahudiler” yorumlarıyla da besleyenleri –şimdiye, yarına faydasını da atlamadan – ifşa ettiğine inanılacak saflıkta; ergenlerin elindeyken birden altmış beş yaşındakilerin istilasına uğramış; kimin söylediği, yazdığı muamma kalacağından, yapılan hata, yanlışlık da düzeltilmeyeceğinden, genellikle de söylemeyen, yazmayan birinin söylediği, yazdığıymışçasına ona mal edilerek şöhret kazandırılacak ve “neden ve kim için ve kim görsün diye yapıyorlar” anlamı verilemeyen “sen benimkine, ben seninkine like atalım, o hımbıl x’inkini de dislike’layalım” danışıklı , dövüşte Twitter, Facebook piyasasına sürülen sadece beğenilen bir söz öbeği kalmış, kalacak aforizmaların en bilineni; her ne kadar hoşgörülü çağrı görünse de farklıları bir yerde toplama çabasında, farklının farklılığını gül dokunuşuyla vurguladığından , incittiğinin ayrımına varılmasa da derin ayrımcılık, ötekileştirme taşıdığı hissedilen Mevlana’nın “ne olursan ol gel yine gel”inin dolaşıma sokulmasının manasızlığını; dünyanın en tehlikeli silahı haline gelebileceğini dört gün önce kanıtlanmış, aynı havayı soluduğunuza, aynı toprakta yaşadığınıza lanet edip, utandığınız; en derinlerine ekilmiş , faşizm odaklı varlığını hep sürdüren, sürdürecek cahilliğini kutsamaktan da geri kalmayan yamyamcı, vahşi kalabalığın karşısında , medeniliği anda tartışılamaz kalabalıkla birlikte yuhalayıp, çocukluktan itibaren hayatın bir anında, illaki bir katliama şahitlik edildiğinden; asırdır tek farkı ismi değişmiş Başbakanlarına, liderlerine göre öznesi değişen defalarca atılmış “katil İktidar, katil; …, Erim …, …, Evren, …, Demirel…” sloganını “katil İnönü”yle tekrarlarken; dünyanın herhangi bir yerinde  bombalı saldırılarda, katliamlarda, faili meçhul cinayetlerde, savaşlarda, polis, erkek şiddetinde öldürülen tanımadığınız, karşılıklı bir bardak çay içip sohbet etmediğiniz, genellikle de yaşadığı memleketin azınlığının, göçmenlerinin (Martin Luther King, George Floyd) başlarına getirilenlere duyulan üzüntünün, düzenlenecek gösterilerle verilen tepkilerinin nedeni; olayın mağduru azınlıktan, düşünceden, gruptan, mezhepten, kökenden olunmasından kaynaklı, maruz kalınan öldürülmeli vahşetin o aidiyet yüzünden gelip sizi bulmasıyla; ecel vakti denen yaşlılığa varmadan hayatını kaybetme ihtimalinin varlığını, hep korumasının gerçekliğinde, katılınan tören, gösteri sonrasında o katliam, o mağduriyet için sokaklara dökülen, gözyaşı döken kişi değilmişçesine; mağdurların neler yaşadıklarını, mağduriyetlerinin giderilmesine yönelik neler yapıldığını, hangi yasaların çıkarıldığını merak etmeyip, takipçiliğini de miting, gösteri, panel, oturum alanında bırakarak, içindeki öfkeyi, nefreti kusmanın rahatlattığı benlikleriyle evine dönen protestocular, muhalifler gibi sen de akşam  ‘daha kalabalık olur sanmıştım ama nerede, oysa şöyle bir milyon insan toplansaydı, hep bir ağızdan haykırsalardı gericiliğe, barbarlığa, şeriata hayır, eşit yurttaşlık diye, bak bakalım bir daha insan öldürmeye, yakmaya kalkışılır mıydı? İnönü’ye ne demeli, hiç sorumluluğu yokmuşçasına, utanmadan kalkmış gelmiş törene, suç mahalline dönen katiller gibi, iyi oldu yuhalanması, az bile yapıldı yahu sen başbakan yardımcısısın nasıl emir veremezsin valiye, jandarma komutanına nasıl emrini dinlemezler, sözün, emrin geçmiyorsa o koltukta niye oturuyorsun, ne işin var? Ama biz Aleviler, hep yalnızdık değil mi? Kaç siyasi katıldı, neredeydi Demirel? Niye katılsınlar ki cenaze törenimize. Onlara göre bir şey yok bu memlekette, canları yanmıyor nasılsa… Öldürülmüyorlar.’;‘Sosyal demokratlar ne zaman iktidara gelse hep böyle olur, Aleviler, Kürtler tırpanlanır, katliama uğrar da ne olur? Katiline aşıklar, yine onlara oy verirler. İşte bu yüzden, hep çantada keklikliklerinden, hep böyle de ölecek, öldürülecekler.’;‘Kızım, kızım Sivas, koca Pir Sultan’ı astı, ne beklenir onlardankonuşmalarıyla, ana haber bülteninde katıldıkları cenaze törenini ya da mitingi seyrettiklerinde televizyon ekranında, katledilmiş evlatlarının fotoğrafını taşıyan anneyi görünce ‘Vah, vah, vah, ananız öleydi sizin, bir değil iki yavrusu birden gitmiş. Yasemin, Asuman; ne yandım ben ne yandım bu iki kız kardeşe. Allah’ım kimselere verme bu acıyı’yla gözyaşlarını tutamayan, dün de devrim, sosyalizm, özgürlük, eşitlik, komünizm uğruna mücadele edenlerle, karşıtı devlet, beka, milliyetçilik mücadelesine girişenlerin gözünde; ölüm yoldaş, ülküdaş kılındığından kavga, çatışma, savaş ve mitinglerde; bir yoldaşın, bir ülküdaşın öldürülerek hayatından edilmesi “ölen ölür, kalan sağlarla kavgaya devam”la normalleştirildiğinden; o  mücadelelerin dışında akrabalarının, tanıdıklarının ya da adını sanını bilmediklerinin, tanımadıklarının, hayatın rutinini bozan deprem, sel, çığ, trafik, iş, tren, uçak kazasında, ölümcül bir hastalıkta, operasyonda, savaştaki trajik ölümünü, intiharını gazetelerde, şimdiki zamanın gözdesi sosyal medyada okuduklarında, duyduklarında, TV’de izlediklerinde nasıl üzüldüm anlatamam, yüzü gözümün önünden gitmiyor, ne kadar da genç, güzelmiş, çok ağladım’ ; ‘koca bir aile yok oldu gitti; emniyet kemeri tak be adam, bu ne hız, kaç kişinin hayatına mal oldu sarhoş araba kullanman’; ‘insanın başına ne geleceği, ne olacağı belli değil, dün malı, mülkü, ailesi vardı, bugün deprem, sel, evsiz, kimsesiz, mülksüz bıraktı’; ‘kim bilir ne derdi vardı da intihar etti…’;‘ Bu gece hiç uyuyamadım, üzüntüden kahroldum, annesi babası…’ hissiyatında, anlık olmasa da ki, genellikle anlıktır, haftalık, aylık matem, üzüntü; bir iki saat, bilemedin bir, iki gün çoğu zaman ölenin toprağa verilişinden sonra yerini hayatın akışı da gerektirdiğinden, rutinine, dinginliğe terk ettiğinde; yaşadığı mekanda kullandığı her şey; elbiseleri, ayakkabıları, kitapları, cep telefonu, tableti, yatağı, su içtiği bardağı, açtığı buzdolabı, radyo, televizyon, dolap yerli yerinde duruyorken, hayatını paylaşanları geçmişe kelepçeleyerek müebbette mahkûmlayacak, en ufak bir şeyin, bir su sesinin, bir kahvenin, bir çiçeğin, bir parfümün kokusunun çağrışımıyla saldırıya geçecek anıların; dünde yaşananları, geçmişi bugüne taşımasıyla hissedilen özlemin, çaresizliğin; her gün duyulan ‘haydi ama çık banyodan, geç kaldım okula, işe, servise’; ‘kahvaltı yapmayacağım, yolda bir simit alırım’; ‘çıkıyorum ben, geç kaldım’; ‘bugün börek yapsan’; ‘akşama bir şey istiyor musun’; ‘çörek yapsan’ sesini bugün de duyamamanın; ömür boyu kullanılan öldürmeyip süründüren kortizonlu ilaçların tek çare olduğu iflah olmaz otoimmün, kronik bir hastalığa dönüştüreceği; yerine getirilmesi imkansız, aklı delirtecek sıfır ihtimalli sarılma, saçını okşama, konuşma, görme, dokunma isteğinin “böyle yaşamaktansa insan ölse daha iyi” dedirtecek, bir insanın varlığının yok oluşu, ölümüyle, bedende hep kanayacak açık bir yaranın dinmeyen ağrısı, acısıyla ömrü tüketmenin ne demek olduğunu; rahatlarının bozulmasını da geciktireceğinden ’gelmek istemediyse zorlamayalım, daha acısı çok taze, elbet geçecek, koca Nazım bile en fazla bir yıl sürer yirminci yüzyılda ölüm acısı” dememiş miydi ? şimdilik ellemeyelim telkinleriyle, yaşanan faciayı, trajediyi bulunduğu yerde hapsederek, dışarıya yansımasını engelleme alışkanlığıyla , belki öyle görüldüğünden, öğretildiğinden, yaşandığından, tahmin edemeyecek, etmeye de kalkışmayacak; o kahrolası ölüm evlerini ziyaret etmediğinden , bilmeyecek herkes gibi sen, belki ben de “katiller bulunsun, hesap sorulsun” ,  “unutmayacağız” sloganlarını attırtan yaşananın, olanın sonrasını silmiş hafızaya sahiplikte, hiçbir şey olmamışçasına; belki bir gün bir yerde bahsedildiğinde, paya düştüğüne inanılan görevi yerine getirmenin huzuruyla aaa evet, nasıl unuturum o katliamı, cenaze törenine, protesto mitingine ben de katılmıştımla; yaşla, genetikle ilintisiz hayatların kaybedildiği –savaş çıkararak, darbeler, faili meçhul cinayetler düzenleyerek, işkencelerden geçirerek, kadına ve çocuğa şiddette, iş, trafik, tren kazalarına, afetlere göz yumarak– önlenecek ölümlere geçit, meydan vererek; düşürdükleri ateşin yaktığı sıradan evleri , bir anda cenaze evine dönüştürenlerin bulunarak cezalandırılmasının peşini bırakıp unutuşa terk etmeye de meyilli… hazır ve de nazır olunduğundan; cenaze evlerindekileri; orada öylece acılarıyla, anılarıyla baş başa bırakmayı yadsımayan kabullenmeyle; cenaze töreni dönüşünde okuduğun; yeniden, yeniden okunacak kendisi ve eserleri hakkında başta Samuel Beckett Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilirle de Alain de Botton, düzinelerce yazının, incelemenin, araştırmanın kaleme alınmasının nedenlerinden biri; yaşadığı dönemde, 1800’lerde hayatında yer edinmiş Fransa burjuvazisine, aristokrasisine mensup dedikoduyu seven, eşcinselliklerini gizleyen, Dreyfus davasındaki tutumları, arzuları, hazları farklı onlarca kişiden ya da bir kaçının karmasından yarattığı yüzlerce sayfalık romanlarının kahramanlarından her birinin iki bin on altı yılının Mart ayında modacı Fortuny’nin tasarladığı, 50’ye yakın elbisesi, Paris’te Palais Galleria’da sergilenen ince belli, zarif Greffulhe Kontesi Elizabeth’i Guermantes Düşesi Mme Oriane’ de yaşatması gibi – yaşayan bir karşılığının bulunması kadar, uykuya geçişi otuz sekiz,   uyanma sırasında düşündüklerini, yaptıklarını üç sayfada tanımladığı; belleği yönlendiren; gündelik hayatta pek çok insanın fark edemediği, dikkate almadığı sonsuz sayıda ayrıntıyı yakalayıp; hatıraya indirgenmiş geçmişi; şimdi ve yarının iç içeliğinde bilinç akışıyla; her an…her hisle ilgili duygusal, gerçekçi tespitlerini kelimelere döken, bugünkü yazarların yazmayı kolaylaştıran teknolojik olanaklarına bakıldığında, o koşullardaki çabasına, zekasına, yeteneğine müteşekkir kalınarak hayranlık duymamanın imkansızlığında Marcel Proust’un takipçi sayısı kendisini katbekat geçmiş kültür, turizm elçisi Şeyma Subaşı’nda  aşkı bulacak bir Orhan Pamuk nasıl herkesi demeyelim de , pek çok insanı hayal kırıklığına uğratıp pek çok kişi o ilişkiyi anlamlandıramayacaksa, aynı şekilde hayatındaki kadın, erkek sevgililerden biri olan, fotoğrafına uzun uzun bakanın sadece seyretmek için yanında bulunmasını isteyeceği yetenek ve yakışıklıktaki besteci Reynaldo Hanhn dururken – romanında “Ayrıca, entelektüel ve duyarlı erkeklerin daima duyarsız ve düzeysiz kadınlara teslim olmaları, onlara bağlanmaları, sevilmedikleri…” ifadeleriyle bahsettiği, hayret uyandıracak, belki de hayıflandıracak tutkulu ve takıntılı ve uyutmayan kıskançlıklarla dolu; aşk denen duygunun, insanın kendi kendine yarattığı genellikle kültürüne, aklına, tahsiline, mesleğindeki başarısına, güzelliğine gıpta edilen birinin de, kendinden her konuda farklı özelliklerde, boyuna bosuna yakıştırmadığında vücut bulmasının sayısız örneklerinden, kremasız, sade kahve kıvamındaki sevgilisi (hediye edilen attan düşerek aniden ölen romanın kahramanı Albertine gibi) Alfred Agostinelli’ye sevdasının; hediye ettiği uçağın Akdeniz’e düşmesi yüzünden aniden sonlanmasıyla kimi zaman Marcel diye adlandırdığı anlatıcının ağzından “ıstırap, insan psikolojisine, psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder… Teselli bulmam için bir değil, sayısız Albertine’i unutmam gerekirdi. Aralarından birini kaybetmiş olmanın üzüntüsüne tahammül edebilir hale geldiğimde, bir başkasıyla, onlarcasıyla aynı üzüntüyü baştan yaşamak durumundaydım” la,  hüzünlü satırlara özlemini, acısını damlatmasına; görmek için can atılan ama başta ekonomik nedenlerden dolayı gidilemediğinden sanal gezinme imkanı sunan teknoloji sayesinde Google’da, web sitelerinde, gezi bloglarında tarihi, turistik yerlerin fotoğraflarına bakmanız; saçlarınızda, yüzünüzde rüzgarın okşayışını, sokaklarındaki havayı duyumsayamadığınızdan, konuşmalarını anlamadığınız insanların el kol hareketlerindeki canlılığı göremediğinizden , sanki  varolan ekranda görünen, romanlarda  okunan  ama yaşanılmayan Paris’e, Karadağlar’a, Floransa’ya dair duygular kadar uzak… soğuk kayıtsızlığının; anneanneni, dayını, amcanı, onca akrabanı, yol arkadaşını, Aytül’ü, Metin’i, Fevzi’yi, Haldun’u, Can’ı, hayatı paylaştığın birilerini kaybettikten sonra herkesin yaşadığının “peşinde koştuğum şey ise, Albertine’di, birlikte yaşadığımız zamandı, bilmeden izini sürdüğüm geçmişti, hatıra böyle acımasızdı işte”lerle ortaya koymasına, duyarsızlığının; “amma abartmış” hadsizliğinin, hafızanın neredeyse her gün dönüp dönüp geçmişe bakışının… O günleri arayışının nesnelerinden ola(cak)n Marcel’in de , Albetine’in ölümü sonrası çamaşırcı kızlarla ilişkisini öğrendiği ahhh o sırlar öyle değil mi Haldun? Gerek; ‘O mu? Benden hiçbir şeyini saklamaz.’ yemini edilecek  eminlikte, mezarına da götürse bir günkimden çekiniyorsun, öldü o, bilsem ne olur, bilmesem, seni duymaz bile haydi’ üstelemesiyle anlatıldığında; vefatının sonrası da öğrendiğim, nasıl saklayabildiğine inanamadığım ‘yok artık bilmiyorum deme, tüm Türkiye biliyor gay olduğunu, Nişantaşı’nın, Nevizade’nin, Tunalı’nın, yetmedi Sakarya’nın barları anlatsın kaldırdıklarını, şu ünlü etçi de sevgilisiymiş…’ ; ‘yetenek yoksunluğundan, parayı verene güzelliğini, vücudunu pazarlamaktan çekinmeyenlerdendi o’da,  herkesin yemek yiyip, yatağını paylaştığı, Kanal D’nin… yatağından geçtiği için o dizide rol aldı da adı artist, sanatçıya çıktı’; ‘başkası söylese inanmazdım ama meşhur … restoranın sahibi arkadaşım anlattı, o “Söylesem Olur”daki S… var ya , onunla bildiğin para karşılığında otel odasında birlikte olmuş’;boşanacaktı, bıkmıştı ya terk edecekti, gidecekti buralardan, ne kadar acı, biletini bile almıştı…’; ‘ne yeteneği, abileri, ablaları olmasa kim gazeteci, müdür, bakan yapardı ki onu, haa şans da var tabii, bir de…’; ‘o makama nasıl gelindi, nasıl zenginleşildi biliriz’li, gerekse de; illaki bir gün gerçekleşecek; herkesin herkesle bozuşmamasının, küsmemesinin vaki olmayacağı ilişkiler yumağında; aile üyeleri, akrabalar, dostlar arasına kara kediler, dedikodular, nifak girdiğinde , ittifak yapılıp iki üç kişiyle çeteleşenlerden birinin – ki,  o biri(leri) de;  içten içe sinirlendiği tavırlarının intikamını alma, duyduğu ama açık edemediği sinsi nefretini haykırma fırsatını kaçırmayan; ilişkilerin koptuğu güne değin hakkınızda söylenenleri, dedikoduları diğerleriyle tasdikleyendir de– kapattığı şemsiye yüzünden,  her tarafınızı ıslatan yağmur damlalarını peş peşe dökmeden, akıtmadan öncenin ritüelli ‘senin için söylediklerini bir bilsen’;‘aaaa ne diyebilir ki benim için, anlatsana, korkma söyle, zaten konuşmuyorum…’;‘belli mi olur kardeşsiniz… akrabasınız eski dost düşman olmaz derler, bir gün konuşursunuz, o zaman yine ben kötü olurum, yemin et öyleyle de tamamlandığında ‘gerçi söylediklerine inanmadım ama benden hiç hoşlanmazmışsın, çağırma onu gelmesin dermişsin, çok çıkarcı bulurmuşsun. Başkana da bütün yazışmaları ben hazırlıyorum, o oturuyor diye şikayet etmişsin,,,’;‘ay güya sen, Leyla’yla her gece barlara, çoğu zamanda Tunalı’daki Cafe Bien’e takılıyor, bildiğin koca arıyormuşsunuz, hatta olan da olmuş…’;‘kocan aldatmış seni ,  hem de kiminle biliyor musun ? hani evli bir arkadaşın vardı ya adınız bile aynıydı…’;‘var ya, senin için öyle kurnaz, öyle kurnaz ki numaralarıyla baş edilemez dedi, haydi bugün dışarıda yemek yiyelim teklifini yapıp canın ne istiyorsa yiyor, hesabı da ona kilitliyormuşsun’; ‘sen ne sanıyordun, değer verip seni sevdiğini mi ? arkandan idare ediyorum, maddi olarak yardımına ihtiyacım var, yoksa ne diye çekeyim o manyağı derdi senin için’;‘biliyor musun kendisi onca erkekle yattı kalktı , kimselerin ruhu duymadı , ben de tersine önüme gelene anlattım,  o tiyatrocu, çocuğu bile, ne oldu ? adım orospuya çıktı benim…’ sırlarını önemsememenin; ölmeden önce en son nerelere gittiği, ne yaptığı, ne yediği, içtiği, ne giyindiği, son sözünün ne olduğu ? zihni sürekli meşgul ederken, ölümün müsebbibi de şayet bir kulsa şimdi ne yaptığına, nerede yaşadığına, akıbetinin ne olduğuna , dair soruların cevabını duymayı istemeyenlerin Orta Doğu’su Türkiye’de; neredeyse bütün diktatörlerin, katliam planlayanların, yapanların cezalandırılmasını geciktirmiş, engellemiş 17 yaşında Erdal Eren’i astırtan Evren’i elleri yağda, balda, kaymakta 90 yaşına kadar yaşatan adaletin ilahiliği; adaletsizliği beklenirken, hayatının en kötü günü olacağından habersiz, her yıl öldüğü tarih yaklaştığında geçmişi; o günü sanki aynı günmüşçesine, aynı tazelikte yeniden başlatan makineli tüfekten atılıyormuşçasına acıtan hatıraların söndürdüğü “ben”in; iyileşmeyeceğini, iyleşmediğini; iyileşen”in sadece “zaman”lığını, acıyı yaşayan ancak böyle bir şiir yazabilir’ sığıntın Birhan Keskin’in;

“Ben hangi kelimeyi nereye koysam

 Bir sonbahar konaklar sesimde.

 Ben hangi kelimeyle girsem akşama

 Ben hangi kelimeyle nereye gitsem

Yokluğunun renginde depremler düşer boynuma…” mısralarının yalınlığını algılayamamanın, hayatın bir döneminde tanık olunan (1977’nin 1 Mayıs, Çorum, Kahramanmaraş, Malatya, Madımak, Roboski) onlarca katliam, cinayet, tehcir, sürgün benzeri sebeplerle evlatlarını, eşlerini, babalarını, annelerini, sevdiklerini kaybedenlerin, derinliklerinde tutuşan alevi; kökenine, mezhebine, dinine bakılmaksızın , bir insanın hayatını söndürdüğünden yaşanacak kedere, çöküşe rağmen ölümün keskin bıçaklığını; Madımak katliamında hayatını kaybedenlerin cenaze törenine katıldığın o günlerde değil de, çok sonraları Albertine Kayıp’ı okuduğunda kavramanın nedeni, gün gelecek de ailen dahil , insanlardan uzaklaşmayı istetecek duygu patlaması yaratacak kanser olacaksın, kız kardeşin evlenecek, bir çocuk dünyaya getirecek, o çocuk senin dünyan olacak, sonra Madımak katliamının gerçekleştirildiği gün hayatını kaybedeceğini’ ,  yaşanacakları  bilmeden, katıldığın cenaze töreninde , yirmi birinci yüzyılda bedenleri “tekbir!” temposuyla yakılmış gençlerin, sanatçıların isimleri tek tek anons edildiğinde “burada” diye bağırdığında, bir gün aynı günün, ölüm günün olacağı, daha doğmadığından aklının ucundan geçmesinin imkansızlığında, meğer o lanet…o zalim… o ihanetçi Temmuz’un ikisinde; Can… Can! Seni, öncesinde Haldun’u, onu kaybetmediğindenmiş. Onca kitap alışverişine, yazarlarıyla ilgili konuşmana karşın Haldun’la Proust hakkında hiç sohbet etmediğinin ayrımına da vardıracak kaybedişten… kaybedişlerden sonra; Arkadaş dahil, mahalledeki D&R’da, Kızılay Konur Sokak’taki Dost, İmge kitabevlerinde bulamayınca mecburen “kadere razı” tiplemede boş verip, Swann’ların Tarafı’yla başlayan,  Yakalanan Zaman’la biten yedi ciltlik Kayıp Zamanın İzinde serisinin beşinci sırasındaki “Mahpus” hariç tamamladıktan epeyce sonra bir gün yine Dost Kitabevi’nde bulduğunda aaa Royale Sokağı kulübünün balkonunu gösteren Tissot tablosunda ayakta duran kişi (anında her detayını inceleyeceğin tabloyu Google’da aratıp, uzun uzun baktığın) Swann’mış, Bergotte ölmüşdüşes Mme Guermantes’ın giysilerine hayran Albertine metresi olmuş…’ nidalarıyla bitirip, yeniden gözden geçirdiğin Albertine Kayıp’ta “Ah! Bir daha asla bir ormana adım atmayacak, ağaçların arasında gezinmeyecektim…”  satırını okuduğumda Can! ölümün sonrası, gittiğimiz parklara, gezindiğimiz sokaklara, alışveriş yaptığımız dükkanlara sensiz gidemediğimi söylememi anormal karşılamakla kalmayıp “aklı gitti” bakışıyla deli hissettiren tuhaflıklar silsilesinde, yirmi bir yaşındaki oğlunu kaybetmiş, iş yerindeki Elmas için,  üzüntüsü arşa varanlar için,  bir zamanlar katıldığım yazık, ağır geldi ölümü, kafayı yedi sonunda tespitini benim için yapacak aile efradımda, arkadaşlarımda varlığını bildiğim baskın düşünce; evinde bir elde kahve, şarap, viski, diğerinde kumanda, maç, Survivor, Yasak Elma, Bay Yanlış izlemek, Facebook, Twitter, Instagram’da like için yatağını, şortunu, göğsünü, saçını, kalçasını, kaslarını, sevgilisini sergilemek varken,  depresyona düşürüp, moral, konfor  bozacağına inandıklarından acısı, sorunu, derdi, tasası olanlardan uzak durma, bir araya gelmeme istemi olduğundan; ‘şimdi işin yoksa uğraş dur, yanlış anlamayın insan ister istemez etkileniyor, odasını, eşyalarını gördükçe üzülüyor, başına ağrılar saplanıyor, migrenim azıyor’la cenaze evlerinde geçirilen saatleri vaktinden, ömründen çalınan boşa geçirilmiş an sayan ,  öte yandan ahiret, öbür dünyaya hazırlanmak için dünyaya getirildiğine de inandırılmış Müslüman Orta Doğulu toplumlarda varılmak istenen hedef,  “cennet” için yapılması gerekenlerle bağdaşması olanaksız “sen dünya mülkündesin, öyle!” yergisinin abes kaçmayacağı ortamda; özü; acıyla, kasvetle iç içe hayatın sonu; sadece kavramlarda yaşatılan (idrak ettirtecek olayları daha yaşamamışken sen,) insanlığın varlığını; sahtekar, aldatıcı “dostluğun”, “kardeşliğin”, “evladın” vicdandan, merhametten yoksunluğunu, kendilerini ayakta tutacak tek şeyin paranın gücü, mevki, makama sahiplik olduğunu anladıklarından çok şükür, a, o birkaç kuruş var bankada’ sevincinde, eğer gidemeyecek kadar hastalarsa bak, hepsini çekme, bırak birazınıtalimatını verdikleri eşlerinden, evlatlarından daha çok düşkün olduklarından bankamatik, banka gişeleri önünde saatlerce kuyrukta beklemeyi göze alarak çektikleri maaşlarını, paralarını avuçlarında pinçik pinçik saymaları, yastık, çarşaf altına, gardıroptaki giysilerin, kütüphanedeki kitapların arasına saklayıp ‘sende bozuk var mı? bir kuruş lazım, ekmek alacağım, ben emekli bir memurum biraz indirim yap dilenmeleri;ay başına kadar bir tek bu yüz lira var, ona göre harca’yla,  canlarının istediği meyveyi, sebzeyi, gıdayı almayıp ŞOK, BİM, A101, Yunus gibi ucuz marketlerin indirimlerini, kampanyalarını kovalayarak; seksen, doksan yaşında ne işlerine yarayacaksa ‘Cuma günü üç çelik tencere 200 TL’den satılacakmış, matkap gelecekmiş bana ayırsan ha kızım ! be oğlum’; krediler ucuzlamış çekip bir ev alsak’; ‘yazlığa pergola yaptırsakla hala ev, eşya almaya, para biriktirmeye çalışırken elden ayaktan düşsek kim bakar, biraz harcamaları kısalım planlamalarından geri kalmayacakları; bükülmüş bel, kataraktlı göz, titreyen, yamuk el, bacaklarıyla vücuda “ben”e ihanet ederek ,  on sekizlik delikanlı saydıran belleğin yönetiminde, günbegün yaklaştıkları ölümle yüzleşmeyi yaşlılıkta dahi reddederek “sonsuza kadar yaşayacak, ölüm hiç yokmuş”lu bir yaşam güdüsünde , kendini var etmesi değil miydi Can!     seni kaybettiğim o sancılı günlerde, çoğu kez cenaze evlerinde suratlarına sahtelik akan üzgün emojiler yerleştirmiş otururlarken,  akıllarından “Allah’ım çok şükür yaşıyor”u geçirerek , yakınlarının ölmediğine sevindiklerine inandığımdan “gerçek acıyı çekmeyenler tarafından yazılan makaleleri okumaya tahammülü olmayan” Marcel gibi, acıyı yaşamadıklarından, yıkıklığı, anıların gün boyu resmigeçit yaptığı kederli dünyayı  anlamaya çabalamaktansa ahh mahvoldular ailece, onu öyle fotoğraflarına bakar, okuduğu kitapları seyreder, atletine, oyuncaklarına sarılır görmek beni çok üzüyor, bu kadar üzülmek iyi değil, bir yerime bir şey olacak, yarından sonra bir süreliğine gitmeyeceğim, hem bu gidişle zaten akıl sağlığını yitirirkategorisine terfi ettireceklerinin onlarla zaman geçirmek istemediğimi, onlara katlanamadığımı düşünememelerine dayanamazken hem! yanımdakilerden kim, ölüm sonrasının unutuşa da varabilecek aşamalarını, düşündürttüklerini, hissettirdiklerini betimleme güçlüğü çekmeden somutlaştırdığı nesneler, eşyalar, kokular, tatlar ve yemeklerin çağrışımını, anıları Vinteuil sonatı eşliğinde; öylesine içten; acının tek karesini atlamadan anlayabilir… anlatabilir… yazabilirdi’kiyle ayrıntıların efendiliğine, büyük yazarlığına toz kondur(t)mayacağın Proust’un satırlarındaki “… Albertine’in hatırasıyla ayrılmaz bir bütün oluşturdukları için, sırf ilk ve sonbaharları, kışlarıyla zaten yeterince hazin olan… hayatta olsaydı bu benzer havada, şüphesiz gezintiye çıkardı… Son olarak da bu mevsim değişiklikleri ve farklı günlerin her birinin, bana başka bir Albertine’i geri getirmesi…” izdüşümler,  Can’ı ve Haldun’u kaybettiğimde aynı şeyleri yaşamış, aynen böyle düşünmüştüm. Marcel’in her kadında Albertine’i görmesi gibi ben de parktaki çocuklarda seni görmüş, hatta sen bile sanmış, ardından seslenmiştim “Can! Etrafında hiçbir apartman bulunmayan evin salonunun, odalarının baktığı parkı, pencerelerden sürekli gözetlediğinden görüyorsun değil mi parkta tek bir çocuk yok, çünkü hava soğuk, kar yağıyor, az güneş çıksın’la zor zapt ettiğin Can’ın,  bir çocuk görür görmez haydi, çabuk çabuk, biz de gidelim, işte çocuklar çıktılar dışarıya mızmızlanmasına fırsat tanımadan  “haydi bakalım”la üşütmesin diye ağzını burnunu atkıyla sarıp, başına geçirdiğin yeşil montu, yeşil, mavimsi çizgili beresiyle gidilen parkta, ilk iş yapımına başlanan kardan adamın gözlerine koymak için siyahımsı küçük taşlar bulunamayınca, diz boyu karın ortasında icat edeni elime geçirsem (!) bıktım ya rahat yok, nereye gidersen git, tuvalette bile rahat, huzur yok, hayır, bakmasan ya önemli bir şey olduysa diye yanından ayıramıyorsun da bu nasıl görülmemiş zulümdür siteminin başrolü, o günü, o anları fotoğrafladığından bugün minnet duyduğun cep telefonunla arayıp, verdiğin talimata uygun anne(nin)annenin, mutfağın penceresinden fırlattığı siyah zeytin konmuş buzdolabı poşetini havada yakalamak için gerisin geriye gidildiğinden düşüp içine gömüldüğünüz karlı her kış gününü; pencere pervazına çıkarak caddeyi seyrederken düşmeyesin diye arkana geçerek kollarımla sarmış Can! Şuna bak, sel bu, su nasıl güldür güldür akıyor, cadde göle döndü derken yeni öğrendiğin, hoşuna giden bir kelimeyi ya da cümleyi konuşmanın ardından tekrarlamayı huy edindiğinden bak, güldür güldür akıyoruna gülümseyip “yağmur yağıyor, seller akıyor”u söylediğimiz, Nisan yağmurlarını; seviyor, sevmiyor, aaa sevmiyor çıktı işte‘ kederini ama yavrum, oyun bu, seviyor çıkana kadar yapılır falına baktığımız papatyaların ilkbaharlarını; kulağımıza küpe yaptığımız kirazların, alır almaz sokakta yediğimiz dutların tezgahlarda göründüğü yazları; videoya çektiğim birbirlerinin üzerine yığılı sonbahar renkli yaprakları avuçlayıp bana doğru attığın Kasım aylarını Can ! sende, Haldun’da bulduran, ölüm sonrası yaşanacak sanrıların olmazsa olmazlığındayken, gizli gizli mutfakta, balkonda, banyoda bir psikoloğa mı götürsek acaba ? Dur, dur, şuralarda bir yerlerde antidepresan, verelim de azıcık uyusun kör konuşmalardaki tanıdıklar; bir bardak suyla aç bakalım ağzını komutunu verdiklerinde ne bu, içmem ben bunu itirazına iç, rahatlarsın kolaycılığını öne sürerek; akşamları uyamıyorum, başım da çok ağrıyor diyen evladına; kendindeki migren semptomlarını yükleyecek bilgiçlikte kızım,  ben sana dememiş miydim uykusuzluğuna çare bulacağım, bugün Güven Hastanesi nörologlarından, üstelik de Profesör Çiğdem Hanım’la konuştum, sende de,  benim gibi strese bağlı migren varmış, Laroxyl yazdı 10 Mg müjdesini verdikten sonra yalnız kalındığında Böyle şey olur mu? Muayene etmeden, MR çekmeden nereden biliyor çocukta migren olduğunu da ilaç yazıyor? Ne o görüşme yapıldı,  ne de reçete yazdı Çiğdem Hanım. Bariz yalan söyledin çocuğuna, teşhis de tedavi de senden, ama yapma! 22 yaşında antidepresana alıştırma, yazık ediyorsun. dediğinde; aldatmayı ortadan kaldırmadığı halde niyeyse affedileceğine kesin gözüyle bakılan, belki de İslam’da takiyenin günah sayılmayacağı yer bulduğundan “kimsenin canını yakmayan pembe yalan” bahanesine sığınan; her yalancı gibi yalancılığının bilinmesini utanma vesilesi görmeyip, yüzüne vurulmasına aldırmayan pişkinlikte Ne var bunda? Kız, her akşam, her akşam, başım çok ağrıyor diyor, öyle görmeye dayanamıyorum ne yapayım? ‘;‘ Madem kararlısın antidepresan vermeye bari Pasiflora içir. Hiç olmasa bitkisel, bağımlılık yapmaz. Hem niye bu kadar abartıyorsun baş ağrısını, uykusuzluğunu, çocuğun? Hepimizin bunaldığı zamanlar oluyor. Çocuk yeni döndü Fransa’dan, zorlukla iş buldu, evde hala el bebek gül bebek, dışarıda herkes gibiliğe alışmadı. Baş ağrısı sorun mu? Ya, ben kanser oldum, göğsüm alındı, bağırsaklarımın yarısı yok… Kanser olduğumu öğrendiğimde doktorum Semih bey, biliyorsun alanında çok iyi bir cerrahtır, ‘bir süreliğine kullan, şimdi anlamazsınız ama sonraları sorgularsın niye ben dersin, o süreci atlatmana yardım eder’ dediğinde bildiği bir şey var, başlayayım dedim. Üç ay zor dayandım lanet Cipralex’e ! Güya akşamları uyutacaktı beni mışıl mışıl… Tersine etki, cin gibi ayaktaydım her gece, mahvoldum uykusuzluktan. Bunlara sen de şahittin, şu yaptığın iş mi? Bu ilaçların yan etkisini de düşün! ‘ itirazlarını, sigarasının dumanını gözleriyle takip ederek, dinleyen, öğretilmiş abartılı anneliğin gereğini yerine getirip kıçına saymayacağını anlatan kimyasına müdahalenin mutsuzluk iletilerini azaltarak uyuşturacağı benlik ehlileştirildiğinden, karşı çıkışı iteleyip her şeyi “evet”leyerek, istediğini yaptırarak sorunsuz bir yaşamın kapısını açtığını bildiğinden, bağımlılık yaptığını bile bile sırf rahatsız edilmemek, “veletlerle” uğraşmamak için; hayatın evrelerinden ergenliğe adımda sorumluluklarının, ilişkilerin komplikeliğinin yeni yeni farkına varan, içini dolduracağı kavramlar; dedikodu, ihanet, aldatma, yalan, iftira, torpil, katliam, ölümle, aşkla tanışan; karşılaşacağı sorunlarla (ders çalışma, sınavlara girme, gönül koyma, arkadaşlarla gezip tozma, arayı bozma, küsme, ebeveyne karşı çıkma, kimseyi beğenmeme vs.) başa çıkmakta zorlanan evlatlarına, güçsüz görülen tanıdıklarına; yarattığı bir nevi alkol etkisiyle vücudu pelte haline getirip , bebekler gibi uyutan tatlı pembe “hap”lar; yasal eroinman, esrar ve uyuşturucular; Lustral, Prozac, Efexor, Cipram, Selectra, Seoxat, Lyrica’ları; avuç avuç kullandırmaktan çekinmeyen kız kardeşin gibi; iyi, kaliteli bir hayat sürmenin yanında toplumda  değerli kılınmanın servetinle doğru orantılı olduğu gelişmemiş ülkelerde; Türkiye’de, ilaç firmalarıyla aralarındaki maddiyatçı, ahlaksız ilişkiler nedeniyle doktorlar tarafından kullanım alanı dışında “kız arkadaşım beni terk etti”, “annem öldü”, “kardeşim beni çok üzüyor, cep telefonumu bile karıştırıyor”, “babam dışarı çıkmama izin vermiyor”, “annem WhatsApp mesajlarımı okuyor”, “prostatım var”, “kocamı kıskanıyorum”, “karım mini etek giyiyor” temalı,  rutin problemlere dahi deva diye reçetelendirilen antidepresanların etkisinde, dünya yansa bana, yakınlarıma bir şey olmadı umursamazlığında, ecelini bekleyene bile sevinç çığlıkları attırtarak, dans ettirtecek sanal mutlulukta etrafında, toplumda var olan yalanı, iftirayı, yolsuzluğu, adaletsizliği, eşitsizliği sen mi düzelteceksin, etin ne budun ne, tek akıllı sen misin otur oturduğun yerde, keyfine bak adam sendeciliğinde, bireyi kendisi olmaktan çıkarıp apayrı bir karaktere dönüştüren, öyle ki çocuğunu hayatından eden katilin yargılanmasını istemeyecek boşvermişlikte, en anormal olguyu, olmayacağı normal, normali anormal saydırtacak uyuşmalı, allak bullak – pek çok olumsuzluğu tetikleyeceğinden, kullananlardan uzaklaşmak, ilişki kurmamak, yaşam ve akıl sağlığınız için elzemdir uyarısını yapmayı zorunlu kılan antidepresan mantıkta, detayların labirentinde kaybolan zihnin yeni şeyler keşfettiğini sanıp diğer insanlardan farklıyım, meğer ben ne kadar da mükemmel biriymişim, bu ilaç iyi geldi bana, almaya devam düşüncelerine batıp çıkan zamane ebeveynlerinin; anne ve babaların çoğu kez isteklerini, arzularını, yaptıklarını  yerdikleri, hoşlanmadıkları karakterlere bürünmelerini seyrettikleri çocuklarının giderek kendilerine benzediğini gördüklerinde,  niye o denli şaşırdıklarını da manalandıramadığından yanlış anlaşılmasın demeyeceğim, yanlış anlayan da anlasın hocam! herhangi kötü bir olayda, özellikle de birinin kaybında, ölümünde, acıyı yaşayanlara içirilmek için acilen kafayı kazan yapmaktan başka bir işe yaramayan iki binli yılların popüler çerezi; patlatılmış mısır misali çevrede neredeyse kullanmayan insanın kalmadığı, bir zamanlar   mide ülseri için doktorların verdiği diazemden başkasını bilmezken şimdilerde ay şekerim sen ne kullanıyorsun, yaa yapma onu bırak bunu kullan, hem bu sersemletmiyor, baş ağrısı da yapmıyor, acayip rahatlıyorsun, sabah müdürle tartıştım attım iki tane Lustral, pamuk oldum pamuk sohbetlerinin konu başlığı – antidepresan aranması o kişi, kişiler için endişelendiklerinden, gerçekten daha iyi olmasını/olmalarını/olmanızı istediklerinden falan değildir, iyi vakit geçirip tat alma peşindeyken,  karşılaşılan acı duruma ait kendilerinin de tutmak zorunda kalacakları matemin uzun sürmesi depresif anne, baba, evlat, kardeş, kanka, arkadaş, amca, yeğen ve sevgiliye müsamahada son nokta elimden geleni yaptım geldim,  gittim,  sarıldım, ağladım, hizmet ettim, benden bu kadar tahammülsüzlüğü ucunu gösterdiğinde, göz önünde yaşanan yeisin büyüklüğünü gidermesinden dolayı gayet insani, anlaşılır biçimde ellerindeki – ki acıyı, keşmekeşini dindirdiği sanılıp bir gün dindirmediği de anlaşılacak antidepresanı Can’ın, Haldun’un vefatını öğrendiğin gün  “aç” komutuyla ağzına dayayanlarda mideni bulandıran şey, duymanı istedikleri için artık gizli değil açık açık bıkkınlıklarını dillendirdikleri tamam, acısını bölüşelim de kardeşim, nereye kadar ? O da biraz gayret etsin canım, kaç gün oldu, nihayetinde bizim de işimiz gücümüz, çoluğumuz çocuğumuz var konuşmaları değildi; madende grizu patlaması, kalp krizi geçirme gibi sonu ölümlü olayları “hayat bu ne yapalım”, “madenciliğin, yaşlılığın kaderinde, fıtratında vardır”a sığdıran şefkatsiz, bencil kişilikler dışında pek çok kişi kendini olayın mağduruyla eşleştiren bir şey bulduğundan evet ! gerçekten de üzgündür  amma velakin acımın kalbimi acıtan kısmı bu, al sana, ciğeri deleni de bu, bu da sana üleştirmesinin imkansızlığında , nasıl paylaşılacağının muammasında safsatadan başka bir şey olmayan; neden böyle söyledikleri, hissettikleri, ilk kimin bu işi başlattığı da bilinmediğinden , cidden merak ettiğim kendilerini mecbur bıraktıkları bir süre yalnız kalmasın, acı bu, paylaşılmalı, sıraya koyalım, bugün sen uğra, giderken bir şeyler de götür, patatesli börek sever, kete de yarın da sen, baştan söyleyeyim, ben pide yaptıracağım, kimse yapmasından önce; üstelik de  keder  içindekinden  uzaklıklarının farkındasızlığında; kullandıkları “acını paylaşıyorum” ağdalı söz öbeği yok mu! kaybedilenle belki hiçbir hatıraya sahip değilsin, neyi ve niye paylaşasın? Ölmediğine inandıran onlarca nesnenin ortasında,  gevezeliklere katlanmasını engelleyip acısını yaşamasına, yasını tutmasına izin verip tek başına bırakmak varken acıyı paylaşmak, tersine cenaze evinde; sanki herkes aynı şeyi düşünmek zorundaymış ve düşündükleri doğruymuşçasına ve de savaş çıkarmış, katliamlar yapmış,  bir başkasının hayatını karartanlardanmışçasına hayatı yitene dair ‘her gün onca genç şehit oluyor, ne güzel bir ölüm, Allah herkese nasip etsin, yaşını başını almıştı, bakalım biz o kadar yaşayacak mıyız?’ ;  ‘ahh düşünsene ya sakatlanıp, yıllarca komada kalsaydı. Şimdi diyebilirsin de ömür boyu bakardım ama insan yükü ağırdır.’; ‘ çektiği acılar dindi, kurtuldu.’; ‘ yaşasa yaşasa kaç yıl yaşayacaktı ki’yle belirlenen sınırın kaç olduğu söylenmeden genç saydıklarının ölmesindense ,  birlikte yaşlanıldığından gözünüze nasıl gözüküyorsa yaş alsa dahi hep o yaşta göreceğiniz yaşlı, sakat ya da hastaların yaşam haklarını önemsemeyerek , ölmelerinin hayırlı, sevinilecek bir durum olduğunun tebliğindeki insanlıktan nasip almamış acımasızlık; şüphe barındıran sen ölseydin acaba rahmetli bu kadar üzülecek miydi sen de biliyorsun ki nifak barındıran varsayımların sıralanmasına ses çıkar(a)mamak var ya Haldun! düşündüğünü, hissettiğini gizlemeden beyan ettiğinden, keşke diyorum keşke, ne vardı benim de,  ağabeyinin cenaze yemeğinde defolun gidin, yalnız bırakın beni,  bir boka yaramayan tesellileriniz, acıyı paylaşma saçmalıklarınızı da alın yanınıza, hepsi sizin olsun tepkini koyacak cesaretim olsaydı. Ama hep olageldiği üzere; iş işten geçtikten, güzele dair ne varsa ona geç kaldıktan, kalındıktan sonra başa gelen akılla, o gün tepkimi gösteremediğim mülayimliğim miydi? Hayır, edepsizlik sayılacağına eminliğimden, ha varsın edepsiz denseydi ama işte o an… öyle kızgınım ki yanında olmasa da varlığı hayatı dayanılır kılan, başına bir şey geldiğinde keşke senin yerine bana olaydı diyecek dostlukta ki  Haldun, bugün o davranışın yüzünden sana çıkışmamın gözüne nasıl aptalca, nasıl anlamaktan, derinlikten yoksun gözüktüğünü düşününce, kendimi nasıl suçladığımı, kötü hissettiğimi sana açıklayamadan; küçücük dünyamı anda durduran ölüm haberini almanın şokunda, sıkıldınız değil mi? Bu kadar uzatacak  ne var, alt üstü biri ölmüş   düşüncesindesiniz,  az müsaade edin! Biz bilmiyor muyuz? Elbette hayat devam edecek, elbette yemek yenecek, su içilecek, işe gidilecek, yemek yapılacak, yaşlanacakken sanki bunlar bilinmiyormuşçasına,  ölenin varlığını, hatıralarını anda silme teklifi “hayat devam ediyor”da saklı “ölen öldü, olan oldu, ya ölen sen olsaydın, ne şanslısın sen yaşıyorsun” merhametsizliğinin itirafı “başın sağ olsun”lar  sağnağının sıkıştırdığı kalbin, krizle tanışmasına ramak kalmışken avaz avaz hayır ya, neyi anlatmaya çalışıyorsunuz, başıma yıkılmışken dünya, demeyin başın sağ olsun, deyin ki başını vur taşlara, duvarlara; demeyin ağlama, deyin ki  gidenle gülüşünü,  ömrünü  kaybettin, ağla ağlayabildiğin kadar haykırışından beni neyin alıkoyduğunu hiç ama hiç bilmiyorum… hiççç bilemedim… bildiğim teselli sanılan ama acıyı hafifletmeyip katmerleştirdiğinden, dileyenlere öfkelenilirken, anlamsızlıkların, boşlukların bakışlara yerleştirdiği anlık parıldamanın nedeni hemen, hemen her gün “sanki, tıpkı hayattayken olduğu gibi, zihnimizi meşgul etmeyi sürdürür. Seyahate çıkmıştır adeta..”yı yaşayan Marcelmişçesine; daha ilkokula başlamamıştın , sabahları baban bıraktığında ya da ben gelip seni aldığımda eve girer, ayakkabılarını çıkarır çıkarmaz ,  annenin yedek giysilerini bazen de aldığı organik meyveleri, hastaysan ilaçlarını koyduğunu bana göstermek için; yap– boz, oyuncak, kitap, resim, bazen yiyecek ve de tabletini getirmişsen, önce onları göstereceğinden anneannenin odasına (onlarca çocuk kanalına sahip Tele Dünya dedektörü sadece yatak odamdaki televizyona bağlı olduğundan , son aylarında gelir gelmez hemen yatak odasına giderdin) taşıdığımız (getirmemişsen antredeki beyaz, kare sepete bırakacağımız) küçük koyu mavi renkli sırt çantanın fermuarını açıp içindekileri yatak örtüsünün üzerine döktükten, ev giysilerini giydirdikten; iki üç yastıkla sırtını destekleyip yarı uzanır vaziyete yalnızca TRT çocuk kanalının çıktığı anneannenin televizyonunu açıp mutfağa sana kahvaltı hazırlamaya gittiğim günlerde, Pavlov’un köpeği alışkanlığında sütlü kakao, bazen de her sabah içtiğinden seni gören Varto Kasman köylü değil de İngiliz kraliyet ailesi mensubu sanır taşlamasına girişmeyenini de görmediğim anneannene sütlü çay, kendime sade Türk kahvesi hazırladığımda, saat onu gösterdiğinde “haydi gelllsesini duyduğumu , henüz birlikte onlarca şeyi paylaştıkları birini kaybetmediklerinden delirdiğime işaret sayacaklarından söylemediğim; yazık, düzeleceğine, günler geçtikçe daha kötü bu gidişle… oluyor ’; ‘tamam da yas tutma altı ayı geçti mi profesyonel yardım alınmalı deniyoryorumlarını tekrarlayan yanı başımdakilerin değil de , benden yüz kırk beş yıl önce doğmuş bir yazarın, duygularını, yalnızlığını, acını bulduğun asır öncesi satırlarında yaşadığın gelgitleri, ruhunun kargaşasını anlatmakla kalmayıp aynı duygularda, aynı düşüncelerde, buluşmanın, aynı fırtınaların, durulmaların sebebi acıyı hissetmenin yaralayıcılığında; sonraları zihni epeyce meşgul ettiğinden; birinin kaybı, ölümü ya da herhangi bir facia karşısında takınılan tavırda, matemde; verilen tepkilerdeki naiflik, duyarlılık; olaydan etkilenme, empati kurma, üzülme derecesinin yaşanan ülkede insana verilen değer, saygı, bilinç, gelenek ve göreneklerdeki incelik, eğitim, kültür düzeyinin kalitesiyle orantılıilişkili olduğu kadar, kanıksatacak derecede ölümle haşır neşirliğin payının bulunduğunu da düşündürecek onlarca olay, afet; onlarca hikaye, roman, sözlü tarih, film şeridi gibi gözlerin önünde canlanınca; haksızlık, adaletsizlik barındıran bir mevzu, hak kaybı getirecek bir yasal düzenlemede kendiliğinden sokağa dökülme, protestolarda bulunma refleksi gelişmiş ülke vatandaşlarının, insanı rahatlatacak o naif, o duyarlı, o içinde asla ve asla “kader, başın sağ olsun” sözcüğünün geçmediği filozofvari teselli sözcüklerine, içten sarılmalarına, kaybedileni birlikte anma isteklerine, öylesine zarif davranışları, düşünceleri sen nasıl beklersin; senin deyiminle bir baştan bir başa memleketi sarmış yetiştirildikleri naiflik yoksunu; evlerin, okulların, ülkenin, toplumun kabalığı, nobranlığı, cahilliği duygularına, davranışlarına sirayet etmiş, kanaatkar taşralığını bir türlü aşamayan daha doğrusu siyasilerin, düşünürlerin, yönetenlerin işlerine geldiğinden aştırtılmayan, kentli olması istenmeyen Türkiyelilerden; durakta bekler, pazar yerinde alışveriş eder, okula giderken, bombalı bir saldırıda, katliamda; balkonda oturur, parkta oynar, sokakta yürür, asker uğurlarken bir maganda kurşunuyla; trafikte yol verdin vermedin kavgasında; madende, fabrikada bir patlamada, savaşta, çatışmada, iş kazasında; selde, depremde, çığda, bir afette, bir başka ülkeye göçte, bulaşıcı bir hastalıkta; onlarca insanın, çocuğun, gencin, askerin, gerillanın ölmesi, öldürülmesiyle göz önünde hayatların bozuk para kolaylığında harcandığı, daha da harcanacağı ölümün de “kaderiydi”yle olağanlaştırıldığı; Manakis kardeşlere ait filmin kayıtlı olduğu üç bobini arayıp bulmak üzere, savaş ortasında Balkanlar’ı boydan boya geçecek yolculuğun bir noktasında, ellerinde kadehleri yarı karanlık sokakta, iki arkadaşa “hadi içelim, Françoise’ya, Helga’ya, Michelle’e, Monique’e. Yok olup giden bütün umutlara, kurduğumuz tüm hayallere rağmen hiç değişmeyen dünyaya” gerçeğini haykırtan bir tanecik yönetmenlerden Théo Angelopoulos’un Ulysses’ Gaze (Ulis’in Bakışı) benzeri yüzleşmeli bir dönem filminin çekilmediği –hoş çekilseydi de gişede büyük hüsrana uğrayacak kadar az izleneceği kesin – ‘aklın almayacağı her şey olur, hiçbir şey değişmezin Orta Doğu’sunda yaşayanlardan….

….nezaketten, duyarlılıktan muaf Orta Doğu’da hayatı abluka altına alan her an karşılaşılabilinen çoğu önlenebilir ölümlerin “şehit oldu”, “kader, ne yapalım sıradanlaştırılmasının yüzyıllara dayandığına dair düşüncelerini iyice pekiştirense annenin, biteviye karın yağdığı bir kış günü anlattıklarıydı. O kış yine kar yağıyordu Ankara’da, yatağına uzanmış; hayvanlara, özellikle de aslanlara ait belgesellerin her gün , her kanalda yayınlandığı yıllardan biriydi; seninle birlikte Can, Discovery Channel kanalında seyrederken aslanlarıaaa rengi değişmişle leylak rengi kumaşla döşettiğini fark ettiği Tunalı Buğday Sokak’ta bir antikacıdan aldığın koltukta oturan annenin, hani hiç ortamla, konuşulan konuyla ilgisiz (Freud’a göre de açığa çıkan illaki bilinç altında gizlenmiş) bir şey hakkında birden , nereden akla estiyse bir merak hasıl olur, sorulur ya işte onun gibi, televizyonun sesini kısıp annene: Teyzem Sare’nin kaç çocuğu öldü?’ diyorsun. ‘Ben iki tane biliyorum, hele bir Hasan vardı; çok güzel bir çocuktu, dedesine benziyordu, saçları sapsarıydı, gözleri mavi. Biz Van’dayken her sene köye gidiyorduk ya depremden önce, valla yalan olmasın belki sonra da olabilir, görmüştüm, ondan bu kadar net hatırlıyorum yüzünü.

‘depremde ölmediğine göre sonradır ölümü, kaç yaşındaydı?

‘kocamandı…” (eliyle boy gösteriyor) bu kadardı, tabii ya, yedi sekiz yaşlarındaydı. Sene 1965, yol yok bizim oralarda, her taraf dağ, taş orman. Babam, ben doğduktan dört yıl sonra bir şiir kitabı yayımlamış, hakim dayının sana fotokopilerini gönderdiği işte o kitabında dağlarla ilgili en az altı yedi şiiri var, o kadar çok severdi dağları. Çünkü sabah kalkınca pencereden ilk gördüğümüz yüksek dağlar, tepelerdi.

‘o şiir kitabını hatırladım.Bingöllerin Sesi”, alıp geleyim. Kitaplıktan fotokopi halindeki kitabı getiriyor, bak, bu işte’ diyerek sayfalarını çeviriyorsun ‘gerçekten dağlara aşıkmış; şiirin adı Dağlar;

Burcu burcu kokar gider yaz faslı.

Sizden mi geçmiştir Kerem’le Aslı,

Ağlamıştır sizde aşıklar nesli,

Öter bülbülleri kafeste besli,

Yollarda yolcuyu ağlatan dağlar,

Garip bülbülleri dağlatan dağlar…

Bu da “Bingöl Dağları şiiri”

“Yüce Bingöl şirin yurdum.

Yaylasına çadır kurdum.

Suyunu içene yok ölüm

Cennet gibisin Bingölüm

Aras çayı senden akar,

Murat nehri senden çıkar,

Yüce başın göğe bakar,

Sevdim seni doya doya,

Hangi dağdır senin eşin…”

Susuyorsun, ‘okusana’ diyor annen, fotokopileri yatağın üzerine bırakıyor  ‘anne, teyzem Sare’yi anlatıyordun, sonra okursun, günlerdir orada duruyor, okumadın da şimdi ben getirince mi?…’

‘şimdi taksiyle yirmi dakikada gidilen Gımgım’a, Varto’ya o şartlarda ya yürüyerek ya atla ya da öküz arabasıyla gitmenin dışında başka çare yok. Tek tük, araba demezdik biz, taksi derdik, o vardı ortalarda. O da kırk yılda bir köye gelen hükümette, jandarmada. Neyse, hani bir hastalık vardı boğazla alakalı, kuşun bir şeyi deniyordu… Gülüyorsun, “kuşpalazı, boğmaca.”

‘hah işte o, boğmaca, o yıl köydeki çocukları tuttu.

‘salgın? ‘

eniştem de Hasan’ı sırtına vurup, kara bata çıka, yaya, Varto’ya götürüyor.

‘yayan! Öyle mi?

‘gördün sen de eniştem çam yarması gibi uzun, babayiğit, hastaneye yetiştiriyor ama kurtarılamıyor, geç kalmış.’

‘yavrum! Kim bilir kaç çocuk gitti öyle sahipsizlikten…

‘sırf bizim evde , bir ay içinde beş çocuk öldü kızamıktan. Beş kardeş mezarlığı derdik, hepsini bir mezara yan yana gömdüler. Sene 1953’tü Mengi Cele, Ocak ayıydı net hatırlıyorum, çünkü bir yıl sonra 1954 yılında babaannem öldü.

‘hani şu…

‘evet, o! Kız! Öyle zalimdi, yıllarca babamın öldürülmesinden ‘başını sen yedin’ diye diye annemi suçladı, ölüm döşeğinde ‘Eeemine, sen güldün ama gübrede yetiştin, ne yazık ki değerini bilmedik’ dedi. O sene Piro’nun karısı Amojın Hanesli’de bizdeydi, ben hep derim ya lojının, adircanın, ateşin önünde oturur parmaklarını böyle koparırdı, ben de onun önünde oturur ‘daye’ derdim, senin bu parmakların niye kopuyor?

‘nasıl yani? Nasıl kopuyordu?

‘böylediyor gösteriyor parmağın boğum yeriniböyle bu kemik buradan tak diye kopuyordu, oraları sanki ateşe düşmüş yanmış gibi simsiyahtı… Simsiyah.

‘morarmış, eğilmiş desene anne! Belli romatizmal bir hastalığı varmış.

‘doğru diyorsun, ama o bana demişti ki: Seys Sılıman (Seyit Süleyman) bana beddua etti. Seys Sılıman pek çok anekdotu çağrıştırdığından: “Kimdi o?”

‘sana çok defa demiştim, benim babam, deden çok seviyormuş bu Piri. derken işaret parmağını dudağına götürüp öpüyor ‘her işini ona danışırmış, her davaya girmeden önce ona sorarmış. Çok büyük inancı, büyük itikadı varmış ona. O ne derse onu yaparmış. Ölünce çok üzülmüş. Şiir yazmış arkasından.” Fotokopilere uzanıp dedenin, Seys Sılıman için yazdığı şiire, sohbeti bölmek istemediğinden bakmıyorsun, sonrasında:

“Bahar bağlarında bülbüller öter.

Dostumun hasreti içimde tüter

Mezarın üstünde sümbüller biter

Gitti bu illeri viran eyledi

Yaktı ciğerimi püryan eyledi

Mezarında nice günler inledim.

Sesini duyarım diye dinledim.

Gece gündüz ona niyaz eyledim.

Dostum bu illeri viran eyledi…” mısralı “Ameranlı Süleyman Uluyol, “Sayın Dost” başlıklı şiiri okuyorsun. İşte bu Seys Sılıman, Hanesli’nin kocası, annem gibi, Bingöl’ün bir köyündenmiş. O köydeki tekyadan (dergahtan) ayrılan dedelerden biriymiş o da. Gelip bizim Onpınar’a, Ameran’a yerleşmiş. Erkek kardeşi ölünce de karısının adı Şerife’ymiş, Seys Sılıman onunla evlenmiş, Hanesli karşı çıkmış evlenmesine. O bana öyle anlattı ‘niye evleniyorsun’ demiş.

‘elinden öpmek lazımmış Hanesli’nin, o berbat, o saçmalığın dibi, ensest geleneğe karşı çıkmak o devirde, ne kadar cesurmuş. Belki o evlilik olmasa, anneannem de zorla evlendirilmeyecekti amcanla, peki, nasıl bir bedduaymış?

‘demiş ki Seys Sılıman; ‘dilerim kendi ceddinden parmaklarının hepsi kopar, tek tek düşer de insanlara muhtaç olursun, sakat kalırsın, Hanesli, o bana, öyle dedi.’ Tanrı’ya bak sen! Üzerine kuma getirmekle kalmayıp duasını da kabul eyliyor, suçlu zavallı Hanesli’ymişçesine. O an,  yıllar sonra o günde ayrımına varıyorsun annenin ‘o bana öyle dedi, hiç unutmam’ cümlelerini çok sık kullandığını. Neyse, Hanesli’nin bizde kaldığı o yıl, altı çocuk… Ben, sekiz yaşındaydım, okula başladık. Okul dediğim, bir eğitmen geldi köye, adı Remzi, çeşmenin yanında bir ev verildi, biz çocuklar okul diye o eve giderdik; ben, teyzen Hanım, Fazıla, Süleyman, Abbas… Okul tam gün, sabah gidip akşama doğru eve dönüyoruz, civar köylerden de çocuklar geliyor. Amcam kızı Fazıla çok da güzel bir kızdı, annem de çok severdi onu. O kadar sessizdi ki tabii annesi döve döve… Öyle sessiz, eğitmen onu alır getirir böyle koltuğunun yanında oturturdu.

‘niye, çok mu severdi eğitmen, onu?

‘demek ki… Hepimiz çok yaramazdık, bir çeşit ödüldü eğitmenin yanında oturmak, akşam dönüyoruz, diz boyu kar, çeşmenin orada baktım ki…

‘üzerinde dedemin adının yazılı olduğu o çeşme değil mi? suyu, buz gibiydi…

‘o su Çepanik yaylası’nı çevreleyen dağlardan gelir de ondan o kadar soğuktur. O  çeşme,  sonra yapıldı ’

‘bu bahsettiğin eski çeşme neredeydi?” Sonrasında, dedenin şiir kitabına göz gezdirdiğinde, annenin bahsettiği çeşmeye ait:

“Asırlarca akıp akıp da coşmuş,

Derinden derine çağlayan çeşme.

Su yüreklere su vermiş koşmuş,

Derinden derine çağlayan çeşme

Bir fasıl koşmuştur şairle saze,

Bir dem varmış hakka nazu– niyaza.

Ermiş Hak sırrına ezelki raze.

Kaç bin kervan geçti yoldan saydın mı?

Kocamışsın, bilmem gözler aydın mı?

Kaynak mısın yoksa dağdan kaydın mı?” şiirini görecektin.

‘bizim eve, çe Talu’ya 200 metre uzaklıkta yeni çeşmenin az ötesindeydi, beton borularla şimdiki yerine çekildi. Neyse, eski çeşmenin orda baktım ki Fazıla çok ağladı, dedim ki ‘Niye ağlıyorsun?’ Dedi ‘başım çok ağrıyor.’ Eve geldik, kapıdan içeri girer girmez ‘Daye!’ dedi, ağlamaya başladı, amojın (yengem) Zehra kalktı, bir tane attı… bir tokat attı, beni gösterip ‘Seni Turna mı dövdü?’ dedi. Şimdi düşünüyorum da o kadar nefret edermiş ki annemden, bizden de. Hep suçlayacak bir şey bulmak umuduyla dolaşırmış etrafımızda. Yazık, amcam kızı Fazıla ‘daye, daye, o beni dövmedi, benim başım çok ağrıyor’ dedi. Yengem aldı onu odasına götürdü. O zaman üç erkek kardeş, üç aile bir evde birlikte kalıyordu. Herkese avluya açılan bir oda düşüyordu. Sabahleyin kalktık, biz çocuklar hepimiz hastayız. Kızamık tutmuşuz.

Kızamık olduğunuzu nasıl anladınız?

‘başımız ağrıyor, vücudumuz dışarı atmıştı kırmızı lekeler. İlk gün amcam kızı Fazıla, ikinci gün kardeşim Leyla, ben, diğerleri, sonra Fazıla’nın kardeşi Süleyman, memedeki altı aylık amcam oğulları Hüsnü Cemal, Abbas. Şimdi diyorum ki hep cahillikten öldü bütün o çoluk çocuk. Bizim orası, dört bir yanı dağ, orman, dağlardan esiyor buz gibi rüzgar, tipi, kış ki ne kış. Babamın Kış şiirin de yazdığı gibi;

‘Şu orman ağaçları

Soyulmuş kuşa benzer.

Dumanlı yamaçları

Korkulu düşe benzer

Her tarafı bem beyaz

Bütün ovalar dağlar

Gök ayazdır, yer ayaz

Altı aydır halk ağlar.’

Soğuk buz kesiyordu.

‘Bağırdıkça karlı kışın

Senden bezdim doya doya’ denecek kış . Bunlar sobaya mazgal, kalın meşeler koyuyorlar, sobalar kızıyor, kızgın, kırmızı alevler gözüküyor tenekelerinden, saclarından, demirlerinden… Ateşimiz var yanıyoruz, odaların içi hamam, su vermiyorlar. Soğuk su üşütür diye sıcak çay veriyorlar. Ateşimiz daha da çıkıyor. Benim annemin odasının bir masası var, böyle (kollarını iki yana açıyor, elinde metre varmışçasına gösteriyor) tutuyorlar bir metre, adamın birisi yapmış anneme, tahtadan. Ali Usta diye biri. Bizim köyde bir tane de kirve var, kirve Hüseyin. Baktım kapı açıldı, odaya girdi kirve Hüseyin, elinde Amerikan bezi, böyle tuttu ölçtü.”

‘anladığım, anneannemin masası köyün metresiymiş. Gülüyor.

‘meğer Fazıla ölmüş, ben bilmiyorum. Babası amcam Hüseyin de o zaman bu pisliklerle uğraşıyormuş, Varto’ya gitmiş, 1953’te araziyi almış diyorlar ya, işte o zamana denk geliyor. Sordum dedim ki ‘kirve, ne ölçüyorsun?’ Dedi; bir şey yok. Fazıla da ölmeden önce Hanesli’ye ‘daye, dakılamın bana klam, ninni söyle’ demiş. Hanesli’nin öyle güzel sesi vardı… Öyle yumuşak… Öyle içli… Yavaş yavaş söylerdi, hep de dert yüklüydü klamları. Fazıla’yı, odanın iki duvara çakılmış çivilere, mıhlara asılı halatlardan yapılmış beşiğe koymuşlar, bizim orada o beşiklere bir de kalın ip bağlarlardı; böyle oturuyorsun, o iple çekiyorsun beşiği kendine, sonra bırakıyorsun, öyle sallayarak ninni söylemiş Fazıla’ya, belki de öyle beşikte sallanırken öldü, bilmiyorum. Şimdi benim annemin odası evin arka, amcam İbrahim’in odası ön tarafa bakardı, kızı Hanım görmüş…

’neyi görmüş, Fazıla’nın öldüğünü mü?

’yok, yıkarlarken görüyor. Cenazesini kapıya koyup yıkıyorlar ya, onu görmüş. Dört bir yan kar;

‘Altı aydır şu kargalar

Dağdan kopan kasırgalar

Önünde yere serili

Karlara gömülür kalır

Altı aydır bu illerde

Karlı dumanlı bellerde

Nasıl yaşarlar şaşarım

Ben olsam dağlar aşarım

Uçar giderim sahile

Karda çekilmez bu çile’

dediği gibi babamın altı ay çekerdik bu çileyi. Dedi ki amcam kızı Hanım; karların üzerine uzun tahta bir masa koydular, yanında kara bir kazan içindeki sudan buharlar çıkıyordu. Siz bilmezsiniz bizde kilerlerde, ambar derdik biz, koca kepçeler vardı, sütü, haşlanan buğdayı karıştırmak için. Baktım Fazıla’yı kucakta getirip o tahtanın üzerine serdiler, gözleri kapalı, elbiselerini çıkardı amojın Zehra ‘daye, daye’ ağlıyor, işte o zaman ölmüş dedim Fazıla, korktum ben de öleceğim. Hanım öyle dedi ama ben hiç bilmiyorum, neyse, akşam oldu, ikinci günü…

‘bir dakika, bir dakika, dur! Hiç merak etmedin, sormadın mı nerede bu Fazıla diye. Aklım almıyor çünkü her sabah birlikte yediğin içtiğin, okula gittiğin arkadaşın aniden ortada yok, sormuyorsun kimseye! Kimseler de bir şey demiyor, bir açıklama yapmıyor mu? Ölümünü niye gizliyorlar, ne faydası var? Sanki ölen bir tavuk, bir inekmiş gibi davranmışlar. Eminim o yıllarda süt, et verdiğinden ölen bir inek, manda, koyun, keçi için daha çok üzülmüş, daha çok ah vah edilmiştir.

 ‘aynen öyle, soruyorum tabii; anneme sordum, bir şey yok, diyor, herkes, bir şey yok, diyor. İki üç gün sonra ben ve Hanım, yavaş yavaş ayağa kalktık ama nasıl halsiziz, Fazıla’nın kardeşi Süleyman da ‘beni baba odasına götürün’ demiş. Annemin odasına demeyeyim zira erkek çocuklardan kim evlenirse, ev damında ona bir oda verilir, o ailesiyle birlikte o odada (öyle çocuklara ayrı; büyüklere ayrı oda nerede) kaldıklarından, bizim tek odalık evimize çe Talu’da ‘baba odası’ diyorlardı, babamdan dolayı, evin büyüğü, reisi  ya. Getirdiler, arkada böyle bir sedir vardı, Süleyman’ı sedire yatırdı amojın Zehra, ama kadın çok kötü, Fazıla’yı kaybetmiş ağlıyor. Benim kız kardeşim de beşik diyoruz ama bu kadar, karyola kadar büyük...’

ne önemi varsa, yine de soruyorum;

 tahta mıydı beşiği?

‘tahtaydı evet, çok büyüktü. Leyla 48 doğumluydu, 53’te öldü, kaç yaşın oluyor , altı yaşında mı?

beş… ’

‘beş yaşında, değil mi? Kocaman kızdı, çok güzeldi bemrad. Öyle uzun kirpikleri vardı ki buraya kadar.” Elmacık kemiklerinin yerini gösteriyor: ‘inan buraya kadar uzundu kirpikleri, sarışındı… O zaman Leyla da orada karyolada yatıyor, ikide bir anneme ‘ben çok hastayım daye, sen beni ne yapıyorsun’ diyordu. Annem de ‘ben seni ne yapayım yavrum, yavrum’ diyordu. Leyla orada, o da burada, ikisi aynı anda, aynı o odada öldü. İkisi de aynı dakikada öldü.

Süleyman kaç yaşındaydı?

Süleyman da 46’lıydı, benden bir yaş küçük.

‘yedi yaşındaymış.

‘böyle parmağını (işaret parmağını ağzına götürüyor) ağzına koyardı, emerdi, demek ki onda tik varmış, yazık… Biz de ona ‘Sılı Musi dın’ der, kızdırırdık, o da arkamıza verip bizi kovalardı. Sılı Musi diye yaşlı bir adam vardı, hep parmağını ağzının içine sokar dolandırırdı. Süleyman da onun gibi yapıyordu, canım benim, nasıl güzeldi nasıl… Hiç unutmam gece öldü ikisi de bizim yanımızda, benim yanımda öldü ikisi de.

 ‘öldüklerini nasıl fark ettin sen?

 ‘hiç unutmam, Süleyman, annesine ‘daye, bak’ dedi, ‘pencerede bir tane adam var, bana elma uzattı.’ Leyla bir şey demedi. Leyla o kadar dedi ‘ben ölüyorum daye, onu öyle duydum.” derken aktı akacak gözyaşlarını engellemeye çalıştığı o anda neden kalkıp annene sarılıp da onunla ağlamadığına anlam veremiyorsun, gözleri televizyon ekranında, görmediğin teyzenin ölümünü anlatırken, anlık dönüp “ne kadar da yaşlanmış” diye düşündüren, çizgileri artmış yüzüne bakıyorsun. Niyeyse; annesini, babasını hep anne baba doğmuş sanarak; evlenmeden, çocukları olmadan önce başka, bambaşka hayatlar yaşadıklarına akla getirmeden yıllar, yıllar geçiriyorsun; evladın illaki agresif davranıp eleştirilere boğacağı annenin, babanın şüpheci, sevgisiz, açgözlü ya da tersi duygusal, verici, fedakar davranışlarının nedenini anlayarak ona göre davranmanın artık hiçbir yararının olmayacağı; anne babanın yaşlandığı, evlatlarının da orta yaşa eriştiği vakitte, yani yine iş işten geçtiğinde birden peydahlanmış bir merak sarıyor insanı, soruyor da soruyor, bilmek istiyor geçmişi. O an belki de yaşanan trajedinin etkisinde kalkıp gözyaşlarını içine akıtan annene sarılmasan da birlikte teyzen Leyla’ya ağlamasan da küçücük bir çocuğun “ben ölüyorum anne” demesindeki o titreyiş… o korku… Nasıl bir şey olduğunu bilmediği ölümden kurtulamamamın çaresizliğindeki o masumiyet iç parçaladığından , kendiliğinden akan gözyaşlarını göstermeden, geceliğinle silerken; ekranda ceylana saldıran aslanın görüntüsünde takılı…  titreyen sesiyle kızım, kızım niye açtın bu mevzuyu, bırak öyle kalsın bu dertler buradayla elini kalbine bastırıyor Leyla öldü, annem o güzel sarı saçlarını ördü, bir tutam kesti bir beze sardı, teyzen Sare’ye uzattı ‘çene, bunu sakla, ben ölünce gözlerimin üstüne koy. Ağladığını görmesin diye sesini çıkarmadığından ‘teyzem Sare öldüğünde anneannemin vasiyetini yerine getirip, Leyla’nın saçlarını…’ sorusunu itelerken geriye “öyle de oldu” diyor. Kaç yıl sakladı; elli, elli beş yıl… Annem öldüğünde çıkarmış, o günkü gibi duran saçlarını, gözlerinin üzerine koymuş.

Leyla’ya kim benziyor?

‘kimse, başka bir güzeldi o. Hiçbirimiz de ona benzemedik, çocuklarımız arasından da benzeyen yok. Ben orada, baba odasında, ayakta öyle bakıyorum, yani ben de şaşırdım birden öldü iki çocuk. Feryat figan kucağına aldı annem, Leyla’yı, amojın Zehra, babasının adını koyduğu Süleyman’ı, odanın ortasına bir döşek attılar, ikisini yan yana uzattılar, ahhh çok küçüklerdi. Hiç unutmam, şey geldi, bu Vaide’nin annesi, senin halan Elif geldi. O iki çocuk o gece… o halan Elif yanımızda sabaha kadar oturduk. Tabii ağlıyorum ben de. Aynı ev damının çocuklarıydık, beraber oynuyorduk. Bir de karınlarının üzerine büyük tepsiler koydular hiç unutmam, şişmesin diye evet. Sabahleyin onları da götürdüler, etti üç ölü.

 ‘anne! Tepsinin içine bir şey, ağır bir taş falan koydular mı

‘yok, hayır… Hayır, tepsi bakır ya ağırdı zaten. Sabahleyin onları götürünce yıkamaya, o zaman ben de dışarıya çıktım. Bildim artık, dediler Fazıl’a da ölmüş. Leyla’yı gıle Kurmanj yıkadı annemle. Leyla’nın boynu böyleydi (yana eğiyor) şöyle olmuş, gıle Kurmanj’ın kocası, apo Hasané İbrahimé Talo geldi, cenazeye baktı ‘neden Leyla’nın boynu büküktür, niye düzeltmedin’ dedi karısına. İkisini götürdüler o yukarıda, tepede beş kardeş mezarı var ya, Fazıla’nın yanına gömdüler. Bu sefer de hasta Abbas ağırlaştı. Amojın Zehra doğum yapmıştı altı ay önce, Hüsnü Cemal diye bir kız, memedeydi… meme emmiyordu, o da öldü, ama Abbas ondan önce öldü.

‘bu amojın Zehra, kaç çocuğunu verdi kızamığa?

‘üç tane, bir ayda üç tane; Fazıla, Hüsnü Cemal, kendi babasının adını koyduğu Süleyman. Çok güzeldi, hiç unutmam, bu babayiğit ya, maddi mirasını değil, ailesini iş birlikçi hain ilan edip soyadını değiştiren, kardeşi  Almanya’daki amca oğluna benziyordu. Benden bir yaş ufaktı, yedi yaşındaydı. Bunlar, ev damındakiler dedeyi, bizim Pir’i çağırdılar.

‘niye? ’

‘dediler gel, Abbas’ı Şehidi Mergé götürelim. Amca oğlu Abbas’la, Hanım kardeş, aynı odada hasta yatıyorlar. Hanım bir gün dedi ki ben babaannemi sevmiyorum, Abbas’la hasta yatıyoruz, babaanne girdi odaya, elinde bıjıki d(t)orak (peynirli gözleme) Abbas’a verdi, benim de canım çekti, istedim vermedi. Kızlar insan değildi onun gözünde, oğlan torunlarını severdi, onun için sevmedim babaannemi. Neyse, Abbas’ı kızağa koydular tamam mı? Abbas’a bir şey olmasın diye biz de dua ediyoruz, üç tane çocuk ölmüş, biz de çocuğuz, tabii üzülüyoruz. Ondan sonra kızakla götürdüler Seyid’in üzerine, niyaz da pişirip yanlarında götürdüler… Karı yara yara, geri dönüp getirdiler Abbas’ı, Piro’nun sırtına verdiler. Piro sırtına aldı, ahırda etrafında öküz çevirdiler, dediler ki: Ne kadar senin hastalığın, kadan belan varsa hepsi bu öküzün üzerine, sırtına gelsin.

‘öküzü kurban mı ettiler?

‘bilmiyorum, Abbas’ı içeriye aldılar, uzattılar… Abbas öldü. Hiç unutmam; benim annem de Bingöl’den yirmi gün önce yeni gelmişti, babasıgil şey vermiş, böyle güzel, renk renk yemeni, elbiselik kumaş falan, annem, ölünce Fazıla’nın başını o yemenilerle süslemiş.

‘şimdi ben sana yoksa biz Hristiyan mıyız desem kızarsın, iyi de anne, öleni böyle süslemek Hristiyanlarda  da var.

‘her kılığa, her dine koydun bizi, bu da üstüne olsun. Annem, Fazıla’nın başını yemeniyle sarmıştı ya, amcam Hüseyin Varto’dan geldiğinde gömülmüştü Fazıla, düşün, bir geliyor, çocuğu ölmüş. Yan yana gömdüklerinden mezar açılınca tekrar Fazıla’yı çıkarmış, ağzını, yüzünü açmış.

‘çocuklarının öldüğünden, sonra mı haberi oldu?

‘yok, Fazıla o yokken ölmüştü, diğerleri öldüğünde evdeydi. O zaman Fazıla’nın yüzünü açmış babası, görmemiş ya. Annem diyordu ki sanki yeni uykudaydı. Sanki ağzını burnunu kapattığımız o yemeniye, o leçeğe buhar vermişti.

‘yani nefes mi almış, belki de ölmemişti, kim bilir ki?

‘annem hep anlatırdı, derdi, burnunu kapattığım yemeni ıslaktı. Çok güzel kızdı, hakikaten güzeldi, sessiz sedasız bir kızdı. İşte hepsini gömdüler orada… Biz diğer hasta çocuklar ayaklandık, ben, Hanım, ablam Hatun, Selvi, hepimiz hastalanmıştık. Amojın Zehra, o kadar hasetti, o hep benim derdime düşmüştü.

‘düşse ne olur, evladını kaybettikten sonra. İyi, kadın delirmemiş.

‘çok fena oldu, hep benle Selvi’yle uğraştı, ilgilendi. Nasıl sen yeğenlerini seviyordun, öyle. Allah var kadının bizim üzerimizde emeği çoktu, oğlu Selvi’nin, kızı benim yaşımdaydı. O bizi var ya… Her hafta, çocukları öldükten sonra her hafta; o kadın bizi yıkadı… Saçımızı yıkıyor, iki örük yapıyordu. Nasıl sen düşkündün Can’a, Bella’ya, kadın da bize düşkündü. Bir yıl bizimle uğraştı, en sonunda partiyi (yolunu) şaşırdı.

‘kolay değil, üç çocuğu bir anda kaybetmek.

‘ne zaman amcam İbrahim, annemi aldı, kadın zehir oldu, anneme yapıştı, bize de ama emeği bizde çok.

 ‘kadın korkmuştur, benim kocamı da elimden alır diye.

‘kızım, annemin kaynıyla zorla evlendirildiğini en iyi o biliyordu. Sonra hamile kaldı ama bu defa da sıtma geldi köye. Kinin içti. Sağlık memuru gelip köylerde geziyordu, bulaşıcıdır diyor kinin dağıtıyordu herkese, içsin diye. İşte o zaman 1954 yılıydı, yok, yok, yani 53’ün kışında onlar öldü, o çocuklar, 53’ün ilkbaharıydı. Tamam, bu kinin içti, hamileydi ya, meğer ikizmiş çocuklar, ikisi de erkek, kinin yüzünden düşük yaptı. Böyle resmen… O düşmüş çocukları ben de gördüm, böyle her şeyleri belliydi, ondan sonra da bu Leyla oldu.

‘şimdi anladım, teyzem Leyla farklıydı demek, kinin iz bırakmış. Zekasında gerilik vardı sanki, eee onca kinine dahi olacak değildi ya.

‘zavallı amcam kızı Leyla! Amojın Zehra, dünyaya gelince, kız kardeşim Leyla’nın adını koydu.”

Allah Allah! Amcan Hüseyin ne biliyordu ki Leyla’yı ne kadar tanıyordu ne kadar ilgiliydi ki kızına adını veriyor, laf olsun işte.

‘amcam Hüseyin pislik yapmasaydı… O zamanlar tabii yaptıklarını bilmiyorduk, çocuktuk, babamız yoktu. Ben onun kucağında büyüdüm… Ben var ya, öyle sanıyordum babamdır, anladın?

‘anladım tabii, o yüzden yıllarca öz dedemiz bildik. Fakat amcan Hüseyin, her şeyiyle yüzü, bıyıkları, görüntüsüyle Hulusi Kentmen’in ikizi gibiydi.

‘gerçekten de çok benziyordu Hulusi Kentmen’e. Akşam olunca çe Talu’da, ev damında misafir odasında toplanırlardı, böyle sedirler vardı, sobanın arkasında her zaman amcam Hüseyin otururdu, ben de her zaman onun kucağında uyurdum. Mesela, çağırırmış annemi, ‘gel’ dermiş, ‘götür kızı’, amcam İbrahim de Selvi’yi çok seviyordu. Selvi, amca olarak ona düşkündü, ben de buna. Amcam Hüseyin öldüğünde ben çoluk çocuk sahibiyim, daha haberim yok babamın arsasını üzerine geçirdiğinden, hoş o arsa da Ermeniler yollanınca Varto’dan hazineye intikal edilmiş, oradan da ihaleye çıkarılmış. Sen de gördün tapuyu, ne yazıyordu…” Gördüğünde kahrolmuştun; hiç yere hiç yere evinden, yerinden, yurdundan sürülüyorsun; binbir emekle aldığın, içine ağaçlar diktiğin, duvarını ördüğün, özen gösterdiğin evine başkalarının kendilerininmişçesine el koyuşunu da… “11295 metre… Tarla, Ermeni milletinden Simo Korki Veladanı hovikten hazineye intikalı hasebile tapu 24,5, 1959 tarihi ve sıra No.da hazine maliye namına kayıtlı iken bu kere mezkur tarla hududu asliyesi işbu hudutaamahdut 11295 metre murabbain mahalli bilifraz Varto ilçesi Kasıman köyünden Ali oğulları M… F’ye sekiz yüz lira bedelleri satıldığından ve parası tamamen teslim vezne edildiğinden namına tescilli mal müdürlüğü ifadesiyle Varto kaymakam 6.4.1949 günü ve 59458 sayılı müzekkerisi ve tarafından……” ibareleriyle yasallaştırıp devletin resmi evrakına tapuya yazmaktan çekinilmediğinden, onlarca mazlumun ahı alındığından işte lanetlendi bu topraklar… bu yüzden huzur yok… hep kavga, hep savaş, sadece mallarına mülklerine mi? Kadınlarına da göz koyuyorlar, tehcirde kırıma uğratıldıkları uçsuz bucaksız göç yollarında saldırıp altınlarını, paralarını çalıyorlar. Sonra da savaştaki başarısızlıklarının sorumluluğunu Ermeni milletinin üstüne yıkıp tehcire zorlayan, Hitler’in, Mussolini’nin örnek aldığı Padişah Mehmed Reşat, Enver, Talat, Cemal Paşalar, atalarımız pirüpakmış gibi, neymiş; Hitler, Yahudilere neler neler etmişmiş, soykırım uygulamışmış da… geçişini yapan zihnin anneni “çok ağlamış çok üzülmüştüm”de yakalıyor…

‘amcam Hüseyin öldüğünde, annem de İstanbul’dan gelmişti, bizdeydi. Ben çok ağlayınca ‘Eree çok mu seviyordun?’ Ben de ‘evet, anne, ben amcamı çok seviyordum’ dedim, baktım o da başladı ağlamaya. Bu son zamanlarda bu pislikler… Demek ki ben şimdi düşünüyorum, 53’te o kış zamanı, babamın hazineden aldığı arsayı üzerine tapu etmeye, geçirmeye gitti, öyle olmasa karda kışta Varto’da ne işi vardı? Sonra amcamla karısı, yaptıkları iyiliklerin içine ettikleri   kaşığı koyup önümüze bıraktılar. Oyyy amojın Zehra, az yapmadı hepimize; beter kadındı! Ben hep derdim ki ‘bokuyla oynasın’, hakikaten bokuyla oynadı. Kız, kız… (Bu yapılır mı şaşkınlığındaki yüz ifadesiyle…) Zehra’nın annesiyle benim annem, çene Küçükağa amca çocuklarıydı, annem onun teyzesi gelirdi, ayrıca babaanne Fidan’ın abisi Süleymané Alibeg’in kızıydı.

 ‘anne! Hala– yeğen desen daha kolay anlayacağım.

‘kızım ben, ben onlar kadar birbirine düşman iki insan görmedim, güya hala– yeğendiler. Aynı, kızı hala Rukoş’la ablam Ceylan gibi. Babaannem senin gibi vericiydi, her şeyi verirdi; köylülere bal, ekmek, un. Amojın Zehra da o verince çok kızardı. Yani ne bileyim ben, aman! Her şey geldi geçti, ama çok güzeldi babaannem, Allah için.

‘anne! Teyzem Sare’nin oğlu Hasan,  ne oldu sonra?

‘işte Hasan ölüyor hastanede, enişte, ölü çocuğunu sırtına vuruyor, karı yara yara getiriyor köye, dewa ma Kasman’a.

‘yuh! Hükümet verseymiş ya bir taksi!

 ‘Hükümetin gemi değil, derdi bitti de ölü Hasan’ı taksiyle yollayalım mı diyecekti, öyle mi kızım? Kızım… Kızım, kim kime o zaman, her gün o köylerde onlarca çocuk ölüyordu, her gün. Neyse, ablam Sare’nin kocası İbrahim’in annesi gıle  Kurmanj’ı sen hatırlıyor musun?

‘hatırlıyorum, kapısının önünde otururdu, etekliğinin içine koyduğu ekmekle yoğurdu, mastı yerdi. Ama çok yaşlıydı, yüzündeki, elindeki çizgiler kalemle çizilmiş gibi kalındı, bir de alınmadığından, gözlerini kapatan kalın siyah kaşları vardı. Adı niye Kurmanj’dı?

‘dewa ma Kasman’a gelen ilk Kürt gelindi, adı Gulé ’ymiş de Kurmanj kaldı. Eniştenin babası Hasané İbrahimé Talo köye getirdiğinde hiç Zazaca bilmiyormuş ama kolay öğrenmiş.

‘öğrenir tabii, Kürtçenin bir lehçesi Zazaca.

‘alakası yok, biz Türk’üz. Zazalar Türk’tür. Odayı terk etmesiyle sonuçlanacak teyze oğlu Hasan’ın başına gelenleri öğrenmemene sebep olacak bam teline bastığını, cümleni tamamladığında fark ettiğinde, annenle tartışmanın kıyısından atlamayı tercih edip ’Tamam, anne! Sen Türk ol, ben Kürt. Sonra?..

Gıle Kurmanj, çok sevdiği torunu Hasan’ın öldüğünü görünce…

‘hep dram, hep trajedi, ölü oğlunun kaskatı kesilmiş bedenini taşımak saatlerce, karda kışta. İyi, karşısına ayı, kurt falan çıkmamış.

‘çıkardı da, öyle çok olay oldu, a o İbi Rısk’ın oğlunun burnunu kopardı ayı, ormanda odun keserken.” Hep rastlanılacak, rastlanılmış olaylardanmışçasına ayının, insan burnunu koparmasını hızla geçip devam ediyor: Gıle Kurmanj, çok ağlamış. Teyzen Sare önüne çökmüş, demiş ki: Niye ağlıyorsun daye, dakıla, bu kadar ağlama, bak geride dokuz torunun var, yetmiyor mu sana?Aynı evde bir ayda ölen beş çocuğun, burnu ayı tarafından koparılmış kan revan bir yüzün dehşetini hazmedememişken “yetmiyor mu sana dokuz çocuk”la hançerleniyorsun: “Bunu benim teyzem Xale(m) Sare mi söylemiş? Yapma anne!İlkokul iki ya da üçüncü sınıftayız, yaz tatilinde ‘baba odası’nda üzerine kilim serili yüksek tahta sedirde yatıyorum, hastayım, yanımda annem; titriyorum, baş ağrısından gözlerimi de açamıyorum, üstü midemi kaldıran süt kokan biri yaklaşıyor, elini alnıma koyuyor ‘kalk’ diyor anneme; ‘waye(m), wardı pay; yanıyor, kalk!’ Kucakladığı gibi deré Mengel’in kenarındaki otların üzerine bırakıyor, elbiselerimi çıkarmaya çalışıyor, debeleniyorum, ‘anne kurtar, yapmasın.’ Bakıyor ki bırakmayacağım, vazgeçiyor, kucakladığı gibi çırpınan beni, elbiselerimle suyun içine daldırıyor, donuyorum. ‘kêna(m)… çenik eza vana, vındı; kızım, kıpırdama dur, vındı!’ Söylediklerini anlamıyorum ama çocuklara karşı kullandıklarından en çok duyduğum kelime ‘vındı’nın ‘dur’ demek olduğunu biliyorum, suya her batırılıp çıkarılışımda bacaklarımı birbirine vuruyorum. Gözlerimi açmaya kalkıştığımda güneşle parıldayan sular süzülüyor saçlarımdan, elbiselerimden dereye, teyzem Sare, kurtulmama fırsat tanımadan tekrar daldırıyor ‘eree vındı, vındı, şimdi geçecek, iyileşeceksin.’ Dudaklarımın morardığını görünce dayanamayan annem: ‘ waye, abla, a o Hz. Ali’yi seversen bırak kızı, nefesi kesildi, boğulacak.’ Alıyor ellerinden, kucaklıyor, yer süpürecek uzunluktaki elbisesinin eteğiyle sarıyor, sırılsıklamlığa anne kucağı rahatlatmışken sanki bir mucize olmuş, ağrıdan açamadığım gözlerim, saçlarımdan damlayan dere sularının ışıltısıyla açılmış, başımın ağrısı da geçmişti. Beni deré Mengel’in serin sularına daldırmakla hastalıktan kurtaran, alnıma koyduğu elde anne şefkatini hissettiğim teyzem Sare’nin vicdanını, anneliğini, merhametini sorgulatan oğlu Hasan’ın ölümündeki tavrının şaşkınlığında yataktan doğruluyor, yüzüne bakıyorum annemin Bir anne, nasıl der bunu? Canavarlık bu. Burnu ayı tarafından koparılmış yüzü görmüş, çocuk ölümlerine alışkın birine göre basit, sıradan  mevzuyu, konuşmayı abartmama şaşıran bakışlarına bakakalıyorum, tabii ya diye düşünüyorsun, bu, teyzem Sare’yle ilgili duyduğum ilk vaka değil ki. Annem de teyzeme dair ilginç olayları bildiğimden tepkime şaşırıyor otomatikman. Ortaokulu bitirinceye kadar yaz tatillerini geçirdiğin, sonrasında çok uzun yıllar sonra iki binli yılların ortasında gittiğinde Kasman’da, odanın bir duvarını kaplayan uzun tahta sedirin üzerinde yan yana otururken bu annem var ya bu annem, senin teyzenkızgınlığında “öyle vicdansızmış ki.’; ‘Niye, ne yapmış kinin sonrası, bir tek isminin geçtiği kısımları anladığından ne anlatıyor bakışıyla teyzen kızı Nade’nin Zazaca– Türkçe karışımlı, hızlı İki buçuk yaşında kız kardeşim varmış benim, adı Saime. Çok hastaymış çokk… Öyle inliyormuş ki artık neresi ağrıyorsa, öyle de ateşi varmış, babam gece kucağına almış, odanın içinde gezdirmiş, çocuk ağlıyor, yanıyormuş. Bu da (teyzem Sare’yi gösteriyor) uyuyormuş. Babam kucağında Saime eğilmiş ‘Eree Sare, uyan, kalk, haydi uyan! Çenek, kız, çok hasta, ölüyor.’ Gözlerini aralamış ‘çok uykum var’ demiş, uyumaya devam etmiş gıle Sare. O uyurken ölmüş kardeşim Saime. ’ konuşmasını kulakları da az işittiğinden tepkisiz dinleyen, az biraz Türkçe bilen teyzene, Nade’nin söylediklerini Zazacayı tam konuşamadığından elinden geldiğince bağırarak tane tane anlatma çabanı teyze, maye mı dayé kızın ölüyorken, nasıl yatabildin? sorusuyla nihayetlendiriyor, söyleyeceklerini anlaman için kelimelerine tam vakıf olmadığı Türkçe konuşması gerektiğinden, yardımınla tamamladığı  ‘çene ma, o, o zaman ev damında, çe Hasan’da en az 300 koyun, keçi, yirmi inek; mal vardı. A o Allah seni inandırsın, sabah gün ışırken kalkardım, yazın ata atlar malları sağmaya giderdim, dönerdim dokuz çocuk, dünya kadar iş, çocuklara, tarlada çalışan marabalara yemek hazırla. Öğlen ata atlar tekrar yaylaya, süt sağmaya.

’doğru, seni hep at üzerinde hatırlıyorum, bir keresinde beni de önüne almıştın, korkmuştum, indirmiştin hemen. Rüzgar gibi giderdin atla, bir bakardım pencereden yaylaya giden yol üzerindeki tepeyi çoktan aşmışsın, yoksun, öyle hızlıydın.

’severdim ata binmeyi, babam, deden de severdi. Yayla dönüşü süt kaynat, ayran çal, yoğurt, çökelek, peynir, yağ yap, ekmek için hamur yoğur, lojını yak, ekmek yap. Akşam tekrar malları sağmak için düş yollara… Kızım, kızım, sen bunlara, bu çocuklara ne bakıyorsun? Hal mi kalır insanda? Köpek, a o babamın kapısındaki Bozo bile, benim kadar koşmazdı… yorulmuştum, uykum vardı, gözlerimi açıp kalkacak halim yoktu ama bunu şimdi, bu devirde kimse anlamaz.” savunması, hayal kırıklığı yaşatsa da kalbini sızlatan, dehşete düşüren, çocuğu ölürken yorgunluktan, uykusuzluktun ayağa kalkamayacak kadar iş yapmak zorunda bırakılan bir kadının payına düşürülen şefkatsizlik, sevgisizlik niyeyse bu kış gecesi, annenden duydukların kadar canını yakmamıştı. Bir filmde seyretmiş, biri anlatmış olsaydı belki “yok canım, bu kadarı olmaz’la gerçekliğini sorgulayacağın senaryonun hayal ötesiliğini, vahşi Batı’yı bile geride bırakan arkaik dönem yaşanmışlıklarıyla büyüdüğünden, kardeşi ölürken annesinin uyuduğuna şahitlik ettiğinden miydi gördüğünü tekrarlayıp sonrasında da Arkama bakmadım, dönmedim. Nasıl döneyim? Nereye götürecektim? Evim mi işim mi vardı? İlkokul mezunu değildim. Gel yanımıza, iş bulalım, ev tutalım, oğlunla seni yerleştirelim diye kim el uzattı bana? Ben de babamın, annemin, abimin yanına sığınacaktım, onlara muhtaçtım. Her gün küfür, hakaret, dayak, ya, bildiğin dayak, canıma tak etmişti, boşanıyordum, Ankara’dan köye dönüyordum, abim dedi ki ‘eğer arkanı dönersen, çocuğu almak zorunda kalırsın, ben de seni bırakır giderim, haberin olsun, babamgil ancak sana bakabilir, senin yanında sersefil olacağına, babasının işi gücü var, devletin memuru, daha ne olsun, hem çocuk onun, baksın. İstemediler oğlumu, ne yapacaktım? ‘İnsan çocuğunu bırakmaz, hizmetçilik yapar, tek göz bir oda tutar’ akıllarını verenler acaba hiç hizmetçilik yaptılar mı? Acaba çaresizlik ne bildiler mi? Avukat hitabetinde müdafaasını veren teyzen kızı Nade’nin; Dikmen’deki beş katlı asansörsüz apartmanın dördüncü katındaki evinden elinde bavuluyla çıktığında,  ardından koşan, kapı önünde babası tarafından zapt edilmeye çalışılan altı yaşındaki oğlunun “anne, beni bırakma, beni de götür” feryadına kulak tıkayıp, merdivenlerden inmeyi sürdürmesine ‘zalımın kızı, nasıl ya, nasıl ciğerin parçalanmadı o figana, nasıl geri dönüp de almadın o çocuğu sitemin büyük bir haksızlıkmış. Yaşananları yazarken, kalbinin, anlatıldığın andan daha çok sızlaması nedendir biliyor musun? Aile içinde yaşananları çok sonraları öğrendiğinde   daha bir çocuğu, Can’ı kaybetmemiştin; masal, çizgi film kahramanı hayvanların en asili, en masumu; çocuklar sevdiğinden seveceğini düşünüp okuduğun, tepkilerinden hoşlanmadığını görüp vefatı sonrası bile nedenini hala anlayamadığın badem gözlerini çevreleyen uzun kirpiklerini kırpıştıran “ahh ne kadar nazik, ne kadar zarif, ne kadar kırılgan” övgülü “Bambi”leri; aç karınlarını doyurmak için saldırıp parçaladıktan sonra afiyetle mideye indiren hayvan  belgesellerini “doğanın kanunu, yaşamak için öldürmek zorundalar” umarsızlığında seyredenlerin ( belki de doğrusunu yapan onlardır)  “aman Allah’ım bu nasıl merhametsiz bir anne” eleştirisine tutacakları teyzen Sare’den bin kat daha acımasızların cirit attığı diyarda; bir araya gelmek istenmeyecek düşünce, tavır ve kişiliktekilerle mecburen çalışılan devlet kurumlarında, kendine de en az iki üç teröristi öldürdüğünden methiyeler döşeyerek,  tanık olduğu gaddarlığı Kuzey Irak’ta operasyondaydık. Bu bacağımı (protezli sol bacağını kaldırıyor) kaybettiğim çatışmada gördüklerim, yaşadıklarım insana inancımı yıktı geçti, niye biliyor musun? Ölüm kalım çizgisinde kader birliği yaptıkların eğer öyle davranıyorsa artık kimseye güvenemezsin. Yanı başında ölen arkadaşlarının kolundaki saatini, parmağındaki yüzüğünü, cüzdanındaki parasını cebe indireni görmek, bir insanın daha soğumamış cesedinin başında, arkadaşının bunu düşünebilmesi, yapabilmesi akıl yitirtir insana. Diyelim ki öldürdüğün düşmanın malı ganimetin, al koy cebine ama birlikte yarım saat önce siperde sigara içtiğin, aynı şey uğruna savaştığın, kaygılandığın arkadaşına, düşmana yaptığının aynısını yapmak. Sanma sadece bizimkiler yapıyor, karşımızdaki gerilla dedikleri o teröristler de yapıyor bunu.  Ölülerini olduğu yerde bırakıp kaçarken üzerinde ne var ne yok alıyor, soyuyorlar’la dile döken Görkem’le, onlarca konuda uzlaşmaz farklılığına rağmen tiksiniyorum insanlardan, uzak durmak  lazım bu yaratıklardan ortaklığında buluşturan biçimi değişse de gördüğünün, yaşadığının aynısını yapma, aynısını yaşatma, aynısını düşünme peşinde; belki görmediklerinden hazzetmedikleri felsefe, bilim, sanatla uğraşma yerine kavgayı, gaddarlığı miras bırakırken,  neler döndüğü az çok tahmin edilen kapıların ardında yaşananları da gizleme yarışında, kardeşi Leyla’yı, dört amca çocuğunu gömdükten sonra sanki hiç var olmamışlar gibi geride kalan çocuklarla oyun oynamaya devam eden annene de kanıksatılmış ölümü hayata katık yaptıran toplumda asırlardır devam eden açgözlülüğün, gasbın, şiddetin, öldürme, iftira, yalan ve acımasızlık dürtüsünün içselleştirilme yaygınlığına sebep; bir hata… bir yanlışlık…bir şeyler var ortada bilmediğimiz, yoksa nasıl olur da aynı acı, kaybediş karşısında onlarca değişik tutum kol gezebiliyor, böylesi bir ortamda etrafındakilerden anlayış beklemek de; Mars’a seyahat uzaklığında bir hayale dönüşebiliyor. Duyulan acıyı, bunalımı antidepresanla uyuşturmayı iyilik algılayan, algılatan tanıdıkların yerine ahhh Marcel Albertine (Alfred) öldüğünde, yanında bir tek hizmetini yapan uşağın Francoise’nin bulunmasının, uşağını göndererek evde olup olmadığını kontrolden sonra saat kaçta geleceklerini ya da eve kadar gelip müsaitsen görüşmek istediklerini bir notla ileterek rahatsız etmeyecek saygı ve anlayıştaki sosyal çevreye sahipliğin ne kadar büyük bir şans olduğunun farkında mıydın acaba iç geçirmeleriyle okuyup teselli bulduğun Proust amcadan, minnacık feyzalmış birileri bulunsaydı yanında, daha mı katlanır kılınırdı hayat’ diye düşündüğünü düşünüyordum ki okumayı, gözlemeyi, araştırmayı “boşa geçirilen zaman” sayan tembellikte; görgüsüzlük addedilecek viskiyle lahmacun yeme, atletle dolanma, sosyal medyada bedenini sergileme, aptal tik– toklar; kopyala, yapıştırlar, fotoshop’lar başka ülkelerde yayımlanan ilginç trend videoları bulup taklit eden Youtube, Instagram fenomenlerinin peşinde koşma faaliyetini çalışkanlık gören, çırpındığı bir üst seviyeye ulaşma sevdasında önüne geleni harcayan Tanpınar’ın deyimiyle “oturup beklemenin yeri” taşralılıklarını bağdaştırdıkları kentleri, kasabaları ele geçirmiş köy kökenli küçük pöti burjuvazinin, kentli olma uğraşında, o hiç bitmeyen iç çalkantılarıbunalımları, yersiz korkuları, her an ortaya çıkaracakları törpüleyemedikleri çiğlikleriyle “ben”i , başkalarını delik deşik eden; enteresanı, üniversite bitirmeyi kültürlülük tanımlayıp entelektüel payesi vererek kendilerini , barizce halktan üstün yerde konumlandıran senin benim sosyal çevremizdeki, itiraf et, senin de rutinliğinden önlenebilirliği kesin ölümlerde yakınlarını kaybedenlere söylediğin; Haldun’u, Can’ı ve “o”nu kaybettikten sonra olandan… yaşanandan kopuk sanallık içerdiğinden nefret ettiğin; “kader, zaman her şeyin ilacı, sabır, sabır” telkinli ve de Thomas Bernhard’ın “zamanımızın gerçek iblisleri” dediği psikiyatrlarla, kişisel gelişim kitaplarının uydurması, nevrotik belleklerin safrası niyesi belirsiz “hayata tutunmak lazım”la fırtınalar yarattıklarından habersiz seviyeli, kaliteli insanlardan fersah fersah uzakta, bir dağ köyünde, bir deniz kenarında nehre, denize daldırdığın çıplak ayaklarının üstünden, minik dalgalı serin sular akarken ya da alabildiğine ağaç, çimen, gelincik kaplı tarlalara bakacağın bir tepede, Palaka’da rüzgar tozu dumana katmışken öyle tek başına, kaybettiklerine hıçkıra hıçkıra ağlamak… ağlamak istedim hep, o samimiyetsiz kalabalığı gördükçe, kendime de acıyarak. Hiç kendime ağlamadım ben, kanser olduğumu öğrendiğimde bile, ki gaipten bir ses değil, bir falcı, onca doktordan önce söylemişti; DSP– MHP koalisyonu döneminde hep olageldiği üzere liyakati bir kenara atacak MHP’li bakan da; maddi manevi ranttan, partilisi, adamı faydalansın diye olup olmadığı tartışılacak sosyal demokrat daire başkanını görevden almasına, Danıştay’ın da sürekli göreve iade kararı vermesine kızıp kamuda her zaman başvurulan bezdirelim de şu cadı kadını emekliliğini versin, çeksin gitsini devreye sokup koca Başkanlığı, çalışanlarıyla Etlik’te kullanılmayan eğitim tesisine (sürgün edince) taşıtınca, her an koridorda denk gelinen üst düzey bürokratlardan, gözlerden, baskıdan uzak kamp hayatını iş yerinde yaşama mutluluğunda, bir gün mesai arkadaşlarından birini ziyarete gelenin kısa boy, göbekli beden, turunculu sarıya çalan boyası akmış kabarık saç, sürekli etrafındakilerin yüzlerini tarayan çipil gözleriyle, belki tuhaf görüntüsü yüzünden, bazen şahsınıza hiçbir şey yapmadığı, kötülüğü dokunmadığı halde, birinden durduk yere huzursuzluk duyar “ne diye geldi şimdi bu, bir an önce gitse” denir ya, işte öylesine bir his uyandırdığındankonuşmalarına katılmayıp işinle meşgulken lafın lafı açtığı, her zamanki gibi nerelisin muhabbetiyle de Aleviliği de öğrenildikten sonra; için gitse de devrimciliğinle bağdaştırılmadığından salakça nitelendirip, yurtta kızlar birbirlerine baktıklarında bak bakalım, bugün faşistler saldıracak mı? İzmir’e mitinge gidebilecek miyim? 1 Mayıs’ı kutlayabilecek miyiz? Ha! Bir de acaba Cansu bugün altında Mercedes, yakışıklı bir ‘boy’a rastlayacak mı’ alaylığındayken, ileride niyeyse ??? müptelası olunan; haydi, bir kahve söyleyin de size fal bakayım, ben çok iyi bakarım önerisine balıklama atlamama isteksizliğini geleceğe merakını alevlendiren “iyi bakarım” kırdığındanmadem öyle, ben de alayım...’

ellerini yanaklarına dayamış acaba dediği kadar mı iyi mi bakıyor, şimdi anlarızla önündeki sandalyede oturduğu masandaki ters döndürülmüş kahve fincanına parmağıyla dokunup “soğumuş bu” diyerek fincanını açmasını beklerken “tamam, soğumuş, haydi bakalım”la fincanı eline alıp “ben gördüğüm her şeyi söylerim, korkmaca yok, sen ciddi hastasın, kanser bile olabilirsin, bir doktora git” anında ölümcül “kanser” kelimesinin irkintisiyle ellerini masaya koyup aaa daha yeni tahlil yaptırdım, bir şey çıkmadı, doktor, tahlillerin normal, aksi bir durum yok…’ itirazını  sen bilirsin, ben öyle görüyorumla iteleyen, adını hemen o gün unuttuğundan, üç yıl sonra kanser teşhisi konduğunda, aramana rağmen bulamadığın bir gün,  iki Temmuz’da, çok sevdiğinin birini kaybedeceksin, deseydi sinirlenip, “bu kadar abeslik, bu kadar saçmalık olmaz”la kahve fincanını, tarot kartlarını, suyu, taşları yüzüne fırlatacağın kesinliğinde bazen iyi ki de bulamadın diye sevindiğin o falcının dediğini yapıp doktora gitseydin kanseri başlangıç noktasında yakalayacağından sol göğsün alınmayacak; halini göreceğinden çok korkacağı kansere yakalanma ihtimalini sıfırlamak için kim demişse artık çocuk yapanlar yakalanmıyora inanıp bir an önce çocuk doğurma peşinde kırk yaşında ayrılmak istiyorum evden, ama kemoterapin bitmedi, sana ayıp olmaz mı” dillendirmesiyle evden ayrılmak isteyen  kız kardeşin Leyla’yı “git, hakkındır, kendine bir hayat kur, benim gibi olma, düşünme sen, beniyle cesaretlendirmeseydin, İsmet’le tanışmayacak, Can doğmayacak, vefatı sonrasında ailede yıkıcı olaylar gelişmeyeceğinden, hayatın bugün çok farklı bir yerde olacaktı. Falcı bana böyle dedi doktor bey, bir baksanız diyemeyecek mantıklılıkta, doktora gitmek bir yana, iş dönüşü sigara içerken mutfakta annene karar verdim, bizim bu Alevilerin dillerinin kemiği yok, çoğu da deli, insan, aklına geleni tartıp ölçmeden niye söyler? Hiç mi düşünmez söyleyeceğim karşımdakini ne hale getirir diye? Bugün Hülya’nın arkadaşı kadın, iş yerine geldi, bana da fal baktı, tak diye, sen kansersin…

‘ayy sus, Allah korusun, a o nereden çıktı? Deliymiş, olmasa öyle şey der mi? Ne kanseri olacak sende, inanma sakın, her gün doktordasın, hiçbiri görmedi, falcı mı gördü? Gülerler adama. Asabını boşuna bozma.

‘yok canım, niye bozayım, her fala inansaydık… öyle değil mi Can! yaşasaydın belki şiirlerini elinden düşürmeyeceğin, belki “harflere cambazlık yaptırıyor” küçümsemesinde hayata, yaşanmışlıklara dair ayrıntılara sevdalıymış Proust gibi hakkını da teslimleyecek vicdanda, aynı cinsel tercihtekiler ABD’de, Avrupa’da orduya alınır, evlenirken, “sapkın”, “hastalık” ithamıyla suçlayacak marjinal, despot Türkiye’nin;

“zaman ki sana hasta olmuş,

incelikli haytasın”ın; sıska, narin bedeninin, kırık duygularının üstüne toprak atılacak vefatını okuduğumda Twitter’da; ahhh ahhh dedirtmiş, açık yaralarla dolu yüreğimde ahhh ince sözlü şair ahhhh sızılı bir yara daha yerini alırken; bulunmayacak olsa da ki,  biliyordun bulamayacaklarını,

“en derin yaralarımıza gizleyeceğiz onu

rüzgar güllerimizin kokusunu duyacaklar sadece… anlamayacaklar”la doldurduğun “kara kutunun” yokluğunda; gözyaşlarıyla mahremiyetlerinde, mahremiyetini saklamanın belki de öfkesiyle hayatına aldıklarının kimseye tuz bastırmadığı açık yaraları vardı, zaten kimsede de tuz yoktu düşüncesinde; naif, ince bünyelerin cehennemi bu dünyada; bir an önce bir av yakalayıp parçalamak için sürekli tetikteliğin huzursuzluğundan bıkmayan, her “leşe” üşüşen “akbaba”lıkta; doy(urula)mayan iştahtakilerin “hiç”liğini göstermek için dahi, kara kutularını ortalara saçmak lazım’la taslak romanının yatağı “Sen9.word” dosyasını açtığın; ölümünün üçüncü yılının ertesi günü, üç Temmuz’da, bugün; “rakı şişesinde balıklığımı” unutacak kadar içesim var; benim şairim öldü diye… Çok mu? Benim kendini, bile isteye tüketmiş şairim; diyorlar ki Orhan Veli, aslında  Ahmet Haşim’in;

 “akşam, yine akşam, yine akşam

göllerde bu dem bir kamış olsam” dizelerine gönderme yapmış “rakı şişesinde balık olsam”la. Bir diğer rivayete göre de yaşadığı dönemde, bir devlet adamı 1950 yılında öldüğüne göre muhtemeldir ki İnönü ya da Hasan Ali Yücel olabilir belirli aralıklarla önemli sanat adamlarını sofrasında toplayıp, rakı eşliğinde sohbet eder, yemek yermiş. Bu sofraya hiçbir zaman çağrılmamış Orhan Veli de bayağı içerlemiş. “Sokak Kedisi”nden sofranın “ciğercilerine” veryansın etmiş “bir de rakı şişesinde balık olsam…”la. O masada içilen rakı şişesinin üstünde “balık” figürü mü  basılıymış ne? Burada koptun işte, herkes gibi oku geç değil mi? Ama nerede? Balık figürlü rakı şişesi hangi markanındı acep? Google hazretleri ahanda orada! Haydi date çıkalım, tara da tara, nihayet Cumhuriyet’in ilk yıllarından 6 rakı markası ve hikayeleri Demitreopula rakısı, Bilecik rakısı, Aliyül Ala Arakı Türki Hususi (Al– ül– al Arakı Türki Hususi), Üzüm Kızı Rakısı, Dayıbey Rakısı, Bahçe Rakısı, Zibib Türki; balık figürlü şişe Hak getire. Hayır, ne işine yarayacaksa, çöp bak, hap değil, çöp bir bilgi için, bu kadar uğraşmaya, saatler heba etmeye, sonunda “Kulüp Rakı”nın şişesiymiş….

….bugün, hayatının da didikleneceği öldüğün gün,  ister bir apartman katı, villa, köşk, gecekondu ister ofis, okul, karargah, mağaza, hastane, bakanlıklar ister bar, sinema salonu ister AVM, işlevi aynı duvarlar arasında… kuytularda ömürlerini tüketenler, algısızlığı tavan, ötekileştirdiği kim var kim yok herkesi canından bezdirmiş, sapmış Türkiye’nin çiğliğine; açığa çıkması istenmeyen korkuları, sıradanlıkları, cinsel tercihleri, gizli kapaklı sevişmeleri “sözcük aralarına, sözcük oyunlarına, gizleme ve oradan çemkirirken” çürüdüğünü, çürüttüklerin göremedikleri yaşamlarına batıracağın kılıcınla; düşündüklerini, duygularını yazıya dökme, istediğini söyleme özgürlüğünde; bir zamanlar lanetlendiğin, horlandığın Beyoğlu’nda, kendine siper ettiğin “gay”liğinin, deyiminle ibneliğinin O mu? rahat bırakın, ne yaparsa yapsın, marjinalin (ki oysa ne çok da işine yaramıştır bu yafta), ayyaşın, otçunun tekidir kalkanını eline tutuşturanların; yaptıklarına, yapacaklarına sınırsızlık tanıdıklarının farkına varmadıklarını bilmenin keyfinde, derin uykudayken mahalleli  uyanın salaklar, hayat kaçıyor şamatana terbiyesizlik etme gecenin bu vakti karşılığını verdikten sonra yatağına uzanırken doğru söylüyor onaylı, ahhh benim kışkırtıcı şairim ahhh! Şiirlerine taşıtırken yaşamını, bazen yaptım oldu, yaptımsa doğrudur tavrın sinirlendirse de amme hizmeti “uyarılarından” geri durmadığın bu hayat, cidden de arabeskmiş be! Tanışıklığımızda; bakışlarında bir şeyleri, her şeyleri unutmak, başka şeyler hatırlamak istemenin sıkıntısı; bir coğrafyanın işkenceden geçmiş, tecavüze uğramış, nafile çırpınışlı bir mahkumun boncuktan kuş yapması gibi yerimize tükürdüğün, tutunmak, belki de tutunmamak için sövdüğün, saydırdığın, dövdüğün, dövüldüğün “sonunda sürprizlerine yenildiğin” arabesk hayattan; kazandığımızı sandığımız anda kaybettiğimizi; üstelik kaybederken de hep kazanmanın kirlenmekle eşliğini bilmeyenlerin vicdansız merhametinden kaçmanın, uzaklaşmanın uçarı güzelliğini bilmemizdendi. “Sarhoş olun” haykırışıyla hayatı en güzel yerinden yakalamış Flaneur Baudailer, Rimbaud, Neruda, Lorca… Borges, Bukowski, Nazım, Orhan Veli… Cemal Süreya, Ece Ayhan, Attila İlhan, Yılmaz Odabaşı mısralarında dolanırken; sabahın kör vaktinde, ezan okuyan müezzinlerle birlikte şiir yazmak için ayağa kalkan “gezegende bir şair daha öldü salak, o nedenle bu masal kahramanı uysallığım, yoksa ben de bilirdim bir Peugeot’ya binip ters istikamete gitmeyi” sitemli, bugün vefat eden şairin Erotika kitabını “ben ölürsemküçücük ömrüm hep rüzgar gülleri kokacakküçücük kabrim bir çocuk gibi haylaz olacak…” mısralarını okuyacak, duyacak yaşa gelmediğinden, hiç şiir karalamamış ama masal yazmışken, top oynadığın, yürüyüş halısında koşturduğun, papatyalar topladığın Lozan Park dönüşü, Kahire Caddesi’ndeki, şimdi yerine ŞOK’un açıldığı Hasanoğlu bakkalının önünde sergilenen, ilk defa gördüğün kağıttan, plastikten rüzgar gülleri dönerken aaa ne kadar güzeldediğin o an kim bilebilirdi ki gün gelecek vefat edeceksin ve ben de sana… ‘rüzgar gülü bunlar’;‘ne garip, bir çiçek hayranlığının satın aldırdığı, önce balkon demirine monteleyip sonra bir saksıya iliştirdiğimiz, “dönmesi” için esmeyince gazeteyi savurarak sanal rüzgar yarattığımız, tuttuğun takım Galatasaray’ın renklerinin bulunduğu her biri farklı renk, şekil, desendeki küçücük kabrinin dört bir yanına yerleştirdiğim, her gelişimde mezar çalışanlarının bazen hepsini, bazen insafa gelip bir ikisini bırakıp diğerlerini çaldıkları, rüzgar, yağmur, güneş ya da karla bozulduğundan yenisiyle değiştirdiğim rüzgar güllerinden illaki biri, ikisi çocuk sevinciyle döndüğünde Can, bildin mi yavrum, sen, bildin mi kuzum geldiğimi ağıtlarını Karşıyaka tepesinden şehre savuracak rüzgar güllerine sadece içimdekileri değil,  kendimi bıraktım, rüzgar gülüne tutundurulan bir hayatı da. Can! Ahhh, yavrum… ahhhyedi yıl, ne kadar da kısaydı ömrün; yıllar, yıllar sonra karşılaştığımda adının; yüzünün, kumu küreğinle kovasına boşalttığın, kaydırakta kaydığın, salıncakta sallandığın arkadaşlarının hafızasında yer edinmediğini göreceğimi bildiğimden, seni bilen, tanıyan etrafındaki üç, beş, yaşı kemale ermiş yakınların da göçtüğünde dünyadan, adının anılmayacak, hatırlanmayacak olması, her giden… her ölen… her terk eden için değil, senin gibi ömrü kısa çocuklar, gençler için söylendiğine inandığım, “bir insan, onu hatırlayan son insan öldüğünde gerçekten ölür” gerçekliğinin ortasında; Proust’un “ölüm kelimesini kolaylık olsun diye kullanırız, oysa ne kadar çok insan varsa, yaklaşık o kadar da … vardır”la   tanımladığı; sorgulamayla geldiğinden illaki suç hissettirecek bir şey buldurup “keşke” yükleteceğinden, masumiyetin celladı ölümün kiracılığını yapan hayat nereden… nereye kadar beyaz, mavi, turuncu? Nereden sonrası siyah, griydi? Ve yağmur nerede başlıyor, nerede bitiyorun kaybettireniydi de. Ölüm nedir, ne değildir bilmediğinden, ardında bir vasiyet bırakmayacak miniklikteyken, yaşlıların geri dönüşüm kutusunda beklettikleri çocukluklarındaki, gençliklerindeki kaçkınlıklarını, canlarını acıtsa da karşı çıkma, istediğini yapma huylarını, zihinlerine geri yükledikleri görmediğin; her defasında değişik, farklı bir şekilde ama neredeyse aynı olaylar eşliğinde tekrar eden hayata dair her şeyin; ölümün, öfkenin, benciliğin, yalnızlığın, aptallığın, aşkın, kırbacın, martının, marketin, futbolun, Galileo’nun Pergel’inin Teğet’in, sigaranın, esrarın, Porche keşkül ve narkozun, iyinin kötünün yerleşik algılarını, bilindik mekanlarını darmadağın eden, sarsan, benim zehir kusan şairim; her yıl utancından kızaran sıcaklığıyla dünyayı yakan, kahrolası Temmuz’un üçünde vefat etmeden aylar, aylar önce bıraktığın vasiyete uymak içimden gelmediğinden, eğlenmedim, gitmedim dansa, partiye, “simsiyah bir gece giydim yüzüme” iyi ki böyle bir şair yaşadı… geçti, bu yaşayanını bedbaht eden Türkiye’den, dünyadan; senin gibi bir çocuk da dedim, Can….

….neden diye düşündün sonra, neden on yedi yaşındayken “ilk kez ailemden ayrı olarak arkadaşlarımla tatile çıkmıştık, birinci durağımız Datça’ydı, bir tahta iskeleden denize bakarak ‘söz’ diye mırıldanmıştım, bir gün, öleceğimi hissedecek olursam buraya geleceğim” sözünü yerine getiremedi benim çılgın şairim? Tutamazdı… tutturmazlardı da; nasıl ki sen, Can’ı, Haldun’u ve “o”nu kaybettikten sonra seni, duygularını, düşüncelerini anlamadıklarını fark ettiğinde, vazgeçtiysen anlamalarını beklemekten; gerçeği tabutlayan radikal yandaşlıktan, dogmalardan, özgürlüğün hiçleyen herhangi bir şeye biattan uzak “kimse, kimsenin olmasın” boşaltımını algılayamadıkları şairin ölümünden sonra belki şiirlerimi beğenirdi, çok yakın dostumdu faydacılığıyla, ölü bedenlerden nemalanmaktan geri kalmayanlardandı; sosyal medyada hakkında “Bir de Flu’es romanının kapağındaki onca fotoğraf karesinden birinde Galatasaray formasıyla poz vermişliği vardı. Bunu niye giydi hiçbir fikrim yok. Zerre sevmiyordu Galatasaray’ı. Bir gün bana ‘gel Fener’in maçını izleyelim’ dediğinde ‘Galatasaraylıyım ben, sıkılırım orada’ dediğimde, üç dört saniye yüzüme baktı, sonra da ‘nasıl yani ya’ dedi” entrysini girmiş birlikte maç izleyecek kadar yakınının “nasıl yani ya” tepkine şaşırmasına şaşıracağın etrafını kuşatmış  benzer bir olayı yaşamamışlarsa, duygularının, tavırlarının, hislerinin farklılığını anlamadığı halde duyar kasan, kent kültürünü ayak altında ezdirdikleri taşralılıklarını entelektüel kibirle kapatan dostları, peşini de bırakmadıklarından, öleceğini tahmin ettiği halde Datça’ya gidemedi diye mi düşündün? Ah be! benim dağınık sözlü, serseri özlü şairim, ahhh! hani hayatını şekillendirecek kararı yerine verdiklerine bir kez olsun, bir kez olsun “sen ne düşünüyorne istiyorsun ne yapalım” diye sormayan; karşı çıkışlarını umursamadıkları çocukları, kendilerinden yaşça ufak aile bireyleri, iş yerlerinde astları adına neyin doğru olacağının kararını vermiş büyükler; ebeveynler, üst makamdakiler gibi ölüm, kilitsiz kapından elini kolunu sallaya sallaya kanserle evine arz– ı endam ettiğinde İstanbul’un kirli havasından, bu çat kapı herkesin postu serdiği, girenin çıkanın belli olmadığı, hijyenden yoksun evinden, sağlığın için bir an önce uzaklaşmalısın, pek çok İngiliz, Avrupalı, akciğer dahil her kansere havası iyi geldiğinden Bodrum’a yerleşmiş…miş, miş telkinleriyle, o dakikadan itibaren nasıl yaşaman gerektiğini de planlayan, daha uzun yaşatacaklarına, keyifli, mutlu bir son hazırlayacaklarına inanan o entelektüel hoppalar, sözünü tutmana izin vermeyeceklerdi; olmamak için dirensen de sonunda, olunan kimsenin… olduğun kimselerin avuçlarına bırakacaktın sen de kansere yakalanan herkes gibi, iplerini elinden kaçırdığın hayatını. Meçhul de hep yanına kattığı merakla geldiğinden “Rimbaud’ya Akıl Notları”yla seslenmiş sen, benim şairim! Aynı hazlar peşinde koştuğunuzdan, aynı tutkularla kavrulduğunuzdan yazdıklarında kendini bulacağın Proust’a dair tek kelime yazmamanın nedenini artık öğrenmeyecek olsak da bugün de…yarın da herkesin, yaşadığın günlerdeki düşüncen, yazmasaydı, yazılmasaydı belki senin yazacağın “Hayatta daima sevmediklerimizle, bir kadına, bir memlekete veya bir memleketi içinde barındıran bir kadına olan dayanılmaz aşkımızı öldürmek için bu satırlarda bahse konu, yaşamını paylaştığı kişiler Reynaldo Hanhn, Alfred Agostinelli, Albert Nahmias, Albert Le Cuziat, Henri Rochat ve belki Marie de Chevilly ve Marie Finaly’dır. Yazdıklarını okudu diye okuyucuna çektirdiğin azaba bak !  şimdi işi gücü bırakıp kim bunlar, onu mu araştırsın? Relaks, telaşa mahal yok.Yaşadığın toplumu bilmezmişsin gibi, inan ki araştırmaya girişecekler bir elin parmaklarından azdır– bizimle birlikte yaşamaya mecbur ettiklerimizle; bir arada yaşarız” geçip giderken dönüp de bakmadığımız gerçekliklerden sadece birisi değil midir? “Elbette bir gün “Açık Waliz”i bulacaktır evime girenler; tamamlanıp kapatılamamış olan son Waliz” yazan sen, hangi ağaç büyüyünce ormana katılacağım diye boy atar ki”yle ters köşelerinden birini yapıp, hepimizde, sende, bende barınan; sergilesek dünyayı yerinden oynatmayacak, kimsenin umurunda olmayacak, niyeyse hep de saklama gayretinde, büyük efor sarf ettirip, akan saniyeleri boşa harcatan, güçsüz gösterdiğine inanılan korkular, arzular, sırlar –ahhh, o sırlar değil mi Haldun ?–endişeler, söylemek isteyip söylenemeyen “kendini bir bok sananlarla aynı kanalizasyonda olmak zor”, “en basit yalanları gözümün içine bakarak söyleyen aptallar tanıdım” düşünceleri “bi s.k gidin”li küfürler, kırılganlıklar aynı evde yaşıyoruz madem, hayatı birbirimize mutlak surette zehretmeliyiz mantalitesinde keşke yalnızca sevmek zorunda kalınsaydı gökten leyleklerin getirdiği kan bağı olanları korumak, üstüne hep fedakarlık, biat beklemenin dışında hiçbir paylaşımın olmadığı insan topluluğu; ailenin, sistemin, çevrenin, başkalarının dayatmalarına boyun eğmekle dolu kara kutuları; kendininmiş seninmiş gibi ulu orta, bağıra çağıra açarken, kim bilir ne çok eğlendin ne de çok dalga geçtin sen ! hayatla, biz okuyucularınla. Seni kışkırtan hayata, yazdıklarına ihanetin, açmadığın kara kutunu, evine gireceklerin bulmayacağı “Açık Waliz”ini… “ilk aşkıma döndüm ben, on yedi yaşındayken burada sahilde bir gece tek başıma oturmuş, denize ‘sana aşık oldum, bir gün geleceğim sana, bekle beni’ demiştim, sözümü tuttum sonunda” bahanesiyle kapatıp; sözüm ona kalabalıktan kaçan eğitimli, gelir düzeyi yüksek geneli beş yıldızlı asker, iş adamı, doktor, dişçi, avukat, bürokrat, sanatçı, …, …, – büyükşehirlilerin yaşadıkları yere rahmet okutan kalabalıklar yaratmak uğruna; bir zamanların ormanı, tarlası, zeytinliği, yeşil alanları yakarak, doğayı katlederek meltem esintisinin, rüzgarın, yağmur damlasının yüzlerini okşamasına engel betondan evlerini, otellerini övdükleri; yaz ekranlarının değişmez magazin mekanı, her beş kişiden dördünün “tatile nereye gideceksiniz”inin adresi; bir gece konaklamaya burun kıvıran, en az iki, üç gece konaklama şartı koyan, göt kadar otellerin geceliğine on beş bin, yirmi beş bin, lahmacuna iki bin beş yüz, yarım litrelik bir şişe suya iki yüz Türk lirası ödenen uçuk fiyatlı, hijyen yoksunu işletmelerin, müşterilere köpek muamelesi çektiği; barlar sokağında on ikiden sonra laf atmakla yetinmeyip her an üzerinize atlayacak kız, oğlan avına çıkan “ardıma bakmadan kaçtım onlardan, şimdi onları unutmak için terapi gören kuşlarla bir olup menfaatlerine tükürüyorum ! ölseler cesetlerine yok, yaşasalar manasızlar” mısralarının muhatapları; teşhircilikte dipsiz, yalancılıkları, ikiyüzlülükleri ile o beyaz çatılı saflığı bir şekilde kirletip, duygunun “d”sini dahi bırakmadıklarından ruhsuzluğa, “leş gibi”liğe mahkumladıkları; “her yeri boyamışsın, çok güzel, ama burada biraz kan kalmış, zincir kalmış, kırbaç kalmış” paçoz Bodrum’unda, yaşayanın bileceği, mecalsiz bıraktığı bedenine söz geçiremeyeceğin kanserli zamanlarında; başlarını mineli, gümüş kumlara sokan deve kuşu vizyonlu “olduğun kimseler” yüzünden bekledin ölümü… beklemek zorunda bırakıldın, kimsenin duymadığı sessizliğinde, dilinde ‘“mutlular, ölüleriyle mutlular”; belki bundan sonra hayat böyle olacaksa, salak sersem kanser; ciğerimi, her uzvumu; sırtımı, kollarımı, bacaklarımı dermansız bırakacak ağrılara boğacaksa, böyle ulan İstanbulsuz, pezevenk Beyoğlusuz kalacaksam, neye yarar ki yaşamak? İyisi mi bitsin artık şu yaşam dersinde kaldığım hayatla beraber kıçına kına yakacaklar da yaksın, ben Zozi’nin, Uzay’ın yanındayken diyerek, o s.ktiri boktan kasabada, Bodrum’da ‘nerde kaldın ey sevgili ölümü istedin, aklından “sonrasında ne yazılabilir” dedirtmiş aylaklığın, küstahlığın elebaşı Rimbaud, sadece altı yıl şiir yazdığı ömrüne otuz yedisinde veda etmedi miyi geçirirken, ömürleri hep kısadır ya serserilerin, aylakların, dalgacı şairlerin, sen; benim kışkırtıcı şairim, o hastane odasındaki hasta yatağında illaki bir gün “hayatımın sonuna yaklaştım işte”yle “sessiz sessiz ağlar gibisin, vay aman, zaman geldi gideceksin, vay aman” mırıldandığında kalk, haydi ! in Beyoğlu’na, ver elini İstiklal; duvarlarında asırlık geçmiş izi, hep tütsü kokan eskiden ucuz, güzeldir imajını şimdilerde Terkos Pasajı’ndan üç katı fiyatına sattığı mallarına karşın bir kere uğranılmışsa, hep uğranılan her çeşit dükkanın bulunduğu, evim hissettiğin “Çalıntı”ya uğradım. Suat kapının önüne posterler yığmıştı, fakat diğer posterler Kurt’un ismini örtmüş. Sadece sarışın, onlu yaşlardaki bir delikanlının resmi. Ben resme baktım, baktım, çocuğun gülümsemesini, gözlerini, saçlarının rengini çok beğendim. Ne bileyim, çocuğum olsun gibi mi hissettim? Bir yandan da tuhaf geldi. Çocuk resmini niye duvara asayım? İki, üç tur attım, sonra geldim, önündeki poster düştü ve altından Kurt Cobain ismi çıktı. O anı hiç unutmuyorum. Kaldım. Üstümde para yoktu. Dükkanın sahibi Suat’a “üstümde para yok, sonra veririm” dedim. O gün bugündür duvarımda asılıdır anılarının da mekanı Atlas Pasajı’nda giriş katının sonunda çok güzel tişörtler, figürler satan mağazaya da bak bakalım! Cırtlak sarı, yeşil ya da gri, beyaz çizgili renkli bir tişört, bordo, sarı, mavi bir pantolon var mı dört yüz liraya? Sonra belki, Atlas Sineması’na da uğrar, hangi film oynuyor diye bakar, kafana eser, bir bilet alır, film de seyredersin belki. Kalk haydi! Kalk! Vazgeçemediği haşarı çocuğunu, seni bekliyor Beyoğlu; beklemesin mi diyorsun? Bu beni horlamış, ötekileştirmeyi hep sevmiş devletin hastanesinin yatağında pencereye kadar zar zor adım atan bedenimi taşıyamıyor titreyen bacaklarım; halsiz, yorgun… çokkk yorgunum, iki cümle kuracak, iki cümle yazacak takatim yok, artık ne içki ne de sigara çekiyor canım, tam istedikleri uysallıkta; isteklerim yerine istenenleri yapacak durumdayken gelemem sana puşt Beyoğlu… Gelemeyeceğimi biliyorsun, boşuna bekleme beni mi diyorsun? Nihayet şimdi, bitik…geçmişi yitikken anladın mı beni Beyoğlu mu diyorsun? Bak! yatak odanın kapısı, sevişmek isteyen delikanlılara açık koynun gibiydi, karşında yine el değmemiş gencecik bir beden, keşfet haydi, sevişsene, her zamanki fütursuzluğunla ama… ölüyorsun çünkü. Çok zor, en zor işmiş, hiçbir nesneyle tarif edemediğin, hiçbir duygu, olguyla da imgeleyemeyeceğin ölümü yaşamak, anlatmaya, yazmaya hiç benzemiyormuş değil mi? Zormuş be hacı!!! son dakikalarını yaşadığını bilenlerin gizlediklerini sandıkları acıyan bakışları altında bir o kadar da yorucuymuş öleceğini bilmekölümü beklemek. Oysa muhtemelen artık tükenmiş bedenim, çarpmayacak kalbim, süzmeyecek böbreklerim, sindirmeyecek midem, bağırsaklarım makinelere bağlı yoğun bakımda kapanacak bilincim sayesinde, öldüğümü bilmeyeceğim ki diye düşünmüş müydün o hastane odasında; “ulan olm blym” ben de kalbimi bıçakladıklarını unutup, her ölenin arkasından ilk gün yaptıkları gibi adımın önüne ölünce Beat kuşağının, underground edebiyatın, alt kültürün Türkiye temsilcisi, postmodern hayatın ağzı, Türk şiirinin Rimbaud’u vesaire vesaire onlarca övücü, çok az da yerici sıfat koyacak sonra çekilecek belgesellerde şiir okuduğum videoların yanı sıra “huzurluydu” sanki başka bir yol varmışçasına “olgunlukla karşıladı ölümü, bir gün dedi ki”yle anlatacaksın sen de son anlarımı, yanımda olmanın belki de ilk defa yararını görerek. Halbuki, farkında bile değildiniz hiçbiriniz, hasta yatağımda, başucumdaki bebek gibi niye öyle yapıyor, ne demek istiyor acaba, niye elini açıp kapıyor’ konuşmalarını algılamaya çalışarak manasızca, yabancıymışçasına bakıyordum puştluk etmiş hayata; yazacağımı yazdım, otuz bir yılda altmış dokuz kitap; deliler gibi içerek, çalışarak, sevişerek, bağırarak el atılmadık ne bir nesne ne bir duygu ne bir kavram ne alfabede bir harf,  ne de bir sözcük bıraktım, söylemek istediklerimi söylemek için. Evet… evet, sen! Benim anlaşılmamak için her şeyi yapmış şairim, madem Proust gibi; el atmadık, yazmadık bir şey bırakmadın, yazacak bir şeyinin de kalmadığı gösterin ,  bitti işte, şimdi artık perde zamanı. Nedense hep bu boktan hayata katlanmak zorundalığına son verip, finalini intiharla süsleyeceğini düşündüğünü düşünürken,  yapmanı engelleyen kanserin ibneliği yok mu? Geç kalmışsın oğlum, hem de çok geç… Geç kaldın; Tanrı’nın elinden hayatı tehdit ettiği ölümü alan Nilgün Marmara gibi, James Dean gibi, Uzay gibi, Junkie Can gibi, gibi, gibi… evinin duvarındaki “benim o yaşlarda öyle tebessüm eden fotoğrafım hiç yok, evdeki en temiz poster odur, çerçevelidir, sürekli temizlenir…” sürekli silinen, Kurt Cobain’in asılı fotoğrafına bakıp  “…Avrupa Yakası’nda Burhan abi gibi o duvardaki ağlayan çocukla konuşuyor, ben de bazen onunla konuşuyorum. Kurt Cobain’in resmi bana her zaman hüzünlü bir umut verir. Hem zekiyim diye bakıyor hem gülümsüyor ve sonra da intihar edecek. Filmin sonunu biliyorum ama yine de seyrediyorum. O bakışlarda, ‘ben her an çekip gidebilirim var. Bu adamın ben öleceğim dediği zaman koluna yapışmamak lazım. O zaman sinirlenir…” gezintisinde, belleğinin bir yerinde, sırasının gelmesini beklettiğin “intihar” değil miydi? Bu kadar ağrı, acı çekmeden sen vurmalıydın hayata; sen vurmazsan balyozunla işte böyle başlangıcını belirleyemediğin, ömrünün sonunu belirleme hakkını da elinden alıverir; indiriverir tek yumrukla, nakavtının farkına vardığında da zaten ya her şey bitmek üzeredir ya da bitmiştir. Olmadı işte, olmazdı da… belki sen de bin dokuz yüz doksan dört yılının sekiz Nisan’ında yirmi yedi yaşında “sönüp gitmektense yanıp kül olmak daha iyidir” mottosuyla, kanında üç tane iğneyi peş peşe vurmaya denk yaklaşık 1,52 mg eroin bulunan; kotunu, gömleğini, ayakkabılarını giymiş, sırtüstü uzanmış durumda, göğsünün üzerindeki yirmi kalibrelik tüfekten attığı tek kurşunla suratını dağıtan Kurt; dokuz yüz doksan altının yedi Mayıs’ında on yedi yaşında, otopsi raporunda düşme sonucu öldüğü yazdığından; rivayete göre de öldüreceğini bile bile aldığı overdose uyuşturucuyla fenalaşınca, öldüğünü düşünen arkadaşlarınca uçurumdan atılan, Rumelihisarı’nda boş bir arsada cesedi bulunan, pek çok insanın, hatta Kurt Cobain’nin “inandığım hiçbir ideoloji yok, değerlerin hepsi yapay, gerçek değerlerin hepsi yok olmuş, inanacağım insanlar yok, riyakar ilişkiler, düzenbazlıklar bunlardan hangisinin içine girip beraber olabileceğimi bilemiyorum, hiçbirine ait değilim” düşüncelerini savunan annesinin “yanlış bir dönemde, yanlış bir dünyada doğurdum ben onu”, seninse “olmayan kurdun ayağıyız biz seninle” dediğin Junkie Can; dokuz yüz doksan sekiz yılı dört Nisan’ında “İstanbul kötü ya, tek istediğim sevgiydi” haykırışının yankılandığı Beyoğlu Sineması’nda cesedi bulunan Kanat gibi, lanetli dokuz yüz doksanlı yıllarda intihar edenlerin en güzel, en uygun zaman saydıkları aşikar bahar mevsiminin üç ayından birinde; eğer kanserle kalleşlik etmeseydi hayat; “Sen de biliyordun, bu hikaye böyle bitecekti; istesen de istemesen de!” yazman gibi sen de biliyordun hayatının; diğer insanlar gibi öyle dümdüz… öyle kavgasız, gürültüsüz… öyle acısız, hüzünsüz… öyle fırtınasız… öyle huzur içinde seksen, doksan yaşında sonlanmayacağını; hikayene son noktayı koyarak bitirenlerden olacak sana kalsaydı; benim senfonik yaşamış şairim zaten kanserden ölmektense, asırlarca yapılageldiği gibi; bir zamanlar adını ağza almanın işkence, hapiste çürüme sebebi Che Guevara şapkası, tişörtü, kupası…, …,  nasıl ulu orta satılır hale getirildiyse, vitrine koyduklarının ideolojik duruş sergilediğini bildikleri halde, politik tavır işlerine gelmediğinden imaj kısmından etkilendiğini bilen uyanık iş adamları, mağazalarını pahalı postallar, haki renk çanta, yırtık kotlar, salaş hırkalarla doldurduklarında; yağlı saç, hafif ter kokusu, omuz düşük yürüyüş, ölü balık bakışıyla kombinlenirse optimum yarar sağlar, mutlu mesut depresyona gireriz haletiruhiyesine nail, maddi manevi doygunluktaki gençlerden mütevellit Türkiye’deki temsilcileriyle, hiç karşılaşılmadığından; dokuz yüzlü yılların Seattle menşeli bunalım takılmayı meşgale edinmiş, dağınıklıklarının dezavantajları; düzensiz sakal, darmaduman saçlar, bileklikler, bol, lekeli; kot pantolonlu, kazaklı, oduncu gömlekli giyim kuşamlarını avantaja çevirip, “kime ne” ideolojili bir tavrı da üstüne yükleyip , tarza çeviren “Grunge”ların simgelerinden; The Manhattan markalı iki cepli, düğmeli yün, likra karışımı yıllarca giyinilen hırkanın benzeri değil, neredeyse aynısı Kurt Cobain’in üzerinde görüldüğünde; içeri sızan soğuk rüzgarları kesmek için pencereleri kalın, şeffaf naylonla kapatılan, duvarları sıvasız gecekondularda annelerin, çocukları üşümesin diye, mahalledeki tuhafiyecilerden aldıkları ucuz yeşil, haki renkte yumaklar, dört, dört buçuk numaralı şişlerle ördükleri, içinde kaybolunacak geniş (large) dökümlü, her sonbahar kışlıklar çıkarılınca “aaa canım”la sarıldığımız, sonraları apartman katlarında kışın elde kahve, çay ya da bir kadeh şarap; battaniye altında saatlerce kitap okur, film, dizi izler, ağlarken yakalarına, kenarlarına tutunarak gelgitleri, gözyaşlarını, kahkahaları ilmeklerine iliştirdiğimiz ‘bazen yüzüne bakmadığımız bu eski püskü, kırk yıllık hırkalarımız  biz yerimizde sayarken, meğer meşhur olmuş, bir isim de verilmiş ; depresyon hırkasıhayretimize, evine gelen gençlerden birinin uyarmasıyla “üzerimdeki hırkaya Cobain hırkası” dendiğini öğrendiğinden, belki sen de bizim hayretimize katılmış, belki de asıl “Grunge”lardan habersizliğe şaşırmışken bile üzerinde “depresyon hırkası”, Nevermind’i dinlediğin anda aklını, vücudunu uyuşturacak, Nirvana’ya yükseltecek ne varsa elinin altında kullanarak, kendi elinle sonlandırmak isteyeceğin, emeğimin kadrini, kıymetini bilmeyip önüne kanseri koyan nankör hayatına ulan puştun da puştusundeme hakkını kullandığında, her şey buraya kadarmış…buraya kadar da biraz tekrar, biraz dağınıktım ben, şimdi içimdeki beni ordan oraya savuran fırtınalar, öldüğümü bildiğinden duruldu sanki dalgalar da…yaşadıklarım, hoyratlığım, kırdıklarım, dert saydığım, saymadığım onca şey nasıl da manasızlıklara, anlamsızlıklara büründü Nazım gibi, Can Baba gibi, Ece gibi, onlarca yazar, şair öldüğünde benim de yaptığım gibi ardımdan yazılar, yüz kırk karakterli Twitler, Facebook, Instagram mesajları… mesajlar… mesajlar; sık gittiğim bir barda, meyhanede, kafede bir masada beni anmak üzere toplanıp dibine vurana dek içip “rahmetli, rakıyı sevdiği kadar sevmedi hiçbir şeyi, haydi onun şerefine” seslerini bastıramayan ekranda şiir okuyan ölmüş ben. Haydi kalk! Bak! vazgeçemediğin “terbiyenin sadece çorbada bulunduğu” arenasından beslendiğin, şiir gecelerinde haykırışlarınla yerini göğünü inlettiğin uçarı sevgilin Beyoğlu bekliyor seni, lakin hani iş için, gezmek için, bir akraba ziyareti ya da bir cenaze için ayrılmak zorunda kalırsın da birkaç gün geçtikten sonra sanki sevgilinmişçesine, hatta sevgiliyi sollayan özlemde kavuşmak istediğin; yokuşlu, loş koridorlu, ufak pencereli, yerde müzik seti, masada kitaplar; buzdolabında, sandalye, koltuk üstlerinde, kenarlarında her yerde bira, rakı şişleri, kadehler; memleketin sanatçılarında, yazarlarında, şairlerinde eskiden çayken yurt dışına özellikle de Paris’e gide gele filizlenmiş, sonrasında alıp başını gitmiş; nedeni rutine kayıtlı kahve içme modası ki günde 40 fincan içen Balzac kadar olmasa da hizmetçisi Céleste Albaret’in  “Bu bir ritüeldi. İlk olarak, sadece Corcellet kahvesi kullanılabilir ve taze olduğundan ve aromasının hiçbirini kaybetmediğinden emin olmak için kavrulduğu on yedinci bölgede Rue De Lévis’teki bir dükkandan satın alınması gerekiyordu. Filtre de Corcellet olmalıydı. Küçük tepsi bile Corcellet’teydi.” anlatımına konu Proust gibi, kahvesiz (rakını da atlamadan) yapamayanlardan olduğundan bardakta koyu nescafe; Pulp Fiction, Sürü film posterlerinin, ara sıra konuştuğun Kurt Cobain’in fotoğrafının, gitarının asıldığı duvarlar; yirmi dört saat açık TV, salonda Fenerbahçe forması, neredeyse Türkiye’deki bütün şehir takımlarının atkıları; köşe bucakta küçük notlar, karalanmış şiir parçacıkları, senaryo, sergi, konser tasarımlarınla tıka basa dolu; öpüşen, sevişen, canı sıkılan, muhabbet, etmek, gecelemek için yer arayan evsizler, düşkünler, parası olmayanlar, dışlanmışlar; gay, lezbiyen, Kürt, Türk, Çerkez, Arap, …, …la kaynayan; ara, arka sokaklı canlı, parlak, bir o kadar da kirli, küfürbaz Beyoğlu’nu, mekanlarını taşıdığın evinden; ayrıldığın kıstırıldığın Bodrum’da, ilk günlerde durgun da değil, karmakarışıkken sen! İstanbul’un kalbinin atışını duyduğun kaldırımlarında; sabahların erkencisi çöpçülerin, fırıncıların, polislerin, simitçilerin, otobüs, dolmuş şoförlerinin, apartman görevlileri kapıcıların; gecenin müdavimi evdeki eşini, lokantadaki Ayşe’yi, caddedeki Nurgül’ü de kapsama alanına dahil ederek “sokakta hanımefendi, mutfakta aşçı, yatakta orospuluğunu” isteyen ikiyüzlü erkek egemen toplumun abazan erkeklerinin, işin acınası o erkeklere istediği hizmeti vermek için çırpınan kadınların ayıplanarak dışlandığı; para karşılığı seks mesleğini icra edenleri tanımlamasına karşın daha terbiyeli, kibar, sanki bir kadının gelebileceği en üst mertebe imajlı 1950’lerde, 60’larda köyden kente göçün hızlanmasıyla, dönem romanlarında çalışan kadın için kullanılan, sonrasında 80’lerde 90’larda; bilmem neredeki, bilmem ne ? fuhuş baskınında yakalandı haberlerinin çocuk, genç akılda; kısa kollu dantelli, abiye elbiseler giyen, şapka takan, makyajlı bakımlı, zengin algısını bıraktığı “hayat kadını” tabirli orospuların, sarhoşların, hayatın sillesini yemişlerin; hayallerin gezindiği; otuz dakikada beş bira devirip kayışını kırdıktan sonra “hapşırdığın”da “çok yaşa” diyene, burnunu silip kırmızı gözlerinle “baş başa”, birinin kız arkadaşına “bu çocuğu bu gece yalnız bırakma, alırım elinden”le cinsel tercihini açık etmekten çekinmediğin, aksine açık etmek için el kaldırdığın; gündüz, gece fark etmez Chelsea kaşkollarıyla ellerini bağlayıp evini soyacak hırsızların, her an çantanı gasbedecek kalpazanların cirit attığı; mikropları öldürecek sıcaklıkta kaynatıldığından çorbadan başka bir şeyine ki çorbasına da el sürülemeyecek ufaktan pis mutfaklı, gecelik avunmaların peşinde koşulan; kafaların sigara, içki, ot, esrar, hapla tütsülendiği; şarkıların söylendiği, sevdaların tazelendiği; arayışların, doyumsuzlukların gizlenmediği arka sokak meyhanelerini kutsadığın; Pazartesi, Salı, hafta sonu şiirlerini okuduğun Deli, Veli, Redrock, Meis… Lovel, Taksim Roxy barlı; Leman Kültür Merkezli, annenin de doğduğu, yaşadığı, sana şiirler yazdırtan katedralin Beyoğlu’ydun; biraz Gümüşsuyu, Taksim, Cihangir, çokça İstiklal’in ara, te arka sokaklarıydın; Küçükparmakkapı, Nizam Pide’nin karşısındaki köhne birahane, St. Antoine’ın az ötesindeki muhallebici, melek resimli Emek Sineması, Beyoğlu, Pera gettosuydun. O paçoz…o hoppa aydınların aldatma, ihanet kürsüsü, her şeye aç kasabasının Bodrum’unda; annesinden ayrılmak zorunda bırakılan, yatılı okula gönderilen bir çocuğu nasıl eritmişse  hasretgurbet, yalnızlık günbegün; içine itildiğin “kanser” yüzünden yaşaman istenen temkinli “hayat” öyle…öyle hızla erittiğinde; estin, gürledin, ihanete uğradın, ihanet ettin, aldattın, aldatıldın, harfleri, sözcükleri ters yüz ettin, oynayabilirmişsin sandığın hayatla oynuyormuşçasına oynadın, ölsün diye yapmadık tek bir şey bırakmayıp “ölmüşüm, kendime gelmişim” güzellemelerine ek “İskender’i ben öldürmedim” yazdığında, biliyordun ki insan, doğduğu coğrafyaya, ait olduğu neresiyse oraya az biraz mı ? bayağı benzer ya Türkiye gibi… Orta Doğu gibi… Türkiyeliler gibi altından kalkamadığın hırçınlığının, hoyratlığının yarattığı fırtınalara; bedeninden geçirdiğin karasal, ılıman, step, Akdeniz, Karadeniz, Okyanus, Ekvator, Muson, Çöl iklimlere; dört, beş mevsime; yaza, kışa, bahara, sonbahara, hüzne, aşka boğdurup, en çok da anneni öldürdüğün şiirlerinle öldürmüştün, senden başkası da zaten öldüremezdi hiç benim olmayan şairimin;

“pencerelerden sarkıtılan

kaçık erkek çorapları… aaah! oğlum!

içeceğim anasını satayım

kusacağım da! her yere bakan gözlerimle…

tut elimden İstanbul!

tut elimden pis orospu”larına tutkun Haldun da ‘aslında vermeye dünden razılığı bilinmesin triplerindeki kadınlar gibi ‘vermem de vermem’ nazında ‘ne derler sonra, sonra ne olacak, ne yaparım, mesela hamile kalırsam, ailemin yüzüne nasıl bakarım’la bin dereden su getirmezler, çünkü orospuyla sevdiğim tabirle yosmayla ilişkide, biz erkekleri ürküten sonra yoktur. Bakma sen, orda burada hayat kadınlarını ayıplamalarına. Mahalledeki en mutaassıp kadının bile, içinde o aşağıladığı yosmalara on basan fettanlık kaynar.’gülüyor ‘tabii sen nerden bilecen ki,  hem niye mesleği, işi başkasının değil kendi bedenini kiralamak olan, hayatını yaşayan kadın niye kötü olsun? Hayat verir, rahatlatır, çeker gider işte, güzel değil mi? Gidince ardından bir sigara yakmam, tek kadeh atmam, düşünmem, “ne olacak şimdi” diye memnuniyetini gizlemediği kadın, erkek ilişkilerinin günümüzde yalanla, dolanla, maddi çıkar gözeterek yürüdüğü, ekranlarda kelli felli adamların, kadınların “üstüme ev yapacak mısın?”, “kaç tane evin var?”, “ne kadar paran var?”, “söyle evleneyim senin”leyle birbirine bağırdığı; takıldığı, flört ettiği kişiyle sevişmeyi evliliğe kapaklanma yöntemi görerek seksi trajediye, duygu sömürüsüne alet eden kadınların; önüne geleni becerme, evlenmek içinse bakire kadın isteme saplantısında milletin, tanıdıklarının bedenini sahiplenmiş erkek devletin yönetenleri, politikacılar, aileler kadar kimseye zarar vermediklerinden ,  kim oldukları, ne yaptıkları açık seçik, fazlaca yalana dolana girişmeyecekleri kadın , erkek ilişkisinde takdiri hak ettiklerinden bir gün ‘sonuçta ben de geçinmek için işe gittiğim plazaların, towerların, devlet kurumlarının, AVM’lerin, bir dairenin, ofisin ,  büronun, mağazanın, ev damının emrine verdiğim bedenimi haftanın 6 günü, günde 8 saat kiraladığımdan sırtım, dizlerim ağrıyor, kollarım uyuşuyor, çoğu zaman bilgisayar önünde gözlerim yanıyor, uyuyakalmıyor muyum yorgunluktan? Vücudun neresini feda ettiğinin önemi var mı? Hayat kadınları da ,  biz de ,  ikimiz de bedenlerimizi kullanıp cebinde parası olana, başkasına hizmet vermiyor muyuz? Tek fark belki, onların gece, benim gibilerin gündüz çalışmasıyken üniversite bitirme, meslek edinme toplum açısından fark tanımlansa da yok öyle bir şey, üstelik, hiç olmazsa onlara “nasıl düştün buralara” diye soran var, bize kimse sormuyor da “niye, düştün ki buraya?Şayet mesleği de beden üzerinde yarattığı tahribata göre değerlendiriyorsak yıprandığımın, kullanılmış hissettiğimin apaçıklığında; ben, diğer kadınlar aynı yolun yolcusu “hayat kadınının” üzerinden erkekler, benim üzerimdense hayat denen “pezevenk” geçiyor, akıl yürütmelerinden kendimi alamayıp nasılsa geldim, gidiyorum dünyadan ama her şairin, yazarın yazılarının, şiirlerinin iham perileri tek istisna Thomas Bernhard mıdır? belki orospulara düşkünlüklerinin nedenini hala çözemedim diye az hayıflanmadım da değil. İyi de aklın o kadarına bassaydı ne işin vardı burada tıka basa dolu bu otobüste, terlerine karışan işportadan alınmış ucuz parfüm kokusuyla ağırlaşan havada nefes almaya çabalarken yanında oturan da kulaklığını çıkarıyor; bol dıptıslı şarkısını açıp kafayı geriye yaslıyor. “Sesi kısabilir misin?” diyorsun, üfleyip püfleyerek kısıyor. Tam çok şükür atlattım gerginlik çıkmadan derken, canları sıkılmasın diye bindikleri duraktan, indikleri durağa kadar; ayda elli bin dakika konuşma süresi veren ! mobil operatörlerine küfrettirecek cep telefonlarıyla abartısız yarım saat sevgili, kanka, iş arkadaşları, patron ve akrabalarıyla yaptıkları, bazen tartışmaya dönüşen boş muhabbetlerini, özel sorunlarını herkese duyurmaktan hoşlanan nomofobiklerle mecburiyetten birlikte olunulan ortak yaşam alanlarında; nasıl davranılması gerektiğini bilmeyen yahut da bildiği halde “bu yaşlıların da bu saatte, orada burada ne işi var, ondan bin kat daha yorgunum, dikildi başıma gitmiyor, yer vermemi bekliyor, pencereden bakıyormuş gibi yapayım”; “kıro bir amca, kibarlıktan anlamaz, üzülme, yerini vermedin diye, inan ayıp ettiğinin farkında bile değildir”; “bundan böyle adamına göre muamele” kulpları taksalar da  ‘bir toplu taşıma aracında bir hanımefendi ayakta, siz de bir genç olarak oturuyor, yerinizi vermiyorsanız, bir centilmen değil, nobransınız’ dense onu da umursamayacakların eğitimin, kültürün, aile terbiyesinin, nezaketin göstergesi, adabımuaşeretten yoksun magandavari jestlerin, mimiklerin kol gezdiği, istedikleri manada “kent”lilerle rastlaşmadıkları; kimse incinmesin, kimseyi yaralamayayım diye temkinli davranmaya çabalamayacakları ortamlardan uzak, yaranmak için birilerine kendilerini paralamadan, ruh ve bedenin karşılıklı ve kisvesiz çırılçıplaklığı; her şeye, ota boka kullanıldığından anlamını yitirmiş aşk oyunlarının Chanel parfümlü, acı Truff soslu “canım, cicim, aşkım, bir tanem, sevgilim”lerindense; darılmaya, gücenmeye de yol açmayacak “sen nasıl da işveli bir kaltaksın öyle”, “sen de iyi pezevenkmişsin ha”yla birbirlerini tahrik eden “haydi bakalım ..k beni”li, “kaçma a..mına koyayım”lı açık saçık cümlelerle seks ihtiyaçlarını karşılayıp, partnerlerinden istemeyecekleri, içlerinde ukde kalacakken sayelerinden denemek istedikleri her türlü cinsel fantezilerle hazzın dibine vurdurma karşılığında vizite ücreti, iki kadeh içki dışında ne mücevher… ne çiçek… ne de başka bir hediye, hiçbir şey beklemeyip rahatsızlık vermediklerinden, canları istediği anda da ulaşacak el altındalıklarından olsa gerek diye düşündüm sonra, yazarların, şairlerin, orospulara düşkünlüklerini, belki yanılıyorumdur da ama senin de içinde;

“Tut elimden pis orospu!

Tut ki elim sana bir mektup gibi kanasın”

“Siz Orospular!

Aşkı seks sandığınız için, erkeklerin adı piçe çıktı…”

“Sağanak halinde seviyorum bütün orospuları” geçen onlarca mısraya imza attığın, bazılarının içki ve seksten aldığı zevk sonrası aklından geçirdiği, bazılarının gizli homoseksüelliğinin “erkekçe” itirafını sağlayan ama istisnasız tüm erkeklerin; bir gün ağzından dökülen(müş), dökülürken de dünyanın en ilginç şeyini ilk kez o söylüyormuş havasına girdikleri, oysa pis moruk Bukowski, Kadınlar’ında bahsetmeden önce de yazılmış, kullanılmış dünya kadar eski; içinde kesinlikle ‘ah keşke tüm kadınlar doğruluğunu kavrasa da alayı bize verse’ fikrinde “cin”liklerini yatırdıkları klasikleşmiş erkek incisi “kadın olsaydım orospu olurdum”u; “orospu olsam eline su dökemezdim belki de”yle revize ettiğinde; istediğini, cinselliği kendisine, orospu kadınlara hak gören erkek mantalitesine kadınların da “erkek olsaydım çok çapkın olurdum” tepkisi kızım, kızım, dil orospularından kork sen, asıluyarılı anneannene rahmet okuyup ‘asıl işin orospuluğu, işin orospu yanlığıbudur ki nasıl bir psikolojiyse artık, hem orospu olmanızı istemezler hem kadın olsalar orospu olurlarmış…hem çapkın olmanızı istemezler,  hem erkek olsalar çok çapkın olurlarmış; arzularına bakıp da kapitalizmin “kazan kazan (win– win)”, pazarlanan arzu her şeydir” kültüne harfiyen uygun, cüzdanlardaki paraya el koyma peşindeki şimdinin V, Y, Z, Alfa kuşağı orospularını, fahişelerini, eskortlarını, tele kızları gördükçe; 18., 19. yüzyıllarda “Kötülük Çiçekleri”nin, “Kayıp Zamanın İzinde”lerin ilham perilerinden Odette karakterini şekillendiren Léonie Closmesnil ile romanı okuduğunda kendini tanıyınca bırakın okumayı Sabahattin Ali’nin adını duymamış yurdum fahişelerinin yurt dışı versiyonu, muaddileri  Proust, Baudalaire, Balzac, Kant okuyor Proust’a öfkeli mektup yollayan Laure Hayman’lı; Fransız İhtilali’nden sonra giyotin ve kanın ve frenginin başkenti Paris’in birbirini kesen dik sokaklarında, sisli geceye şiirsellik katsın diye öylesine konmuş ürkek, titrek, kendini bile aydınlatmayan bir sokak lambası altında, yırtık jartiyeri, beyaz baldırı arasında sıkıştırdığı, kedi çevikliğiyle çıkardığı bıçağıyla hakkını arayan; Baudalaire’ı Baudalaire; Proust’u Proust yapan Fransız yosmalara, fahişelere duyulacak minneti pas geçmeden bunları yazıyorum, benim bağrı hep açık şairim, sen ! Baudelaire’in “Durmamacasına sarhoş olmalısınız, ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz ama sarhoş olun” anlayışına canla başla riayet etmekle kalmayıp, yeşil peri absent, afyonu da menüye ekleyen gueer Arthur Rimbaud, Paul Verlaine, Bukowski gibi “alkolle bağım sabittir, ancak narkotik maddelerle ilişkim süreli ve zaaf çerçevesinde olmadı, insanoğlu, ona sunulan bütün tabiatı kullandıkça mutlu olur”la merkezine koyduğun, süngermişçesine çektiğin, ömrünün sonuna kadar sadık kaldığın tek sevgilin… eşin içkiyle “sigara çok içerim, tok içimli sigaralardan hoşlanıyorum, her zaman içerim ben, yalnız çalışırken falan değil, uyurken bile içerim mesela, bırakmayacağım, her sabah uyandığımda bağdaş kurup, yakarım, bıraktım diyen insanların karşısında bir (tane) yakıyorum hemen, sırf içleri geçsin diye” övündüğün, rakı bardağını dudaklarına götürdüğünde parmaklarının arasında her daim tütecek kadar bütünleştiğin sigaranla, yine de iyi dayandı say ciğerlerin; çalkantılı, aldatmalı, aldanmalı marjinal Türkiye’ye, eşeleye eşeleye kendini öldürmene; rakıyı, birayı da bırakmamış gibiydin o Allah’ın cezasının Bodrum’unda; Halikarnas Balıkçısı’nın, Zeki Müren’in şerefine bir kadeh kaldırmasaydın olmazdı ki. Proust’un “Albertine’in içimde taşıdığım sureti, her yerde karşıma onu çıkardığı için, kızların hepsi bana birer Albertine gibi görünüyordu” illüzyonunu yaşatan Haldun’u, Can’ı kaybetme acısı nasıl içinde bir şeyler… çok şeyleri öldürüp gömdüyse ta derinlere; etrafındakilerin edepsizliğini, ihanetini fark ettirerek hayal dünyandan çıkarıp, yeni bir benlik doğurduysa; ortaya saçmadığın karakalem çalışmaların vardı ya tükenmez kalemle çizdiğin yıldızlı göklere “Uzaaaay!” diye bağıran adam silüetinde karaladığın Uzay, Kazancı Yokuşu’ndaki evinin perdelerini kapatıp üç gün yas ilan ettiğin Zozi vefat ettiğinde belki senin de içinde ölmüştü çok şeyler; sevmek ve kaybetmek nasıl da değiştiriveriyor her şeyi, bir kere sevmezsen birini, allameicihan da olsa o kişi, değil kırk, yüz yıl da geçse sevmezsin düşüncesinde, Şark’a, zihniyetine, orada yaşananlara dair izlenimleri Binbir Gece Masalları’yla sınırlı sevgili amcacığım Proust, izninle buraya bir mim koyuyorum “aynı olayın farklı insanlarda farklı izlenimler uyandırması, zihinlerin arasındaki farkla, bizi sevmeyen birini ikna etmenin imkansızlığında duyguların farklılığıyla açıklanabilir” tespitine katılmama engel olmamakla birlikte, çoğunlukla kayıplarından sonra anlaşılır; aynı olay karşısında etrafındakilerin, kişilerin farklı yorumları yalnızca zihinlerin, duyguların çeşitliliğiyle ilişkilendirilse bile yetişilen, yaşanılan ülkenin, toplumun, ailenin medeniliğinin, ilkelliğinin; geleneklerinin, dininin, kitabının aklı paravanlayan buyrukların etkisi de yadsınmayacağından, her seferinde, sanki insanlar daha daha vursun, kan revan içinde bıraksınlar diye sere serpelediğin açık yaralarından akan irinlerinin vücudunu zehirlemesini, izlediğin hayatının son demlerinde belki de belleğin bir şey algılayamaz, ruhun da yavaş yavaş uyuşurken; özelini yaşamana izin vermeyen, paçalarından taşralık akanlar ziyaretine geldiklerinde, hasta yatağında sana, karalamalarını gösterme, şiirlerini okuma pejmürdeliğine katlanıp, giderayak hoşuna gitmiş gibi yapma sahteliğine soyunmaman, vazgeçemediğin alışkanlığın sürekli saate bakman da ,  her günün insanın son günü olabileceğini bildiğinden miydi? Zaten kimsenin sevmediği “vedaları” da sevmediğin zamanlarında daha, adın Derman; daha, seni şair k.İ. yapacak, epigraf dizeli “her Rimbaud büyüyünce Verlaine olur” patırtısında şiirler yazdırtacak Baudelaire, Rimbaud, Verlaine, Nazım Hikmet, Edip Cansever, Foucault, Spinoza, Bataille, Allen Ginsberg ,  …, …,yazarı okumamış; daha, beğendiğin şairlerin şiir kalıplarını aklında tutup, onlara benzer şiirler yazarak şairliğe adım atıp kendi üslubunu yaratmamış; daha, yaşamını idame ettirme kapısı, geçim kaynağın olacağından periyodik halde çıkarmak, satmak, söylemek zorunda değilken şiir kitaplarını, dinletilerini; daha, hakkında sosyal medyada, sözlüklerde ergenlik çağında erkeklere düşkünlüğünü sezeceğin cinsel dürtülerini ifşa etmekten imtina etmediğinden “gizli bahçede otururken garsonun gelip “bu kağıdı size vermemi söylediler” demesinden sonra benim, kağıdı açıp içinde yazanı okumam, arkadaşıma “ohaa oğlum kim bilir hangi hatun yazdı bunu” demem, garsonu çağırıp, kim verdi bunu acaba, diye sormamın ardından “şuradaki bey verdi” cevabıyla camdan atlamaya çalışırken arkadaşımın kurtarması…yazları her gün Nevizade’de rastladığım bahçıvan içine cırtlak turuncu, cırtlak yeşil, sarı gömlekler, bordo pantolonlar giyen, masamızda erkekler varken hoşsohbet olabilen, erkekler yokken kafasını çevirip bakmayan kişilik “entryleri girilmemiş, hoşlanmayacağın anılara, yazılara muhatap olmamış; daha, sen ve ben, biz; yağmur damlalarından, sabahın “sağır vaktinde” yapraklara düşen çiylerden gökdelenler yapmamış, çizmemiş; kimseleri de baharlarda, Temmuzlarda toprağa gömmemişken, vefatınla başkalarının rakı, benim de kederle dibe vurma hikayemi de kaybedeceğim bugün, Temmuz’un üçünde, üç yıl sonra açtığım “sen9.word” dosyasındaki, şimdi konusunu, kurgusunu, ne yazdığımı dahi hatırlayamadığım, bildiğin unuttuğum taslak  romanıma ait satırları, paragrafları sanki ben değil de bir başkası yazmışçasına okuyorum….

….“Oysaki” diye başlamışım romana; daha karşılaştığın, karşılaşacağın bu kadar olmaz, bu da yapılmaz ki hep kötüler kazanır teyitli, alçaklık karşısında; darbe yapan, gençleri astıran generallerden, yargıçlardan “ah”ların, “ah”ın çıktığı şu güne kadar hiç görülmediğinden zaten sonrasında da görülmeyeceğinden yaşanan “yapanın yanına da hep kar kalmış” kötülüklerin, haksızlığın, ahlaksızlığın, keskin bıçak; ötekileştirmenin arkasında sadece insanların değil, Tanrı’nın !! Allah’ın ! olduğuna inanıp, şayet yazmasaydı; MÖ 341’de bol tanrılı Antik Yunan’da Epikür “Tanrı kötülüğü engellemek istiyor da gücü mü yetmiyor? Öyleyse o güçsüzdür, gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor, öyleyse o iyi niyetli değildir; hem güçlü hem de iyi ise bu kadar kötülük nasıl oldu da var oldu?”; 1800’lerde “yarattığınız ‘Tanrı’ öldü, buyruklarını dayattığınız kitapları da” yazmasaydı Nietzsche, belki de senin, onun yazacağı; ailede, okulda, iş yerinde, partide, sivil toplum örgütlerinde her yerde; illaki herkese ne yapması, nasıl davranması gerektiğini söyleyen alfa kişiliklerin, başta kendileri kime güveneceksin ondan başka dokunulmazlığını bahşettikleri kötüleri, başatlayıp, bireyi körelttikleri algılanamayan kimi zaman devleti yöneten liderler, siyasetçiler, başkanından müdürüne, şefine; bürokratlar, generaller, yargıçlar, hakimler, öğretmenler; kimi zaman da babadan anneye, kardeşe, arkadaşlara uzanan geniş bir yelpazede Tanrı’nın yeryüzü temsilciliğine soyunan; kurdukları sistem, kural ve beğenilerine göre programlayıp bir biat bir adanmışlık…bir hizmet beklediklerinin iliğini emerek,  bireyselliklerini ezerek özgürlüğe ulaşmalarını da engelleyen pompalıkta, hasta ruhlu lüzumsuz efendilerin başkası söylese belki üzerinde durulmayacakken, söyleyen, o günlerde büyük sansasyon yaratan Prens Charles’ın elinden ödül alan olunca, bugün sorsan iş peşindeki senin için önemi büyük ama o görüşmeyi yoğunluklu ilişkiler arasında anında çöp tenekesine atacak önemsizliğinden hatırlamayacak “herkes beni bu devasa kooperatifin imparatoru sanıyor ama yanımda 99 imparator var” söylemiyle her olumsuzlukta, her yanlışta suçu başkasına devreden, bulundukları yerde kendi mikro iktidarını kuran cevval tosunların, samimiyet kisvesi altında çürümüş dişlerini bileyleyen iblislerin diyarı, buram buram taşralı toplumsal yapıda; daha iyisi gelmiyor,daha güzeliyle de karşılaşılamıyorgünleri, yılları ardı ardına akıp götürürken; ağzınızla kuş tutsanız ilk önce ailenin, sonra ilişki kurulanların sizi ta başında konumlandırdığı yerden kıpırdayamadığınızı fark edip Camus’a “dünyanın derin anlamını duyar gibi olduğum her seferde, onun basitliği şaşırttı hep beni” selamını gönderten sıradanlığını keşfettiğinizolmamalıydı, yapılmamalıydı, yapmamalıydımın arka cephesi “aman sen de” kanıksanacak; filozofların, yazarların, şairlerin üzerine tonlarca yazılar, şiirler döşediği, olağanüstü, büyüleyici anlamlar yüklediği; sonuna yaklaşılan yaşta ‘ne kadar da gereksizmişsin, değmezmişsin’ denen hayatta; daha kiraz, ayva ağaçlarının hangi renk çiçek açtığını bilmeden; daha, ihanetini yaşamadan yoldaşlığın, kardeşliğin; daha, Proust’u okumamışken “… siyasal tutkular da tıpkı diğer tutkular gibi kalıcı değildir”ini, kucağına atlanan devrimci isyanın gölgesinde, sırf bu şehirde dinlediğinden şarkıların, dillendiremediğinden muhatabının haberinin olmayacağı platonik, imkansız sevdaların bir anlamı varken daha, Osmanlı’dan bugüne, her mekanda biatin “nedir o sokakta kıkır kıkır kıkırdamalar, gülmeler”, “seni orospu, ibne sanırlar” dendiğinde bile kapalı gişe oynatıldığının ayrımına varmadığından öyle içimize işlemiş ki boyun eğdirme, sokaktakilere dikkat et ! memlekette herkes boynu eğik, kambur, gülmeden, çatık kaşla yürüyor’ denilmeyen; işin garip yanı zavallılığına, çaresizliğine bakmadan ahlak polisi kesilmişleri de kapsayan; dayatılmış, dayatılan, dayatılacak bir hayatı başkası için yaşamanın kimselere faydasının olmadığını, olmayacağını sonuçta herkesin yalnızlığında kendi sınavını verdiğini; hafızanın, kalbin bir yerlerinde unutulduğundan gün ışığına çıkmayı bekleyen; “Annem birini gönderip, küçük madlen denen, bir tarak midyesinin oluklu çenetleri arasında biçimlendirilmiş gibi görünen o kısa, tombul keklerden aldırdı. Az sonra, o kasvetli günün ve iç karartıcı bir yarının beklentisiyle bunalmış bir halde, yaptığım şeye dikkat etmeden, yumuşasın diye içine bir parça madlen attığım çaydan bir kaşık alıp ağzıma götürdüm… Sonra ansızın o hatıra karşımda beliriverdi. Bu tat, Combray’de pazar sabahları Leonie halamın günaydın demeye odasına gittiğimde, çayına ya da ıhlamuruna batırıp bana verdiği bir parça…” hatıralar silsilesindeki madlen “tadı”nın Combary’i, sayfiye kasabası; Balbec’i, akdikeni, bir çiçeği; nergisi, anımsatmakla kalmayıp Proust’u ‘Kayıp Zamanlar”ının ardına düşürmesinin nedenini de henüz kavrayamadığın; annenin, babanın, aile üyelerinin, arkadaşların hep bildiğin, tanıdığın kişilik ve yaşta kalacağını sandığın, ummaktan yorgun düşmediğin vakitlerde, zamanda olduğundandı belki de; her şey ama her şey anne, baba, kardeş kucağıymışçasına öylesine sımsıcaktı ki henüz içinde döndüğün, döndürüldüğün bir film, bir dizi; Bülbülü Öldürmek, Kramer Kramer’e Karşı, İstanbullu Gelin, The İs Us, Bir Aile Hikayesi; izlendikten sonra bulunmadığını bildiğinden diğerleri gibi ahhh öyle Meryl Streep gibi bir annem, Ted gibi bir babam, Yağmur Adam’daki Tom Cruise gibi bir kardeşim olsaydı keşke, hayat çok daha kolay olurdu temennisinde özlenen, istenen, hayal edilen, aramaya kalkışamadığın “aile”nin karşılığı bende yok, çünkü bize rehberlik eden anne, baba, aile, öğretmenler, arkadaşlar, yoldaşlar, hevaller, yöneticiler, sanatçılar, hep eğri büğrü, çürük çarıktı. Ondandı işte ölmeden önce yapılacaklar, Bucket List’in kabarıklığı, “to do list”in bomboşluğu. Elde maus, kalem, doldur evde ne varsa, kahve, viski, şarap, votka, Baileys, Amarula; bir sigara da yak, iyi gider… kesmedi mi? Bir tane daha yak… bir daha, haydi bakalım, yap bir liste de sen; içine sığdırılmadığından, gün gelecek nefretini kazanacak aile, ülke, toplum, sahip olamadığın evlat ya da öyle olmadığını, olamayacağını kafanı vura vura, kalbini kanata kanata öğreneceğin evlat yerine koydukların… söylemek istediğin söyleyemediğin sözler; kalp kırıklıkların… kapatılması, açılması gereken hesaplar, hesaplaşmalar… yarım kalanlar… yamaların öncelik vermen gerekirken ancak listenin sonuna yazacağın, fırsatını bulabilseydin yapacakların; okuyamadığın kitaplar, seyredemediğin filmler, gidemediğin konserler, tiyatrolar, sevdiğin yazarların, ressamların yaşadığı yerler…tatmadığın yemekler…ilişki kurmak, dinlemek, katlanmak zorunda kaldığın aptal, bireyi anlamaktan Everest uzaklığında dar görüşlülükte milyonlar; kocaman bir boşluk, ne yaparsan yap doldurulamayan. “An”dan kopuveriyor, söylenenleri anlamıyorum, eksik olan ne? Aradıkça üşüyorum. Belki de eksik kendimim, bilmiyorum, yoruldum; ortamlarda dışlanmamak için herkes gibi, onlar gibi olmaya çalışırken, yüzeysel konuşmalar, davranışlarla tatmin olmadan günleri bitirmekten yorgun, ‘bitik’im. Bütün sorunları, etrafımdakileri yok sayıp kimseyle konuşmak, görüşmek istemiyorum ya, tam da bu aralar, yok saydıkça inadına o sorunların…o kişilerin gelip, tekrar tekrar buldukları ben , olmaktan uzaklaşan ben, meğer yıllardır ‘o ben’ değilmişim. Evet, buldum!!!! eksik benmişim; içimdeki zavallı, mutsuz ‘ben’e acıyor, sarılmak, teselli etmek istiyorum. İnsan, hepimiz hep, bir farklılığımız olduğuna inanmıyor muyuz? Kaç kez beni başkalarından ayıran, farklı kılan yönlerim bu kadar çok ve ortadayken değerimi nasıl anlamıyor, görmüyorlar bu siktiri boktan herifler, kadınlar iç sayıklamalarıyla sitem etmedik mi? Acaba, bizi farklı yapan yönlerimiz gerçekten bizi farklı kılıyordu muydu? Yoksa kendimizi, kendi gözümüzde biz mi büyüttük, farklı kıldık? Sonuçta; hiçbir şey değiliz, statümüz, paramız, işimiz, başarılarımız, başarısızlıklarımız, ismimiz, kavgamız, sevdamız, yazdıklarımız, hayallerimiz bizi hiçbir şey olmaktan alıkoymadı düşüncelerini, içselliğini birine, birilerine açarak yüzleşmediğin – ne kadar da zavallı, acınası bir haldir; her insan, nefret ettikleri de dahil sevilmek, övülmek istese de , her zaman da çoook, çookk sevilmek istediği o tek kişiye her geçen gün daha çok bağlanmasına, sevgisinin büyüklüğüne sinirlenirken daha çok, daha çok sevdikçe, sevdiceğince de daha, daha, daha çok sevildiğini, önemsendiğini bilmek ister ama zamanın hışmına uğrayıp illaki yıpranacak, belki bitecek sevginin kalıcısızlığını göremediğinden, değersiz, boşlukta sallanıyor hissettiği kendine “neden?” diye sorup “buradayım” demek için attığı taşları isabet ettiremediği hayatın(ın) o noktasında, geriye dönüp baktığında başlangıçtaki; yuvasından, ailesinden, o zamandaki duygularından, düşüncelerinden uzaklığını görüp içinin sızlamasına, ürpermesine neden – kimse evlenip yuvadan uçmamış, tanıdık herkes de bazen hasta ama sağlıklıyken, şairin “kimse bilmez be canım, bir yara bir ömrü nasıl kanatır”ını yaşatacak ‘meğer girdiği her yeri, ocağı dağıtıyormuş dedirten hayatı, aileyi, kendini ters yüz eden ölümle, asıl evin olan  bir mezarla tanıştıran kimsenin ölmediği, yere kapaklandığında sıyrılan, bazen kanayan dizleri, bacakları görünce çığlığı basıp ağlamanın ardından “tamam, geçti, geçecek”le yaraya kapanmış bir daha kimselerde de bulamayacağın hesapsız, saf, şefkat yüklü sevgiyi duyumsatan dudaktaki ıslaklıkla avutulabilinen her şeyi, sımsıcak kucaklayan o vakitlerdeydi işte, gidenlerin geri döneceğini sanıp da kurdun, midesine indirebileceği Kırmızı Başlıklı Kız’a yanmamak; arayanın her engeli aşıp bizi bulacağına; kötülerin illaki cezalandırılacağına Külkedisi; burnu uzayacağından kimsenin yalan söylemeyeceğine Pinokyo sayesinde inanmanın da miraslığı yüzündendi işte, terk edinceye kadar nasıl bir ceninin dünyası, yuvasıysa ana rahmi, yedi, on yaşlarına kadar; dünya diye bilinen ev, mahalle, köy, kasaba ve şehrin ve ailenin ve hayatın; sadece on yaşına kadar kurulabilecek bir hayal olabilecek olması da….

….şu an; sen9.word dosyasına yazdıklarımı, üç yıl sonra okuduğum şu an, ne kadar inanılmaz, ne kadar garip geliyor daha yaşıyorken sen; vefat edenin arkasında bıraktıklarının hayatını allak bulak edeceğine “kesin” gözüyle bakarak, ölüme dair satırlar yazmış olmam. Şimdi beni şaşırtan bu satırlar; yaşasaydın bir gün sana da anlatacağım, sen doğmadan yirmi beş, belki otuz, belki daha önceki yıllarda okulda, iş yerinde, kışlada, partide, dernekte, örgüte, cemaatte ailenden daha çok vakit geçirdiğin; mekanları, güncel, ailevi, sevdasal sevinçlerini, dertlerini paylaştığın, teneffüste koşturduğun, ders notlarını değiş tokuş ettiğin,  şakalaştığın, tartıştığın, sunum hazırladığın, yemek yediğin, elini tuttuğun, sarıldığın, müzik dinlediğin, benimsediğin ideolojinin “faşizme karşı omuz omuza”, “bağımsız Türkiye”, “kahrolsun faşizm” sloganlarını attığın, ırkçılığa, HES’lere karşı eylem yaptığın, sinemaya, tiyatroya, konsere gittiğin, mektuplaştığın, sonrasında mesajlaştığın, WhatsApp’laştığın onlarca yoldaşın, hevalin arasında; ilk karşılaşılan her şeydeki gibi aylarca etkisinde kalacağın ismini, hatıralarını ölene dek unutmayacağını sanırken ilerleyen yaş –Haldun’dan sonra kimi kaybedersem edeyim canımı bu denli yakmaz diye düşündüğün acının, çaresizliğin katbekat fazlasını  yaşadığın Can’ı, babanı kaybettiğin  o günlerde hiç unutmayacağım dediğin Haldun’u dahi aklına getirmeyecek sıklıkta karşılaştığından; her defasında sanki o güne değin hiç bu kadar yakın birini kaybetmemişsin hissini yaşatan; ilk adını hatırlamadığın bir çocuğu, amcan kızı Leyla’yı, sonrasında onca Aytül’ü…, …,  Haldun’u, Can’ı… babanı toprağa verme; vefatını kabullenme süresiyle duyduğun acının derecesinin; kan bağı yakınlığına, kimliğine bakmaksızın ilişkideki emeğin, paylaşmışlığının azlığına, çokluğuna göre farklılaştığını algılattığında; yaşarken vefat edenle sonsuza dek beraber yaşayacakmışsın gibi geldiğinden sonrasında yaşanacaklardan haberi olamayacağından, sanki onu terk, ihanet etmiş, incitmişçesine sızlayan kalbinle bir başınaGuermantes tarafını tekrar görme arzusuna kapıldığımda, Vivonne Nehri’ndekiler kadar, hatta onlardan daha güzel nilüferlerin olduğu bir nehir kenarına giderek… Bana bir akdiken çalısını…” okumasında, gelmiş geçmiş en bilgili, en kültürlü üstelik bilgilerini hizmete sunarken ücret talep etmeyen ve başa kakmayan mütevazılıktaki baş öğreticin, danışmanın Google’da, sayfalarında gezinip, doğasına hayran kaldığın Combray’ın Illiers köyü, Vivonne Nehri’nin Le Loir ve çok merak ettiğin acaba hiç gördüm mü diye akıl yokladığın akdiken çalılığı, ağacıyla da hiç rastlaşmadığını gördüğünde, her ülkenin kendine özgü, hayran bırakan doğal güzelliğe sahipliğini, hiç yurt dışı görmeyenlerle yurt dışına çokça seyahat edenlerin belki de vatan hainliğine eş sayılacağı korkusuyla bile bile “tamam, memleketimiz güzel de dünyada daha da güzel yerler var efendim, gördüm ben, Edinburg mesela, uçsuz bucaksız kırlar… Keza Karadağlar, Kotor, Viyana, Paris” demekten kaçınıp “her yeri gördüm, memleketimizden güzeli yok” böbürlenmelerine tok karnınla, Guermantes tarafında Le Loir Nehri üzerindeki köprüden geçerek, iki yanı ağaçlı Proust yolunda yürüseydin de, attığın her adımdan birinin boşluğa geleceğini… neyle uğraşırsan da uğraş; ister dünya kadar kitap oku, ister yaz, ister şirketin bütçesini, yatırım planını çıkar, ister arkadaşlarınla otur bir kafede; ne kadar meşgul ve nerede olursan ol, derinlerde tam olması gereken yerde, kaybettiğinin bıraktığı boşluk, eksiklik olmasa, hayat nasıl da tam olacaktıyla oradan oraya savrularak yaşayacağın, bir daha dönmeyecek yola, “miş”li geçmiş zamana uğurladığının; ne bir umut ne yaşam sevinci ne gelecek… ne devrim… ne özgürlük, hiçbir şey bırakmayıp, bugüne, yarına dair de ne varsa hepsini, hayatı katlanılır kılan gerekçelerini de yanına katıp götürmesiyle, herhangi bir ölüm… bir felaket karşısında hiçbir Jung, Freud analizinin açıklayamayacağı; görülme olasılığı yüzde %50’den fazla “ben gencecik oğlumu kardeşimi yitirdim, bana ne … derdim, tasam bana yetiyor, ben kendime ne yaptım ki sana, ona yapayım, daha yeni kaybettim hayat arkadaşımı, babamı, annemi, kardeşimi, evladımı, ölmüşse ölmüş ne yapayım’; ‘her şeyim, evim, eşyalarım, , ailem bir gecede yok oldu gitti, o beğenmediğim hayatım meğer nasıl da güzelmiş, anlamlıymış duyarsızlıklarıyla dolu tavırda, eskisinden farklı belirsizliklere, tahmin edilememeye gebe bir kişilik… bir “ben” armağan ettiğini, bunu da yalnızca o boşluğu dolduramayanların bildiğini, bildiğindendi belki de daha Arapça “gece” anlamına geldiğini bilmediğin; üç aydır hiç eve uğramadığından nerede?’; ‘çalışıyor, çarşıda arkadaşıyla ortak otel aldı. Sevin kız, babanın oteli var, Kartal Palas, zenginsiniz artık açgözlülüğündeki amcanla, evin ihtiyaçları karşılansın diye para yollayan babanın, durumuna ilişkin ne yapabilirim ki nereye giderim ki bu çoluk çocukla naçarlığında, elinden hiçbir şey gelmeyeceğinden iki, üç aya kalmaz doğum yapacağım, bu herif gece gündüz hiç gelmiyor ki eve, bir şey var, ne var söyle bana diyorum kardeşine, hep, bir şey yok, otelde iş çok diyordu, sonunda dayanamadı anlattı, bir kadın varmış, Leyla’ymış adı, Ankara’dan gelmiş bir dansöz, odasında onunla yaşıyormuş’ dertleşmesinin komşum üzülme, öyle kadınlar önünde sonunda bir gün çeker giderler, o da geri döner, ne demişler, tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer yuvasıdır, sabret, erkek değil mi hepsi yapıyor karşılanmasıyla, aldatmayı kabullenme zorunluyol yordam gösteren komşu kadınlara, çocukları duymasın diye yavaş sesle anlatan anneni kederiyle Mahzuni Şerif, Ali Ekber Çiçek, Mahmut Erdal, Feyzullah Çınar, Muhlis Akarsu’lara sığındıran pikapta, çalmak için, sadece adını duyacağın Kartal Palas’tan üç ay sonra yıkık ruh halinde, elinde bir plakla eve dönen babanın, defalarca çaldırdığı, “bas bas paraları Leyla’ya” öncesinin şimdi kimin söylediğini hatırlamadığın “su ver Leyla’m yanıyorum”, “Mecnun’um Leyla’yı gördüm”, “dertliyim Leyla” şarkılarından, türkülerinden, yaşlılardan, amca çocuklarından dinlediğin masallar, hikayeler yüzünden mavi gözlü olması mantığına ters, etrafındaki siyah, yeşil gözlü, uzun saçlı, esmer tenli, mahcup bakışlı kız çocuklarının çoğuna; annelerinin dışındakilere mecnunluğundan babaların koyduğu isimlerden (daha küçükken vefat etmiş sarışın teyzenin adının da öyle olduğunu bilmiyorken) Leyla’yı her duyduğunda; öncesinde ebeveyn, sonra haki postala tekmesiyle yokuş aşağı yuvarlanılan yaşadığın coğrafyada ölümsüz tamamlanmayacak bir çocukluk, bir gençlik de bahşedilmediğinden kayıp bir Özge Can olarak, uzaklarda kerpiç bir evin pencere pervazında oturmuş, sessiz sedasız gözyaşı döken, gitmek için gelmişler de bu diyara, kalsalar sanki Leyla olmayacakları ruhuna kazıtan eksik kalma duygusunu yaşattığından, belleğinde niye silinmeyen iz bıraktı demeyeceğin oyun arkadaşın, amca kızın Leyla’nın kaybıyla altı yaşında tanışacağın ölümün sıradanlığı içselleştirilmiş; dünyada dijital devrim tavana vursa, Mars’ta yeni keşif  Europa’da koloni kurulsa da kötülüğün Master Chef’liğinde kalpleri pas tutmuş; başkasının, komşularının evlerini, iş yerlerini yağmalama, talan etme suçunu işlediklerinden taltiflendirilen pek bir “masum çocukların” 6/7 Eylül’ün, …,…, …, Maraş, Çorum, Madımak, Roboski katliamlarının planlayıcısı “katiller”e dönüştüren sistemin ürünü Türkiyelilerin, asırlardır neden değişmediklerinin, her nefretin, her öfkenin nasıl linçle zincirlendiğinin, hüküm süren... sürecek karanlığın kanıtıydı da.

 

 

 

 

 

  1. BÖLÜM

Amcan oğlu Talo’nun, bahçedeki evin çatısını kapatmış kocamanlıktaki asırlık çınar ağacının kalın dallarına halat bağlayarak kurduğu salıncakta, önce beyaz yaka siyah okul önlüklü kız kardeşini, sonra seni salladığını anımsadığın; annesinin akrabası, anneannenin ismini ben koyuyorum Bad– ı Saba olsunisteğinin bir şey ifade etmediği, babanın anlatımıyla Gımgım’da; ileride sırf ‘hırboydu, kiminle ilişkisi vardı da bu kız doğdu’ densin, başına bela olsun diye bilerek nüfusuna kaydettiği ancak iki binli yıllarda vukuatlı nüfus örneğinde fark ettiği, biri 1956 (annenle evli bile değilken), diğeri 1965 tarihli aynı isimli, farklı doğum tarihli iki kız çocuğundan sanal olanının ölümü halinde miras işlemlerinde sorun çıkaracağından yokluğunu ispat için tüm aileyi, iki de şahidi mahkemeye hakim karşısına çıkaran; Cumhuriyet’in ilk yıllarında 1930’larda, 40’larda, 50’lerde, hatta 60’larda, önceleri iki, üç, sonrasında yılda bir kez; baban dahil onlarca köylü çocuğun doğum tarihinin 31 Aralık olmasından yola çıkarak muhtemelen baharda; doğanları, ölenleri kaydetmek için köydeki evleri gezen; taşrada, özellikle de resmi ideolojinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu adlandırdığı Kürdistan’da devlette, hükümette çalıştığından yaptığı işe bakılmadan Başbakanmışçasına hürmet gösterilmekle kalınmayıp kendilerinden akıllı gördükleri annenin amcasının kızı Zozan’la evli bacanağı Kadim  gibi, nüfus müdürlüğünde çalışan memurların giderse tarlada kim çalışacak, çocuğu askere almasınlar, sorarlarsa ölen var mı diye ağzınızı sıkı tutun, Abbas’ın öldüğünü söylemeyin, yerine bunu saydıralım, nereden bilecekler’ kurnazı köylülerin;

 ‘bunu yazmış mıydık? Yazmışız, peki, bu ne zaman doğdu?’

 ‘beyim, dere taşmıştı, sel önüne ne geldiyse katmış götürmüştü, zanımca bahardı.’

 ‘bizim amcalardan apo Sofi hastaydı, köy başına toplanmıştı, ot biçme zamanı Hazirandı.’

‘deprem olmuştu apo Rıza, ev damının altında kalmıştı, sıcak çoktu, Ağustostu.”

‘en tavlı inekti, baktık bir gün ahırda ölmüş, kar kıştı; o esnada, bizim kız; çenek de doğum yaptı, bunu doğurdu.’ beyanlarını dikkate almayıp boyuna posuna bakıp akıllarından geçirdiklerine, ideolojilerine göre genellikle de kendi ailesindekilere, çocuklarına, kardeşlerine ait isimleri köydeki çocuklara yazmalarına, doğum tarihlerini belirlemelerine ses çıkarılmadığından, Bad– ı Saba yerine adı Leyla yazılan üç yaş büyüğün amca kızından; babasını mahpusa düşüren başlı başına bir film hikayesi kadınlara zaafına dair vukuatı sonrası aynı mahallede oturduğunuz Van’dan bir ayağı sallanan iki sandalye, döşek, yorgan, iki, üç kap kacaktan ibaret eşyalarını kamyon arkasına yükleyip, Zazaca (Gümgüm) Gımgım’ın yerini, Ermenice “Vart=Gül”den türetilmiş Varto’nun alması gibi Türkçeleştirildiğinden Badan (Bada) yerine Teknedüzü demek zorunda kalınan köydeki büyükbabanın evine; çe Resul’e geri dönmeleri yüzünden ayrılacaktın.  Aynı topraklarda, coğrafyada asırlardır yan yana yaşadıklarından olmamasının mümkün olmadığını düşünemeyecek çapsızlıkta; çok uzaklarda, Kürdistan’ın dağ köylerinde İstanbul’dakilerden daha önemli kıldıklarından okuryazarlığı, çocuklarını yatılı okullara gönderdiklerinden evlerinde klasik romanların bulunmasına şaşırılmayacak zanaatkarlıklarından; örfünden adetlerinden; dillerinden, dini ritüellerinden; dik kenarlı, yuvarlak tepeli, içi astarlı, fesi andıran, ortasından kenarlara doğru siyah püskülün sallandığı bir nevi şapka “keçe”yi başlarına takan kadınlarının yöresel giyimlerinden; küplerde pancar, kışın donmamaları için tepeleri açıkta kalacak şekilde toprağa gömülmüş lahanalardan turşu, sarma, dolma, kavurma, yoğurtlu bulgur, buğday çorbası, kurut, sulu köfte, sir, şir, siron, belki onların belki de değil babuko (zerfet)…, …, …,  onlarca yemeğin yapıldığı mutfak kültürlerinden etkilenmemiş; bugün de otların altında kaldığından üzerinde çocuklarının oyun oynadıkları kalıntıları, güç bela fark edilen viran eylenmiş kiliselerde ilahiler okuyanların kederli yakarışlarını duymamış, tehcir sonrası ilk sahibini kendileri saydıkları, üzerlerine tapuladıkları, üstüne evlerini yaptıkları arsalarda, tarlalarda birlikte ekin biçmemiş, bostanlarda lahana, pancar, patates yetiştirmemiş, kavak ağaçları dikmemiş; çoğuna el koydukları içerisine girildiğinde bazen kapılı bazen kapısız holün mutfağa, misafir, yatak odalarına, mahzene, üst kata çıkan merdivenlere açıldığı, yemek pişirilecek ocağın da içinde bulunduğu geniş mutfakta çocukların, etrafında dolanmayı, koşmayı, birbirlerini yakalamayı sevdikleri ev damını taşıyan, destekleyen kalın tahta sütun “danik”lerin kullanıldığı, genellikle iki katlı, üst katında derenin, ormanların, dağların, tepelerin, yakın köylerin seyredildiği balkonlu mimarisini beğendiklerinden annenin çocukluğunu geçirdiği, depremde yıkılan konak dahil benzerini yaptıkları evlerde; sacda, bazen de depo kullanıldığından odunların da istif edildiği, ekmek, balık, bıjıkı dorak, güveçte et pişirilen tandır evinde lavaş, yufka ekmeği pişirmemiş, ayran içerekbaoo bu sene zor geçecek, ekin az tarlada, vergi boyun bükecek muhabbetini etmemiş, deré Mengel de yıkanmamış, dedenin evindeki gibi bahçe duvarının üzerine yatay biçimde yerleştirecekleri hasır, çalı söğüt dallarından örülmüş kül, toprak, saman ya da tezek, kül karışımı çamurlu harçla sıvanan arıların gireceği kadar delik bırakılan sepetler, oyma kütüklerle bal ticaretine girişilmemiş; Gımgım’ın sokaklarında dolaşmamış, çarşıdaki kahvede oturup kağıt, tavla oynayarak çay içilmemiş, şarapla demlenmemişçesine; hala kullandıkları (E)Amaran, Badan, Dodan, Gümgüm köylerine, kasabalarına adlarını veren, yabancılarda, filmlerde, dizilerde, kitaplarda rastladığından nasıl oluyor da köydekiler asır öncesi yabancıların kullandıkları Sare, Benevşa, Hanese isimlerini çocuklarına koymuşmerakına ne bileyim kaçamaklı cevapların da nedeni; her Dudu, Diran, Nazgül, Gülizar, Rozin, Azad, Elli seslenmelerinde bilmeden andıkları, geride bıraktıkları kimsenin ziyarete gitmediği mezar taşlarının barındırdığı hüzünlü geçmişin izlerini silmek için düşmanlaştırılmalarına göz yumup katkı sundukları, halbuki 1915’li yıllarda Rus işgalinden yaşlıları, kadınları, çoluğu çocuğu kurtarmak adına Karir Dağları’na, oradan 1916’da Malatya Engüzek köyüne ulaşmak için çoğunluğu yaya, hastaları, yaşlıları yatırdıkları kızaklar, kağnı arabası, at, eşek üstünde sarp geçitleri, tepeleri aştıkları o kuş uçmaz, kervan geçmez taşlı topraklı yollarda, ayaklarda çarık, lastik ayakkabı; rüzgar, tipi, fırtınada sağ kalma mücadelesinde, açlıktan hiç yapmayacakları dilenciliği denedikleri, hayatını kaybedenleri, mezarını bulamayacaklarını bile bile öldüğü yerde, yol, dere kenarı ya da tepelere, dağlara gömecek, her an kadınlarına tecavüz edecek, hoşuna gideni alıp kaçıracak korkusunu hissedecekleri çetelerin, eşkıyaların tehdidi altında bizi bu hale düşürenler hiç gün yüzü görmesin lanetinde, ocağını, malını mülkünü arkada bırakarak,  bilinmedik diyarlara gitmek zorunda bırakılmanın facialığını, düşmeden askerin, eşkıyanın, çapulcunun eline ölsek de kurtulsak şuracıkta yılgınlığını, nasıl bir zulüm olduğunu bilmelerine rağmen, empatiyi bir kenara fırlatıp ganimet için göç yolunda yanlarına altınlarını, paralarını, mücevherlerini almış Ermeni konvoylarına saldıran Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin…, …, …, Sünnilerin, Alevilerin, Hristiyanların birlikte yaşamamış, bir bardak çay içmemişçesine kendilerini haklı çıkaracakları yarattıkları tonlarca bahaneli Kafdağı’nın ardına sığınıp; dilinden kimsenin anlamadığı acının biçareliğinin, kalp sızısının fotoğrafı kiliselerinden, evlerinden getirtilmiş taşların, mozaiklerin; onlarca Lara’nın, Lena’nın, Angel’in yemek yaptığı kap kacak, kara kazanların, ellerini sürdükleri saatlerin, lambaların; David, Adom ve Nurhan’ın su taşıdığı bakraçların hatırlatacağı, oturdukları masalar, sandalyeler kadar yakın geçmişlerinden kurtulmak istediklerinden Ermeni komşularının kayboluşuna sanki büyük bir tufanda yer yarılmış, toprak yutmuş yaklaşımlı Alzheimer’lı toplum, sülale ve aile bireylerince; 93 Harbi’nde olduğu gibi kaybedilen toprakları, Kars’ı alma, Ruslara darbe vurma amacıyla başlatılan; 90 bin Osmanlı askerinin donarak öldüğü Sarıkamış harekatına !! dair haber, bildiri, yayınlar Enver Paşa tarafından sansürlenip saklandığından, Osmanlı tebaasınca savaşla ilgili gerçeklerin uzun süre bilinmemesi misali, her devlette her ailedeher kökende her dinde, mezhepte… her örgütte olacağı, yaşanacağı üzere güzellemesi bol, resmi; devlet, din, köken, aile, …, …,  tarihlerinde, kitaplarında yer aldırılmayacağından, kimse de dillendirmeyeceğinden, pek çok konuda aralarında ihtilaf bulunan köken, din, mezhep, sülale, aile üyeleri beraberce faydalandıklarından geçmişte, dünde ve yarında ganimete konma, yakma, yıkma, yerinden etme, taciz, tecavüz, hırsızlık, ötekileştirmeli aynı ortak suçlarını örtbas için “kol kırılır, yen içinde kalır” absürtlüğünde aralarındaki defacto sözleşmeler, anlaşmalarla gizlenen gençliğin devrimci başkaldırısının büyüleyiciliğinde, Marx’ın “Kapital”inin, Lenin’in “Ulusların Kendi Kaderlerini Kendilerinin Tayin Hakkı”nın altında bıraktığın, bu kadimliği menkul vahşi coğrafyanın geçmişinden, tarihinden; ötekileştirilenlerin acılarından, kayıplarından; hayal meyal hatırladıkları belki de gaddarlığın utancından belleklerinin bir köşesine ittikleri; ‘bizde bir kazan vardı beş teneke su alırdı, beş teneke onda çorba yapar, yağ eritirlerdi. Onların, 40 kişiymiş bir evde, bizim evle bir dostluğu varmış, falan… onlar şey ederken, o kazanı bize verdiler, bu son senelere kadar da vardı o kazan. Beş teneke büyüklükteydi. Onlar gidince, arazisi olan da ,  olmayan da köylüler gitti, sahip çıktılar arsalarına, öyle ellerinde kaldı. Sonunda, kadastro gelince de tapu ettiler. Bizim köyde Ermeniler yok idi ama Emeran (Onpınar), o köy onların elindeydi.’;‘bir gün amcam bana dedi ki Ermenilerin köyü Emeran’da Çarbuhar’ın kollarından deré Mengel de bir kom, gome (ahır) vardı, belki sen de gördün köye gittiğinde. Sey (Sılıman) Süleyman’ın mezarına giden yolda, köprünün hemen altında, işte devlet bunlarla ilgili ferman çıkarmadan önce bizimkileri Malatya’ya göç ettiren Ruslar, Varto’yu, Gımgım’ı işgal etmişler, savaş var yani. Eeee bu Ermeniler de tabii Ruslardan yana olmuşlar hemen. Neyse, Emeran’da ağalardan; o zaman, bizim zamanımızda birini tanıtınca önce isim, sonra baba adı söylenirdi, Ali’nin oğlu Veli demezdik, Veli é Ali (Veliye Eli) derdik. Amcam İbrahim, Velié Ali’’nin başkanlığında Emeranlılar kırka yakın Ermeni erkeğini esir alıp kom’a hapsediyorlar’ demişti ‘Sonra kom’un kapısı önünde bir camışın (manda) üzerine gaz yağı döküyor, yakıp içeriye gönderiyorlar, tabii içerisi dolu saman, camışla birlikte komda ne var ne yok yanıyor…    donmuştum dinlerken, yüzüne baka kaldım; bu nasıl bir canavarlık, gaddarlıktır, Allah’ım, bir hayvanı canlı canlı yakanların yapmayacakları zulüm yoktur, her şey beklenir… Kimse kusura bakmasın, hiç kimse benim kaşığım ak demesin, bu toprakların mayası gaddarlık, vahşet düşündüren; yıllar, yıllar sonra çok geç dile gelen aile büyüklerinin su yüzüne çıkardıkları yaşanmışlıklardan, anılardan “bizim yoldaşlar, iyi iş becerdi” heyecanını yaratacağından, uluslararası öneme haiz proletarya diktatörlüğünü kurma, devrim yapma peşinde, hiç arkana dahi bakmadan doludizgin koştuğundan, doğduğun köyde bir zamanlar Ermenilerin evleri, kiliseleri bulunduğundan; annen dahil pek çok akrabanın da miras davası sırasında “Ermen milletinden Simo Korki Veladanı Hovik’ten hazineye intikal” yazılı tapuyla tehcirden sonra dedenin aldığı arsanın Ermeni bir vatandaşa aitliğinden , çok çok sonraları iki binli yıllarda haberdar olunan koşulların varlığında,  ne hazindir ölümü sonrası istemeyerek ağzından kaçıran , annenden öğrendiğine göre amca kızım Leyla’dan seni ayıran, amcanın mahpusluk vukuatı da…‘baban, Karayolları’nda tabldot memuru, Nuri Bey diye birini göndermişler Ankara’dan, Van’da, İskele köyünde TRT’nin radyoevini açacak. Baban rica ediyor ‘köyde bir abim var, işsiz, odacı olarak alsan’, adam tamam, diyor. Tamam deyince baban haber yolladı, amcanı köyden getirtti, işe başladı, sonra gitti yengeni, üç çocuğunu da aldı, geldi. Yanımızda ev kiraladık. Yazın yengen, okullar tatil olduğunda çocuklarıyla köye gitti, kışlık yiyecekler hazırlamaya; peynir, kavurma, çökelek, yağ. Gitmeden de iki üç tane böyle eldiven...’

 eldiven?.. Aaa, yaz günü?

‘şehirli ya artık, fors atacak köylü kadınlara, akrabalara; iki tane jarse, pamuklu, siyah beyaz renkte eldiven, bir de manto aldı. O sıcakta köyde eldivenli, mantolu dolaşıyor, başörtüsünü de köylü kadınlardan farklı, boynunun altından bağlıyor, şehirliler gibi. Bizim kadınlar fes takıyordu daha, bir de başlarını beyaz leçekle bağlıyorlardı. Yalan olmasın Yoğurtçuoğlu Mahallesi’nde oturuyorduk, evlerin yanında ahır, bağ bahçeler vardı, komşu kadınlardan biri, adı Makbule’ydi, sütçüydü, mahalleli sütünü ondan alırdı. Amcanlarla yan yanaydı evi Makbule’nin. Yengen, kadına ‘ben köye gidiyorum, kocam burada tekdir, sana zahmet her sabah bir bardak süt kaynatıp versen’ demiş.

 ‘yok artık, olacak şey mi?

‘aptal Makbule de yengen gidince köye, sütü kaynatıyor, amcan öyle diyor, günahı onun boynuna, dedi ki; Sütü kaynatmış, içine de şeker atmış, getirmiş, ben zannettim gönlü bendedir.

‘amcama bak sen! Süte atılan bir şeker neye kadirmiş.

‘neyse, amcan gece vardiyasında çalışıyordu. Akşam radyoevine gidiyor, gece yarısı araba getiriyor bırakıyordu eve. Bu sinyal almış ya, her gün arabadan inince kadının evinin kapısının, camının önünde bekliyor, duruyor, kadını gözlüyor. Hiç unutmuyorum, kocası da çok şerefsizdi Makbule’nin. Adı Ali’ydi, kendi annesini kaç kere dövdü, yaşlıydı, yanlarında kalıyordu, yok yemek döktün, yok altına kaçırdın, yok bilmem ne yaptın, ölmedin gittin diye diye dövüyordu. Ben de kalktım… bir olayı anlatırken birden bağlantıyı kaybeden annen, yine son söylediği cümleyi (niye kalktığını) havada bırakarak anlatmaya devam ediyor ‘ondan sonra Ali, yeğenini çağırıyor, ‘gel, bu gece biz bu adamın hakkından gelelim’ diyor.

 ‘anne, dur! Dur… Adam mı fark ediyor, Makbule mi söylüyor, amcamın kendini gözetlediğini, röntgenlediğini?

‘kadın söylüyor. Kadın; bir gün değil, iki gün değil, bir hafta gözetledi beni, diyor. Artık kadının burasına (boğazını gösteriyor) tak ediyor, söylüyor kocasına. Ondan sonra ben de… tövbe, tövbe… Amcan, yengen gittikten sonra baktım bir hafta bize gelmiyor, ben de diyorum ki niye gelmiyor bu, meğer adam meşgulmüş. Ali’yle yeğeni bir plan yapıyorlar, kapının arkasında, amcanın, radyoevinden dönmesini bekliyorlar. Bu nasıl, kapının önüne gelir gelmez birden kapıyı açıyorlar, amcan içeri düşüyor. Vay ulan! sen misin namus, ırz düşmanı? Vur da vur. Eeee amcan da iri yarı, durur mu? O da adamları cırmalıyor, dövüyor. aniden gözünün önünde hayal meyal bir görüntü beliriyor; yoksulluğun aktığı 60’lı yıllara ait, Van’a geldiklerinde bebekliğini geçirdiğin, annenle babanın ilk oturdukları tek göz odalı evde çekilmiş; çocukların sabaha kadar kaşınmalarının, faresiz, tahtakurusuz, sineksiz hayat yok sanmalarının, yatağa yatıldığında tavanda bir o yana bir bu yana patır patır koşturduklarından “oyun oynuyorlar” düşüncesinde ölesiye de korkulan farelerin gürültüsünü duymamak için başa yorgan çektiren tavanı, tabanı tahta, ahşap evlerde; bugünkü kadar yaygın olsaydı üç dört seansa bağlayıp Ümit köyde, Çay yolunda, Beykoz konaklarında, Mavi Şehir’de bir villa daha alsam çırpınmalarındaki paragöz çok şükür bipolar bozukluk beklerken, bazı eksiklikleri olacak normallikte çocuklara muhataplıkta, bir Beat, X kuşağıyla karşılaşmamalarının izahı merak edilen – psikiyatrlara götürüldüğünde gözlerini fal taşı gibi açtırtacağından ‘ bildiğin cehalet. İnsan hiç küçük bir çocuğa bunu der mi? Ne yaptınız siz biliyor musunuz? Hayat karşısında sağlam durduracak benliği dinamitleyip, ürkek çocukların varlığına neden oldunuz. çıkışmasına İyi de sanki mutlu sonla biten Yeşilçam filmleri Küçük Hanımefendi, Tatlı Meleğim, Vesikalı Yarim, Şoför Nebahat, Senede Bir Gün, Ah Nerede, Hababam Sınıfı izletilen, peri masalları öyküleriyle büyüttükleriniz psikopat çıkmadı mı? Hoş içinde bulunduğumuz koşullarda psikopat olmamak mümkün mü?’ karşılığını vermekten aciz ebeveynlerin kapatın gözlerinizi yoksa şimdi gelip ısırır, hart diye kopartırlar burnunuzu korkutmalarını çoğaltan; komşu evden diğerine seyahati de seven, arka sokak otellerin, hostellerin, evlerin sahiplerinden huylanıldığından yatağa girmek istenilmeyen, geceleri ışıklar söndüğünde fareymişçesine harekete geçen, yan yana çakılmış iki tahtanın arasına girecek yassılıkta, ezildiğinde vücutlardan emdiği kanın fışkırdığı, ısırdığı yeri kaşındırdığından ha bire yataktan kalkıp ışığı yakarak ortalığı kolaçanla kırım, katliam yapacakken, ışığı görür görmez hızlıca kaçan, kaldırılan yatakların altında tespih tanesi gibi dizildikleri de görülen, çocuk uykularının düşmanı hayvancıklardan kırmızı renkli tahtakurularıyla, mutfakta süt tenceresinden süt içen yılanlarla geçen çocukluğu aratacak, on basacak kötü olaylarla yarın da karşılaşılacağını öngördüğünden belki de ,  yer açmak için kapsama alanını daraltmış  dimağlar(ımız), çocukluğa ait o ürperten günleri sildiğinden, hep eleştirilen ama değişmeyen, değiştirilemeyen gelişmemiş toplumların karakteristik özelliği “balık hafıza”nın çoğunluğu psikiyatrlara düşürmemiş işe yaramışlığına şükran duyarak, her gece, masal kitabıymışçasına bakarak uykuya daldığın ve her defasında da farklı bir versiyonunu denediğin şimdi o kırmızı elmaları bebeğe uzatacak kurgulu hikayelerin, masalların dayanağı; kireç boyalı duvarda asılı, ressam titizliğiyle hiçbir ayrıntının atlanmadığı; bir kadın, kolunda açık, beyaz örtüde çıplak, tombik bebeğin önünde diz çökmüş, beyaz bir kuzunun boynuna elini koymuş bir adam, yerde bir tabakta kırmızı elmalar, bir devenin yalnızca bacaklarının göründüğü duvar halısının yer aldığı siyah beyaz bir fotoğrafta, annenin ayda bir mikroplar, tahtakuruları ölsün diye plastik kutuda jöle kıvamlı arap sabunuyla köpürttüğü leğendeki suya daldırdığı tahta kıl fırçayla sildiği halısız, kilimsiz tahta zeminin üstüne atılan örtü kısa geldiğinden demir ayaklardan birinin gözüktüğü somyada ,  kanaviçe işli yastık uzunluğunda kırlentlere yaslanmış, tekmil verilmişçesine yan yana oturan, siyah saçları kısa kesilmiş yengenin, amcanın, Leyla’nın, Talo’nun yanında buluyorsun kendini. ‘Ben köydeydim amcan mahpusa düştüğünde. Dişim ağrıyordu, önce doktora gittik, okul da tatil olunca aldım çocukları, doğru ev damına, çe Resul’e. Bu Makbule her sabah süt sağardı. O da benim gibi ufak tefekti. diyecekti bir gün yengen yanında mutsuz olduğu, davranışları, konuşmaları artık rahatsız ettiğinde, tahammülsüzlük had safhaya ulaştığında ya da zevk, keyf için aldatmaya kalkışan erkeklerin, eşini, sevgilisini, flörtünü; aynı fiziksel ruhsal özellikleri taşıyanlarla aldatmasının nedenini çözme görevini şimdilik siz okuyuculara devrederek –amcanın vukuatına geri dönelim Kırmızı mantosunu böyle (derken sırtını geriye yaslayarak vücudunu sağa sola çevirerek taklide yelteniyor) giyinir kuşanırdı. İçsin diye süt getirdiğinde amcana ‘akşam Muazzez Türüng, hangi saatte türkü söyleyecek, radyoyu açayım’ diye sorarmış. Bilmiyorum artık kim doğru söylüyordu, Makbule mi amcan mı? Güneşin batarken gökyüzünü hafif kızıllaştırmasına yakın radyodan yayılırken çağıldayan öylesine billur bir sesti ki , geceler annenin dilindeki ninni “kışlalar doldu bugün”, “geçti dost kervanı” çocuk yüreğini tarif edemediğin, nedenini bilmediğin hüzünle dolduran Muazzez Türüng, bir gün ayağında sallarken Can’ı gayriihtiyari dudaklarından dökülendi de. Amcanın, Ankara Ulus’ta bir hanın alt katındaki kasetçinin “Amca, öyle bir sanatçı mı var?” gülüşmesine sebep Muazzez Türüng kasetini aramasını aklına getirdiğinden Makbule’ydi doğruyu söyleyen diye düşünmüştün yengen konuşurken. Makbule’nin kocası Ali şantiyede çalışıyordu; bir giderdi on, on beş gün, bazen bir ay yok. Zaide vardı, komşumuz. Bu olay olmadan önce bir gün bana dedi ki ‘Makbule, kocanın yolunu gözlüyor, dikkatli ol, kocanı elinden alır ha.’ Amcanın dediği ,  gece işten geldiğinde bu Makbule ekmek bırakırmış bahçe duvarının üzerine, kocam evde yok manasına. Kocasının annesi de bunlarla kalıyordu, Eze. İşte bu Eze, oğluna diyor ki ‘senin bu karın orospu, komşunla her akşam bahçede aşna fişne…’ Sonra işte yeğeniyle amcanın gelmesini bekliyorlar, yakalıyorlar… Kızım, yengen ne bilir? Köydeydi o sıra, olayı amcanın anlattığı kadarıyla biliyor. Ben, kocasına Makbule söyledi biliyorum, o annesi diyor. Sonuçta bunlar birbirlerini bir güzel dövüyorlar. Polis geliyor alıp götürüyor bunları, tecavüz. Dünyada herkes bana öyle kazık attı ki… ben o kadar onun çoluğunu çocuğunu yedirdim, içirdim… bir kopma anı daha  Sabahleyin kahvaltı yapıyoruz, ben kapının önüne çıktım, bir baktım postacı Mehmet var, bak o adamın adını hatırlıyorum, Karayolları’nda çalışıyor yenge hanım, eşin evde mi dedi, evet, dedim. Dedi ya yenge, ben yolda gelirken, onun abisini iki polis alıp götürüyordu. Ben de bilmiyorum ne oldu? Tek bir şey bana dedi ‘git kardeşime haber ver.’ Hallah hallah, dedim, bu ne yapmış, dedim, valla bilmiyorum dedi. Baban ‘vey vey, kör olaydım, abim, abim, Uso , eree Uso ’ dövüne dövüne giyindi, çıktı gitti. Gitti ki mahkemeye götürmüşler. Hiç karakola falan değil, direkt hemen cezaevine göndermişler. O zaman annemin akrabası Küçükağaoğulları’ndan avukat dayım laje Teyfiké Hasané Küçükağa Van’daydı.  Mustafa diye bir hakimi varmış, amcanın davasına bakıyormuş. Baban gitti, dayı Teyfik’le konuştu, tabii Teyfik dayı çok üzüldü. Neyse, amcan altı ay cezaevinde kaldı…yok, üç ay. Dayı Teyfik, babana demiş ki ‘altı ay cezaevinde kalabilir abin, ama’ demiş, benim tanıdığım arkadaşım hakim. Yıl 1965, tamam mı? Baban geldi amcanın evine, yataklarını götürdü; döşek, yorgan, yastık cezaevine. Ya biz diyoruz ne oldu? Baban gitmiş sormuş ‘ula Usen, Uso  eroo, eree sen ne yaptın’ demiş böyle böyle, ama ben hiçbir şey yapmadım. Sen nasıl bir şey yapmadın, kadının gittin penceresinden, kapısından baktın, adamlar da seni yakaladılar, sen demiş ceza çok yiyeceksin. Sonunda dayı Teyfik, ben hakimle, Mustafa Bey’le görüşürüm, hele bir üç ay içerde kalsın diyor. Üç ay sonra bunu bıraktılar. Bize geldi, dedim amca, sen bir hafta nerdeydin? Sen, her akşam bize geliyordun, yemek yiyordun, Cumartesi, Pazar geliyordun, sen o hafta nerdeydin? Dedi eree, hiçç… ben böyle bir kuyunun içinde çamur, pislik vardı, dedi, ben o çamurun içine düştüm, nasıl kendimi kurtardım onu da bilmem. Çünkü dedi, kadın, her sabah sütü kaynatıyor, içine şeker atıyordu. Ben dedim, amca olacak şey mi? Kızım, zaten sen bilmiyor musun? Doğu’nun insanı saf. Hani yengen, çene Hüseyiné Alié Sormemedan Nace ‘süt götür’ öyle demiş ya, bu da hani karısına jet (jest) olsun diye. Sonra, bir gün yengen bana dedi ki waye, bacı, köye, dewa ma badana gittim ya Van’dan, gece bir rüya gördüm, oturuyorum, böyle arkamdan tak diye bir kurşun geldi omzuma saplandı, öyle bir fırladım yataktan, Talo, Leyla yanımda yatıyorlar, onlar da kalktılar, o kadar korktum, sabah hemen a o veyvi Adile’ye gittim, daha gözünü açmamıştı, lojını yakıyordu anlattım ‘bir ses gelir’ dedi, roja (o gün) geldi haber, Usen, Uso hapse atılmış, böyle dizlerim kırıldı… Saçlarına aklar düşmese , vaktin hep aynı yerde durduğuna inandıracak, bir akrabasına benzettiğinden resmini gösterip adını söylediğinden aşinalığını bildiğin için kendi kendime ‘annem herhalde Sophia Loren’le ilgili bir şey duymuş, anlatmaya çalışıyor diye düşündüm ‘oğlum Sofialora içsene’ sesini duyunca. Bir baktım elinde Pasiflora şişesi, karşımda, yıkıldım ya o an, bir de tam bir Nazi diyeceğine, ailece şifresini zor çözdüğümüz “Nazili, Nazili” deyişini unutamamla yer edinmiş konuşma sırasında bazı kelimeleri telaffuz edişindeki komik harf hatalarının, torunu Duygu’ya banka ajandasında bir sayfasına alt alta yazdığı “Gergadan Gerdanger, meşhur peynirci meşuru peynirci, kokarca koparca, lazanya larzany, kipa kitama, McDonald’s Mek Denisıl, Roksi Rosi, hamburger hamurger, MSN meser, radayatör radyosan, jest jet, Trump Tiborg, Macron Marko, English Home Ingılışov” kelimelere “Rukiye’nin rekorları” başlığını attırtırken dumura uğratan yanıldın okuyucu demedim kaç kere içimden geçirsem de Associated Press’i, acaba nasıl telaffuz eder diye ama yapmadım – hiç kullanılmadığından mutfakta, bulunmayan sabahtan beri arıyorum, sehpanın üstüne koymuştum mayonezi, gördün mü nereye koydum dört dolanmasını, sonunda ne çıkacak merakıyla izleyip Allah beni kahretsin, buradaymış gözümün önünde, buldum sonunda…’ elindeki Magnezyum Plus tabletlerini görünce ‘gel sultanım, gel anacığım, çok şükür buldun mayonezi sevecenliğiyle kucakladığın annenin Amcana dedim ki kadın sana sütün içine şeker atmış getirmiş, jet yapmış, dememiş ki gel benim kapımın, penceremin… Peki, senin yatakların nerede? Dedi ki cezaevinde bıraktım. Güzelim bir kat yün yatakta öyle gitti mi? Ondan sonra bu, çıktı gitti köye. Gitti gitmesine de yengen alıştı bir kere şehre, durmak ister mi köyde, sürekli çalışacağı, bir saniye dinlenemeyeceği kalabalık ev damında. O kış köyde durdular, ailenin büyüğü, Leyla’nın babası gibi babanın anne bir babaları ayrı kardeşi amcan (Hesene) Hasané Halil de istemiyordu ki bunları, erzakını, çe Resul’ü paylaşmak hoşuna gitmiyordu….

….Orta Çağ Avrupa’sında şortla gezecek bir kadının, bugünün Türkiye’sinde göreceği tepkinin, lincin aynısıyla karşılaşacağını dışlamayarak, sosyologların yasaklanan her neyse onun, kişiyi tahrik ve cezbettiği tespitinde; yüzyıllar öncesinin Apollo Belvedere (Belvedere Apollo), Knidos Afrodit (MÖ 4. yüzyıl), 1500’lerde Michelangelo’nun Davut heykellerinde (Osmanlı’nın İstanbul’unda, sergilenseydi başta parçalamak heykelin başına nelerin getirileceğinin, nedeni de herkesçe tahmin edildiğinden kapatıyorum parantezi) tablolarda, resimlerde giyinirken, soyunurken, otururken, kitap okurken, ata binerken resmedilen vücudun tamamlayanı, ayrılmaz parçası (penis, vajina) her uzvun Rönesans, Aydınlanma çağının etkisiyle çıplak gösterimini, cinselliğin ayıpsız, günahsız doğallığını kabullenmiş Avrupa’da, eğer ruhsal hastalıktan muzdarip değilse, şortla gezen bir kadına en fazla bakılır, belki bakılmazken “kaldır da amcalar, ağabeyler görsün, göster oğlum” övüncünün nesnesi “çükün, pipi”nin evde, parkta, sokakta değil de meydandaki heykellerde, tablolarda sergilenmesinin “ayıp, günah” nitelendirildiği abes Orta Doğu’da ’süte şeker atmıştı kaltak, gönlü olmasa niye atsın ‘ dedirten beyninde kurguladığı olmayan, olmayacak sanmalar, basitlikler geçerli kılındığından olayın faili   erkekler değil de  kadınlar suçlanacaktı, öyle ki bugünde bile, yazın Avrupa’da, Küba’da ya da başka bir ülkede bazı kadınlar sadece şortla dolaşır, sutyen takmazken bunu vatanı Türkiye’de yapmaya kalkışsa bir kadın, iki adım yürüyemeyeceği gibi hemcinsi kadınların da “böyle dolaşırsa tabii”yle her türlü tacizi, tecavüzü, laf atmayı, hak görmeleri, yalnızca rakamların değiştiği bir şeymiş de yıllar; zaman, coğrafya, toplum, ülke, bireyler hep aynı yerde kalakalmış hissini yaşatırken geceleri yatağa girmeye, yatmaya kokuyorduk, odalara serilen yer yatağında, kız çocuklarını, akraba diye aynı yaşta ya da kendinden üç, beş yaş büyük oğlanlarla yan yana yatıran akıl; başta annelerimiz, dayın, kuzenin, amcan böyle bir şey yapmaz iftira atma diyeceklerdi. Kime söyleseydik inanmayacaklardı. Kardeşini, amcasını, yeğenini, kısaca ailenin erkeklerini korumak adına, kendi kız çocuğunu kötüleyerek feda ettirten aşiretin, sülalenin, ailenin, toplumun  suç barındıran “kol kırılır, yen içinde kalır” zihniyeti çocuk bu, ne söylediğini bilmiyor, yalan söylüyor dedirttiğinden, vahimi yaşamın doğal parçası kabullendiklerinden olsa gerekti, yoksa niye bizleri erkeklerle yan yana yatırsınlar. On bir, on iki yaşlarında başımıza gelenleri biz kızlar birbirimize bile itiraf edemezdik, sustuk hep…iğrendiren koca bir elin göbeğin üstünden külotunu aralayarak, mahrem yerini bulacağını bildiğinden geceleri yatağa girmemek için direnirdik, kızardı anneler eee, uyumayacağın tuttu, uyu artık, lambayı söndüreceğim elektrik boşuna yanmasın baskısında, yatmış numarasında yer yatağında yanlarına yatırılmamızı bekleyen, yaşça büyük, iğrençler mahluklar… hayır! şu an yazarken ürperiyorum, düşün, çocuk ruhlara dehşet yaşatıldığından yetişkinliği de darmadağın eden tesadüfen ortaya saçıldığından sanki ülkede ilk defa yaşanılıyormuşçasına hiç duymamışlar, karşılaşmamışlar rolünü kesen herkesin “kanının donduğu” Palu ailesi hikayeli – ensest ilişkiler, aile içi istismar karşısında, bilindik suskunluğa gömülerek aşikar etmediklerinden, edemediklerinden süregidecek kadına yönelik her türlü ayrımcılığın, tacizin, cinayetin bin kat daha fazlasının yaşandığı şimdi de cep telefonuna kaydedilerek kamuoyuna, gündeme yansıtılabilirken “mülkün temeli” adalet mekanizmasında  ‘artık avukat değil hakim tutmak lazım’ın geçerliliğinde tanıdık ya da rüşvetçi bir hakimin, yargıcın “iyi hal”e sığdırıp işlenen suçu yok saymasıyla dünün tacizcilerinden amcanın da cezalandırılmayıp, beraat ettirilmesi; her nerede olursan ol…ne kusur ne halt ,  ne suç işlersen işle, eğer yüksek mevkilerde bir tanıdığın, adamın varsa sırtın yere gelmemesinin, hayatın kolaylaşmasının her yılda, her devirde devamı medeniliğin, kültürün yana yana durmasının  söz konusu olamayacağı yandaşlık ve tarafgirlikte kimselerin ellerine su dökemeyeceği sığlıkta; kültürlü tanımlanmaları için üniversiteyi bitirmeyi yeterli bulan; laik, dinci, muhafazakar, solcu, sağcı çığırtkanların, sırf destekledikleri liderlerin, iktidarların zamanını, dönemini ululaştırma, kutsama hedefli “bizim zamanımızda; adalet, özgürlük, eşitlik, saygı, sevgi vardı, düşün enflasyon dahi sıfırdı, yoktu böyle şeyler, kadına şiddet, taciz, yolsuzluk falan hiç duymadık” gerçekliği “her şey kısıtlıydı, fakirdik ama daha mutluyduk”un olabilirliği sanallıktan öteye geçmediğinden, ispatı için uğraşmaya değmezlikte; hay Rabbim! Az ya da çok ulaşma imkanı bulunacağından; başkasının yediğine içtiğine, Marlboro sigarasına, son model eşyalarına özenmenin rüya sayılacağı yirmi birinci yüzyılda “bir tripoda, bir kameraya yenilecek” koşullar sayesinde Emine Bulut, George Floyd cinayetlerinin “kim vurdu”ya gitmesini engelleyen eğer o günlerde keşfedilseydi kameralar kaydedeceğinden Sinan Suner’in öldürülmesinin protesto edildiği Ayrancı Hoşdere Caddesi’ndeki eylem sırasında çıkan çatışmada er Zekeriya Önge’li vurmadığı ortaya çıkacağından Erdal Eren tutuklanmayacaktı iletişim araçlarından kameralardan, telefonlardan, internetten, televizyonlardan, sosyal medyadan yoksun kelle koltukta gezilen, rüşveti, yolsuzluğu, haksızlıkları, hakareti, linçi, mahalle baskısını, yalanı, iftirayı anında kanıtlayacak bir kameranın, kendini, kimliğini ifade edeceği bir platformun bulunmadığı, darbenin ayak izlerinin görülemeyeceği karanlık bir kenara bırakılsa bile, tabak, çanak her dakika elde yıkadığından zıvanadan çıkılacak bulaşık makinesiz dünün “ahh nerede o eski günler” özlemiyle anılması acaba “yaratıcı beynin” Orta Doğulu versiyonunun sonucu muydu? Bir yaştan sonra eninde  sonunda herkes, ebeveynlerindeki bir, iki, üç, beş kuşak öncesi akrabalarındaki huyların, duyguların, davranışların, hastalıkların kendilerinde zuhurunu annem gibi ben de bir şey atmaz, her şeyi biriktirir babam gibi aniden öfkelenir oldum, oğlan tıpkı büyük dayı, özgürlüğüne pek düşkün anneannem de elini böyle sallar ‘heyvaho hey’ derdi, ayyy bir inatçı bir inatçı, tembel ya bıraksan hep yatar, demez ki kalkıp iki şey yapayım belirlemesinin ardından yürürlüğe konan ‘kime çekmiş bilmem ki’ hayreti, genleriyle bağlantıyı koparıp, kabahati bireye atan “gerçekten kaçış”ı rutine bindirenler gibi, dediğim dedik yeni yetmeliği, asırlardır üzerinden atamayan Türkiye’de “o güzelim eski günler nerede”yle kastedilen İmparatorluk dönemine hasret olduğundan söze “bizim zamanımız da …”yla başlayanların aksine, hayatı çekilmez kıldığından, değiştirebilinecek bugünkü müesses nizamın, statükonun tarumarlığına taraftarlığın pekişirken Avrupa, Amerika kıtasındaki ülkelerin; başka türlü rahata, refaha, kaliteli yaşama ulaşmaları imkansız olduğundan hayatın, evrenin mazotu, dinamiği Sanayi Devrimi’yle atağa kalkıp, yeni icatlara odaklanarak her alanda yaşadıkları – Jardin des Tuileries’te ilk fuarı düzenlenen 1898 yılında Paris sokaklarında, otomobilin atlı arabaların yerini almasına, telefonun icadına, elektriğin, uçağın kullanımına tanık Proust’un “Françoise, telefonu kullanmayı öğrenmemekte ( sanki aşı kadar tatsız ve uçak kadar tehlikeli bir şeymiş gibi ısrar ettiği…) Paris çevresinde, kısa bir süre içinde, gemiler için limanlar neyse uçaklar için aynı işlevi gören uçak hangarları inşa edilmişti … Albertine sevinçten kabına sığamaz, uçak havalandıktan sonra geri dönen teknisyenlere sorular sorardı…. Aynı şekilde, bir zamanlar, yarattığı mucizelere şaşırıp hayran kaldığımız, doğaüstü bir aygıt olan telefonu da şimdi hiç düşünmeden, terzimizi çağırmak veya dondurma sipariş etmek için kullanıyoruz …” satırlarındaki – gelişmelerin matbaanın icadındaki gibi Orta Doğu ülkelerine arzıendamının yönetimlerce geciktirilmesiyle önceki neslin; ebeveynlerin, gençliklerine, orta yaşlılıklarına denk geleceğinden bizim zamanımızda yoktu ki böyle şeyleryakınmasını ciddiye almayan sanki öncesi yok hep varmış sanılan şayet tahta, çamurdan bebeklerin, konuşan Barbie’lere; elde dikili bez çantaların Sünger Bob, Örümcek Adam, araba baskılı okul çantalarına; radyoların televizyonlara,  merdaneli çamaşır makinelerinin otomatik makinelere, ev telefonlarının internete, cep telefonlarına yerini bıraktığı teknolojik değişime paralel eskiden kadının meziyeti, üstünlüğü kabullenilirken  “bu yaşa kadar biriyle birlikteliği olmamış, ne bileyim, kesin bir şey vardır” şüphesinde bakireliğin yerildiği  ‘hamile kalan banka mensubumuzun evlilik dışı gayrimeşru çocuk doğurması genel ahlaka, örf ve adetlerimize aykırıdır diye işine son verilmişti. Şimdi kimliğini bilmediğin erkeğin spermini alıyorsun sperm bankasından, hamile kalıyorsun. Kimsede çıt yokla ahlaksızlık sayılanın ayıplanmadığı düşünsel, zihinsel gelişimde uzunca bir süre, asır sonrası değil de bilgisayardan laptopa geçen hızla ilerlenilseydi ay öyle sevindim ki anlatamam, Ermeni’ymiş biliyor musun pek zanaatkardırlar, o yüzden duyguları da pek bir incedir, zariftir, Dolmabahçe Sarayı’nı bir Ermeni yapmış, bu ülke çok şey borçlu onlara övgüsüyle; yıllar yıllar öncesinde ötekileştirilenlere hak ettikleri  itibarları iade edilirdi düşüncelerinde, içinde yanında götürdükleri çocukluğun, gençliğin bulunduğundan çıkarsız “nerede o her şeyi sımsıcak kucakladığımız günler” üzüntüsünde, ama ve lakin “nerede bizim zamanımızdaki” okunu fırlatanların yaşadıkları toplumdan habersizliklerinin, ilgisizliklerinin “biz hiç bilmezdik kim Kürt ? kim Ermeni ? kim Rum ? kim Alevi ?” söylemiyle ,  çarpıklığıyla yaratılan; resmi ideolojinin kendisinden saymayıp, çizdiği sınırların dışına ittiği kökeni, dini, mezhebi farklıyı, muhalifi mahkum eden Türk müesses nizamına muktedir akılın önce başörtüsü yasağı, ardından “Türkiye İran olmayacak”, “Mollalar İran’a” sloganları eşliğinde 28 Şubat darbesiyle yaşatacağı mağduriyetle, budamayla köpürterek güçlendirdiği AKP eliyle iktidara taşıdığı siyasal İslamcı, muhafazakar, mütedeyyin, milliyetçi, az biraz da liberal kesimin kendinden öncekilerin söylemlerini kendilerine uyarlayıp biz eskiden kim Sünni, kim Alevi, ateist, kim deist bilmezdik, bizim de gayrimüslim arkadaşlarımız oldu ama saygılarından ramazanda yanımızda ağızlarına lokma koymadılar, din derslerinden muaflardı, yine de girerlerdi. Herkesin dini de dinsizliği de kendindeydi, saklıydı. Şimdi öyle mi? Yok inanç ayrılıkları, yok ben Alevi’yim, ateistim, oruç tutmam da vıy vıy da vıy adaptasyonunu öne sürmeleri yok mu tam evlere şenliğiydi Türkiye’nin. Hayır, yaşamasan, tanık olmasan sanacaksın ki “kimsin”e, içinden geldiği, hissettiğin gibi her türlü aidiyetten uzak ‘ne, kim olmak istersem oyum, bugün Ermeni, yarın Türk’üm, bir başka gün Kürt ’ dendiğinde bireyin düşündüğüne, davranışına, eylemine hoşgörülü, yaftasız yaklaşan toplumsal olgunluğa asırlar öncesi eriştiğinden; tehcir, 6/7 Eylül, Maraş, Çorum, Madımak, Roboski katliamları, onlarca Taylan Özgür, Vedat Demircioğullarının öldürülmesi, Deniz Gezmişlerin, Erdal Erenlerin darağaçlarında asılması, faili meçhul cinayetlerin kol gezmesi Sierra Leone’de yaşanmış da işkencenin, şiddetin hiçlendiği, kadına saygının tavan yaptığı, darbenin “d”sinin, rüşvetin “e”sinin bilinmediği, demokratik, insan haklarına saygılı ayyy eskiden de pek bir güzel, pek bir hoş memleketimiz vardıhaklılığında bir Türkiye, bir memleket var ortada da o yüzdendir “bizim zamanınızda yoktu böyle şeyler, eskiden buralar bağ bahçe, tarla dutluktu” hasretli, gurbetlik. Heyhat! yıllar yılar öncesi de özel, resmi bir kurumda işe girmek ya da hastaneden randevu almak gibi herhangi kıytırık bir iş için bile gerekli torpili, adamı bularak, rüşvet vererek kayrılarak hak yemeyi yapmasam, etmesem, bulmasam da o kadroyu, ihaleyi almak, o arsayı kapatmak için başkası uğraşacak, rüşvet verecek torpil ayarlayacaknormalleştirilmesine herkes gibi babanın, amcanın, etrafındakilerin de yetenek, liyakat gerektirmediğinden balıklama dalmaları; uzağa gitmeye ne hacet güya güvenilmesi istenen FETÖ’cülere verildiği ispatlandığından mahkemeye taşınmış ÖSYM’den çalınan sorularla yapılmış KPSS, ÖSS, komiserlik, askeri okullara giriş, görevde yükselme sınavlarının binlerce mağduru göstermiştir (teknolojinin bu kadar gelişkin olmadığı yıllarda neler yapıldığını kimse bilmek istemez) ki “bizim zamanımızda her şey başkaydı” dillerine pelesenk edenler; değiştirilemeyen mevcut sisteme egemenlerine merkezi ya da yerelde iktidar partisinin MYK üyesi, bakanı, milletvekili, belediye, il başkanı, meclis üyeleri ya da onları tanıyan partili biri ve de hala iş yaptırmada en etkili güvenlik güçleri ya da medya mensubu kişiler vasıtasıyla sözünü geçiren birini bularak ucundan kıyısından kuracakları ilişki sayesinde akla gelen her türlü işlerini rahatça halledip, çoluk çocuklarıyla yaşadıkları “hayatın bayramlığını” sonlandıran bir iktidar değişikliğiyle karşılaştıklarında düşecekleri bunalımda kıvranacaklardır….

….heyvaho hey! benden söylemesi, üç yıldır elini sürmediğin sende9.doc Word dosyanda kurguladığın roman taslağının, taslaklıktan romana dönüşmesi, her satırda ardına düştüğün “istemsiz belleğin” belleksizliğinin hışmına uğramak üzere. Bak ! haberin olsun, seni ölümle tanıştıran amca kızı Leyla’nın açtığı yaranın peşindeyken, aniden konudan yan yollara sapıp, okuyucuya bir önceki paragrafta yazdıklarını unutturacak uzaklaşmalar, çağrışımlar romanı içinden çıkılmaz metin haline dönüştürmek üzere. Dur! hemen savunmaya geçme, ben söyleyeyim sen yine de bildiğini oku, tamam… tamam… sustum. Ahlaktan, kuraldan bi haber, kabile yaşamı cinselliklerin yaşandığı, erkek çocukların evlendirilmesiyle çoğalan hane halkının derebeyine çalışır gibi ev damına, ocağa çalıştığı feodal aşiret, sülale ilişkilerinde, çocuklar da aynı soydan, kandan geldiklerinden, aşiretin ortak malıymışçasına muamele görecek her kadın, her erkek, ev damındaki çocukları kendi çocuğu; amca, teyze, dayı, hala çocuklarını da kardeş bellettiğinden, herkesin o kadar çok dedesi, nenesi, teyzesi, dayısı, halası, amcası, kardeşi olurdu ki ‘aaaa teyzen mi? Aynı yaştasınız, nasıl oluyor? şaşkınlığındakilere şaşırmanın sıradanlığında; tarlanın, tapanın, malın, mülkün, yeme, içme, giyinme gereksinimlerini karşılayamaz hale gelmesiyle, “çekirdek aile” kavramının duyulacağı köyden şehre göç günlerinde; bono ma’nın, çe Resul’ün aile reisi  amcan Hasan, üç aylık mahpusluk sonrası dewa ma Badan’a geri dönen Leyla’nın babası Üseyin’e ‘bi sıtar olmadın (duramadın, geçinemedin) Van’da. Laooo burada ne yapacaksın? Bu arazi, bu üç beş davar geçindirmez hepimizi. Almanya’ya işçi alıyorlar. Akile, çene Haydar’da gitti; kadınların şansı erkeklerden fazlaymış, hemen alıyorlarmış. Önce veyvi, Nace gider, iki üç ay sonra sen de gidersin yanına. Çocuklar, bizim çocuklarımızdır, gül gibi bakılır. Durumunuz düzelince alırsın yanınıza. Hem tırpan çekmekten, ot, buğday biçmekten kurtulursun’ aklını vermesi, şehirde yaşamaya dünden razı çene Hüseyiné Alié Sormemedan Nace’nin de ‘çe Resul’ün kalabalığının hizmetini yapacağıma, giderim, çalışırım oralarda, paramı da atarım cebime. Hem çocuklar için de iyi olur, okurlar. Apo Haydaré Zeynelé’n çocukları okudu dava vekili oldu, Turna’nın abisi hakim çıktı ama yanı yaşta olan çe Resul’dekiler ne oldu? Maraba…’ atılmasıyla Ankara’ya gidecek babasıyla, annesinin yeni doğmuş üç dört aylık kardeşi Burhan’ı emanet ettikleri amcan kızı Leyla, üzerinde kalın (depresyon) hırka, serin ilkbahar sabahında toprak köy yolundan ana caddeye kadar birlikte yürüdüğü ‘çene ma, kızım, çene dön, uzaklaşma köyden, köpek vardır

‘daye, maye mı ne zaman gelirsin?

‘korkma, ölmeden gelirim. diyecek annesi Nace’nin ardından bütün gün, hava kararana dek ağlayacaktı. Onlarca başvuran arasında Almanya’ya güçlü kuvvetli, sağlıklı işçi götürmek istediklerinden, alacağı hayvanın incelenmedik yerini bırakmayan celepmişçesine, ağızlardaki 32 dişten birinin eksikliğini, bedenlerdeki ufacık bir çiziği bahane eden Alman yetkililerin, sağlık raporuna baktıkları amcan kızı Leyla’nın annesinin, 46’daki Varto depreminde, ev damında ortadaki kalın tahta kolonun (ustunun) altında kaldığından – gulamın, yazık başı böyle sallanırdı, elleri de titrerdi, şimdi benim de öyle sallanıyor ya çok üzülüyorum, babam, piyimi, Hüseyiné Alié Sormemedan çene ‘hele bana bir kahve pişir.’  dedi. Lojında közün üzerine koydum cezveyi, pişmesini bekliyorum, o kadar bildim altımdan yer kaydı, a o koca ustun ( danik, direk) boynumun arkasından vurdu beni. Allah yardım etti de ateşin içine düşmedim. Enkaz altındayım, toz, toprak, abim Kadimé Hüseyiné Alié Sormemedan, sesimi duyuyor, o zaman evler böyle beton değildi, taş, tahta karışık  “Nace, Naceduydum,  valla hatırlamam, ses verdim mi vermedim mi ama abim, geldi, ne yaptı etti bilmem, karnımın altına elini koydu, çekti taşın toprağın arasından, ustun  arasından çekerken böyle kaşımın ortasından, başıma doğru yırtıldı derim, kan içinde kaldı yüzüm, gözüm. Acısını nasıl anlatsam, nasıl… A o kaşımın ortasından başlayan, alnımı geçip başımın arka tarafına kadar yol olmuş yara izini  gördüklerinde  ‘uzaklarda, dilini bilmediğim bir yerde, tek başıma ne yaparım diye sıkışıyordu göğsüm.O sarı kafa Alman’ın söylediği söz, onca yıl geçti hala aklımda “fan, fun”… Anladım, beni almayacaklar,  sevincini açık edemediğinden hayalinde havaya uçan veyvi Nace, büyük amcan Hasan’ın Almanya hayalini söndürürken, yetkili birinin görür görmez direkt Almanya’ya yollayacağı güçte kuvvetteyken ,  Almanya için niye müracaata yeltenmediğini sormadığın, 1.90 boyunda, iri cüssesiyle manda, at, öküz (camış, astorı, ga) yerine kendini koştuğu sabanla tarlayı süren, bir oturuşta su, bulgur, unla pişirildikten sonra üzerine sarımsaklı yoğurt, tereyağı koca bir tencere (haşılı) Xaşıla’ı Eroo Uso, bu yaptığın ne senin? Suyun başını tutuyorsun, önce benim tarlam sulansın diye, diğer köylülerin tarlası ne olacak? Suyu bırak da biz de tarlalarımız sulayalım  eften püften onlarca, bilhassa da buraya koyduğum taş benim arazinin sınırıydı, sen niye alıp bu tarafa koydun? Gör bakalım şimdi! hıncıyla kucaklanan kaya büyüklüğündeki taşı az öteye bırakıp madem öyle arazimin sınırı işte buradır tarla, arsa, yayla, mera anlaşmazlıklarının, kavgaların eksik olmadığı, bugün traktörle yapılan ağır fiziksel işlerin beden gücüyle yapıldığı, çoğunlukla da günde bir, iki kez yemek yenen dağ köylerinde; Batı’daki gibi yılda iki üç kez mahsul alınmasına, sebze, meyve yetiştirilmesine izin vermeyen iklim koşullarında, hem enerji veren hem besleyici hem lezzetli hem de her zaman evde bulunacak malzemelerden yapıldığından ucuza mal edilen, misafirlere de ikram edecek  bir şey bulalım derdinin, fakirliğin keşfiöğlene, akşama hazır olur dendiğinde akan suların, işin gücün durdurduğu utanmanın, düşmanlığın kenara itilerek, kanlı bıçaklı olunanın evine bile gidilecek mühimlikte bazı yörelerin Bafko, Babuko, kilora sir’i, bir tepsi Zervet’i (Zerfet’i)  baş, işaret ve orta parmaklarını birleştirilip kaşıkmışçasına kullanarak yiyen amcan kızı Leyla’nın babası Üseyin’in eree bu Zerfet var ya, bir keresinde, biliyorsanız, anlatmayayım, büyük büyük dedelerden birisi bu Zerfet’le idare lambası sayesinde…hey gidinin günleri heyyy ! sonrasında lüks (lüküs, löküs)’ün, elektriğin pabucunu dama attığı köylerdeki, gecekondu mahalleleri, gettolardaki yoksul, eziyetli yılları akla düşüren; küçük, titrek, yarı karanlık ışığında yazılanları görmek, kitabın içine düşülecek, bir neslin en son Kıbrıs Barış Harekatı’nda Ankara’da gece karatma uygulandığında mumla birlikte revaçtalığından haberdar oldukları, yazın sinek, böcek cinsi haşereleri anında ortamına teşrif ettiren, kış akşamlarında soba, kısa dalga çeken radyo eşliğinde, evin dedesi, ninesi yoksa anne, baba, amcası tarafından cinli, devli, dört başlı yılanlı masallar, hikayelerle mükafatlandırılan çocukları, geceleri dışarıya çıkamayacak, tuvalete gidemeyecek korkağa dönüştüren, hafif siyah dumanı, yaydığı buram buram gaz yağı kokusuyla solunum sistemine ince , ince zarar verdiğinden akciğer hastalığının yoldaşı, ev kadınlarının da onca iş arasında vakit bulup el işi, göz nuru örtü diktikleri, ördükleri; yakılmadan önce azlığı gecenin derdi, kızgınlık sebebi; azalmışsa gaz yağı tenekesinden huniyle gaz ikmali sağlanan bakır, porselen, cam haznesindeki şayet kömürleşmiş, erimişse ucundan az kesilen, fazla yükseltilirse gereğinden çok ısı verip şişeyi çatlatacağından kibrit çakılarak uygun ışığı yayması için fitilin ayarlandığı, yandığında çıkan duman kolayca is, kurum yaptığından her gün temizlenmeden büyük bir dikkatle yerinden çıkarılan kimi zaman küllü su, kimi zaman ince kum, sabun, deterjanla yıkanıp, yumuşak tülbent, bezle kurulanıp “hoh” nefesiyle parlatılan – kırılmadık hanenin bulunmadığı – uzun, ince şişesinin (şuşenin) yerine oturtulup ya hemen yakılacağı odadaki duvara çakılı çiviye asılan ya da hava kararıncaya dek hep bekletildiği yere konulan, sayısının, ekonomik durumuna göre değiştiği ev damlarında; şöminevari ocağın; lo(c)jın’ın yer aldığı mutfakta, antrelerde, hollerde çıra; odalarda gaz yağı lambaları yanar, eğer geç kalınmışsa, erkeğin güreree bir bakın hele! kimse, hiç kadın yok mudur orda, zifiri karanlıkta az kaldı kapıya, sedire, sobaya çarpıyordum, önümü göremedim düşüyordum, lamba nerde kaldısesi,  korkulan karanlığı yardığında, lambayı elinde taşıyan kimse onun eteğini tutarak, “gece karanlıkta bir şey yapılmaz, uyunur” öğütlü aile büyüklerinin oturduğu odaya giren, gündüz dağ, bayırda koyunların peşinde çobanlık yaptıklarından, yorgunluktan genellikle birinin – annenin amcası Hüseyin’in–  kucağında ya da odasında uyuyakalan ya da odanın en uç kısmına çekilip varlığını unutan büyüklerin konuşmalarını dinlerken ressammışçasına duvara yansıyan ışığın gölgesinde elleriyle hayvan şekilleri çizen, avuçlarındaki kuru yufka, elma, salatalık, mısır, kavrulmuş buğday, çedeneli kuruyemişleri yiyen çocukların bazen birbirlerini de korkutmalarını sağlamış şehirlilerin gaz yağı, köylülerin idare lambasının karanlık ışığı sayesinde derken Zerfet’ten koca bir lokmayı da ağzına atığında, dudaklarının kenarından akan tereyağlarına aldırmayan amcan kızı Leyla’nın babası ‘öyle akıllıymış ki büyük dedemizdiyordu altın şeklini vererek kestiği –Zerfet’in kızarmış sert, sarı kabuk parçaları kırtıkları alta, üstüne büyük bir, iki Reşad altını yerleştirdiği bez bir kese hazırlıyor, komşusu, cirané piyimi Seydalié Ali’ de Zerfet yemeğe çağırıyor. O zaman ağızdan çıkan söz senet, çek tamam. ‘Eree Seydali bak ! Anlaştık değil? Kesede Reşad altınlar var, şahitlerin huzurunda sana veriyorum. Uskül sen ve sen Piro Kamer, huzurunuzda tekrar soruyorum, Seydali’ye, Kortagul’deki tarlayı bana sattın değil mi? Şahitlerin önünde aldığı keseyi açınca en üstte yarı karanlık ışıkta parıldayan altını görünce, bir de büyük dedenin en azından komşusuna bir numara çekmeyeceğini, kandırmayacağını düşündüğünden, güvendiğinden değil ha, zavallı Seydali, gözleri kamaştığından saymadan “sattım gitti” diyerek keseyi alıyor, evine gidiyor ki ne gitsin, duman Seydali’yi almasın, keseyi açıyor, döküyor örtüye… Vay ki ne vay… Soluğu çe Resul’de alıyor da ne fayda! İtirazını ‘ eree baoo iyi valla, şahitlerin hem de Piro’nun önünde el sıkış, altınları al git, sonra altın değilmiş, beni kandırdın, ortalığa düş, ne kadar akıllısın’la çeviren,  civarın en iyi ekin veren tarlasını böyle almış, büyük dedenin; tarlaya çökme, konma sahtekarlığını ‘o kadar akıllıymış ki pazarlamasıyla sunan aile içinde oyun bozandır, tüm dengeleri değiştirir’ deyimini eklettiren; ayda en az bir kez anne, hafta sonu yapsan, dayımları da çağırsak, güzel olmaz mı?’ siparişi verildiğinde, romatoid artritin eğri büğrüleştirdiği elleriyle zorlanarak piyasadaki tam buğday, çavdar, siyez, kara buğdaydan en az iki kilo unu tek başına ya da karıştırarak su, tuz ekleyerek yoğurduğunda her seferinde ‘hiç unutmam, bir gün Zerfet yoğuruyorum, abim Ali’nin eşi yenge Saadet, benim yaptığım Zerfet’i herkes çok beğeniyor, çok güzel olur, dedi. Ben de yenge, un, su, tuz başka bir şey koyulmuyor ki niye seninki bizim yaptığımızdan güzel olsun dedim. O da eree, ben sizin gibi değil, çok yoğuruyorum dedi.’  anısını anlatan  annenin, yuvarlak  ekmek şeklini verdiği hamur, en az iki, üç saat fırında ki makbulü sac altında yavaş yavaş – piştiğinde, ellerini yıkayacak, kolları sıvayacak aile üyelerinin çevrelediği masaya tepsiyle konan Zerfet’i yemek için meşakkatli yolu katetmek için, büyüklerden birinin eline bıçak almasıyla  ‘aklıma ne geldi, geçenlerde dairede … ofiste … okulda konuşuyorduk, herkes yöresinin meşhur  yemeğini anlatıyordu, bana da sordular ‘ sizin oranın ki ne? ”yle sofraya buyur edilen anekdotların vardığı son; hayatının her anında, her evresinde yaşadığından ayrımcılığa uğramışları yöresel yemeğini tarifinden alıkoyan, çekindirten; ülkenin neresine gidilirse gidilsin karşılaşılan bir Isaac Newton, Edison, Dostoyevski, Debussy, Faulkner, George Orwell, Maria Callas, Obama, Bill Gates, Mark Zuckerberg, Aziz Sancar, Oğuz Atay olsa bir nebze katlanılacak, tolerans tanınacak, olmadıkları halde Jane Austen deyimiyle “hiçbir şey olmamalarına rağmen kendilerini bir halt sanan” öyleymişçesine ortalarda racon kesen her şeye karşı çıkmakla yetinmeyip Fatih Portakal, Selçuk Tepeli’ymişçesine her şeyi dizayn etmek istediklerinden ağızdan çıkan her şeyi “aaa”yı bile yorumlamaktan da usanmayan; sağcı, solcu, demokrat, otoriter, laik, mütedeyyin, İslamcı, fark etmez herkeste, her şeyde, her alanda, her yerde kökleştirilmiş, kökleşmediğini gördükleri nüvelere de kök hücre nakliyle enjekte edildiğinden düşüncesini, dinini madem Tanrı tek ve hepimizindi;  neden her biri, bir öncekini ötekileştirecek, buyruklarını, ayetlerini çöpe atan dört Peygamber, dört Kutsal Kitap yollayıp “hayatı tamamıyla kaydedilen tek peygamber Hz. Muhammed ve ne güzel dindir İslam ve onun kitabı Kur’an, gerisi…” kutsaması yapan kullarını birbirine düşürdü sorgusuzluğunda mezhebini, inancını, ibadethanesini, kökenini, dilini, zevkini, giydiğini, yediğini, içtiğini, müziğini, sanatını, modasını, cinsel tercihini bir başkasınadiğerine dayatan tahammülsüzlüklerini tonca “Çankırı’dan, Yozgat’tan, Çorum’dan adam çıkmaz, senin yaptığını Çorumlu yapmaz” ; “bu kırolardan, Kürtlerden adam olmaz”; “bakma sen, onlar Müslüman değiller, inkar etseler de resmen başka bir din gibi Aleviler” vari kırıcı, aşağılayıcı yapıştırmalarla kimseleri geçtik, illeri, ilçeleri, köyleri, ülkeleri beğenmemezlik genç kız dediğin dinç olur, sabahın köründe kalkar ayağa’yla  uykusunun haram edildiği “boş bırakırsan orospu olur” izlemesinde “kadından şoför mü olur”, “kadın dediğin erkek işine karışmaz, evde oturur, çocuk bakar” cinsiyet ayrımcılığı yüklü; o güne değin işin düşmediğinden, öyle tek tip düşünen prototiplerle dolu ortamda bulunmadığından, bireylerin inanılmaz derecede kötü niyetli olabileceğini de öğretecek öyle bir soruyla da karşılaşmadığından, ortaokul sonundan itibaren de gitmediğinden gerçekten bilmediğin sadece Varto’yu biliyorum ama akşam annemlere sorarım’ masumluğunu delen ‘sana, dosdoğru  Alevi misin,  Sünni misin soramadığından, aklınca kibarca sormuş ama kimse o, boktan biri, belki MİT’tendir, uzak dur” açılımını getiren, ayrımcılığını akıttığı nerelisin?Öyle mi? Peki, aşağı, Doğu Varto’dan mı? Yukarı, Batı Varto’dan mısın? cinliğindeki, daha sen bizim oraların meşhur yemeği Zerfetder demez dur, dur heleadı ne dedin? mim’ini kondurup ‘Zerfet…’;’Ayy, o ne öyle ayol, nasıl bir isimdir o, zeret, zerved, zerdi mi? On kafadan çıkan on değişik isimlendirmedeki küçümsemeyle kendini ele verdiren faşist yaşam kültürüdür. Şayet dünyada da popüler Ermenilerden, Rumlardan, Lazlardan esinli baklava, sarma, dolma, börek, döner gibi yemeklerden olsaydı Zerfet, üstüne atlayıp şu Yunan’ın, Rum’un, Ermeni’nin, Gürcü’nün yaptığına bak ! tarih boyunca bizim olan her şeye sahip çıktıkları gibi buna da sahip çıktılar, kıçımızdaki donu sahiplenmediler ya ona dua edelim’ nefretini kusacağın; bir arada yaşayan toplulukların, halkların yemeğinden, dininden, dilinden, inanışlarından, geleneklerinden, müziğinden, kültüründen etkilenmemesi, kaynaşmaması doğanın matematiğine ters olduğundan “Türk, Kürt, Yunan, Ermeni, Rum mutfaklarının kıyısından, köşesinden katkı sunduğu baklava, lokum, börek, çörek, yufka, hepimizin ortak değeri, ne güzel, nam salmış dünyaya cümlesini kurmaktan aciz mantığına sonuçsuzluğundan usandığın yemeğin isminin Kürtçe olması mı faşist kulaklarınızı tırmaladıeleştirisi sonrası olacakları deneyimlediğinden dışlanmışlığını daha da artıracak tartışmalardan kaçınmak, o “mim”li safhayı bir an önce geçmek için anlatıyorum, tekrarı yok, ona göre’ – o günde YouTube, internet yaygın olsa aç https://youtu.be/hi8ZCq– XdNc?si=0SnodDvR62TMaKJs sarımsaklı geleneksel zirfet, sir, babuko yemeği nasıl yapılır linkini kurtul iyi de şimdi nasıl tarif edilir bu yemek karalarını bağlarken, ortada pişmiş bir (hamur) ekmek, ufak ufak parçalanacak “kırtık” denen, pek değerli kızarmış üst kısmı kapak gibi kesilir, kenara bırakılır, içindeki pişmiş hamur, tabağa alınmak üzere yavaş hareketlerle kaşıkla, makbulü ağza girecek lokma büyüklüğünde çıkarılmasıdır, yoksa elle ufak ufak bölünür, bu işlem dikkat ister zira derine dalacak bir kaşık hamlesinin, tabak işlevi görecek alt kabuğu parçalaması, pişmiş hamurla yama yapılmasını gerektirecek. Bu önemli görev ifa edilirken, ağzın, dilin yanacağı bilinmesine rağmen bir parça yenmeden durulamaz… odadakilere demedim tabii, geçtim orayı. Efendime söyleyeyim , sonra o altta tabak haline getirilmiş sert kabuklu kısım sarımsaklı yoğurtla sıvanır, ufaltılmış hamurlar üzerine de kırtıklar yerleştirilir ki ‘yoksa büyük büyük dedenin hikayesini de mi anlatın ?

‘daha neler… adımız çıkmış dokuza, anlatsam sanki kendi ailelerinde yokmuş gibi ne düşünecekler ‘bunlar mangalda kül bırakmayan, dürüstlük abidesi geçinen Aleviler, şu yapılana bak!” İster Alevi ister Sünni ol, bu toprağın adamı, kadınısın, söz biter. Herkesin hamuruna konmuş maya aynı, bunu düşünmez bile. Sahi herkes anlatıyor da sülalenin akıllısı büyük dedenin ismini duyduğumuz yok, adı neymiş baba?Sofradakilerin şaşkın bakışları, sorunun babaya sorulmasının, kesinlikle bir anlık boş bulunmanın eserliğine inançtandı. Zira herkesin yaşadığı halde yapmaya devam ettiği, birini kaybettikten sonra illaki bir gün ardından söylenen ‘oysa ne kadar haklıymış, ne kadar da iyi tanıyormuş herkesi, şimdi anlıyorum’ itirafında gizli pişmanlık içinde, ilişkilerini hep asgaride tuttuğu, evine gidip gelmediği akrabalarının, yeğenlerinin ve daha pek çok yakınının isimlerini bilmeyen nerede yaşadığını, kiminle evlendiğini, kaç çocuğu olduğunu merak etmediği, görüşmediğinden çocuklarını tanımadığı üvey kız kardeşi, halan hakkında ‘pek fena bir kız değildi, evlenip göndermişler, ben Badan’da mıydım değil miydim ? hatırlamıyorum’ sonra da … ‘ne merak edeceğim, evlenmiş işte’ izahını yapan; muayeneye götürdüğü daire doktorunun nasıl bir babasın ya, çocuğunun doğum tarihini bilmiyorsun öfkesiyle, annene dönüp bu kimin çocuğu çıkışını umursamayacak   vurdumduymazlıkta, ne zaman doğduklarını, doğum tarihlerini bilmemesini ne olmuş , bilsem ne olacak savunmasıyla çocuğuna, eree, kardeşin Ayşe kaç doğumluydu?diyebilen, yaşadığını öyle değil de böyle yapsaydımyapmasaydım keşkegeri dönüşsüz geçmişe uğurlayan, kimseye hesap vermeyip, hesap soramadığı başıboş çocukluğu yüzünden belki de,  tek bir gün hayata dair insanlara böyle davranmak lazım, şöyle yapmalı tavsiyesini duymadığın ama ‘sırf yemek, yemek yemek için yoksa beni sormak için gelmiyor. A o yok mu ?  az mı kopardı benden para, paracı adam, gözü paradan başkasını görmez. Ha nedir gideyim de yanına, iki üç kuruş koparayım, atayım cebime. Ben bilmez miyim onu, bedava ya, kaçırmaz, illaki gelir buraya… aman ha…” yinelemeleriyle kimseye güvenmemek gerektiği ihtarını, akrabalarından, çevresindekilerden hep bir olumsuzluk, bir kötülük beklentili düşüncelerini aktarmayı unutmayan, 12 Eylül darbesinde Kastamonu’ya sürgün sonrası kırk altı yaşında resen emeklilik dilekçesi veren babanla tamamen zıt, çocukluğunda yaşadıklarını hala hafızasında canlı, capcanlı bekleten, sülalesine, tarihine meraklı annen, her zamanki gibi, babanın yerine geçmişe dair konuşacaktı ‘babanın tarafını tam bilmem (babasının babasıyla, kocasının babasının kardeşliğini atlayarak) o yüzden büyük dedenin adını bilmiyorum. Ama çok önceleri olmuş bir olay. Bizim dedeler akıllarına eseni de yaparmış, başını alıp giden bir dedeyi anlatılar. Belki de o’dur. Bir daha ne gören olmuş onu ,  ne de akıbetini bilen var, gidiş o gidiş, ismi Selim’miş, galiba. Babanın dayısı Yusuf’un, Yusuf’u Naze’nin oğlu Alié Yusufé araştırmıştı, bana abla dedi dedemin izini bulamadım demişti…ama’ information’nu (bilgisini) yemeğe düşkünlüğü tartışılmaz babanın ‘de haydi, rahat bırakın dedeleri, adamlar ölmüş gitmiş, tereyağını getirin sesi tamamlatmayacaktı hikayeyi. Ve final, ‘tümsek haline getirilmiş pişmiş hamurların yan taraflarına sarımsaklı yoğurt, en tepeye de tereyağı dökülür, elde kaşık, yumulunur tepsideki Zerfet’e’ tarifini bitirdiğinde donuk bakışları altında, araya zorunlu kamu spotu girme gereksiniminde ‘ tepsiden, tek bir tabaktan yemek belki şu an kötü gelebilir ama ne göze batar ne mide bulandırır, öylesine damak çatlatan bir lezzettir.’

 ‘onu boş ver, tarifi gözlerinde canlandırmamışlardır senin o iş yerindeki mal kafalılar, ertesi güne anca, kavrarlar. Bence uygulamalı anlatmak lazımdı.

‘anladılar anlamasına da, o anda hepsinin kafasından geçen ‘kırolar ne olacak, yemeklerinde kullandıkları malzeme hep aynı; un, tuz, yağ, yoğurt. Nerde bizim zeytinyağlı tabaklarımızın, enginarımızın, şevketi bostanımızın, rezenemizin asaleti … nerde bunların Zerdo mu, Zerdi mi daha isminde meymenet olmayan yemeği düşüncesinin sözcülüğüne de soyunan her dairenin, her ofisin, her büronun, odanın demek yetmez, her evin, her yerin olmazsa olmazı Alfalarından, tahrikçilerinden Emine söze  ‘bir yemekte,’ diye başladı  sarımsaklı yoğurt ve tereyağı varsa bu ikili hangi yemeğe girerse, o yemek zaten şahanedir. Benim anlamadığım niye pişmiş hamurları çıkarıyorsunuz, sert kabuğundan başlayıp ekmek gibi ufak ufak parçalayın, açın herkese bir servis, koyun ayrı ayrı tabaklara, dökün üstüne tereyağını, sarımsaklı yoğurdu, mis gibi yesin herkes. . Tam isabet! nihayet varılacak son! Buyurun, buradan yakın. Haksız mıymışım Zerfet’i tarif etmek istememekte? ‘Şimdi Zerfet, ya aile bir araya gelince ya da ağır misafir geldiğinde yapılan bir yemek olmasının yanında, kültürümüzde topluca yenirse tadı çıkan bir yemektir de. Yoksa bacım, bilmiyor muyuz biz, herkese servis açmayı. Ayrıca reytinglerde ilk ona giren ayıla bayıla seyrettiğin Hint dizilerinde, elle yemek yiyen Hintliler, İranlılar, Araplar, senin yediğin tarzda yemiyorlar ‘ayy pislikler ya elleri, gözleri yağ içinde’ dediğin için öldürülmeyi mi hak ediyorlar? Etçi avcı toplayıcı, göçebe toplumdan yerleşik topluma evrilerek gelinen günümüzde; gelişmiş, gelişmekte olan ve bir kap yemek olsa da karın doysa gelirine haiz vatandaşlarının makarnalı, patatesli, bulgurlu karbonhidratlara, kuru bir ekmeğe talim ettiği yoksul ülkelerin; sanayi, tarımla ilişkisine, gelir düzeyine, iklimsel, kültürel durumuna, tükettikleri geleneksel gıdalara göre değişkenlik gösteren; yapımında, pişiminde kullanılan teknik, yöntem ve malzemeyle bütünlük arz eden biyolojik ihtiyaç dışında; bugün de proteine dayalı sağlıklı, organik beslenmeyle alakalı tezlerin yazıldığı gelişmiş ülkelerde, güzellik müptelası erkek egemen küresel kapitalist sistemin yaratıp dayattığı 1.70– 75 arası boy, 90– 60– 90 beden ölçülerinde güzellik koordinatlarına uymak için çılgınlar gibi Paleo, Atkins , Dukan, Optavia, Ketojenik diyet listelerini ele tutuşturan diyetisyenlere koşan, yoktan var edilen “anne yemeklerinin” yapımcıları kadınları “akşama ne pişirsem” sendromunda öğüten, sunumu, yeme biçimleri farklı yemek kültürleri hem ülkelerin hem de insanlığın ayrılmazlarındandır, hal böyle olunca da daha hiç tatmamışken, denesen belki de seveceğin, hep yemek isteyeceğin bir yemeği “damak tadıma uymuyor”la sevmemek başka bir şey; ‘midesizler, ayyy iğrenç, öyle yapılacağına falan filan yergisiyle b.k atmak, karşı çıkmak başka bir şey. Yeme usulüyle UNESCO’nun Dünya Mirasını Koruma listesine girseydi Zerfet, o zaman da böyle eleştirecek miydin haspam, yoksa denemek içi kalkıp taa Varto’ya mı giderdin merak ettim? Duyan da dünya mutfaklarını sallayan yemeklerin çıkış noktası bir ülkede yaşayıp, 80’lerden sonra küreselleşmenin etkisiyle Hint mutfağı baharatlarının Fransız yemeklerine entegresiyle hayat bulan ‘bırakınız karıştırsınlar’ mottolu; tabloyu andıran sunumu bozmaya kıyılamazken , minik porsiyonları doyurmadığından aç bir karnın haz etmediği gastronomik akım ‘fusion cuisin’, ‘fine dining’ yaratan Michelin yıldızlı şeflere, restoranlara özgün, farklı yemeklere, tatlara aşinalığından diğer mutfakları, yemekleri beğenmiyorsun sanacak Emine’ diyebilirdim, demedim… demedim. Çünkü sadece Zerfet’i değil, havaalanlarının yurt dışı dönüş kontuarlarındahiçbir şey yiyemedim Barcelona’da, ne o öyle hep tapas, hep tapas, Allah’tan bir dönerci bulduk da…’

‘ne kaz ciğeriymiş be hocam, bi dünya da Euro.Bildiğin tereyağı kıvamında bir şey, midem kalktı, sittinsene yemem artık…’

‘ayyy İtalya dediler geldik, Rönesans falan iyi hoş da her yer pizza…

‘domuz, çok pis hayvan ne bulsa lüüp götürüyor, biz Müslümanlara boşuna günah yazılmamış domuz eti, jambonu, salamı hepsi kokuyor. Zaten ağzıma sürmem, aç kaldım oralarda, yanımızda birkaç paket bisküvi vardı da… Yok, onların kurabiyelerinde, bisküvilerinde de domuz yağı kullanılıyor…’

‘ya yemin ediyorum kahvaltı bilmiyor bu adamlar, bir kere çay yok, çay. Hep kahve… Hep kahve. Beyaz peynirle zeytin, mumla ara...’

‘aptal aptal çörekler, kuru Hasan bir de. Gülme, kruvasan dedikleri (zordur da yapımı; hazırlanan hamur buzlukta dinlendirilir, çıkarılır yağlanır, tekrar buzdolabına konur, bu işlem belli aralıklarla tekrarlanır ki en az iki, iki buçuk saat sürer) bizden çalınma ay çöreği, üstüne reçel. Nerde benim simidim, gevreğim, beyaz peynirim, zeytinim, domatesim, yumurtam…’

‘bizde tek kahvaltı da görülen yumurta , maşallah onlarda her yemeğin ana kahraman…’

‘ben yedim, Fransa ‘da hangi restorana gitsen bulacağın, pek bir şeye benzemeyen bir tatlı Creme Brulee ’ konuşmalarına yansıyan, seyahatten döndükleri ülkelerin kültürlerinin parçası yöresel yemekleri yerin dibine batırmaktan kendini alamayan; sızlanmacılığı da bol mevcut faşist yaşam kültürüne ait bakış açısının altında; artık, ne söylersen söyle, ikna etmek bir yana, günümüz dünyasında her insanın istediği, merak ettiği her konuda bilgiye ulaşabileceği, fikir oluşturabileceği  başta Google’ın yer aldığı mecra ve teknolojik olanakları yok sayanayyy maşallah her konunun da uzmanı, her şeyi de biliyor mübarek, bir şeyi de bilme be adambe kadın, ne olur’ dövmeli, psikolojik rahatsızlığın yattığına inandıran delilerin yeterliliğinde; Emine’yle hiçbir yere varmayacak tartışmaya girişmektense savunmasını yarıda kesen avukat edasında; aynı dayatmacı düşünce sistematiğinin ürünü psikiyatrlar da jüriymişçesine “tanık sizin” diyerek aradan sıyrılmak daha akıllıca geldi bana. Şöyle ki her gün duyulan;

Zerfet dedikleri bu muydu?

‘ay o neydi öyle, damak tadımıza uymak bir yana…

‘ahhh, ahhh, eskiden ne güzel bir hırka, bir tas çorbayla yetinirdik. Şimdi öyle mi ya, bildiğin tavuk sandviçin Chicken Royal, pişinin pankek olarak yutturulduğu garip garip Sushi Maki, yok Risotto, Paella, yok o, yok bu isimler konmuş yemekler her tarafta.

‘çoluğun çocuğun elinde hamburger paketleri, lezzette bizim Türk kahvesinin yanına yaklaşamayacak, kağıt bardakta, bir değil binbir çeşit filtre kahve; Latte, Espresso, Mocha, Cappuccin, Macchiato bir de cep telefonu… muhabbetlerinde asl olan, olanakları el verdiği halde yaşadığı ilin, ülkenin dışına çıkmayı istemeyen, elindekiyle yetinmeyi istikrar, tutumlu, prensipli adlandırarak kendine bir paye de veren, tutucu taşralılıkta; yeni bir fikre, düşünceye, davranışa, yemeğe, ürüne açık olup denemektense, alıştığı “kuru fasulye, pilav, turşu, soğan” kalıbının dışındaki gıdalar, sebze ve meyvelerle değişik; mantarlı, zerdeçallı kuru fasulye ya da çikolata soslu kadayıf sunma gafletinde bulunanı ‘kırk yıllık Kani olur mu yani, kaldır gözüm görmesin. Farklı, değişik bir şey yapmak istemiş. Ne yaratıcılık ama çikolata sos, kadayıf üzerine. Bir de yeni bir kahve çıkarmışlar, Türk kahvesi tiryakileri için tadı berbat. Türk kahvesine çikolata, zencefil, tarçın aromaları yakışmıyor, sallama çay nasıl demleme çayın yerini tutmuyorsa, makinede Türk kahvesi, cezvede hemfikirim amma velakin onca iş, telaş, arasında kimin cezve başında on, on beş dakika geçirmeye zamanı var? – pişenin yerini tutmuyor. linçlemesiyle yemediğini, içmediğini yiyenleri içenleri “ığğğğ iğrenç, Taylandlılar çiğ balık yiyorlar, Çinlilere ne demeli, önlerine ne gelirse hoop mideye…” aşağılamalı Narsist söylenmeli depresif kişilikler; tavırlarında, düşüncelerinde ufacıcık bir gedik açılmasına izin vermeyeceklerinden Emine’yle girişilecek bir düelloda yaralanmaktansa ‘bir gün Zerfet yaparsan sen, herkese servis açarsın canım benim’ dileğiyle konuyu kapatmanın mutluluğunda;

 ‘Zerfet’i kahvaltıda yemeyi daha çok seviyorum, çelik tavada kuru kuru ısıtılınca tadı başka oluyor.’

‘yani bitirmeyin mi diyorsun?

‘yok canım! Geçenlerde benim de başıma seninkine benzer bir şey geldi. Öğretmenler toplantısına gittim, Tuna’nın öğretmeni Simay ‘Gilda hanım, bir şey soracağım, Zerfet nasıl bir yemek?’ demesin mi! Dünyanın en iyi mutfağına sahip Fransa’da Tartare de boeuf, Chateubrıand, Croque Monsieur, Makaron yemiş biri sorunca tabii, az daha küçük dilimi yutuyordum. Telaşla, bir şey mi oldu, dedim. Yok, anket yaptık okulda. Çocuklara, sevdiğiniz yemekleri yazın dedik. Herkes köfte, patates, tavuk, hamburger, nutella, dondurma, sizin oğlan Zerfet yazmış. Sordum, nasıl bir yemek bu Tuna? anlatamadı. Duymadığım yemek olduğu için de...’

Simay hanım, bizim yöresel yemeğimizdir, restoranlarda bulunmaz, evde yapılır. Nasıl desem, bir tür kıymasız mantı. Tarifini şimdi versem size açıklayıcı olmaz. İyisi, anneme yaptırayım, videoya çeker, yollarım size.

‘sevinirim’ dedi Simay hanım. ’

‘yaparsın değil mi anne? sohbeti eşliğinde, taş kadar sert kırtık çiğnendiğinde kırılan dişlerin hesabının tutulamadığı on beş günde bir, bir tepsi Zerfet’i yiyen gavur oğlu gavur, öyle de yerdi, böyle eve gelip sofrada beş, on tane ekmek yerdi, yemin ederim, çok çalışıyordu, yoruluyordu. Allah var tırmık, ot biçme, amcan Haydaré Resulé Memilé’de  yardım ederdi. Haydar’ı ev damındaki yengeleri de seviyordu, kimseye karışmıyordu ya. Mesela onlara karşı çıkmıyordu, ne derlerse yapıyordu.

‘evin önündeki taşı kim atmıştı sana?

‘kim, hatırlamadım, ne diyorsun?

‘amca Cemal?

‘aaa ben böyle oturu… Ben hiçbir şey yapmadım ki niye gitmiyorsun… Rukoş gitsin. O da dedi ki Eree Rukoş niye gider? Gitmez, bırakmazlar çünkü Doğu’da öyle bir şey yok. Bir de benim annem beni vermiş, ben küçük yaştayım, onun için çok seviyorlardı tamam, yani kırmazlardı, annemi çene Küçükağa’yı seviyorlardı.

‘hayır, onu sormuyorum ben, kuzuları çayıra mı götür dediler?

‘eree, kuzuları, çayır önü var ya evin önünde bir çayır var, oraya götürecekler, otlasınlar. O şimdi o yeni ev var ya, eskiden ahırdı, gomeydi. Evet, bu amcan Hasané Halil’in kızı Cemile’nin bu sene tamirini yaptığı ev var ya, orada kümes vardı tamam, koyunların, kuzuların ahırı ordaydı. Depremden önce.

‘oraya kartal niye gelsin? Nasıl geliyordu? Oraya kadar gelip şey mi yapıyordu?

‘bizim orada kargalar var.

Karga oraya gelip…

Karga değil ya, kartal diyorum, kartal. Kartalın nerede duracağı belli değil ki böyle uçardı, tamam, döne döne gelir koyunların arasından yavrularını alıp giderdi. Kartal dediğin, iri kartallar vardı. Böyle küçük kartallar yoktu. Öyle büyüktüler. Ne bileyim aman, öyle bir zamandı işte, insanlar da  geldi geçti anılarını bırakıp gittiler. İşte öyle aklımda kalmış o olay. Amcan Hüseyin Van’a falan geliyordu, geldi ya işe girdi, o zaman ben her zaman derdim, her zaman. Derdim apo, amca, o Allah varsa derdim, o Cemal’in ahını senin burnundan getirir. Sen nasıl can verirsin derdim, ben merak ediyorum. O da gülerdi, derdi ‘eree, öyle güzel ölürüm, sen görürsün.’ Çok güzel öldü çok. Karısı Nace’yi de kıskanırdı, onun bir akrabası vardı Sabri diye. Şimdi köyün ortak çobanı vardı, benim 30 tane, 60 tane koyunum varsa ona göre 60 gün, bir hafta bakıyorum çobana. Az olan az bakıyor, çok olan çok, yani nasıl bakıyor ? yemeğini falan veriyor. Veyvi Nace’nin  o akrabası da bizim çoban, yani bizim değil, bütün köyün çobanı. O gün sıra bizdeydi, öğle zamanı yemek pişirip götürdü, biraz geç geldi. Vayyy sen onun dostusun diye, aahh..aman, o kadını aldı böyle urganla var ya, hiç unutmam o şeye bağladı, ustun’a, oyyy gavur, o kadına ne ızdırap yaptı, tamam. Biz korkudan yaklaşmıyorduk ki hepimizi döverdi. Manyağın tekiydi, ya onun oğlu Talo da öyle değil miydi? Şey de öyleymiş… pis bir temelin üzerine güzel bir şey inşa edilemez. Allah aşkına, benim çocuk, sanki Oğuz, normal mi? Elin kızının ağzına sıçtı. Normal miydi kızını dövdü. Baban ne yaptı, o da aynı şeyi yaptı. Dedim ya Oğuz’a, arkadaşı Özgür’ün yanında hem de,  senin baban, senin yanında beni o kadar dövdü, erkek evlattın, bir kere hakkımı aramadın be! Arkadan söylüyorum dedi , sen dedim, arkadan niye söylüyorsun? Önden söyleseydin ben de duyaydım. Arkamdan babasına söylüyormuş, git Allah’ını seversen. Boş ver sen, Kemal amca diyordu ya geldigeçti, boş ver Allasen, ne yapayım? Gün gelecek çe Resul’deki erkeklerin hepsi dayakçıydı yakınmasında büyüdükçe pek çok vukuatına tanıklık edeceğin amcan kızı Leyla’nın tacizci babası, yengen Nace Almanya’ya gidemeyince, onca yolu kara trenle gerisin geriye katederek köye dönmektense Ankara’da kalıp iş aramaya karar verecekti ‘huylu huyundan vazgeçmiyor, amcan Hüseyin, iş ararken biliyor musun ne yapmış? Kendisi anlattı; bir gün Ulus’ta bir yerde, asansöre biniyor, bir kadın da biniyor. O yukarıya basıyor, çıkıyorlar, amcan aşağıya basıyor, iniyorlar. Böyle in çık, in çık bırakmıyor ki kadın insin. Sonunda kadın sinirleniyor, diyor ki ‘Senin paran var mı? Sen ne istiyorsun?’ O zaman, o, kendisi anlattı, onu da bilmem günah, yalan, ben görmedim.Diyor ki cebimde beş kuruş yoktu. Yakın akrabalardan derezası Enveré Haydaré, Ankara’da avukatlık yapıyordu, onun evine gidiyor. O zaman ayıptı, ağza alınmazdı, küs nedeniydi şimdiki gibi ‘müsait değiliz, kabul edemem’ denmezdi, kim gelmişse kapıya baş göz üstüneydi, çünkü hem otel azdı hem insanlar fakirdi, para yoktu , hem de misafiri, akrabayı evine kabul etmemek geleneğimize aykırı, utanç verici bir şeydi. Enveré Haydaré Zeynelé’in annesi yaşlı Mayk da Ankara’da. Karısı da hemşire, çalışıyor Hacettepe’de. Hızır gibi imdatlarına yetişiyor yengen Nace; Mayk’a bakıyor, evin işlerini yapıyor. Allah’tan o günlerde memlekete azıcık okuryazarlığı bulunanların memur, ilkokul mezunlarının müdür görevlendirildiği devlette iş bulmak kolaydı.İş yapacak adama ihtiyacı had safhadaydı da bir süre sonra bir çimento fabrikasında işe giren amcan kızı Leyla’nın babası, bir göz oda kiralayınca, köye, Badan’a haber göndermiş ‘çocukları hazırlayın, Hese Alık’a verin trenle Ankara’ya getirecek.’ Geçinemediği halde maaşını her çektiğinde ‘Allah razı olsun devletten, bu maaş iyidir ya olmasaydı’ duasının ‘yapma Allah aşkına, aç, açık bırakan bir maaş bu’yla sinirleri hoplatmasına ‘olsun ben razıyım’ tamahkarlığında Karayolları’ndan emekli olduğu, başına onca şey getiren devletine ömrü boyunca sadıklığını hiç yitirmeden yaşayan baban, yıllık izninin bir kısmını herkes erkenden tarla tapana gitmiş, yaylaya yollanmışken çok sevdiği uykuda yakalandığı depremde ölen büyükbabanın evinde Badan’da, kalanını da annenin köyü (Köprücük) (Oasima, Xasıma) Kasman’da  geçirdiğinden; Türkçe bilmeyen Zazaca konuşan akrabalarınla iletişimini sağlayan tercümanın amcan kızı Leyla’ya kavuşma heyecanını solduran, seni çocuk dertlerine salan, yaptığın tatili kabusa çeviren….

….ağaçlık bir yerde, çubukla küçük bir kuyu kazılıp dışkı bırakıldıktan sonra üstünün toprakla kapatıldığı ya da dere kenarlarında, çayırlarda dışkının yapıldığı günlerde , doğmadığına sevinsen de; ev damına en az 50, 100 metre uzak, kuytu bir yere bazen sebze ekili bahçe, tarla içine kondurulmuş, ayağa kalkıldığında köy ahalisini görebilecek yükseklikte üstü açık manzaralı, başını eğerek tahta kapısından içine girdiğinde öyle ki Anadolu’nun sıcağında yukarıdan güneş vururken, dayanılmaz kokusunu bastırmak için tütün yakıp içildiğinden Osmanlı Devleti’nin “günlük def– i hacet miktarı kadar tütün içmek caizdir” fetvasını çıkardığı pis, keskin bir kokunun derhal burun deliğini yaktığı, açılmış derin, geniş lağım çukurun üstünü kapatan direk, kalas ya da kalın odunlardan az yüksek iki kalın tahta, yassı taş, kerpiç, sonraları betondan yapılma ortasında bir götlük delikten her an aşağıya düşüp bok içinde boğulup ölme, popoyu zıplayacak bir fare mi,  kurbağa mı,  yılan mı ısıracak endişelerinde; gerili ip üzerinde dengesini sağlamaya çalışan akrobatmışçasına, ip cambazıymışçasına ayaklarını güç bela yerleştirdiğin hela taşına; olma olasılığı yüz binde bir görülürken, bir keresinde o mahrem yerini soktuğunda canhıraş çığlığını duyan ‘ne olduuu’ paniğiyle koşan annenin “dereye, dereye koş, çamur sür” talimatına uyarak, acıdan ağlayarak, bacakların arasından aşağıya düştüğünden koşmanı engelleyen külotu bir çırpıda çıkararak (Allah’tan yakındı da) yetiştiğin deré Mengel’in soğuk suyu, eğilerek içinden çıkarıp sürdüğün taşlı, kumlu çamur acısını alsa da , yumru şişkinliğinden yamuk yürüyüşüne kuzenlerinin ‘valla kaç yıldır sıçarız, böylesi başımıza gelmedi, nasıl soktu anlat hele’ alaycılığının, gülüşmelerinin başrolü arılar yüzünden korka korka çömeldiğinde; rivayetten öte odur ki henüz ortada adabı yokken Güneş Kral XIV. Louis’in yaptırdığı Versailles Sarayı’nda, ortalığı kaplamış bok, çiş kokusunu gizlemek için parfümün kullanıldığı Avrupa’da, gündüz, gece demeden insanların dışkılarıyla dolu lazımlıklarını pencerelerden sokağa, bahçeye boşalttıkları, ancak 18’inci yüzyılın sonuna doğru yasaklanmış “oturak terörünün”, hijyensizliğin binlerce insanı öldüren veba, tifo, kolera, tifüs salgınlarını önleme arayışları sonunda, 1855 yılında III. Napolyon’un Baron Haussman’ı yetkilendirmesiyle inşa edilen, 1871 yılında doğduğunda en azından adabı yerleşmiş, 1894’te gurur kaynağı görüldüğünden ziyarete açılmış kanalizasyonlu Paris’te, 23 yaşında “Hazlar ve Günleri”yle meşgul “O sırada, neredeyse mendireğin ta ucunda, şaşırtıcı bir lekenin hareket ettiğini gördüm; ilerlemekte olan beş veya altı genç kız… Karşımda, denizin önünde gördüğüm, Yunanistan’ın bir sahilinde, güneşin altında sergilenmiş heykellere benzeyen bu figürler, insan güzelliğinin soylu ve dingin örnekleri değil miydiler? Öyleydiler…” yazdığı koşullardan yüz on bir yıl sonra 1966’da, canımın içi Proust’çuğum, daha nerede, nasıl dışkılanacağı sorunsalını çözememiş Balbec yerine dewa ma Badan’da, mendirekte değil, deré Mengel de buluşan sadece çocuklukta değil, gençlikte, orta yaşlılıkta taş, toprak, tozu yollar; tahta, kerpiç, taş yapılı elektriksiz evler; karanlık sokaklı; etraflarındaki büyüklerin yaşamlarında iç içeliğine hala da haberdar olmadıklarından yerleşik “Roma hoyratlığı… Bizans riyakarlığı” deyimlerini kullanmadıkları ya insan hiç köy dolmuşunda kapıya yakın oturan daha önce görmediği birine elindeki erzak dolu çuvalı ‘bra, sen bir bak buna, ben şuradan şekır alıp geleyim diyerek teslim eder mi? İyi oldu sana, adam almış gitmiş işte beş kilo pirinci’ kızgınlığını bu oğlan Lolıj, ancak bir Lolıj yapar bunu’; ‘eree sen Lolıj mısın? Gestemerd (Çobandağı), Zaçek (Acarkent) köylerindeki haz etmedikleri Lolan aşiretine yakıştırdıkları saflığa, aptallığa bağlayacakları ötekileştirici; savaş ortamında karşılıklı yapılacak canavarlıkların hepsini yükleyecekleri , yıllarca aynı köyde yaşadıklarını söylemedikleri mallarına çöktüklerinden Ermenilerin tehcirini destekleyip devletin resmi söylemine paralel Ermeniler, Ruslarla birlikte işgal ettiklerinde Varto’da, önlerine kim gelmişse zulmetmiş, bizim köye kadar gelmişler, benim iki teyzemi öldürmüşler. Kara Ermeni çetesi dehşet salmış. Bu melun çete köye geliyor, iki teyzem evde yalnız, teyzemler bunları görünce birer sepi alıp dama çıkıyorlar, Kara Ermeniler de peşlerinden, sırt sırta çarpışıyorlar, direniyorlar, sonunda Kara Ermeniler silahlarıyla delik deşik ediyorlar. Silah seslerini duyup gelen köylüler ne görsün! Memilé Faki’nin kızı Elif kanlar içinde, son nefesini verirken ‘namusumu korudum, ağlama’ diyor kocasına. Bizimkiler çok güzel olan iki teyzemin intikamını alıyorlar, Bingöl dağlarında pusu kuruyorlar, Kara Ermeni çetesini paramparça ediyorlar. söylenceleriyle düşmanlaştırıcı ‘Kulan köyündekiler Sünni, kanımızı içseler doymazlar, bak! onun için sana bir bardak çay bile vermemişler, Alevi’sin diye’li öfke nöbetlerine alışık çocuk dünyamızda; görmediğimizden, duymadığımızdan, rastlamadığımızdan Yunan, Gotik mimariden esinli Antik Çağ, Roma, Rönesans dönemi heykellerine benzetemeyeceğimiz biz “çiçek açmamış” genç kızların birbirlerine ‘sana söyleyeyim dikkat et, oğlanlar tahta aralıklardan kızlara bakıyorlar uyarısından önce de ; elinde tırpanla tarlaya gideni, Monet’in At Les Petit Dalles tablosundaki toprak yolu andıran yayla yolunda, omuzlarında heybe, bazen de eşek üzerinde ilerleyen çocukları, indirim yapılan mağazalara girmek isteyenlerin birbirini ezmeleri gibi, sabahın ilk ışıklarıyla kapısı açılan kümesten çıkan tavukların didişmelerini seyrettiğin, özenle kimseye göstermemen istenen mahrem yerini ilk gören akrep, kertenkele, örümcek, hamam böceği, arılar ve sineklerin gezindikleri aralarında en az iki parmak boşluk bulunan tahta duvarların arasından kara, yeşil bir çift gözle karşılaşmaktan korkarak , doğal yaşam parkında dışkıladığın, küçük bir fırtınada uçacak, yıkılacak eğrilikte derme çatma tahta kulübe; adabı bilinmeyen tuvaletin, varlığıydı….

.hele de gece, hava karardığında belli bir yaşa kadar tek başına gidilmeyeceğinden çişin gelmesi bir çocuk için felaketlerin büyüklerindendi ki,  bugün hala onca eziyeti çekmektense geceleri çocuklar, içine çişini yapsın diye bir plastik kovanın, leğenin ayrılmamasına, lazımlığın alınmamasına akıl sır erdirmekte zorlanırken, idare lambalarının ancak kendisini, küçük bir odayı aydınlatan cılız ışığı pencereleri aşıp dışarısını gündüze çevirmediğinden zifiri karanlıkta; her akşam değişen ev damdaki çocukları yatmadan tuvalete götürme sorumlusunun çişi gelen, haydi bakalım komutuyla iki, üç, beş kişilik turların düzenlendiği tuvaletin kapısı açık iş görüldüğünden, piyano dersine yeni başlayan birinin ilk derslerinde tuşlara tek parmakla her basışında bir saniyelik es vererek çıkardığı do, re, mi, fa notalarına benzeyen; çişin tahtaya, taşa çarpması, delikten kuyuya akarken çıkardığı tıp, tıp, şıp, şıp seslerinin resitalliğinde, ay ışığında sıranın kendisine gelmesini bekleyenler, gözcülük görevini ifa edeceklerdi, tabii eğer tuvalete yetişemeden yol üzerinde bir yerlere çiş yapılmadıysa. Eldeki gaz yağı lambasının fitilini bazen yakılan kibriti, çakmağı söndüren, ürperten kurt, ayı, köpek, domuz, at, …, …, gibi hayvan seslerine karışan, dedenin yazdığı;

“Ta şafaktan gürlerdi,

Fırtına kopmuş yeller hızla eserdi.

Yaylalar yel altında titrer giderdi.

Bu yüce dağ başından,

Deniz gibi kudurmuş,

Ufuklarda dalgalanır gezerdi” şiirine ilham vermiş, birbirlerini tüketen, parçalayan bir aşka ev sahipliği de yapmış, İngiltere’nin soğuk bozkırları, uğuldayan tepeleriyle aşık atan;

“İnliyor uzaktan pek korkunçtur sesi,

Kızgın ağır hasta gibi çıkıyor nefesi,

Onu inleten bu korkunç rüziğardır,

Dağların başında kuzgun yeller vardır.” esintili Bingöl dağlarının kaçık rüzgarlarıyla dalgalanan ağaç hışırtılarının, gizlemeye çalışsa da uykundan uyandıran, çişini yapman için tuvalete götüren on beş yaşında seni doğurmuş çocuk gelin anneni de korkuttuğunu gördüğünden, daha da artan kaygın, ev damından az biraz uzaklaşır uzaklaşmaz kimse var mı yok mu diye etrafı şöyle bir kolaçan ettikten sonra çene, haydi, çabuk çişini yap buraya demesiyle azalsa da  ‘ya biri gelirse, görürse’ huzursuzluğunu, çocuk olmandan dolayı kale almayıp  ‘çene, buradayım ya konuşmayı bırak, oyalanma, ta oraya gitmeyelim şimdi, de haydi çabuk, indir külotunu da yap çişini buraya, ben de yapacağım’ Annenin toprağa, yere bıraktığı idare lambasının söneyim mi sönmeyeyim mi kararsızlığında rüzgarın etkisiyle bir o yana bir bu yana devrilen, oynaşan ışığına ‘cici, güzel lamba, sakın sönme’ şefkatiyle bakarak çişini yaptığında, 1388 yılında İngiltere Kralı II. Richard’ın göllere, derelere def– i haceti yasaklamasından 572 yıl sonra, evlerde tuvalet bulunmadığından, gezdikleri yerlere dışkısını bırakan primitif topluluklar, hayvanlar gibi köylülerin de ihtiyaç duydukları anda deré Mengel’in kıyılarına, bulundukları yere çekinmeden, çömelerek yaptıkları dışkılarıyla, hayvan dışkılarından yayılan ‘ııggg iğrenç, ne bu, her taraf çok pis kokuyor, midem bulandı, yemeyeceğim, süt de kokuyor, içmiyorum’ kazanını kaldırdığın her şeyin, köylülerin elbiselerine, genzini yakan teneffüs ettiğin havaya bile sinmiş, gide gele oda spreyiymişçesine alıştığın (dewa ma ra boya tezekan éna); şehirde “bu nasıl bir sorumsuz yöneticilik, bu geri kalmışlık, başka bir şey değil, her yer hayvan boku” yaygaralı kurban pazarında ; köy yolunda çocuk geçmişinle yürürken bulduran; gübreli köy kokusuna; anneannenin sacda, tereyağında kızartırken ‘bu tadı şehirde bulamazsın’ övgüsünü eksik etmediği, günümüzün moda deyimiyle “gezen” hindi, tavuk ve yumurtadaki zengin proteinin otlandıkları, yemlendikleri tuvaletlerle; köyün her yerinden kürekle toplanıp el arabasıyla götürüldükleri açıklık alanda saman ve suyla karılıp çamur halindeyken koparılan bezeler, elle yassılaştırılıp güneşin altına serilip kuruyunca da o zaman görseydin resmini bir kitapta benzeteceğin Mısır piramitleri gibi üst üste yığılarak kışın sobada yakmak için bir kenarda bekletilen tezekten, tarlalara, bağ bahçelere atılan gübreden karşılandığını bilmenin komediliğinde, dayanılmaz kılan banyo yapmak, tuvalete gitmek sorunlarına rağmen seni pencereden dağlarını seyrettiğin köye çeken; Osmanlı öncesi, sonrası kurnazlık, dolandırıcılık akıllı olmayla eşitlendiğinden Zerfet’i altın yutturan büyük dedenden asır sonrası; sırf Motorola’yı dolandırdı diye “koca ABD’yi dolandırdı ya adam, helal olsun, işi biliyor” öykünmesinde neredeyse üstün hizmet madalyasıyla onurlandıracakları, 1992 genel seçimlerinde %7,25 oy alan Cem Uzan’ı başbakanlığına yakıştıran kitleye sahip toplumda, yetişkinliğe doğru adım adım ilerledikçe; bir dağ köyünde edindiği daktiloyla şiir yazdığı için büyük dedenden çok daha saygın bir yere oturttuğun annenin babası Efendi; Mehmeté Şerifé Alié’nin, keçileri gözlemleyip zehirsizliğine kanaat getirdiklerini toplatıp pişirttiği – şükür ki hala Vedat Milör’ün, MasterChef Mehmet Yalçınkaya, Somer Sivrioğlu’nun kapsama alanı dışında kaldıklarından kolayca bulunan – şehirde hiç rastlamadığın otlardan; rayihası, kokusu bilindik ebegümeci, ısırgan, madımak, karahindibaya on basacak, karların erimesiyle kopartılacaklarını bilmediklerinden, belki de bildiklerinden her yanı;

 “Çayırında tatlı gözler akardı

her yanı yemyeşil birer lalezardı”lı bahara boğan hệlig (çiriş otu), kardun, so, jağ=jalik, kenger, wındık, mendik; lezzeti tartışılmaz mantarlar ve de Van’da Süphan Dağı eteklerinde “Poppies At Argenteuil” tablosunun canlı iz düşümü gelincikli tepelerin, dağların eteklerindeki kardelenler, ters laleler; yanı başlarından geçerken kokusunun baş döndürdüğü isimsiz çiçeklerle bezeli doğasını özlemekten çok; acılarına, sevinçlerine bakmadan kaygısızca akıp gittikleri coğrafyalarda yaşayanların Nil, Tuna, Seine, Murat en güzel isimleri vermekle kalmayıp;

“Fırat’ın sevdiği ey nazlı dilber

Alem deli olmuş aşkınla inler

Fırat ulu bezirgandır

Gönlüm bir gevheri kandır

Fırat gibi deli deli söylersin

İnip deryalara umman boylarsın

Fırat der ki benim mülküm servetim

Fani dünyadaki pazara benzer.” mısralarını döktürdükleri; etrafındaki karaçam, meşe ağaçlarına tünemiş, suskun kuşların arkadaşlığında , kıyısında saatlerce oturup öylece bazen usul usul, bazen taşlara çarpıp köpürdüğü akışına baktığın, giderken birlikte götürdükleri kederleri, mutlukları, kayıpları, sırları çağıldayarak okyanuslara açılan denizlere, göllere bıraktıklarını ‘nereye gidiyor böyle, sonu nerde bitiyor ki’ merakında, tatil süresince hemen hemen her gün ayaklarını, ellerini daldırdığın, çıkardığın kaygan, ufak beyaz, siyah, bazen parlak mavimsi, pembemsi taşları gerisin geriye attığın; çamaşırları, bez parçalarını, bulaşıkları kil, çamur ya da bugünkülerin yanında dev gibi görünecek kalınlıkta sabunla yıkamaya gittiğinde ‘ben de’yle peşine takılıp, çalışırken susadım, açım, bu ne?’ mızmızlığıyla rahatsız ettiğin; ardından akan suların – kenarında, içinde görüp tiksindiğin bokları alıp götürerek temizlediğini gördüğünden, tereddüdünü ‘a bak, ben de içiyorum, kirli değil, bak ! gördün ne kadar temiz, iç, bir şey olmaz.Çene , bırak iş yapayım, eree haydi’yle boşa düşüren annenin, teyzelerinin, amojların; belki senin yaptığını yapıp, saatlerce akışını izleyip, her defasında üzerinde yaprak, çer çöp, bez, pamuk parçaları, yıkarken kadınların ellerinden kaçırdıkları yünlerin önlerinden geçip gitmesini “aynı nehirde, aynı suda iki kez yıkanamazsın” demiş adından, keşfinden habersiz Herakleitos’la aynı sonuca ulaştığını yıllar yıllar sonra fark ettiğinde , nasıl da rahatlamıştın, onları dinleyip buz suyunu avuçlayarak içtiğin deré Mengel’in varlığıydı da….

….niye’sini uzun yıllar sonra anlatmalarından çok önce algıladığın, telaffuzunda “Nerelisin? Doğulusun değil mi?” meali; “Kürt’sün değil mi?” diye sordurtmayacak derecede mükemmel Türkçe konuşan; Türkiye’deki asimilasyon lobisinin ailedeki iş birlikçisi, konumundalığından habersiz anneannen çene Küçükağa, annen, baban, akrabalar öğrenmesinler diye ev damında çocuklarla Zazaca yerine Türkçe konuştuklarından, ergenliğinde hala ana dilin olduğunu bilmediğin, iki farklı dille haşır neşirliği ‘şehirde başka, köyde başka dil konuşuluyor, biz de şehirdeyiz ya köy diliyle konuşmamızı istemiyorlar çerçevesine oturtarak ya da çoğunluk gibi durumun olağan dışılığını normal sayarak ,  az biraz da konuşmaya başladığında tutuk, kırık ve kaba telaffuzunla alay edildiğinden, tam manasıyla öğrenmeye çabalayıp, konuşmaya yeltenmesen de , yine de köyde, şehirde akrabalar, annen, baban aralarında konuştuklarından,  ne dendiğini anladığın bazen mecburen (nan, aw mı rê’) ekmek, su istemek, bazen büyükleri güldüreceğini bildiğinden “erooo, eree Memooo, ez şona Gımgım (ben Varto’ya gidiyorum)”, “namệ şıma çiyo (adınız ne)” taklidini yaparak konuştuğun, asıl, şehirde kimsenin anlamadığını bilmemenin rahatlığında kızdıklarına Zazaca küfretmekten keyif aldığın; “orada bir köy var uzakta” kartpostallarının canlı hali; dört yanı dik dağlar, tepeler, ormanla çevrili, ortasından, üzerinde her geçişte sallanan tahta köprülü Bingöl dağından doğan deré Mengel’in geçtiği; yazın tatile girdiğinde okullar, şehre göçmüşlerin, dışarıda okuyanların da gelmesiyle bir araya toplanan… offff hiç benim olmayan şairim offf ! herkesin ailesi vardır ama geniş bir akraba ağı olmayanın teyzenin kaynının, görümcesinin oğlunun, kızının ya da eşinin kardeşinin çocuğunun; yalnızca teyze bağlantısı yüzünden tonlarca neden – okumak, işe girme, hastaneye, tapuya, bakanlığa, DSİ’ye, Karayolları’na gitme –  ileri sürerek, eviymişçesine, çat kapı dalışı  olmaz ya yine de ‘bıktım ya, ders çalışacak yer, başımızı dinleyecek an yok’la şikayet edenin, başta ‘eree, ma ne olmuş, ne olmuş, nereye gitsin, akraba… akraba, benim akrabam bana gelmeyecek de, kime gidecek aklamalı ve kızgın ebeveynlerce yerin dibine konulduğunu, sadece gelene, misafire  değil, ailesindekilere de hediyeler alınarak uğurlandığını bilmeyeceği; kocası öldüğünde dul kalan, ailesinin yanına gitmek isteyen kadınlara ‘ev damından tek çıkarsın, çocuklarımızı götüremezsin, onlar bu damın çocuklarıdır, kaynınla evlen, çocuklar ortada kalmasın’ dayatmasıyla; şehirde çalışan, az çok durumu iyi olanın, ev geçindirdiğini akla getirmeyip maaşına, kazancına “1000 TL ayır, yolla”, “altın al şu yengene”, “borcum var öde”, “bir ev al kardeşine ne olur ki” genişliğinde ortak çıkmanın garipsenmeyip hak görüldüğü; onlarca karmaşanın ortasında; sev sevme, sadece kan bağından dolayı katlanmak, görüşmek zorunda kalınan birinci, ikinci, üçüncü, yirminci dereceden değişken dinamikli, tiplemeli, karakterli akrabalarla dolu, hayallerin de dalgakıranı  eğer aynı evi paylaştığı, hatta marazi bir ilişkisi olan annesi Jeanne Clemence Weil, 1905 yılında hatırı sayılır bir miras bırakarak ölünce, vefat edeceği elli bir yaşına dek yalnız yaşamış özgürlüğüne düşkün apo Proust’un da olsaydı kim bilir Kayıp Zamanın İzinde, bir nehirde, kaç bin sayfayla yol alırdı düşüncesinde bir sülale içinde bulunma bireyin “özel”liğini darmadağın ederken geleceğinin sınırını da çizdiğinden; Osmanlı tokatlı ellere sahip, kız çocuklarının büyüdüklerinde garip bir şey ama babam gibi biriyle evleneceğime, yüz yıl bekar kalırım iddiasındayken, benzeriyle evlendikleri, karakteriyle uyumlu evlere sahip babaların reisliğinde; hırgürün, şiddetin eksik olmadığı, ebeveynlerin birbirine bırak aşkla bakmayı, ufak bir mevzu çocuk okula gitmese bugün de bile ortak karar alınamadığı, hiç sonlanmayacak ‘’ay başı gelse de et alsak, Erciyes bakkala veresiye yazdırmaya artık utanıyorum, ha adamcağız, yenge hanım bir şey olmaz, nasılsa abi devlette çalışıyor, maaşınız var, ödersiniz’’ diyor ama  kaygısında, onlarca olumsuzluğun başlangıç yeri; her evladın bir gün duyacağı 18’ime geleyim bavulumu, pılımı pırtımı toplayıp gideceğim dedirten “bunun gibi salak değil, o daha akıllı”, “pek umudum yok bundan”, “ölme eşeğim ölme, sen okuyacaksın da bana adam olacaksın öyle mi”, “bıktım yaramazlığından, azıcık da şu abin/ablan gibi uslu dur be evladım”, “bazen şüphe ediyorum, seni ben mi doğurdum”, “bu da fena değil ama asıl sen bunun küçüğünü gör çokk güzel”, “Allah’tan erkek, güzellik önemli değil yoksa”, “bunu en aptal çocuk çözer ama nerde sende o akıl”, “geri zekalı gibi durma karşımda, ne demek anlamadım”, “ama sen tabletle oyuna devam, İsmail’in oğlu/kızı maşallah her sınavda ilk ona giriyor, ya benimkiler”, “NATO kafa, NATO mermer; na to kefari, na to mermari,” “dinle evladım dinle, sen bu rock mudur, tak mıdır onu, sakın çıkarma kulağından kulaklığı, çünkü yarın sınavda bu şarkıdan çıkacak sorular”, “ayyy sen nasıl bir kardeşsin hep ben, hep ben, bir de sanki boyun varmış gibi aldığım güzellim elbiseyi giyip, içine etmişsin”, “ucube, abla değil ucube”, “Fatodur bu Fato, her şey bekle”, “kim alır seni bu halinle, evde kaldın işte” tabirleriyle kişiliğinin, öz güveninin, karakterinin ezim ezim ezileceği bireyin  ilk ötekileştirilmeyle karşılaştığı ister kabul ister reddedin, yaptığı iddia edilen dişi kuşun itilip kakıldığı, kendini üstün gören kibrini, baskısını fıtratta var sunan ülkeye, topluma muktedirliğinden aman çocuktur sümüğünü yese doyar, ama erkek öyle mi yemese güçsüz kalır, çalışamaz, eree para girmese bu haneye ne olur, o yüzden önce onun karnını doyuracaksın, yemeğin etli tarafını ona vereceksin, çay demeden çayını önüne koyacaksın hizmetinde, leb demeden leblebilerin önlerine serildiği ayrıcalıklı, üstün erkekler sınıfı – dede, baba, amca, dayı, abi ve sonunda kocayla–  tanışılan, ilk sosyal çevresi; barındırdığı olumsuzluklara “benim gibi olsan keşke” istemli ebeveynler, yakınları sevsin, takdir etsin diye onların istedikleri gibi davranıp, onlar gibi olmaya çalıştığını unutarak, uzaklaştıktan sonra kimsenin huyuna gitmek, gönlünü yapmak zorunda kalmazsınız, neyseniz osunuzdur, kimse de sizden sızlanmaz, şikayet etmez… ah şimdi orda olsaydım’ şablonlu yalanlarla kutsanan, başa kötü bir şey geldiğinde, can yandığında, iyi hissedilmediğinde sığınak; ilk görme, yaşama deneme yerliğinden sahip olunan her ilki eşsiz kılan gerçekte neydi, ne yaşadım ben orda ???”yı kenara attırıp kulunç altı çocuklukta ömür boyu taşınacak kişiliğin, karakterin yaratıldığı öyle olmasa, yaşanmasa da içinde bir sıcaklık, sevgi barındırdığı sanrısında özlendiğinden, güzellemelere maruz ama ardında kurnazca gizlenmiş her türlü ayrımcılığın, bahtın, iyiliğin, kötülüğün, naif ya da kaba duyguların, faşist ya da demokrat mantığın mayasının atıldığı, “evimiz, yuvamız” yerine, çirkin, cinsiyet ayrımcısı erkek hegemonyasını, egosunu okşayan söz öbeği “babanın evinden” ayrı eve çıkma, başka şehre gitme, okuma, evlilik sebepleriyle bir gün gidilse de hep orada kalındığının geç idrakinda gittiğim yerde eminim her şey buradakinden kat kat güzel olacak değişikliğiyle gelecek sanılan özgürlüğün sarhoşluğunda, cidden de önceleri her şey istendiği, düşünüldüğü gibi yolunda giderken, yaşanan illüzyonda, huzuru bulduğuna inandığından, inanmak istediğinden….

….kendini halkından üstün sayan devletin kadir– i mutlaklığının hane içindeki temsilcisi; ev damındakilerden yukarıda konumlandırıldığından hesap vermek zorunda kalmadan, her şeyin doğrusunu da bildiğinden, sebebini açıklamadan dövmek, şiddet uygulamak, nasihat etmek ve de sevmek hakkını elinde tutan; birbirlerini besledikleri devleti gibi ne pahasına olursa olsun, ailenin varlığını, bekasını, namusunu her şeyin üzerinde tutma saplantısında; istediklerini yapma, davranma gücünü de eline geçirmiş yönetici, reis her kimse ona herhangi bir maliyeti olmayan; tüm zararın her zamanki gibi “devletin, ailenin bekası için”in ardına sığınıp demokrasiyi katlettiklerinden özgürlükleri elinden alınan bireye yazıldığı, cahillik dağ olsaydı zirvesi; hem sevip hem dövme ritüeli olacak korkulan figür, mikro iktidarını kurmuş “baba evinden” bir üst level  “yuvamız”a, ‘’yuvam”a terfi edilen mekanda; can, gönül ne istenirse yapılır, istemezse yemek bile yapılmaz, kahvaltı akıllıca gelir mesela, kitap okunur, yatak toplanmaz, ev işi önemsenmez, keza yeme, içme de. Partiler düzenlenir, arkadaşlar çağırılır, çağrılmaz, hoşça vakit geçirilir. Bir süre sonra “baba evi”ndeymişçesine sıkılınır, hem iç dünyasını hem de “yuvam”ın kapılarını açacağı özel birilerini katmak ister hayatına; işte o andan itibaren “yuvama” kafasını uzatanlardan biri şöyle bir bakar geçer, birileriyse konuk olur bir süreliğine, yine gider… bazılarının gözünün içine bakılır bir an önce gitsin ya da biraz daha kalsın diye… tüm bu isabetsiz denemeler, atışlar, ne istediğini bilememenin…bilmenin yorgunluğunda; dili olsa da konuşmayacak duvarların, bir dünya kişinin ağdalı yüzleri, izleri arasında dönüp de kendine baktığında görürsün ki sen de artık umut yüklü ayrılığın meyvesi “yuvam”ın yavaş yavaş dönüştüğü “baba evi”ndekilerden herhangi birisin; hayat dedikleri de belki bu döngüde dönüp durmaktı değil mi benim kendine de hoyrat Şairim! Bunları niye yazdım ki şimdi?!?!? insanın hayallerinin uçsuz bucaksızlığının, karakterinin, narinliğinin kaynağı içine doğulduğundan orda bulunup , bulunmamayı isteme, istememe hakkının olmadığı “baba evinin” az biraz olsa da taşralığından ödün vermemesine isyan yazdırdı belki de bu satırları Haldun, yanımızda, kıyımızda, köşemizde Proust’un ebeveynleri gibi; sanattan, edebiyattan zevk almanın ötesi geniş vizyonlukta daha çocukken Sarah Bernhardt’ı izlemeye tiyatroya, Debusy’nin, Reynaldo Hahn’nın, Beethoven’in eserlerini dinlemeye operaya, Monet’in, Tissot’un tablolarının seyretsin diye galerilere götüren, duvarları Raphael, Boticelli, Roselli, Signolli, tavanı Michelangelo’nun freskleriyle süslü Sistine şapelini görmesi için Vatikan’a, Rönesans şehri Floransa’ya, Venedik’e seyahate çıkaran, iyi bir gelire de sahip kimseler bulunmadığından; şu anda nerden aklına düştü diye kızma, ultrasonun keşfinden önce hamile kadınlar çocuklarının kız mı erkek mi olduğunu nasıl anlıyorlardı ki gerçi annem ‘cildin güzelleşirse erkek, çirkinleşirse kızdır, benim yüzüm kızlarda hep lekeyle doldu, Fazıl çil kremini çok kullandım. Bir de erkek bebekte karın sivrileşir, kızlarda yanlara doğru genişlerdi. Bende erkek çocuklar yılan gibi alt tarafa, kızlar da tam tersi karnın her yerinde dolaşırdı, yaramazdınız’ demişti –‘  Niye kızayım? Öbür dünyaya hazırlık, çok iyi yapmışsın annene sormakla. Eminim, Tanrı’nın sorgu listesinde Hamile kadın erkek mi, kız mı doğuracağını nasıl anlar? sorusu da yer alıyordur. Öğrenmeden ölseydin maazallah… Tanrı katında cahil, kültürsüz bellenecektin. ’–‘yaaa merak ettim ne var bunda? Kadın, erkek pek çok akrabanın ‘Allah’ım, heko, hego bu sefer oğlan olsun, olmalı yoksa a bu gördüğün mal, mülk sahipsizdir. Tarlayı sürecek, ekecek, biçecek, evlenip soyumuzu devam ettirecek bir oğlan nasip eyle. Arada bir de tabii süt sağacak, peynir, yağ yapacak, evlenilecek, çocuk doğuracak kızlar doğurtmayı da unutmadan’; ‘’bebek sağlıklı doğsun da kız mı erkek mi önemli değil anlayışına varıncaya kadar kadınlar neler gördü ya. Son iki kardeşin doğumunu hatırlayacak yaştaydım. Bakma yüzüme öyle, ilk üç kardeşimle aramızda birer, ikişer yaş farkı var, üç kız doğurduğundan babam, annem doğum yaptığında yine mi kız doğurdu diye sormuştu, ben evet deyince çekip gitmişti, annemin yanına uğramadan. Kadının o ağrıyı çekerken sanki kız doğurmak elindeymişçesine kocanın suçlamasına maruz kalacağından kız doğarsa korkusunu düşünsene. Ne zalim şu erkekler. Hayır, Haldun! öyle bakma, bir gün gaddarlaşırsan, şaşırmam, çünkü bu toplumun ürünüsün sen de. Hele de Mine Leyla doğduğunda…’ ah o sırlar değil mi Haldun? Mine Leyla’nın adı geçtiğinde gözlerini kaçırıp parmaklarını çıtlatmaktan o zaman dikkatimi çekmiş olsaydı… ‘Ne diyordum ha, Mine Leyla kız doğunca dört kız bir erkek babası olmak moralini bozmuştu babamın, son çocuk erkek doğdu da annemin yakası babamın elinden kurtuldu. Bir gün sabah kalktık, nasıl bir ağrı, kızlar hepimiz kabakulak, o zaman Oğuz tek erkekti, daha Mustafa doğmamıştı, tabii Oğuz’a da bulaştı. Van’dayız, kış, kar diz boyu. Oğlu hastalanınca evdeki hastalığı anladı, bir çuval portakal getirdi. Has arkadaşın Oğuz sayesinde alınan C vitamini ayağa kaldırdı hepimizi. Bu kadar düşkündü, ne oldu, Oğuz’un ne hayrı dokundu babama? Bir şey diyeyim mi ben, babamın gözünde kız çocuklarının değersizliğinin ispatı o bir çuval portakalı hiç ama hiç unutmadım. ’ ;‘ Baban devlette memur, daha aydın olması beklenir değil mi? Demek köyde kalıp çiftçiliğe devam etseydi, annen gibi on iki yaşında başlık parası için satacaktı kız çocuklarını. Tek vizyon, amaç aç kalınmayacak bir hayatı sürdürme olunca yufka ekmeği arası peynir, soğan, çökelek, yumurtayla karın doyurulan köylerden geldikleri şehirlerde, şayet iş de bulmuşlarsa bir anda gördüklerini, istediklerini satın alacak her ay ellerine geçen düzenli maaşla kendilerini; eline ancak buğday, yağ, peynir, bal, koyun sattığında para geçen, kıt kanat geçinen köylü akrabalarından üstünde görecek, tanışmadıkları edebiyatın, sanatın, resmin, sinemanın eksikliğini önceki kuşaklar nasıl hissetmemiş, önemsememişlerse, ebeveynlerimizin derdi, sorun da olamayacaktı donanımlı, kültürlü, naif, duygulu, dürüst, nazik, ayakları yere basan çocuklar yetiştirmek? Bir iki kişinin otomobil sahibi olduğu zamanda, rant paylaşan, ihale kapan, alenen rüşvet alan açgözlü bürokratlarla, işverenlerle tanıştıkları; biriktirme aracı gördüklerinden harcamamak için parayı ticarette ilgisiz, onca kişiyle paylaşılan ev damlarındansa, kendine ait tek gözlü bir odayı; yufka değil beyaz fırın ekmeğini, ayran çorbası yerine zengin değilseniz ölen hayvanın eti dışında kırk yılda bir önemli bir devlet memuru, yetkilisi, aile büyüğü geldiğinde ya da kışlık kavurma yapmak için hayvan kesildiğinde yedikleri ama kasaptan her an alabildikleri etle yapılan patates, kuru fasulyeyi, lastik yerine kösele ayakkabıyı lütuf sayıp, bir arabaya, eve, buzdolabına kavuşma sığlığındaki hayalleriyle, çocuklarına avukat, öğretmen, devlet memuru olmalarını aşıladıkları şehir yaşamına alıştıkça, yeni şeyler gördükçe, ülkede ulaşım, altyapı, gelir ve fikri düzey geliştikçe yavaş yavaş hayalleri de tek göz sobalı odadan gecekonduya, kaloriferli, merdaneli çamaşır makineli apartman katına, sinemayla da tanıştıracak mesai arkadaşlarının, Ediz Hun’un, Türkan Şoray’ın giyindiği elbiselerden, çanta ve ayakkabılardan edinmeye, modayı takibe, yılbaşında sofraya hindi koymaya, baloya katılmaya, kuaförde saç kesmeye, boyatmaya geçiş yapacak ebeveynlerimizin yetiştirdiği çocuklardan senden… benden herhalde bir Tolstoy, Oscar Wilde, Virginia Woolf, Rembrandt, Orhan Pamuk, Tezer Özlü, Gilles Deleuze çıkacak değildi. Dua et ellerinde kitap görmememize rağmen en azından okumayı sevdik ‘öyle ya rastlantıyla karşılaşılan bir insanın, bir peyzajın, elle tutulur bir nesnenin, bir koku, tını, tadın, müziğin irade dışında belleği, hayal gücünü devinime geçirdiği 19 yaşında oyun yazarı Rene Peter’in evinde Debusy; Paris’te seçkin sanatçıların, edebiyatçıların beş neslini bir araya getiren Dreyfus yandaşlarının merkezi de olan ünlü edebiyat salonları sahiplerinden arkadaşı Gaston’un annesi – Proust’u yazı yazmaya iteleyen, ilk kitabı Hazlar ve Günler’e önsöz yazmasını sağladığı–  Anatol France’ın sevgilisi Madam de Caillavet; Geneviève Halévy (Georges Bizet’in eşi) ile Robert de Montesquiou’nun güllerinin imparatoriçesi Madeleine Lemaire’in salı, çarşamba, perşembe (Les jeudis de Ludovic) günleri düzenledikleri onca yazar Emil Zola, Guy De Maupassant, Ludovic Halévy, Paul Bourget, Robert de Flers’ın onca ressam Alphonse Daudet’in oğlu Lucien Daudet, Whistler, Helleu, Turner’ın; katıldığı edebiyat toplantılarında zaman, mekan konusundaki düşüncelerinden etkilendiği felsefeci Henri Bergson’la da tanıştığı bir gençlikti belki de Vatikan’da Sistine Şapeli’nde yer alan Boticelli’nin freskinde Jethro’nun kızı ve Musa’nın karısı Tsippora’nın çalışma masası üzerindeki reprodüksiyonunda “Odette bu haliyle, ilkbahar tablosu ressamının kadın figürlerini her zamankinden çok hatırlatıyordu” betimlemesiyle Odette ile Tsippora’nın çehresine atıfta bulunacak M. Swann’ı, Odette’e aşık ettiği, Madam de Caillavet, Geneviève Halévy, Madeleine Lemaire’den çarşamba toplantıları düzenleyen Madam Verdurin’i; Robert de Montesquiou’den eşcinsel Baron de Charlus’ı; Kontes Élisabeth Greffulhe’den Guermantes Düşesi’ni; Sarah Bernhardt’tan Berma’yı, Anatole France’dan yazar Bergotte’ı, Whistler’le Helleu’n adlarının anagramından da Elstir’ı yaratıp; Tissot’un Le Cercle de la rue Royale’in de kapıya yakın kişi diye belirttiği (Charles Haas) M. Swann’ın arabacısı Rem’i Antonio Rizzo’nun Dük Loredan büstüne; bulaşıkçı kızı Giotto di Bondone’nin Mercy’i heykeline; arkadaşı Bloch’u Gentile Bellini’nin Fatih Sultan Mehmed portresine benzettiği sayısız tabloya, heykele, büste göndermelerle bezediğinden, yanlarında cep telefonu, laptop, tablet bulundurup her iki sayfada bir Google’da yazar, ressam, felsefeci, besteci, tablo, portre araması yaptırtacak Kayıp Zamanın İzinde romanı okuyucularının gözünde roman karakterlerini kanlı canlı silüete büründüren, Proust’un yaşadığı zamandan çok sonra; 1960’larda tek tük sinema salonunun bulunduğu, tuvalet sorunsalını çözememiş gecekondu mahallelerinde; tiyatro, opera, bale, resim, heykel dimağlarda soyutluğunu aşamamışken, zaten de ismini duymadıkları herhangi bir ressamın tablosunu, heykellerini, gravürlerini görmek için müzelere, galerilere götürülme, gitme; operayı, baleyi, klasikleri merak etme, kültürünü, yaşayışlarını, geleneklerini, doğasını, yemeklerini keşif amaçlı farklı bir şehre, ülkeye, Van’dan İstanbul’a, İzmir’den Muş’a, Milano’ya, Atina’ya, Fas’a seyahat, onca çocuğa bakma, geçinme uğraşında baş sokacak bir ev edinme duasında; tek kanallı radyodan mecburen Müzeyyen Senar, Safiye Ayla şarkılarını öylesine dinleyen ama asıl bugün nostalji sayılan, onca yükle kamburlaşmış sırtın ağrısında yaşasan ne olur bu rezil dünyada umutsuzluğunu katmerleştiren baba evinde her gün Kerbela’ya döndüren Ali Ekber Çiçek, Davut Sulari, Aşık Daimi’in plaklarından;

“Aslan yavrusu yiğitler,

Su içemeden öldüler

Deniz derya dolu iken

Su içemeden öldüler.”

“İlla dostun bir tek gülü yareler beni, beni”; “bilmem şu feleğin bende nesi var” deyişlerini dinleyen ebeveynlerimiz, adını duymadıklarından, habersizliklerinden akıllarının ucundan geçmezdi Bach’lı, Mozart’lı klasik müzik, nasıl bir şey olduğunu bilmedikleri bale, opera, gotik heykeller, resimler, Jane Austen, William Shakespeare, Lev Tolstoy’lu klasik romanlar. Soyutluğundan zihinde canlandırılamayan asırladır etrafımızı çeviren düşmanların tek amacı…’ hamaset nutukları tek başına daldı arasına, Allah Allah diyerek salladı kılıcını” kahramanlıklar, “uğruna ölmeli öldürmeli vatan, devlet, millet, din, mezhep…’ yüklemeli şehit hikayeleriyle aşık atması, yarışması imkansız varlığının “ben”in, “töz”ün değersizliği, çöplüğü yanında, kaderini belirleme yetisini elinden alan bitmeyen fırsat eşitsizliğinin parçası, farelerden, tahtakurularından korkacağı; yaz kamplarına görevli gitmek için çırpınan devlet memuru; dansöz Leyla’nın ardına düşen bakma öyle durduğuna, dairedeki Yüksel; hinoğluhindir, aklınca beni yerimden edip kendi oturacak şef koltuğuna kurgulu asılsız astarsız düşmanlıklarda kıvranan, işini kaybetmemek için üstlerine yağcılık yapmak zorunda hisseden belki de kalan bir baba da yoksa on beş değil, otuzlu yaşlarda denizi görecek ancak kırk yaşlarında bir otelde tatil imkanına kavuşulacak koşullarda yoksul, köylü ozanların keder, dert akıtan türküleriyle büyütülen ister köyde ister şehirde nerede yaşarsa yaşasın en az üç, altı çocuğuna bakmakla görevli, yalnızca ailenin değil sülalenin bedava hizmetçisi…bedava aşçısı… bedava çamaşırcısı…bedava dadısı…bedava sucusu…kapı önüne dökülen bir ton kömürü elde kürek, el arabasıyla kömürlüğe tek başına boşaltacak bedava hamallık da yetmediğinden, yatılı kalmaya gelmediğinden, hizmet etmekten mahrum kaldığı, dedesinin amcasının oğlunun oğlu dereza Rıza’ya ‘oyy amca, apo, ben senin kızın değil miyim? Kızının evi burada dururken, sen kalk dereza Şükrüé Kamerié Sofué’nun evine git, çok üzüldüm” dargınlığını ileten, kokla hele, mis gibi kokuyor, bembeyaz’ çamaşırlarıyla övünen; bütün gün ayakta iş yapmanın, yorgunluğunda değil roman, gazete okumak bu ne, yeni mi ne zaman yapıldı’ merakı için dahi vakit bulamayan Türkiyeli bir annenin himayesindeki bir çocuğun; elle tutulur hayallerine ulaşabileceği fırsatların eşitliğinde kaderini kendisinin çizeceğine inandırılacağı… inanacağı… duyguların, düşüncelerin etkisindeki ailesel, toplumsal yapıda büyütülecek; kaygılarını, sevgisini Madame de Sévigné’den alıntı sözcüklerle anlatan bir büyükanneye; sadece ülkesinin yazarlarını değil, diğer ülke yazarlarını, Puşkin’i, Dostoyevski’yi okuyan bir anneye, babaya; avukatına 500 sterlin ödeyen Whistler’in resmine hakaret ettiği, itibarını zedelediği gerekçesiyle aleyhine açtığı davada sadece bir çeyrek peni tazminat ödeyen sanat eleştirmeni John Ruskin’in Susam ve Zambaklar’ını çevirecek kadar iyi derecede yabancı bir dile; kendisine Hz. İbrahim’i andıran Benozzo Gozzoli gravürünü hediye eden, Hz. İsa’ya ihanet edecek sakallı figür Yahuda’yla diğer havarilerin sadece ekmek ve şarap konulu dikdörtgen masada yedikleri Son Akşam Yemeği tablosunda tempera boya kullanıldığına ilişkin detaylara sahip sanat eleştirmeni aile dostlarına sahip çocuklardan; Marcel Proust’unkinden farklı hayallere, kurguya, vizyona, bakış açısına, düşünce sistemine ve gelecek algısına sahipliğinden daha doğal ne olabilirdi ki? Proust’un “uykusuz gecelerimde görüntüsünü kafamda en sık canlandırdığım odalar arasında Combray’nin odalarına en az benzeyeni, Balbec’te (betimlemesiyle tatillerini geçirdiği Normandiya kıyısındaki Cabourg’da) Grand-Hôtel de la plage’daki odamdı…” çağrışımını keskinleştiren, sonsuz kırları önüne serdiği okuyucusunun gözlerinden, zihninden geçerek benliğini yolculuğa çıkartan “tıpkı arzuladıkları bir şehri gözleriyle görmek için seyahate çıkan ve hayalin büyüsünü gerçeklikte tadabileceklerini zanneden insanlar gibi” sözcüklerinde, Cabourg’u, Floransa’yı, Venedik’i, Norman gotiği kiliseleri, Rönesans tablolarını, heykellerini çocukluğunda, gençliğinde görmenin etkisini görmemek mümkün değildir. Doğumundan 89 yıl sonra hala, 1960, 70, 80 ve 90’larda Orta Doğu’da doğmuş nesillerin her anlamda Proust’un olanaklarından mahrumluğu; İbn Haldun’un çağı aşan “doğduğun coğrafya kaderindir” saptamasının tecellisi miydi Rimbaud, Zola, Balzac okuyan, Claude Monet, Paul Cézanne, Edgar Degas tablolarına hayran, Bach, Debussy dinleyen Fransız yosmaları da olabilir miydi? Kendisinin değil ailesinin seçimi; dünyaya geldiği coğrafya kaderi…şansı…şanssızlığı mıydı bireyin? Genler de bir nevi kaderse eğer, şimdi bu ikisi birden hayatı mıydı bireyin? IQ ? kaderle bağlantısı ???? ya Kristof Kolomb’un keşifleri, coğrafyanın kader olmadığını, tersine kaderin coğrafya olduğunun kanıtıysa ? ya da coğrafyan kederin, hüznündür mü demeliydi İbn Haldun? Offf ya “her yeri boyamışsın çok güzel, ama burada biraz sonbahar kalmış”ın şairi, sence ne denmeli! İşin içinden çıkamadın, kader olan ne? coğrafya…aile…ana dil…kültür…din…gelenekler…köken…gen… IQ mu? Ne…ne? Doğduğun yer mi kötü, iyi kader yoksa benliği, aklı gerileten körü körüne kabullenmişlikler; bağnazlık, biati kökleştiren yönetenlerin, egemenlerin yönetim tarzına yansıyan zihniyetleri mi? Hele bir dakika izin ver, bir dur! Bu arada biatin, İslam dininin, Orta Doğu’nun, Müslüman toplumların et, tırnak ayrılmazlığını da atlama, bir de Lucien Fevbre’in “coğrafya imkandır” aforizması var, haydi bakalım şimdi ne diyeceksin sen! eyyyy bu romanı bitiremeyecek kadın! söyle bana kim haklı, Lucien Fevbre mi İbn Haldun mu? Sıkıldın değil mi bu sonu gelmeyecek saptamalardan, üşendin de yazmaktan, kokusunun ruha sineceği doğulan toprağın kimyasal bileşimi, coğrafi (fay hatları üzerinde olma) ve iklimsel konumu, kültürel, dini, medeni, feodal yapısı, tükettikleri gıdalara, yaşayış tarzlarına, iyi ya da kötü, duyarlı ya da duyarsız psikolojiye kadar her şey belirlediğinden ey oğul, eğer yapıcı, yumuşak bir coğrafyada doğmuşsan olumlu bir seyirde pek çok şeyin gelişimine katkı sunma üzerinedir eylemlerin, düşüncelerin yok, savaş, ihanet, şiddet, çalma çırpma yüklü her güzelliği yok etmeye yeminli bir zihniyetin kol gezdiği bir coğrafyada Orta Doğu’da doğmuşsan mesela, hiçbir şeye musallat olamamışsan, bu defa da uğraşacağın kendini, benliğini yerden yere vuracak eylemlerinin, düşüncelerinin hepsi yıkıcılık üzerinedir diye mi düşündün, tam da Kültür Bakanlığınca yapılan restorasyon çalışmasında 700 yıllık Osmanlı tuğrasının bulunduğu, duvarları hitli ile  yıkılan Galata Kulesi’nin görüntüsünü izlerken haberlerde; Paris’te Arc de Triomphe (zafer takının) restorasyonunda böylesi bir yıkım vuku bulsaydı, Parislilerin tarihimize, değerlerimize yapılan bu saygısız saldırının sorumluları derhal cezalandırılsın’la ayağa kalkacağı muamma değilken çağrışımı; bir ülkede demokratik bir sistem söz konusuysa sorumluluk doğru iş yapmadığında beğenilmeyecek yönetimde ısrar eden toplumun üzerindedir. Onun için de İbn Haldun’un yaşadığı döneme, bölgeye bakarak, 14. yüzyılda “coğrafya kaderdir” tespitinin doğruluğuna kanaat getirip; buna, söylenecek sözüm yok ama alkışlayanlara sözüm var; 18 yaşında üniversiteye giden, kendisini diğerlerinden bir adım öne taşıyıp, donanımlı kılacağından Pursaklar’daki evinden yoğun trafiğe takılmadan İngilizce kursuna yetişmek için her gün saat 5.30’da uyanıp, saat 17’ye kadar kursta, okulda kaldıktan sonra uzunca bir yolculukla tekrar evine dönen birinden, beş adım öndeliğini sağlayacak olanakların önüne serildiği İsviçre’de doğan, aynı yaştaki bir genç de 5.30’da kalkacaktır ama spor yapmak, ata binmek belki de yüzmek için. Ana dili seviyesinde İngilizceyi konuşacak eğitimi daha kreşte aldığından Londra’ya gittiğinde isteklerini ifade edeceği dili konuşacağından yabancılık çekmeyecek, kültürel faaliyetlere girişecek elektronik müzik partilerine, müzelere, galerilere, operaya, baleye giderken, mesleği ile ilgili stajını da yapacaktır. Bu durumun farkına vardığından kendini geliştirmek, yeni bir dil öğrenmek için çabalamaktan, yorulmaktansa uluslararası piyasada yetkin İsviçreli bir gençle rekabet edebilir miyim? Ne yaparsam yapayım bir şey değişmeyecek, kaderim bu coğrafyada, bu kısır hayatı yaşamak’ bahanesi işine gelen Pursaklı gencin havlu atması kolaycılığa, bedavacılığa tutkun toplumda garipsenmeyecek tersine onaylanacaktır. Oysa gözleme, deneye, yeni keşiflerin gücüne dayanan bilimin, akılın kaderci yaklaşımları reddini gerektirecek dünya tarihinde yerini almış onlarca olay göstermiştir ki bataklıkta bile güzel çiçekler açtığını; atılan tohumun GDO’suz olması gerektiğini de unutmadan; coğrafya sadece istenmeyen bir hayatın yaşanmasının mazerettir; Abraham Lincoln’un “köleliği kaldırma” kararı ‘ne yaparsam yapayım köle öleceğim’ umutsuzluğundaki Afrika kökenli bir siyahiye; Hitler’in akıl dışı yönetiminin ülkesini savaşa sürüklemesiyle oğlunu savaşta, komşusu Yahudileri Nazi kamplarında yitiren bir Alman’a; çizdikleri kaderin coğrafyayla ilgisizliğine bakıp… Almanya’ya, başka bir ülkeye göçenlerin, ülkelerinde edindikleri yaşayış tarzını, alışkanlıklarını, düşünce yapılarını devam ettirdiklerinden de yola çıkarak; tamam, belki doğrudur da doğulan coğrafyanın mevcut sisteminin, geleneklerinin, dininin; farkına varılmadan hayatı, mizacı şekillendirdiği kalıptan kurtulmak sanıldığı gibi kolay da değil ama bugün küçük bir ekrana sığan istediğinle ilişki kuracak küçülmüşlükteki küresel dünyada, refahını, güvenliğini, özgürlüğünü artıracak önlemleri alarak, Latince “quis custodiet ipsos custodes? Koruyuculardan kim koruyacak?” ekseninde, korunması gereken güçlü devlet değil, karşısındaki güçsüz bireyken; hukukun üstünlüğünün, yargı bağımsızlığının devre dışı kaldığı Orta Doğu’nun, iktidardaki ne hikmetse hepsi de otoriter, diktatör hevesli liderleri, siyasileri, yozlaşmış bürokratları, güç odakları, yönettikleri, iliğini sömürmekle kalmayıp “devletimiz var olsun, Allah zeval vermesin” kadir– i mutlaklığı zikrederek, içinde kendilerini gizledikleri kavram devlet için, aile için var olduklarını telkin ederek üstünlüklerini kabullendirdikleri halka, bireylere utanmadan kendilerine, yerinde olmaları imkansız baba, ana da dedirtirler. Tebaanın, halkın, bireyin kutsallığı temelken Osmanlı’dan, monarşiden kalma bu kadir– i mutlak hikmet– i devlet, hükumet, aile zihniyeti, alışkanlığı Cumhuriyet’i kuran kadrolar uzaydan gelmediklerinden, toplum düzenini sağladığından o dönem için gerekli bu söylemi sonradan ilelebet şiar edinip reforma, Rönesans’a, aydınlanmaya yönelmeyince her “demokrasi” talebi hem seven hem döven babanın ağır tokadıyla sersemletildiğinden benzeri Avrupa ülkelerinde, Amerika’da yapılsa yer yerinden oynayacakken  kimsenin çıkıp; bu adamlar neden vergilerimizi fabrika yerine bilmem kaçıncı sarayını yapmak, mal kaçırmak için harcıyor, niçin bir arabaya geliş fiyatından çok daha fazla ÖTV ödüyoruz, acaba neden her şey, kur farkını hesaba katsak bile yurt dışında daha ucuz, diye sormadığı gibi aklına da gelmez, çünkü devlete, dolayısıyla o mekanizmayı çalıştıranlara taptığından, kaderlerini belirlemelerine suskun, ne veriliyorsa onunla yetinen bir kitlenin varlığında zaten de aynı coğrafyayı paylaşan Güney Kore, Kuzey Kore (Güney’de kişi başına milli gelir 30.000 $, Kuzey’de 1,000 $) Türkiye, Bulgaristan, Yunanistan, Rusya, Irak, İran, Suriye, Yemen’de kişi başına düşen gelir, refah düzeyi verileri, eşit yurttaşlık yaklaşımında gözlenen farklılıklar teyit ediyor ki ideolojisi, yaklaşımlarıyla hem döven hem seven “devlet baba”nın, yöneticilerin kaderleri belirleme yetileri İbn Haldun’un sözünün anlamını yitirtiyor. Tabii bir de Warren Buffett’ın geleceklerini garantileyen gelir düzeyinin, servetin sahibi olarak dünyaya teşrif eyleyen zengin çocuklarını kastettiği “şanslı sperm kulübü üyelerin”den biriyseniz, sığ Sierra Leone’de, Liberya’da doğulsa da çevresini yenileyecek, sosyalleşecek, yoksul ülkesinden gelişmiş bir ülkede okuma şansını yakaladığından kaderi kaderi de…. ….‘mola’…’mola’ hocam ’mola’ ! rica ediyorum, bir dakika ara ver yazmaya, söylemeyeyim, söylemeyeyim diyorum ama çığırından çıkarıp başlangıçtaki temasından uzaklaştırarak günlük bir gazetede, sosyal medyada bir internet sitesinde köşe yazarı tarafından yazılan izlenimler, görüşler, yorumlarla dolu makaleye döndürdün romanı, nasıl bir kurgudur bu? Bunları niye yazıyorsun? Bak! yazmasan sen, kimse bilmiyor zaten bunları, küçümseyici bakışınla, yazdıklarımı, önemsediğini yine de yazdığı bu muymuş eleştirisinin üzüntüsünü yaşamamı istemediğini hissettirerek yaptığın bu yorumla, herkesle aynı dayatmacı, faşist tavırda birleştiğini göstermediğini sanarak. Tamam, acemiyim, bilmiyorum işte roman yazmayı ama madem dostumsun neden herkesten önce sen kırıyorsun beni? Başkalarından farklı bir tavır takınıp eleştiri okunu ilk atanlardan olmayıp yazma coşkumu kırmasan… azıcık bekleseydin belki düşündüğünden çok daha iyi bir yola evrilecekti romanım. Her zamanki gibi yarardan çok zarar, hayır, araya girmekle, ne yazacağımı da unutturdun….

….evet! Elinin tersiyle Sartre’ın “var oluşumuza karışamayız ama ondan sonrasının sorumluluğu, kaderi oluşturmanın yükümlülüğü bize aittir”ini iten; daha daha iktidarda kalmak gelişimi, ilerlemeyi durdurmakla mümkün olduğundan din, mezhep, tarikat, cemaat, etnik köken temelli savaşlar, sanal düşmanlıklar yaratıp özgürlüğünün kısıtlanmasının, yoksulluklarının sorumluluğunun faturasını kesecekleri beceriksiz, iş bilmez damgalayacakları bireyi, kitleyi; yönetiminde her şey şahane yalanını yineleyerek daha iyisi gelmez, bulunmaz düşüncesinde oyalama, kullanma uyanıklılığındaki o coğrafyanın… o toplumun egemeni, yönetenleri; isyansızlığı, mücadelenin faydasızlığını, kabullenişi yerleştirdiklerinden kaderi doğulan coğrafya kılan zihniyetin de baş destekçileridir. İşte sen! şayet var idiyse Tanrı’nın kırk yılda bir de olsa iyi bir şey yaptığına inanacağın daha yeryüzüne…, …, Marx, Schopenhauer, Monet, Renoir, Rilke, Joyce gibi onlarca yazarı, sanatçıyı ve de kimi zaman bir çocuğun, annesinden “iyi geceler” öpücüğü alma arzusunu, kimi zaman uyku uyanıklık arasındaki muğlaklığı, kimi zaman etnobotanik dalına hizmet peyzaj, çiçek izlenimlerini Rönesans üslubunda yansıtan, sınır kapısını istediği zaman açan… istediği zaman kapatan apo Proust’u göndermesidir demediğin’ Orta Doğu’da doğmanın gözyaşı, keder, acı, savaş getirdiğini de bilmediğin, duyumsadığın kokuların, tattığın yiyeceklerin, gördüğün çiçeklerin, böceklerin, dokunduğun insanların, hayatının içinde genelgeçer sınırsızlıkta ilerlediği zamanda; günde, o da bazen tek bir taksinin, dolmuşun, cemsenin geçtiği hem geçim kaynağı hem karınları doyurduğundan; koyunlara, keçilere, ineklere, tavuklara, camışlara (manda), atlara, süte, yumurtaya, salatalığa, sebzeye, buğdaya; çocuklardan daha fazla değer verilen, itina gösterilen dewa ma’larda, köylerde; yaşamadıklarından şaplaklı, çimdikli, saç çekmeli kabalığı sevgi sanan; on, on iki yaşındaki kız çocuklarını bu oğlanın eşekten yalnız iki kulağı eksiktir ama amcan oğludur, akrabandır, evlen bununla’ ilişkilerine zorlamalı, başkalarına göre eften püften ama oradakilerin hayatını etkilediğinden sonsuz öneme haiz birbirini kıskanan eltilerin, yengelerin, kaynanaların, amcaların, yeğenlerin, gelinlerin bütün gün çüçe anam çüçe anca otursun, biz bu öküz gibi çalışalı neymiş, şehirde çalışıyormuş , tatile gelmiş ama iş ot, kavak parası almaya gelince başta o koşuyor’;’a o mergệ Seterıj’de çayırı tek başıma tırpanladım, otları bağ yapacağına gitmiş uyuyor ’;’şu münafığa bak hele! eline çay bardağı, yanına pırıka Hasena’yı almış, ma, a o lojının önünde konuşup duruyor sabahtan bu yana, hamur kabarmış taşıyor tekneden, çoluk çocuk aç, ekmek geç kaldı, sofra kurulacak, ne gam’lı; bazen yanından su geçtiğinden ekini bol arazinin kendisine verilmesini isteyen, bazen sattığı 100 kavak ağacından aldığı parayı bölüşmeyi istemeyen ev damı erkeklerinin atışmasına dahil olacak oğlan çocuklarından Talo’nun, amcasına babana, gözünün önünde saldırdığını gören büyük amcan Hasané Halil’in kapı önünde bulduğu değnekle Talo’ya daldığı, yumak halinde birbirine girişmeli, yumruklu, saygısızlığın tavan yaptığı bitmeyen kavgaların sonrasında, hiçbir şey yaşanmamışçasına, olmamışçasına birbirlerinin yüzüne bakma, şakalaşma, sininin etrafında toplanıp yemek yeme riyakarlığını ne olursa olsun akrabayız, aynı kandanız, düşmanlık olmaz’ yalanına ortak olmanın olağanlığında, en az yirmi kişiye ekmek, yemek yapan, sini indiren, kaldıran, dereden çektikleri suyla bulaşık, çamaşır yıkayan, onca kişinin oturması için sandalye, kürsü, minder ayarlayan, ev damı çocuklarını koğuştaymışçasına bitiştik nizam yatırmak için yer yatağı hazırlayan, sürekli sıcak su için ele ne geçerse ocağın üstüne koyup bir ordunun ihtiyacı kadar iki üç çaydanlıkta, semaverde – yeniden demlenmeyip ha bire üzerine sıcak su eklendiğinden çaylıktan çıkan  çay demleyen annelerin, kadınların; çocuklarının ‘açım’, ‘su’, ‘ne giyineceğim’, ‘her tarafım kaşınıyor’ yakınmalarına, ‘karnım ağrıyor’, ‘İbo, beni dövdü’ dertlerine kayıtsız kaldığı, yetiştirilmesi gerekli onca iş arasında istense, söylense hele bak, çok önemli bir şey mi bu, neymiş iyi geceler öpmesi ! olmasa ne olur’la hafife alıp a bu benim oğlan, kız ne kadar değişik bir çocuk’ suçlama, hayır ! annelerinden görmediklerinden akıllarından geçmeyen, çocukluğunda annenden almadığın; yatmadan önce her akşam annesinden aldığı “iyi geceler öpücüğünü” eve misafir (M. Swann) geldiğinde almamasının kıvrandıran sancıya yol açışını; tezek kokularının arasında burna değdiğinden cennette yaşanıyormuş hissi uyandırıp ey çiçek, yok dünyada böyle mis koku, beni benden alan’la yaprakları okşanmadan, güzelliklerine ilgisiz yanlarından geçilip gidilen, ömrü solduğunda  elbet farkıma varacaklar’ inadıyla ertesi yıl yine açan, toplanıp, olmadığından vazoda değil, su bardağı ya da şişede odalara, salona fresh, taze koku vermesi için konulmayan binbir çeşit çiçeğin, evlerin etrafını saran en sevdiğin reçelin ham maddesi, üzerine limon sıkılarak kırmızılaşan suyuna kıtlama şeker batırılıp çay içilen Van’ın, kırmızı güllerin, Süphan Dağı eteklerini kaplayan gelinciklerin, lalelerin isimlerini çocuklarına anlatan tek bir ebeveyn çıkmadığından belki inanılmaz gelse de on beş, on dört yaşlarında ‘aaaa!!! ama…ama  bunların aynısını  dewa ma Badan’da, Kasman’da, Ameren’da görmüştüm, demek adı sümbülmüş şaşkınlığında nergis, hanımeli, …, …,’yle   tanışıldığından bir yere koyamadığından “yeşil hortumdan çıkan su damlaları gibi serin ve sert olan Gilberte adını, yaseminlerin ve şebboyların üzerinde yankılanırken duydum” harflerine resim yaptırtıp, ilk aşk tomurcuğunu bir çiçeğin renginden alınan ruhani doyumla; yumuşacık yastıklar üzerinde, ipeklere sardığı sözcüklerle anlatan duygulardan, betimlemelerden fersah fersah uzakta olması için öncelikle gidilecek bir memleket, gidildiğinde hepsini tanımanın imkansızlığında isimlerini bilemediğin elli teyze, bir o kadar amca çocuğu arasında kaybolan varlığının, benliğinin erimesine alışılan; birbirlerine saydırdıktan sonra gülüşen… hadi bunlardan dostluk, insanlık bekle! ha oldum olası akrabayı “ağacın kurdu” sayarım, dedikoducu, etrafındakileri parçalamaya hazır akbabalar. Eninde sonunda herkesin yok ya, yok yedi kat yabancı, el, kardeşinden, akrabandan daha can’la buluşacağı yeni çevre, fikir ve bireylere aralanmayan kapalılıkta; bazen iyi, bazen kötü, bazen canından can, bazen candan bezdiren kabile yaşayışlı topluluğun; akrabaların dimağda yerini aldığı çocukluk sonrasında; duyumsanan tadın, kokunun peşinde sürüklenerek yaz tatillerini geçirdiği Combary çağrışımını tetikleyecek unutulmayacak tat bırakan bir yiyecek yemediğinden, hiç hediye alınmadığından, tezek kokusu, küflenmiş dorak tadı, koyunların boynundaki çan sesi, bağrış çağırış, kavga dışında yenildiğinde, karşılaşıldığında tatilini geçirdiğin ev damına, dewa ma Badan’ı hatırlatmayacak güzel bir an çaya batırılan madlenli kek (kurabiye) parçasından bunca duygu, cümle nasıl fışkırdı’ imrenmeni mutluluğa dönüştüren apo “Proust gibi kayıp zamanlarını dürtecek cinsten gözlemci, hatta hazcı bir yaşam sürdürmeyenlerden biri olarak; “bırakınız yapsınlar, bırakınız üzerinden geçsinler” yaygınlaştırıldığından, sorumluluktan muaf erkekler gibi “saldım çayıra, Mevla’m kayıra” düsturlu çocuk yetiştirme, büyütme tekniğini benimseyen ev damı kadınlarının; kendileri de aynı yoldan geçtiklerinden üzerine tereyağı sürdükleri, arasına çökelek, şanslı günse bal kaymak, bazen soğan, yumurta koydukları yufka ekmeği, bir parça niyazı, çöreği ellerine tutuşturarak başlarından savıp, günün geri kalanında kendilerini rahatsız etmedikleri müddetçe ne yaptıklarını, ne halt ettiklerini merak etmemeleri, ev damı çocukları için sorun teşkil etmese de yine de bugün Çepanik Yaylası’na gittik, yolda Nade, kenger sakızı yapacağım, size göstereyim, dedi. Toprağın üzerine çer çöpleri, otları yana yana dizdi, sonra kengerin sert, kartlaşmış kısmını çat diye ortadan böldü, böyle süt gibi akan şeyi otun üstüne döktü, çer çöple kapatıp gizledi, bir gün burada kurusun bu, alır, çiğneriz, dedi. Sonra koca bir taşa, kayaya yapışmış sarı, siyah, kahverengi toprağı yanındaki bıçakla kazıdı, azıcık su döktü, bakın kına bu, diyerek avucumuza buraya sürdü, orada bulduğu çaputla da bağladı. Ben istemiyorum, yıkayalım dedim, rahat dur, bekle az dedi, derede yıkadık sonra. Bak!  o kadar yıkadım daha da çıkmadı…’ keşiflerinin sevincini kıran kızım, kızım, adamlar kapıda çay bekler, çekil önümden, sonra anlatırsın’ koşturmasında evlat mecburen bakıyorsun, atsan atılmaz ha satsan kim alacak’ sızlanmasıyla, katlanılması gereken nesne muamelesine muhataplıkta, ne yaptın bugün, nerelere gittin’ meraksızlığı; büyükbabanın dokuz yüz kırk altı yılındaki depremde altında kaldığı yerde yeniden aynısı yapılmış ev damı Kasmanda çe Talu’da, çe Resul’de Badan’daki yaz tatillerini eğlenceli, gizemli geçmesinin nedeniydi de….

….Harvard, Oxford, Boğaziçi, ODTÜ mezunu da olsa, hayatlarındaki herkes hizmet beklediğinden ‘hadi kalkın, güneş doğdu çoktan, ne duruyorsunuz, çabık, çabık guguk kuşlu çalar saat yaşlıların uykuyu haram ettikleri, şafaktan gece yarılarına fabrikadaymışçasına bitmeyen iş akışında fırsat bulurlarsa eree ne olmuş, ne, biri de dese yazıktır, günahtır bu kadın öldü açlıktan waye, insaf, bir çalkama (ayran) yap, ben de ekmek getireyim de yiyelim’ çöküntüsünde, bir bardak kıtlama çay içerken çocuklarıyla konuşacak yazgılarının; eziyet, fakirlik, horlanma, değişmeyen mansplainingle eşitlendiğini gözlemlediğin ilk yer dewa ma Kasman’da, Badan’da, a o yüzdendi işte, çocuklarıyla ilgilenmesine izin vermeyen, bekletilemeyecek sağdığı malların sütünü kaynatma işlerinin önceliği yüzünden kızı Saime ölmekteyken, yorgunluktan göz kapaklarını açamamasını anladığından acıdığın teyzen Sare’nin, kadınların peşinde mala gitmek; oturduğu görülmediğinden niye bütün işleri hep sen yapıyorsun’la üzüldüğün tamamı akrabalardan ibaret köyde zayıf mı zayıf, kızıl saçlarıyla gözüne hepsinden farklı görünen elinde bakır, alüminyumdan bakraç, sırtında deri tulumla (meşk) yola revan annenin amcasının kızı Fikriye’nin, diğer kadınlar gibi; onlarca hayvan varek, bızek, beran, tükş’ün arasında ev damına ait keçileri, koyunları tanımasının hayretinde çene, çeniii, şu kulağı yırtık sarı bızek var ya o da bizimdir, bıjı bere (hadi getir), korkma bir şey yapmaz’ komutuna uyup yakalamak için düşe kalka peşinden koşulan keçileri, koyunları ağızlarını büzülerek çıkardıkları şışşşş, bırrrr, bürürü’ sesiyle bir bacağından tutulup önlerine çektikten sonra kalçalarına şaplaklar indirip sakin, sakin ol, benim güzelim, yaramaz kızım’ sevecenliğinde sağdıkça bakraçta köpüren süte bakmalı; Nade’nin hayvan deyip geçme, onlar da kendi evlerini tanırlar’ önermesini haklı çıkaran sayıca az olduklarından; samanların, ot bağlarının da depolandığı evin biraz ötesindeki “kom”larda kalan koyunlar, keçiler gibi yaylaya götürülmeyen, çobanın sabah alıp akşama doğru geri getirdiği büyükbaşların; inek, dana, camışların (manda) ahıra, “gome”ye yaklaşıldığında kendiliğinden sürüden ayrılmasını izlemeli; bazen akşama doğru, bazen sabahın kör vaktinde evin önünde, lo(c)jınlı mutfakta tavana asılı kalın halata, bir ağaca ya da üç ayaklı (Sepi) Sêpik’e içine yoğurt, soğuk su doldurulduktan sonra bağlanan keçi, koyun derisinin sıcak suyun içine daldırılarak kıllarının yolunduğu, yağlarından arındırıldığı zahmetli işlemler sonrasında ortaya çıkan kızıl, siyah renkli  tulukun (meşkin) ya da tahta yagukun kapağı kapatılır kapatılmaz ileri, geri hareketlerle iteklenmelerinden çıkan, çalkalama sesi duyulur duyulmaz yataktan fırlayan ya da neredelerse ordan koşarak yayık yayanın yanında biten çocukların ben yapayım’ isteğine çenei, çenei, laoo, lacek rahat durun, işim çok benim, bırakın da bitireyim, eğlemeyin beni, gücünüz yetmez yorulursunuz’ direnmesine yorulmayız, bak gör, sen dinlen, a o taşa otur, oturun biz yaparız, sizin yerinize, yerine’ yalvarmasına ancak on dakika dayanamayacağı bilinen errrr, yakamı kurtaramayacağım elinizden, tamam” havlusunu atan büyüklerden genellikle de Fikriye’den, koparılan izinle yayığın başına geçilen anda; ayranın çalkalanmasının “tık, tık, tok tok” ritmine karışan dere Çor’un, Mengel’in, köpeklerin, tavukların, ineklerin sesi “oooo, eroo memo, memo” bağrışları, senfonik konser veriliyormuşçasına köyü inletirken, teknolojik devrim sayesinde her şeyi somutlaştıran görselliğin; dimağı tembelliğe iterek düşünme, yaratma, hayal etme yetisini azaltıp, duyguları ifade edecek yeni sözcüklere, betimlemelere ihtiyaç bırakmayacak 21. yüzyılda dewa ma Badan’da, Kasman’da sülalesiyle yaşayacak Proust’un; kalabalıkta hiçlenen benliğin devinimini, acıyı, aşkı, ölümü, umudu nasıl ve hangi sözcüklere betimlemelere sığdıracağının hevesinde, kim bilir, belki bu yüzyılda imgelemeler, iz düşümler, sözcükler arasında debelenmenin alemi de yok. Boşuna yormayayım kendimi; vereceğim linki tıklayarak görün işte neyi betimlediğimi, anlatmak istediğimi, hissettiklerimi de arada sırada blog’umda yayınlayarak yazma arzumu tatmin ederim, bitti gitti işte. Hem istediğini photoshop’layacağın görsellik aslında yazında betimlemenin, imgelemenin, mecazın sonunu getirmedi mi düşüncesinde multiculture da yukarıda yazdığın cümlelerle nasıl yapıldığını, ne olduğunu, şeklini şemailini tam anlatamadığım meşk, yaguk mevzusunu http://galeri.netfotograf.com/fotograf.asp?foto_id=40832;http://www.erzurumgazetesi.com.tr/haber/yayik– geleneğiyasatiliyor/56519;http://rojnameyannewroz2.com/emekci– kadinlardan– bidemet– yayla– kadinlari– ve– asiklar– 14364.html şu üç linki tıklayarak görebilirsin ey okuyucu! diyerek kestirip atmayı mı denesen?? hezeyanında şayet yazınla uğraşanlar böyle bir yol izlese, kitap okunan ülkeler listesinin sonlarındaki Türkiye’de popülaritesi yükselecek bu yazın türü sayesinde, ortalık 20, 30 sayfalık romanlarla dolup taşacağından, buyurun edebiyatın cenaze namazına… bu tembelliğe serenatlı uyanık aklına ne diyeyim? Uzaklaşmasana, yaz yazacağını be kadın! ‘çocuklar, bir bakayım hele, oldu mu? yiğitliğe zeval getirmemek için sızlanmadan yaymaya devam edildiğinden yorulan kollara, bacaklara azıcık nefes aldıracağından, molayı çocukların dört gözle beklediğini anlamamazlıktan gelip kapağını açtığı meşke, yaguka parmak daldırıp eh olmak üzere, az kaldı, beş on dakika daha, haydi durmayın’ acımasızlığına yatan büyüklerden ‘olmuş bu’ duyulur duyulmaz, içten bir offf bitti nihayet, yoruldum, fenayım’la köşeye yığılındığında ‘nasıl, kolaymış değil?’ alaycılığına prim vermeden ‘hiç yorulmadım’ ayaklanmasıyla köpük köpük ayranın döküldüğü, çamaşırın kaynatıldığı, suyun ısıtıldığı, yemeğin yapıldığı çok amaçlı kara kazanın üstünde toplanan yağın (ronu teze’nin) elle topak, beze yapılarak bakraçtaki soğuk suya atılma sonrası, odun ateşinin üzerine konan kara kazanda çürümeye bırakılan ayranın tülbentlerden, kevgirden süzülmesiyle kışın, yazın yenecek çökeleğin – (t)dorakın–  deri tulumlara, posta elle iyice hava almayacak biçimde bastırılması bazen de araya tereyağı konularak ‘hoş dorak’ yapımında bulunulmalı; yer yer paslanmış, emayesi, kalayı dökülmüş tencereye konmuş buğday, mısır, yemek artıklarıyla yemlemenin ardından kovalanan tavukları yakalamalı; kümese girip toplanan sıcak yumurtaları kirlenmesin diye elbiselerinin önüne önlükten geniş peştamal takan Kasmanlı kadınlardan farklı, hiçbir yeri kirlenmesin diye elbisesinin üzerine lastik geçirilmiş etek giyen, muhasebeciler gibi kolunun yarısına kadar çektiği siyah bez kolluklar kullanan, isterse bir küçücük iğne olsun malına, tavuklarına düşkün anneannenin eteğine koymalı toprak, saman, su karıştırarak yapılan harcın döküldüğü uçsuz bucaksız geniş alana serilmiş dizi dizi kerpiç kalıplarının üzerinden atlayıp, labirentli kerpiç yolunda koşmalı faaliyetinin, onca etkinliğin içinde kimse karışmadığından, akla esen her şeyin yapılıp dağ, tepe, çayır, orman gezilir, susuzluk çeşmeden, kıyısında ya da ortasındaki taşa oturup ayakların daldırıldığı dereden giderilir, açlık da kenger, yemlik, elma, yabani armut, erik, alıçla bastırılırken saatlerin, zamanın su gibi aktığının habersizliğinde; altı, yedi ay kar, kış altında geçirildiğinden, babanın yıllık izni; pek bir kıymetli salatalığın (hıyarın), sebze ve meyvelerin ancak yenilecek kıvama ulaştığı, başakların olgunlaştığı harman zamanına, temmuz, ağustos aylarına denk geldiğinden ‘(ma şérére cıwéna ser) haydi gidelim, dövene bineriz’ eğlencesinde dibe vurmak için, harman alanına uğramadan akşamın edilmeyeceği çocukluk zamanlarında; taş köprüyle karşı kıyısına geçilen deré Mengel’e bir, iki ağaçlık mesafede neredeyse bitişik harman alanına; öküz arabası veya insan, at, eşek sırtında taşınarak getirilmiş ekinlerin tanelerini, iş bitimi iki erkeğin sazlık kamışlarını bükerek yaptığı kalın ot halatlarıyla bağlanacak sapından, samanından ayırmak için, altına kesici çakmak taşlarının çakıldığı, boyunduruğa koşulu, ezecekleri ekin buğdaydan (usareden) mısırdan yemesinler diye ağızları kalın bezle bağlanmış iki öküz, manda, atın çektiği önü hafif kalkık tahta dövende (moşene de) arabadaymışçasına uçurulmak; kendisi de on iki yaşında evlendirildiğinden, ölmeseydi teyzen Leyla, onun da diğer beş kızı gibi on iki yaşında “kocaya” verilmesine engel olamayacak, kız çocuğu için evlenmekten başka bir alternatifi varsaymayan, ele tutuşturulan ibrikle sulanan toprak zeminli odaları, evin etrafını palakaya kadar süpürmeyi iş saymayan çene Küçükağa’nın ‘bahardır. Murat yükselmiş; çağıldıyor, gürlüyor, yıkıyor geçiyor; her yeri, köprüler sel altında, kimse geçemiyor karşıya, Turna kuşu bakmış yükseklerden insanların acizliğine, seslenmiş Murat’a ‘Suyun coşmuş yine Murat, Turna’nın umurunda mı? qulıng gotıye, ava Muradệ rabuye xemệ min e’’ Siz çe Talu kızlarınki de Turna kuşunun hesabı. Evde iş, güç mü var, çeşmeden su mu getirilecek, odalar mı süpürülecek, sofra mı kurulacak? varsa yoksa tıro vıro işler; gez toz. Yarın bir gün gideceğin el evinde, senden harmanda oynamanı istemezler, iş beklerler, iş…’ öfkesine değerdi değmesine de altındaki ekini tanesinden, sapından ayırmak için durmadan dönen hayvanları ayakta idare eden büyükler mola vermediklerinden, dakikalarca döven üstünde dönüp durma, ağza, burna giren toz, toprak, mide bulandırıp, göz kararttığında “uygun an” kollanıp buğday, çimen, çiçek karışımlı otların arasına atlanır; bir dakika! bir tavsiye, yanlış anlama, kurguna müdahale değil amacım, ama okuyucuyu “Eskiden Harman Dövmek (Kovmak)”, “Hey gidi hey…”, “Eskiden harman dövme gem sürme, döven sürme böyleydi” başlıklı YouTube videolarını izlemeye yönlendirseydin, dövenle ilgili çok daha açıklayıcı bilgiler sunar, bunca satırı da yazmak zorunda kalmaz mıydın???? işaretli olsa da ultra postmodern yazın bana, mantıklı geliyor, görsellerle destekli paragraflar süreci hızlandıracağından okuyucunun amcan kızı Leyla’nın vefatına dair merakı da kısa sürede giderilirdi. Ben de biliyorum, bilgisayarmışçasına art arda tık…tık… tık açılan birçok pencereden her şeyin; duygusuzca “tak…tak…tak”  hızında ilerlemesin, isteyenlerin fazlalığındaki bu ultra modern Alfa çağında, uzun satırların sıkılmadan okunmayacağını, üzgünüm her ayrıntının önemli kıldığı geçmiş belirlediğinden geleceği; ultra Alfa okuyucuyu bu anlamda memnun edemeyeceğim zaten karşılayamayacağımdan benden hiçbir beklentisi de olmasın. Daye kurbane cane! sıkıldıysan yine de hemen bir kenara koyma, belki ilerleyen sayfalarda kendinden bir şeyler bulacağın sürpriz satırlar çıkar önüne. Ve sapından, tanesi buğdayı, arpası, çavdarı ayrılacak kadar dövenle dövüldüğünden kürekle, tırmıkla harman alanının ortasında piramitlere benzer koni biçimi verilerek toplanan, bazen ertesi güne bırakılacağından düşecek çiyden, yağacak yağmurdan korumak için üzerlerine naylon geçirilen ya da çalı çırpı örtülen pencereleri kapatın, ortalıkta da açık yiyecek, içecek bırakmayın; şimdi her yer toz toprak dolacak’ uyarısında bulunan, ağızlarını burunlarını, başlarını leçek, bez, çaput, kasket, şalla kapatmış erkekler; genellikle hava kararmaya başlamadan rüzgarın estiği yöne doğru sapından, samanından ayırmak için buğdayı, daneleri savurma işlemine koninin tepesinden aşağıya doğru inerek başladıklarında; öksürük sesleriyle beraber göğe yükselen kalın, ince, sarı bejimsi toz bulutu köyün üstüne çöküp karartırken havayı, saman, toprak karışımı çer çöpün de her yere; dereye, bostandaki meyveye, sebzeye, kirpiklere, saçlara, elbiselere, bakraçtaki suya konmasının ertesinde önce iri delikli kalburdan, elekten geçirilerek taştan, topraktan buğdayı, arpayı, çavdarı temizleyen kadınlara, erkeklere güğüm, testi, bakraçtan ziyade hafifliğinden taşıması kolay alüminyum kovalarla çeşmeden soğuk su taşımayla görevlendirilmiş; bezlerin, naylonların üzerine serilecek, çiği karnı ağrıttığından arakladıkları buğdayı, mısırı ordan buradan buldukları teneke, kullanılmayan kap kacağı üzerine koyacakları iki taştan yapılı ocakta, çalı çırpıyı tutuşturarak yakacakları ateşte kavururken, çuvallara, tenekelere konulan buğdaylar öküz, el arabalarında ya da sırtta taşınarak çuval çuval un için değirmenine götürülürken, yıkanıp, kara kazanlarda haşlanan, kalbur, bez üzerinde kurutulan, azıcık ıslayıp hanenin demirbaşlarından koca taşlar böyle yuvarlak hale getirilip nasıl üst üste konulmuş’ akıl sır erdirilmeyen, elle döndürmekte zorlanacaklarını, yorulup bırakacaklarını bildikleri çocukların denemelerine izin verilen taştan el değirmeniyle, (distaryle) çe Talu’da, kom’un yanında toprağa gömülü dibekte kaldırmakta zorlanılacak ağırlıkta ağaç, taş tokmaklarla bir teneke için iki kadının ayakta en az iki saat kol gücüyle dövdüğü, ev damının ihtiyacı için ayrılmış buğdayın bulgura dönüştürülmesi, hava kararmadan gün ışığında bitirilmesi gerekli işler listesinde yer aldığından, hiç olmasa gece dinlenen arılara gıpta edilen, normalden iki kat daha fazla çalışılan yaz aylarında çok acıkmışlarsa yanına uğradıkları, ancak, koyunlardan kırpılan yünleri derede taş üzerinde tokmakla yıkama keyfi için yardımına koştukları annelerin kendilerini fark etmeyen ilgisizliğini “iyi geceler öpücüğü almama” sendromunda dramatikleştirip ruhlarını yaralamaması, çevrelerindeki herkesin aynı tavırla karşılaşmasıyla yaşamın bir parçası, doğal bir durum sayıldığı hengameli günlerde ip gibi arka arkaya dizilmiş yuvalarına yiyecek stoklayan çalışkan karıncaları; peteklerine girip çıkan arıları, duvarda, yerlerde dolaşan böcekleri “insanların arasında yalnızlık duyulur, dedi yılan… Ve geceleyin gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak… Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!” satırlarını okuduğunda Can’ın gözlerinin bir o yana, bir bu yana salınmasına “bu neydi şimdi” kalakalmış ifadesine bakıp ‘’Küçük Prens’’i anlayan bir tane çocuk varsa ben taş olayım’ derken, filmlerde sık rastlanılan yan yana uzanmış iki kişi arasında görüyor musun yıldızlar nasıl parlak, bu ben, şu sensin, aaaa yıldız kaydı, çabuk bir dilek tut’ repliğini tekrarlatacak “gülen yıldızları” gözlemenin düşünülmediği Champs Élysées’deki dükkandan satın alınacak akik bilyelerin hediye edileceği Gilberte’in, roman okuyan, müzik dinleyen, şık giyinen zarif arkadaşlardan, arkadaşlıklardan bihaber; Proust’a “kuşkonmazların pembe tuniklerinin üzerindeki gök mavisi hafif taçlar, tıpkı Padova fresklerindeki Erdem’in çelenk yapıp başına taktığı, sepetine sapladığı çiçekler gibi ince ince, yıldız yıldız çizilmiş olurdu” göndermeli ucuz bucaksız hayal dünyasının kapılarını aralayan dimağı, yetisini geliştiren; dewa ma Kasman’da şiir yazan dedenin “baba odasında” iki raflı cam kapaklı küçük tahta dolapta gördüğün birkaç kitap dışında köy dışında okumaya gönderilenler getirinceye dek; kendilerine de okunmadığından, okuma yazma bilmediklerinden çocukların eline tutuşturulacak Aya Seyahat, Define Adası, Tom Amcanın Kulübesi, Çöplük, Çocuk Kalbi, Dede Korkut Hikayeleri, Cin Ali kitaplarının bulunmadığı ev damlarında; devleti gibi hane içinde amcalar, yengeleri, elkızı, eloğullarını, üvey baba ve anneleri, ev dışında diğer mezhep ve etnik kökene sahip insanları düşman belleten dünde; Voldemort’u defetmeyi planlayacak Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’na kabul edilen Harry Potter, Alacakaranlık’ta (Twilight), kan emen ama (oluyor işte) sevimli vampirler Bella, Edward; cadı Sabrina, Selena, Spider Man olunmak istenen Narnia Günlükleri, Netflix izlenerek büyülenilen bugünde….

….yediklerini, içtiklerini paylaşma görgüsüzlüğünde, kendileri gibi düşünen, hisseden ama yüz yüze tanışılmamış Twitter, WhatsApp, Facebook, Instagram kullanıcılarıyla yazışmanın, mesajlaşmanın da sosyalleşme algılandığı, filmleri, dizileri gerçek kıldıkları sanal dünyalarında acı çekmeden, sevgiden, hakikatten uzaklaşıp sorunlu olmayı seçen, acı çektirmeyi, zalimliği sevebilen, vampir Edward’a Justin Bieber, Selena Gomez’e tutkusundan ağlayan Z, Alfa kuşağının, “Öyle Bir Geçer Zaman ki”nin Ali Kaptan’ı, Üvey Baba’daki Halil Güneşli’nin vicdansızlığını hiç taşımıyorlarmışçasına Osman’a, Lamia’ya, ağlayanları eleştirmelerinin “bal gibi” saçmalığında; saman kağıdına basılmış, imla hatalarıyla dolu kitapların yerini almış televizyonların Lamia çilekeşliğini yükledikleri Küçük Emrah, Küçük Ceylan’ın oynadığı Üvey Baba’nın, Küçük Besleme’nin bin beteri dramlarla dolu prime time’larını kaçırmamak için gecelikli, pijamalı, eşofmanlı, tepsisine kumandasını, yanına çay, viski, likör bardağını, kahve fincanını meyve, çekirdek, kek tabağını koymuş, yaşayamadıkları ama olmasını, yapmayı istedikleri, düşündükleri ne varsa; aşk, zenginlik, patronluk, çete reisliği, kariyer yapma, iyi bir eğitim, özgürlük; hepsini tadacakları içinde bulunmak istedikleri, özlemini duydukları evlerde, konaklarda, iş yerlerinde başkalarının yaşadığı hayatlarına odaklanmış Bay Yanlış, Sen Çal Kapımı, Çukur, Aile, Uzak Şehir vs. dizilerinin, Esra Erol, Müge Anlı, Zuhal Topalların reality show’larının sadık izleyiciliğinde iyi ki bir dizi çektiniz; durmadan sabah akşam tekrarlamazsanız hatrım kalır’ şikayetsizliğinde, usanmadan on yüz bin kere de tekrarına bakacakları onlarca Geniş Aile, Aşk- ı Memnu, Öyle Bir Geçer Zaman ki’nin senaristlerinin, yönetmenlerinin, yapımcılarının yazdıklarının aynısı diye düşündüğün Kemalettin Tuğcu’ya ait bir romanın uyarlaması filme, diziye bir eğitici, öğretmen, bu tür psikolojisini bozacak ağlak kitapları nasıl tavsiye eder şuncağız çocuklara’ yorumunun acayipliğine dalış yapmadan özellikle taşralı dar, orta gelirli sınıfın okumaya meraklı çocuklarını, bir nesli zaten kederi öğreneceği, yaşayacağı bir coğrafya karşısındayken; hayata hep hüzünlü tarafından baktıracak “Tuğcu Sendromu”yla tanıştırıp, gereksiz merhamet gösterisine kalkışmasını sağlamanın gereği vardı mıydı? En… en önemlisi de kendilerini kötü hissettikleri anda bile, babasını kaybedip, annesiyle şehre taşınan, orada türlü sıkıntılar yaşayan, pek çok tanıdıkları öldükten seneler sonra döndükleri köyün tamamen yanmasıyla karşılaşan bir çocuğun başından geçeni anlatan az önce bitirdikleri romanı hatırlayıp “her şey bundan daha beter, kötü olabilir” kanaatkarlığında, kadere, mevcut yapıya teslimiyeti bellettiğinden kesinlikle, üzerine en az dört beş tez yazılması gerekli “Her sakat biraz üzüntü içindedir ve içine kapanıktır… Ben onun (annem) için iç acısı idim. Beni sakat doğurduğu için gizli gizli ağlardı” üzüntüsünde, ölgün ruh halinde camdan seyrettiği oyun oynayan mutlu çocukları görmeye dayanamadığından belki de Öksüz Oğlan, Ana Hakkı, Kolsuz Bebek, Sokak Çocuğu, Baba Evi, İçler Acısı, Yavrucuk, Yetim Malı gibi acıklı isimler koyduğu hemen her romanını “daha, daha da acı çekmeli” fikrinde temellendirerek; annesi babası hasta ya da annesinin, babasının ölmesi yetmezmiş gibi fakir yavrucaklara üvey anne ya da baba tarafından yapılan eziyetlerle doluluğundan tek satırına değil, her birine yüzlerce gözyaşı dökülen; ilkokulda öğretmenlerin “okuyun” tavsiyesine uyup, yatağa uzanıp gözyaşlarını sile sile art arda onca kitabını okumanın etkisinde kendilerine kızan, bağıran, tokat atan annelerinden ‘üvey anne misin? kötü davranıyorsun? bohçacı kadından alınan üvey çocuk muyum?’ şüphelenmeleri dışında, gaddar, acımasız büyükleri taklit ettikleri çocuk acımasızlığında; AP’den senatör akraba vasıtasıyla tayinini Van’dan Ankara’ya çıkaran babanın da gecekondu yaptığı mahalleye, iki, üç kilometre ya var ya yok uzaklıktaki Ulucanlar Cezaevi’nin avlusunda kavak ağacının altında, 6 Mayıs 1972 tarihinde sabaha karşı saat 3’te idam edilmelerini %98’inin sevinçle kutlayacağını bildikleri Türkiyelilere müjdelemek için yıldırım, ikinci baskı yapan gazetelerin neredeyse hepsinin ortak “Gezmiş, İnan, Aslan idam edildi” manşetlerini ‘oyyy ananız ölseydi! Allah’ım, gece yarısı asmışlar!’ gözyaşlarıyla karşılamasını ‘teyzen Selvi bugün bana ne dese; abla, waye nasıl geziyor bu insan denizde? inanması zor ama… ben  Deniz’in isim olarak bir insana takıldığını bilmediğimden, Deniz, Deniz diye duydukça adını, sanıyordum ki denizin üzerinde dolaşıyor, ilahi Selvi’ Her gün sabah, öğle, akşam ajansında aranan “anarşistler” listesinin bir numarasında adı okunan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yakalanıp tutuklandıklarını yine radyodan öğrendiğinde ‘vah…vah… tühhhh, yazık,  çok zulüm yapacaklar, öldürecekler  bu gençleri’ kederini kafanda bir yere oturtamadığın, ilkokulu, beşinci sınıfı bitirdiğin yılda söylemlerini, yaptıklarını, işleyişini onaylamasa bile ne yapayım partimdir, vereceğim oyumu, şimdi Baykal’ı beğenmiyorum diye koca partiyi mi gömeyim? ’le hiç vazgeçmeyeceği babadan, atadan CHP’liyim ben’ gururuna sabitli fanatikliğini geç git kızım, rahat bırak, ben vermem, vermem oyumu senin istediğine’ kızgınlığına dökmesine gülümsediğin, tam hatırlayamadığın ama dur dur  hiç unutmayan annene sorsan ?? ‘evi öyle yapmışım çiçek, tertemiz, tamam. Ben dışarı gittim, geldim ki evi öyle yapmışsınız karıştırmışsınız, çocuktunuz tabii, oyun oynamışsınız. Dedim yazık günah, ben sabahtan akşama temizliyorum tamam, kızdım. İbrahimé Velié Talo’nun kızı, biz ona Hakife bacı diyorduk, işte onunla oturduk çay içiyoruz dışarıda, bahçede, o kayısı ağacının dibinde. Biraz kaldık, sen geldin beni çağırdın, gel dedin, dedin evin tertemizdir, geldim ki kapının önünde boş arsada kum dökmüştü komşu, eteğine koymuşsun getirmişsin halıların üzerine bir ton kum koymuşsun. Hadi dedin şimdi git, temizle…

bunu ben mi yaptım? Hatırlamıyorum.

ben çöktüm yere, nasıl ağladım, Hakife bacı, Allah rahmet etsin, o da benimle ağladı, dedi ki sen hiç moralini bozma, benle sen, şimdi birlikte bu halıların hepsini çırparız… çırptık, ondan sonra temizledik getirdik, serdik. Bir de sabahleyin temizliyordum böyle çiçek gibi yapıyordum, süpürgeydi ya neydi? Dışarı çıktım geldim ki böyle her taraf altüst, yere atılmış yastıklar, a o yataklar darmadağın ‘ulan’ dedim, bağırmamla bir de baktım yoksunuz; ‘ulan neredesiniz mahvettiniz beni’ diyorum, çıt yok, herkes girmiş somyanın altına, hiç unutmuyorum Mısto’yu da taşımışsınız. Bir gün sordum dedim tamam, siz saklanıyorsunuz somyanın altına, Mısto’yu niye götürüyorsunuz? Ama dedin, tabii ki götüreceğiz, o bizim kardeşimiz, ya sen onu döversen? Doğum yapmışım Oğuz’a, küçüktü daha kundaktaydı, ben de helva yaptım, siz helvayı çok seviyordunuz, ben de helva yaptım sana, Ayşe’ye. Van’da Karayolları’nın lojmanındayız, hazırladım önünüze koydum, dedim yiyin. Ben de bilmem neydi, dışarı, bahçeye çıktım geldim ki bebeğin başına oturmuşsunuz, helvayı ağzına koyuyorsunuz… Le, le, le, le bebekti, bebek, yeni doğmuştu.’ gülüyorsun.

büyük fırsatı kaçırmışız, öldürseydik üç yaşında ben, iki yaşında Ayşe, kim ne diyecekti?

hele bak!  duyan… nasıl düşkündün kardeşlerine. Başucunda oturmuşsunuz, ben dedim ‘ayyy kız ne oldu, kız ne yapıyorsunuz?’ Çocuk böyle aaa boğuluyor. Sen dedin ki biz helva yedik, ona da verdik. Ya yavrum bu çocuk, bebek, helva yemez, olmaz kızım olmaz, dedim. Damağına yapışmış helva, böyle çıkardım aaa bu kadar (bir lokma yapıyor parmağıyla) iyi boğulmamış.

boğulmadı da ne faydası oldu memlekete, ailesine, karısından başkasına?

ben anlamadım; böyle yerde sürükleyip götürüp koyuyordunuz Mısto’yu, yatağın altına, çocuk küçüktü, iki yaşında var ya da yoktu, o da hemen peşinizden geliyordu, emekleyerek. Niye yapıyorsunuz bunu, eee bizim kardeşimizdir, döversin. O kadar tutkundunuz birbirinize, ne oldu? Allah şahittir ben çocuklarımı dövmedim. Niye öyle diyordunuz bilmiyorum ama babanız dövdü, çokkk… Yalan söylemeyeyim, ben bir çocuğuma tokat attım. O da her zaman edepsiz Gilda’ya. Bir gün a o beter Gilda yine sabah babanın peşi sıra çıktı, akşam döndü eve. Telefon yok, yol yok, otobüs yok, başına bir şey geldi diye deli oldum. Ben baktım bu geliyor nasıl rahat, sallana sallana.

nerdeydin bu saatte kadar?’

hala kızı Vaide’yle Kızılay’a indik, gezdik.’

madem öyle, bunda ne var haber verseydin, istediğin yere gitseydin.’ Geçti gitti önümden ama anam bu Gilda, baş edemezsin, yine giyinmiş kuşanmış, ya ortaokulda daha, nereye gidiyorsun? söylemedi. Öyle bir tane vurdum ki yine de arsız, çantasını omzuna attı gitti, hadi defol, dedim arkasından. Gilda kadar beter bir çocuk, dofandı, belaydı bacı, bacı, ooooy oyyy, kız sen benim hakkımı nasıl ödeyeceksin? Yine bir gün beni kızdırmışsınız, valla sebep neydi şimdi hatırlamadım ‘durun hele ben sizi döveyim artık’ dedim, a ordan sandalyeyi elime aldım, tabii yine patır patır somyanın altına baktım sen karşıma dikildin ağlıyorsun, ‘ben küçüğüm, beni, kardeşlerimi değil, gücünün yettiğini döv’ dedin, böyle kaldım, hiç beklemezdim böyle bir lafı.

‘muhtemelen seni döven babama suskunluğuna itiraz etmişim.

‘bilmem kızım, o günden sonra ne zaman pataklamak geçse içimden, senin sözün aklıma gelir, vazgeçerdim. Çocukluğunu, ergenliğin savrulmalarını, büyüteceği çocuklarının yanında geçireceğinden hiçbir çocuğum beni anne görmedi, hep onların, çocukların hizmetini yapan biri oldum derdinde, üniversite sınavlarına hazırlanan dayılarının, amca oğullarının, anneni destekledikleri farklı sol örgütlerin sempatizanı yapmak için yarışırken anlamını bilmediği ‘şimdi abla bu faşist diktatörlük koşullarında… duymasın eniştem, yatsın öyle anlatırım… sessizliğindeki gizli konuşmalarından, okulda kötülenen anarşistlerden taraflıklarını, kavrayamadığın nedenlerle askerden korktuklarını çocuk kalbinle hissettiğinden bemrad, canımı yedi bu kız, rahat durduğu yok anam’ kızgınlığındaki mutsuz çocuk gelin annenden intikam almanın yolunun ondan daha güçlü gördüğün askerlere şikayetten geçtiğine kanat getirerek; sıcak havalarda, sarkıttığın ayaklarını geceye, rüzgara emanet ettiğin, altına konulmuş somyanın, yatağının üzerine çıkıp açtığın pencere camından baktığında gözüken dar caddenin karşısındaki  Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın nöbet tutan erlerine askerler, buraya bakın, dinleyin! annem anarşistlerin, Deniz Gezmiş’in arkadaşı” çığlığını duyduğunda alı al, moru mor suratıyla koşup kolundan tutup camı kapatmasına engel için debelendiğinden kan ter içinde kalarak, elinden kurtardığı kulpuyla pencereyi kapattığında ‘veyyy ya Hızıro Galo, nedir bu başıma gelen, hiç mi demedim ya Ali? Kızım sen, deli misin? Ya duydularsa… bırak askerleri, ya komşular duyduysa ne olur halimiz, babanı alıp götürürlerse? çırpınışları, yaptığının çok çok kötü, bela getirecek bir şey olduğunu anlattığından, bu sefer de korkudan, üzüntüden ağlayacak hale gelmiş pişmanlığın bakışlarına yerleştiğinde; olayın şokunda başını yumruklayarak: ‘ahhh Allah’ım, ya Bozatlı Hızır yetiş, yardım et… Ne yaptın? Ne yaptın? ya gelip beni alıp götürseler, hapse atsalar! Vudayy, kim bakar size’; ’Kim bakar size’ vurgusu dayak yemediğinden değil, babanın eve getireceği üvey annenin acıtacağını sandıran ispiyonlamanın sebebi hikmetlerinden; yaşamın hüznünden, acısından, zalimliğinden, düşmanlığından soyutlayarak pembe bir dünya sunmanın abesliğinden belki de her evrede karşılaşılacak “hiçbir zaman iyiler kazanamaz, her öykü mutlu sonla bitmez” mesajıyla, adeta “hayata hazırlama rehberi” övgüsünde okunmasında beis görmeyeceğin Kemalettin Tuğcu’yu; ayaklarını daldırdığın, kaya büyüklüğünde parlak ve ıslak taşlarının üzerine basıp düşmemeye çalışarak karşı kıyısına geçtiğin, köylülerin dinlenme, gençlerin elle ya da dinamit patlatarak balık avlama, sevgilileriyle buluşma yeri, onlarca aldatmanın, kaçamağın sırrını gizleyen deré İn’in, deré Mengel’in sesine karışacak hıçkırıklarla okuma zevkinden azat edildiğin, uzak tutulduğun ‘amca kızı Leyla’nın, öldüğü o sene vedalaştık mı? ne dedik birbirimize son kez, acaba Ankara’ya gideceğinden bahsetti mi? sorularını karanlıkta bırakan, o günlere ait silik, bölük pörçük birkaç anıdır işte; bugüne kadar getirdiğin çocukluğundan.

III. BÖLÜM

Ahhh! benim, yüreği hep yangın yeri Şairim; bazen de yarıda bıraktırdığından, birlikte oyun oynamanızı sabote ettiğine inanıp uykusuzluğuna çare bulacağım’ diye Gilda’nın, 22 yaşında antidepresanlardan Laroxy’e alıştırmaktan çekinmediği, İstanbul’dan ziyarete gelmiş büyüdükçe inkar etse de herkes gibi fotokopiliğini içinde taşıdığı annesini, küçük Gildalığını ortaya serecek  Bella’yla sohbetinizi engelleme adına; minderlerini, halıya attıktan sonra tepesine çıkıp üzerine atladığından, iskeletine oturmak zorunda bırakıldığınız koltukta yanına gelip elleriyle saçlarını yüzüne doğru dağıtıp, kulağının dibinde avaz avaz “lailaiii laii” bağırmalı, anlık dikkatsizlikle düşüp kolunu, bacağını kıracak, kafasını yardıracak tehlikeler barındıran had safhada yaramazlıkları bezdirdiğinden ayaklanıp; yere saçtığı minderlerini toplayıp koltuğa yerleştirirken ama yeter artık’ kızgınlığında otur bakayım şuraya azıcık da çizgi film izle’ deyip kucaklayıp televizyon karısına oturttuğun Can’ın, cep telefonuyla fotoğraflarını çekmeyi de unutmadığın günün akşamı, yastığa başını koyar koymaz niye kızdım bağırdım ki çocuk nihayetinde, Bella yüzünden… düşüncelerinin etkisinde, annesine, babasına bana kızdı, gelmesin, istemiyorum, derse’ kaygısında, yaptığın hareketin intihar etmeye yol açacak üzüntüsünde, derdini birine anlatarak rahatlama ihtiyacında böyle böyle oldu… kendimi çok kötü, berbat hissediyorum, uyuyamıyorum perişanım intihar bile edebilirim’ telefonunu açtığım Gilda’yla olayın tanığı Bella’nın .’ama teyzeciğim, kendini bu kadar da kahretme, o da bugün çok yaramazdı, dayanılır gibi değildi, kim olsa, hele teyzem Mine Leyla olsaydı, o kadar da dayanmaz çoktan patlardı’ sakinleştirmesine inandım, sen cidden delisin, bunda üzülecek ve var, dövdünse, kızdınsa bağırdınsa ceza verdiysen ne olmuş? bunlar sana da yapılmadı mı hangimiz dayak yemedik, evden kovulmadık, arkamızdan atılmadı terlik, tekme ama şimdi çocuklukta, ergenlikte başımıza gelenlerin, yaşadıklarımızın kaçını hatırlıyoruz, o da bizim gibi unutur gider” deneyimine sığınman uykuyu getirmediğinden kendini suçlamaktan vazgeçememen ortada anımsatacak hiçbir şey, veri yokken durduk yerde’ denir ya, benim kafası dağınık yazarım ama değil, Türkiyelilerin ölüm, yas karşısında takındığı kaderciliğe, umursamazlığa isyanının doğal seleksiyonunda Ankara’da, karın yağdığı bir kış günü annene sorduğun teyzem Sare’nin kaç çocuğu öldü? sorusuyla, Varto, Kasman, Badan, Van, Ankara hattında radarına takılan; şu an içinde bulunduğun, bulunulan dünya vatandaşlığına uzak, küçük, bireysel cehennemimizin, cehennemlerin yaratıcıları, ebeveynlerin “uslu çocuk olur, bizi büyüklerini dinlersen her şeyin yolunda gider” yalanına uyulmasına karşın, suratta iz bırakan; yaş ilerledikçe yalnızca bırakmakla kalmayıp, tesadüf etmediyse de sana, yaşayanı da vardır ama çoğunlukla, güzel olmayan belki öyle olmadığından yıllarca yanda taşınan “serkeşliğimizin, iplemezliğimizin, sessizliğimizin, itliğimizin, yiğitliğimizin, kopukluğumuzun” karakterimizin, insanlığımızın, saygısızlığımızın, ötekileştirmelerimizin, sevgisizliğimizin, itaatkarlığımızın mayası; akla her düştüğünde soğuk terler döktürten, bazen irkilten bazen de ilkokulun bitirildiği Van’dan Ankara’ya gelindiğinde; komşunun rahatsızlanan eşine takılan serum şişelerinin lastik kapaklarının silgi kullanıldığını bilmeyen kardeşler arasındaki silgi kavgasına ara verilip, naylon bulunmadığından gazeteyle kaplanan defterler, kitaplarla orta kısmına gittiğin Çankaya Lisesi’nde öz güvenini iyice parçalayarak, hayat boyunca her şeyden çekinmenin, her yerde kendini yabancı, itilmiş hissetmenin nedeni; konuşmanın, düşüncelerinin, ten renginin benzemediği yaşıtlarının anlamıyorum ki ne diyorsun’ vurgulamalı farklılığınınfarklılıklarının utancıyla, hediye alacak para olmadığından Emel’e “ne zaman mendil görsem, ilkokulda doğum gününde arkadaşıma hediye götürdüğüm mendili hatırlarım” üzüntüsünü yaşatmış doğum günlerine katılmadığın, ailece hiç pikniğe gitmediğin “fare kulağımı yer, burnumu ısırırsa” endişesinde yer yatağında büzüşerek yatılan sobalı; kavganın dövüşün ve kalabalığın eksik olmadığı mutlu yuvanda: tam şurada karşımızdaki gecekondunun sahibi İsmail, önce Malatyalı birisine kiraya verdi, taşınıp gidince onlar, Sivaslı kiracı, Ada Modaevi’nde çalışan Sakine geldi, gelinlik, nişan, sanatçıların, pavyonda çalışanların giydiği elbiseleri getiriyordu hem çalışıyor hem de götürü iş alıyordu, bize de veriyordu, üç beş kuruş kazanalım diye, çok fazla bir para değildi ama. Geceleri önlerine, yakalarına, kollarına boncuk işliyordum, dikiyordum. Bir tanesini unuttu bizde giderken, a o dolabın üstünde bohça içinde duruyor yeşil tuvalet, üzerine gri gümüş pul işlenmiş, neye yarayacaksa. Babanın tek maaşıyla geçim zordu, sen şehir dışında okuyordun, götürü işten aldığım parayı sana gönderiyordum. Ayşe de yardım ediyordu. Gilda’nın umurunda değildi geçim meçim derdi.

‘ev işi, yemek, çocuklar, babamın istekleri, ne çok yoruluyordun…

‘yorgunsam yorgundum, ne yapacaktım? Ben yapmasam kim işleri yapacaktı? Şimdikilere kolay geliyor, üç leğen su değiştirip çamaşırı elde yıkardık, en az üç saat sürerdi, evde onca insanın çamaşırını yıkamak. Bulaşık da bir saat, yemek yapmak üstüne. Kıt kanaat yaşıyorduk, tatlı istediğinde çocuklar, un helvası kavururdum. Çocuklara zaman mı kalıyordu. Şimdi koy bulaşığı, at çamaşırı makineye, söyle dışarıdan yemek, ohhhanneye yardım için küçük yaşta temizlik, yemek yapma, çamaşır yıkama, kardeşlere bakma görevlerinin ifa edildiği, eylül ayında traktöre yüklenen bol çekirdekli ucuz, Hasan Dede üzümlerinden kasa kasa satın alınmasına sevinildiği, uğranılan istismarın, tacizin üstünü kapatıp, olmamış farz edilen mevsimlerin buğusundaki akan zamanlarda istemiyor olsa da adaletli olduğuna kanıt gösterilsin diye bir kerecik mutlu olma fırsatını tanıdı işte Tanrı sana da geride bırak her şeyi ve yürü!’ denen beklenmeyen bir “merhabaaa, beni hatırladın değil mi” hareketi, bir ses, bir gülüş, bir kokuyla geri gelip ortalığın altını üstüne getiren yaşama bakışa, ilişkilere yön veren; kimi an tökezleten kimi an koşar adımlatan ama hepsinin iç burkan olduğu, olacağı öyle söylendiği, nasihat, tavsiye edildiği gibi unutulmayan geçip gitmeyen kapatılamamış nice hesap içeren, Freud’un “karakter oluşumunun depolama süreci” üzerine; hepsi melek doğan, bir kenarda ebeveynlerini, etrafındakileri, olan biten her şeyi sessizce izleyen bireyin, yetiştiği şartların, kendine biçtiği rolü uygulayarak şeytanlaştığını öne sürdüğü “psikanaliz”ini inşa ettiği çocukluğa dair, yüreğe, dimağa ömür boyu yerleştiğinden bugüne getirilen, onlarca berbat hatıranın da peşi sıra sürüklendiğinde, kaybettiğin yoldaşlarının, Haldun’un değil de barizliğine karşın nedense diye yazmaktan, kendini alıkoyamadığın şeylerden biri de yaşasaydı herhangi bir yerde… Sosyal medya platformlarında “çocukluğun iç burkan anıları” # hashtag’i göründüğünde acaba; ömrünün kısacıklığını kimse düşünemezdi, paralama kendini–  düşünememe, tahmin edememe aptallığıma kızgın; öğlen uyku uyumak istemediğini ama öğretmen kızdığı için gözünü kapayarak uyuma numarasına yattığını anlattığında, küçücük kalbinin üzüntüsüne dermansızlıkta, gözümü kırpmayıp sabah erkenden yönetici Gülay Hanım’a çocuğun psikolojisi de dikkate alınmalı, uyumuyorsa zorlamayın, oyun odasına götürün, başka bir şey yapsın’ uyarısıyla, hiç olmazsa son yıllarında isteğini yapmanı sağlamanın huzurunda artık severek gittiğin Minik İzler kreşinde geçirdiğin zamanlar mı? annenin de öğretmenine ilettiği sadece birinci sınıfını okuyacağın ilkokula dair ilk kırgınlığın “kalbim acıdı” şikayetin; Ege’nin koluyla karnına vurması mı? A4 kağıdına eğri büğrü el yazınla mavi, sarı, gri Can, Nil, muz 20, 19 rakamlarını, benim de 11.01.2016 tarihinde Can… Kayra’nın Melis’e “karpuz kafa” dediğini duymuş ve çok üzülmüş. Can bir daha karpuz kafa diyenleri asla affetmeyecekmiş yazdığım gün mü Teoman Erel Parkı oyun arkadaşlarından Berk’in istediğine uyarak dikenle topunu patlattığını fark eden annesinin elinden tutarak getirip senden özür dilettiği Sarp mı? Yoksa etkilendiğin ama anlatmadığından bilmediğimiz başka bir hatıran mı aklına gelecekti? Bilseydim de yaralara merhem olamayacağını öngördüğüm halde cevabını öğrenmeyeceğimi bile bile merak etmemse; Bahman Ghobadi’n Niwemang’ındaki tanımadığım bir köyün, tanıdığım dewa ma Kasman’ın, Badan’ın, Ameran’ın her defasında başkaldırısı engellenen kadınlarının; ellerindeki herhangi bir yerde; bir ilahinin huşusu, bir ölümün yası ya da bir zafer kutlamasında sesi duyulacak erbane’lerinin, sağ el darbesiyle birbirine, derisine çarpan zillerinin feryadı, çığlık çığlığa dağılırken aleme, gök kubbeye çarpan avazı; neşeli başlayan hüzünlü bir şarkıdan bin beterlikte, geri dönüp böğre saplandığında, sol yanında akşamın sönen güneşi gibi hitama erdiğinde, yaralarının, çektiklerinin yapamadıklarının, özlemlerinin, hayal kırıklıklarının cerahatinin cûş u hurûşunda benlik; bir o yana, bir bu yana devrilirken; girişi güneşin doğuşu, yükselmesi gümbürtülüyken bitişi hazin, solgun ve fakat yine de rengarenk bir guruba benzeyen; bazen uzayan, bazen kısalan içinde çokça kaybolunan iç burkan anılar yeise itmekten, insana güveni, inancı sarsmaktan başka hiçbir işe yaramayacak, kırılganlıkları yok edemeyecekken, belki de içinde çokça  yer alınan yaşanmışlık da daha daha yaşanacakların sekteye uğramasının, yarımlığın tamamlanmasını arzuladığımdan mıydı Can! bilemedim….

….inatla Ömer Seyfettin kurgulu projelerini önüne koyan, erbanenin derisine vuran her biri, birbirinin aynı minik zillerin, seslerin örtüğü her mazlum’un bir Hüseyin, her zalimin bir Yezit olduğu hayat, sen! ufak bir dalgayla yıkılacak deniz kumu kullanılarak inşa edildiğinden, her an tuzla buz olacak hiçbirimiz için iyi değildi’ denilecek dünün, geçmişin masumluğundan günahlarından yaralarından sızıp suikast düzenleyen çocukluğun yaz tatillerinin mekanı; Emin Alper’in “Kız Kardeşler” filmini seyrettiniz mi? İlk sahnelerden birinde Havva’nın geri döndüğü kapısını açıp içine girdiği evi duvarlarını, eşyalarını görür görmez sahneyi dondurarak seslenmiştin anne, çabuk gel, bak, evler Kasman’daki, Badan’daki evlerin aynısı; taş, aralarında tahta serpilmiş duvarlar, çatı; sac, şu odaya bak, köydeki mutfağın ‘bon’un aynısı, ortada Lojın, süpürge değil mi o, yanındaki, o bile aynı, biri bana anlat deseydi, böyle anlatamazdım köyü, yollarını, dağlarını, köylüleri de…’ Sinemanın büyüsü, sahiciliği bu işte’ diyorsun ya, boş versene, yetersiz betimleme kapasitenin, kelime dağarcığın, yazındaki yeteneksizliğin kurtarıcısı, bu film? Köyünü doğasını, yaşayanlarını tasvirlerken çok zorlanacakken şimdi okuyucuya, çocukluğunun geçtiği yer, akrabalarının yaşadığı, yetiştirildiği ortam aynen böyleydi, az biraz fark olsa da köylüler de bunlar gibiydi diyerek belki de otuz, kırk sayfalık anlatımı on satıra sığdırın, tabii Alfa, Mars yok, yok Beta çağının aklı bu. Gulamın, taşlamalarının eskisi gibi etkili değil, zira bir birey olarak var olamamayı, konumlanamamayı; taciz, tecavüz, istismar sınıfsal çelişkiler arasında dal budaklaşmış organize kötülüğün normalliğini, klasik beyaz yaka stoikliğinden beslenen; sosyolojideki anlamıyla kent kültürünü özümsemeyip sadece biçimselliğini, görünürlüğünü yaşayan ki emin ol yeğenlerin Bella’nın, Duygu’nun, Tuna’nın çocuğu, torunu bile olmayabilir; en az üç, dört nesil sonra biattı, yandaşlığı, ötekileştirmeye özenmeyi bir kenara bırakmış medeni, kentli bireylere, nesillere ulaşacak bu toplumda; aydın, entelektüel vs. vs. süslü sıfatlarla anlamlandırdığı kendine has feodal, burjuva karışımlı ahlaklı imparatorluğunda, sürekli ne güzel artık köyde yaşamalı, yerleşmeli, ver coşkuyu’ sendromunda doğaya dönüş güzellemesi yaptığı köyüne geri dönmeyen, okumasının, mesleğe sahipliğinin kazancı; çalıştığı devletle ortak muktedirliği iş bulma, torpil ayarlamalı velinimetlikte beye, efendiye, ağaya, patrona dönüşüp, kavakların satışı, havasına dair her konuda beyan ettiği fikirleri dinlenen, yerine getirilen, eşlerine hizmet için götürdükleri çocuk yaşta akraba besleme kızları geceleri odasına kapatan, bazen “mide bulandırıcı bir hümanizmin sözcülüğüne”, bazen abartılı şefkat gösterisine soyunan köyden, köylüden hep bitmeyen isteği, beklentisi olan onlarca doktor Necati’lerin dewa ma Kasman, Badan, Zengen, Darabi’deki temsilcileri Velié Ağa’yı, Memilé Talo, İbrahimé Talo’yu; Haydaré Zeynel’le, hakim Mehmeté Şerif’i; devrimci Hikmeté İbrahim’i, Selimé Hüseyin’i bir Emin Alper kamerası kadar saçamazdım ortalığa (yapan varsa da o ben değilim) keza çatışmaların, bunalımların, yıpranmışlığın dinmeyen deviniminde, akıl, akıl dışılıktaki düzlemde git gelli hikayelerin, olayların merkezi “Kız Kardeşler”in o tek odasına, annenlerin mutfak bona ma’ya sıkıştırdıkları geçmişleri, sakladıkları sırlarıyla yüzleşmeye açık görünmelerine rağmen, hep yarım bıraktıklarından topaç gibi sürekli etrafında dönüp durdukları bastırdıkları duygularının, özlemlerinin ardına düşemeyecek kadınlar; öksüz Reyhan, Havva gibi çocuk gelin çene Küçükağa’nın, teyzen Sare’nin, Selvi’nin, doktora götürülmeyi beklerken son nefesini veren ortanca kız Nurhan’la aynı sonu yaşamış Leyla’nın, Belkıze’nin geleceklerini belirleyen kucaklarında buldukları mutsuzlukta belki aradıkları değil ama ufacık mutluluk bulacakları sonsuz tekrarlı “Size üç nankör kız kardeşin hikayesini anlatayım mı? Anlat demekle olmaz” fıkrasını anlatan, şehirde bir kapıya kızlarını besleme atmayı amaç edinmiş; kendisini herkesten akıllı gören “baba Şevket”in muadilleri başlık parası hesabını yapan Memilé Talo’ların, Velié Ağa’ların, Alié Hüseyin’lerin, İbrahim’lerin, Hasané Halil’lerin; “Kız Kardeşler”in köyündeki yıkılmış, kapanmış madenden kömür “tırtıklayan” köylüler gibi odun için ormanlarını kesenlerin, erkek muktedirlerin sohbetinin ortasına dalan münasebetsiz misafirin sofradaki herkesi kızdıran saplantılı ısrarda iş isteyen, dillendirdiği doğruları “deli işte” damgasıyla çöpe atılan çoban Veysel’lerin, Hatice’lerin dewa ma Badanı, A(E)meranı, Zengenası, Darabisi, Kasman’ında; geliri iyi olanların iç, dış cephesini temizlik havası katan kokusuyla gecekondu klasiklerinden; tenekede, alüminyum kazanda, leğende ya da oracığa açılan küçük bir çukurda söndürülmüş kireçle badana; diğerlerinin çimento niyetine de kullanılan, kışın soğuğu geçirmeyecek tuğla şeklinin verildiği tahta kalıplarda kurutulan kerpicin de ham maddesi saman, sazlık, kamış, ot bazen de kalitesini artırmak kilin eklendiği suyla karılan toprakla sıvadıkları, idare lambasının, günlük kullanımdaki kap kacağın, maşrapanın, kepçenin, tahta kaşıkların, ıvır zıvırın konduğu bugünde niş, oyma denen çıkıntıların, rafların da bulunduğu; genellikle ev damındaki kız çocuklarına toz kaldırmasın diye önce plastik ibrikle sulatıp, ellerine ne geçmişse ondan yapılmış ot, çalı, hasır süpürgeyle süpürtüldüğünde öksürtecek toz bulutuyla birlikte kokusunun odayı dolduracağı toprak zeminli; el uzatılsa bulunacak fazlalığından inşaat malzemesi yapılmış birbirinden farklı; aralarına pencere, kapıları da destekleyen yatay biçimde konmuş birkaç sıra tahtanın üzerine döşenmiş kesme taş, kerpiç ya da tahta duvarlı – karışmayayım dedim, dayanamadım, madem yazacaktın köydeki evleri, ne diye okuyucuyu Kız Kardeşler filmine yönlendirdin “nereden baksan tutarsızlık”, he baoo, he tutarsızlık, ne  yapayım? Onca tutarsızı her haliyle kabullendiniz, bana gelince itiraz–  fay hattı geçmeyen Mezre’de devletin yaptığı depreme dayanıklı kırk evin bitimiyle yeni köye taşınma sonu eski köyün hayvanların içine girip çıktığı tek, bazen iki bazen üç oda, misafirlerin ağırlandığı geniş salonlu; çoğunluğu düz, sac çatılı enkazı; yıkık dökük, otuz, belki de kırk hanede yarı sağlam birkaç odanın kaldığını bilen bir çobanın, bir evsizin, belki çatışmadan, askerden kaçan bir gerillanın gecelediği Bingöl, Cepanik, Şerafettin dağlarının donduran, ten karartan rüzgarından, soğuğundan korunmak için sönmesin diye bir duvar köşesinde yakıldığı yeri karalaştırmış ateş külünün… kırık bir cam parçasının içinde kim bilir kimin resmi vardı’ diye düşündüren kenarı kırık, kahverengi ince tahta çerçeveli bir fotoğrafın… her taş, her kerpiç, her tahta, her yerinden sökülmüş çivinin bıraktığı izin ipuçlarına bağlı hayatların sesini bastıran metruklukta; bir zamanlar uğruna kardeştir, akrabadır’ demeyip adam öldürdükleri şu an ine, cine terk eylenen, ineklerin, koyunların, keçilerin otladığı arazilerde, bahçelerde arada önüne çıkan kaya büyüklüğünde taşların da üstüne basa basa ilerlediğin dar, toprak yolda; ıslak yeşermiş yosunlu taş duvarında “M.Ş. ARMAGANI 1950” yazılı çeşmenin paslı demir borusundan gece gündüz akmasının eree, a o Mengel köyünün oradaki dağlardan geliyor bu su, kesilmez’ açıklaması çok çok uzaklığından o dağı hiç göremeyeceğini anladığında baoo hayret, bilmiyorsun Mengel değildir artık, Alabalık köyü diyeceksin’ düzeltmesi; orta yaşlarda sorulara alakasız cevaplar verdiren, nereye koyduğunu unutup yarım saat aranan TV kumandasını mutfak tezgahında bulduran “bu kaçıncı soruşun bugün perşembe” zılgıtı yedirten, sağ olsun koca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en büyük başarısı tarumarlığın bilinmezliğin içine çektiği çocuk dimağ; Gımgım’ı, Gümgüm’ü Varto’dan, Badan’ı Teknedüzü’nden, Kasıman’ı Köprücük köyünden farklı köyler, yerler sandığından yarın Gımgım’a gideceğim, piyimle (piyemi) babayla’ kasıntısına babam da beni Varto’ya götürecek’ restine teyzen kızı Nade’nin wıdayy ma eree a bu çenek Lol(u)ıj’a, Lolıj hera her, Varto’yla, Gımgım, hayret bo, şehirli güya, aklı fıncık’a’ alaylı benzer onlarca anının silikleştiği zamanlarda; bir web sitesinde “Berivanların At Sırtında Zorlu Yolculuğu; Kasman köyünde az sayıda kalan Berivanlar (süt sağan kadın), yüksek rakımlı yaylalarda otlayan koyunlardan süt sağmak için at sırtında zorlu bir yolculuk yapıyor…” haberini gördüğünde, Ali’nin Eli; Hüseyin’in Uso, Usen; Hasan’ın Hesen, Haso; Haydar’ın Heyder, Heydo, Gülle’nin Gılo; Lütfiye’nin Lüto, Mustafa’nın Mısto, Mehmet’in Memo telaffuzuna alıştığın ev damında çe Talu’da; çobanların ikindi vakti köyün dışında bir yere, mezreye; süt sağmaya (beriye) getirdikleri malların sağım seanslarını kaçırmamak için telaşlı “beppooo geç kaldık, haydi gidelim (be! maşıma) beri’ye” sesleri duyulduğunda, çene İbrahimé Ali (Ali Ağa’nın oğlu İbrahim’in kızı) teyzen Fikriye’nin, çene Resulé Talo; amojın Fatma’nın peşinde koşan sen, çeneni yorup Fikriye’ye, çene Mehmeté Şerifé Ali Hatun ve Sara’ya, çene Kameri Sofué İbrahim Benevşa’ya, teyzeli (xalı), halalı (Emıke – a– ) sesleneceğine hepsine dağ çiçeği ismi olarak kullanıldığını da duymadığın –  ‘Berivan’ demek işine geleceğinden, günlük konuşmada yer alsaydı hayatta unutmazdım düşüncesinde; kimsenin aklında değilken varsa yoksa para, satın alabileceği şeyler, arzulandırma, arzular üzerinde yürüdüğünden artık ne public ne de halkla ilişkisi kalmamış inanılmaz bir PR (public relations) çalışmasıyla!!! rahatsızlık verdirmeyeceği resmi ideolojiyle uyumlu, Türkiye Kürdistan’ına otantik bakış açısı denemesine girişen arabesk piyasasının; Sibel Can’la ülke gündemine arzıendam ettirdiği, sesi güzellerin “hadi patlat bi … dinleyelim” kabusu, popülerliği sonrasında ‘süt sağan kadın’ dışında, Google’da görselini göremediğin ama “kayalık yerlerde yetişen ve etrafında hiçbir bitkinin yaşamasına izin vermeyen bitki türü”yle tanımlanmış Berivan’ın anlamıyla ilgili spekülasyonlara ben ne etrafımda ne de ev damında tek kişiden duymadım, biz Zazacada hiçbir zaman süt sağmaya giden kadına Berivan demedik, Kürtler demiş olabilirler’le ömür boyu dertleneceği dışlanmayla kendini, sülalesini Kürtlerden virgülle ayırmayı ihmal etmeyen annenin beyanı karşısında; yıllardır birbirlerine en fazla 300 metre uzakta yan yana yaşadıkları, ortak pek çok kelimeye sahip aynı dilin farklı lehçelerini konuşanların bile aralarında bir kelime ve anlamıyla ilgili mutabakata varamadığı bu topraklarda; dünya kadar mesele orta yerde durur ve de hiç gereği yokken tehcir öncesinde 15 hanede 80 Ermeni’nin yaşadığı, 1900’lerde 10 Ermeni, 30 Kürt hanenin varlığından bahsedilen, 1965’te 464 nüfusa sahip, Emeran, Ameran, Amaran, Amoran, Hamaran da denmiş, kayıtlarda 1912 yılında Amarak, 1928’de Ömeran yazılı köyün, 1967 sonrası Onpınar; Kalamaki’nin Kalkan; Makri’nin Fethiye; Nif’in Kemalpaşa; Parsa’nın Bağyurdu olarak  değiştirilmesine bakıp, batıdan doğuya, kuzeyden güneye, genellikle de Kürt yerleşimlerinde; köylerin çoğunun Ermenice isimlerinin; bir coğrafyanın haktan, adaletten, geçmişe, değerlerine saygıdan, sevgiden habersiz acımasızlığını, yıkıcılığını, demografik yapıyı altüst etmesini karakteristik özelliği yapacak kibirli ulus devlet yönetenlerinin, destekleyicisi yazarlarının, medyanın sürekliliğini kesintiye uğratmayarak, mensubu olduklarının dışındaki her milletin, dinin, mezhebin folklorik zenginliğine, türkülerine, geleneklerine, kültürüne, yemeklerine, isimlerine uyguladıkları “Güneş Dil Teorisi (1935)” perspektifinde ırkçılık, tehcir, asimilasyon yüklü antidemokratik, anti– vicdani politikalarından “Türkçeleştirme”yle, Onpınar gibi on farklı ismi olmasa da bir köyün en az üç isimle anılmasının çocuk akılda yaratacağı bulanıklık tabii ki umurlarında olmadığından, sırf Türkçeye benzesin diye eğitim, kültür düzeylerine, hoşlarına giden kafiyeli ses uyumuna ya da ailelerinden duyduklarını harf topluluklarına dönüştürerek uydurdukları, Türkçede bile anlamı bulunmayan isimlendirmeleri büyük marifet, devrim sayanların, onca yaşanmışlığı bir anda sıfırlayan, her isim değişikliğinde yerleşim yerlerinin bir kez daha… yineyineyeniden fethini zaferle taçlandırmanın resmi geçitliğinde  ölümün, tecavüzün, acının, vahşetin, tekerrürüne… Vandallığına karşı durmak herkesin boynunun borcuyken; ümmetin ümmetliğinden hesabını sormadığı; savaş, salgın, kıtlık, pahalılık, seçim, darbe, göçvari herhangi bir sebep öncesi, sırası ve sonrasında; bozulan siyasal, ekonomik koşullardan ötürü toplumda karmaşa, boşluk, düzensizlik hakim olduğunda, işler iyiye gitmediğinde, sistemin egemeni güçler, sorumluluğu üstlerine alıp gereğini yapacaklarına, çözüm üreteceklerine; başı sıkışan tüm otoriter, faşist yönetimlerin başvurduğu belirli bir etnik köken, dini inanç, ideoloji sahiplerini hedefleyen militarist, hamasi söylemlerle kışkırttıkları kitleye taşlı, sopalı saldırı, yağmalama, linç, talan, yakma, yıkma içerikli her türlü öldürme, maddi hasar verme kastıyla şiddet uygulattıkları dünde, bugünde ve dahi yarında geçerliliği yitmeyecek yöntemlerden, kayıtlara geçen tarihin ilk pogromunu; 1881 yılında İmparator II. Aleksandr’ın öldürülmesiyle tahta çıkan, beceriksizliğine karşı oluşan öfkeyi, hoşnutsuzluğu kendinden, yöneticilerinden uzaklaştırıp dikkatleri başka kesimlere yönlendirmediği takdirde tahtını, gücünü kaybedeceğini hesaplayarak yarattığı hayali düşmanıdüşmanlığı ete kemiğe büründürmek uğruna – tıpkı 34 yıl sonra meydana gelecek İstanbul’un güzide, elit Beyoğlu, Florya, Nişantaşı semtlerinde ve Anadolu’da yaşayanları galeyana getirerek yıllarca içten içe zengin yaşam biçimini kıskandırtan duyguları köpürterek aynı işi, apartmanı, bahçeyi paylaştıkları komşularını katlettiren, mallarına el koydurtan, ibret olsun diye meydanlarda sallandırtan, kadınlarına taciz, tecavüz ettirten Ermeni tehcirini, 6/7 Eylül olaylarını, Aşkale Çalışma Kampı’na sürgünü tetikleyen–  siyasi, ekonomik başarısızlığını üzerlerine yıkarken, geçmişte İsa Mesih’in çarmıha gerilmesinde sorumluluk da atfettikleri, ticaretle uğraşmalarından, zenginliklerine irriteliklerinden dolayı da geçim sıkıntısındaki fakir, sivil halkın desteğini kolayca alacağını da bilen saray ve çevresinin gazete manşetleri, el altından yaydıkları asılsız rivayetlerle; II. Aleksandr’a suikast yaptıkları söylentisine; atılan yemi gagalarken arkasından yumurtası alınan tavuk misali hiçbir şeyden şüphelenmeden inanıp, sonucunu düşünmeden, devlet mekanizmasının arkalarında duracağından emin kitleyi harekete geçirip 700’e yakın köyde, kentte kadın, yaşlı, çocuk demeden onlarca Yahudi’nin sistematik katlini III. Aleksandr’ın planlayıp gerçekleştirdiğinden Osmanlı İttihatçıları bilmiyorlar mıydı??? İttihatçı borazanı haline getirildiğinden, askerlerin başına gelenler payitahtta duyulmasın diye gerçekle alakasız, ordunun Kafkasya’ya muzafferce ilerlediğine dair yalan beyanda bulunan başta Tanin, gazetelere, mecmualara yayın yasağının, sansürün uygulandığı I. Dünya Savaşı’nda, Sarıkamış harekatında 80 bin askerin donarak telef edilişinin bahanesi, izahı için yaratılan suçlular, düşmanlar; Müslüman olmayan azınlıklar; Rumlara sonrasında tehcir edilen Ermenilere, Süryanilere yönelik “Memalik– i Osmaniyye’de Ermenice, Rumca ve Bulgarca, hasılı İslam olmayan milletler lisanıyla yad edilen vilayet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir, ilah, bilcümle isimlerin Türkçeye tahvili mukarrerdir”le “özgürlük, kardeşlik, eşitlik” şiarını iteleyip, terör dönemini örneklediği Jakobenciliğiyle gururlanan kendisini; yaratmasaydın” direnciyle işin içinden çıkılacağından, otoriterliğini, egemenliğini yalnızca yaratmanın sağlamayacağını tahminlediğinden, üzerlerinde sonsuz güç kuracağı bir nevi anayasa işlevi gören kutsal kitaplarıyla belirlediği kurallarına, ayetlerine uymayanlara yağdırdığı cezalarını “istediğim gibi olsan davransan, kitabımda dediklerimi uygulasan yapsaydın, sınavımdan geçer, başına bu kötü olaylar gelmez, mutlu mesut yaşardın” kılıfıyla, haklılığını da savunduracağı onlarca katakulliyi, kötülüğü, entrikayı piyasaya arzdan geri kalmayıp böylece başlarına gelenlerin nedeni gördükleri yaptıklarından, davranışlarından dolayı kendilerini suçlu hissederek, bunalıma düşecek kullarını ötekileştiren, düşmanlaştıran Tanrı’sının yeryüzü temsilcisi sayan çağına damga vuran müesses nizamların egemeni yönetenlerinden padişahların, sadrazamların onca ittihatçı Enver Paşa’nın dokuz yüz on altı yılı (askeri yazışmalarda karışıklığa meydan verdiğinden altı ay sonra yeni bir emirle iptal edilerek durdurulan) talimatnamesi yayınlandığında, kraldan çok kralcı kesilip: “Ülkemizin sahibi olmak istiyorsak, en küçük köyün adını bile Türkçeye çevirmeli ve Ermenice, Yunanca veya Arapça biçimlerini bırakmalıyız. Ülkemizi ancak bu şekilde kendi renklerine boyayabiliriz.” yazarak, yaşadığı memlekette, kendinden önceki; medeniyet… bir kültür kurmuş devamı nesillerle, atalarıyla o toprağın, o şehrin, o kasabanın, o köyün geçmişi, tarihsel dokusuyla, yaşanmışlığıyla bağını kesen hoyratlığını, gelecek nesillere sirayet ettirerek Türk, Türkçe, Müslümanlık, Sünnilik dışındaki uluslara, dillere, dinlere, mezheplere, kültürlere, ibadetlere daha pek çok şeye karşı azdırılan düşmanlık, nefret tohumlarını diye devam edersen şayet yazmaya sen; dini bilgiden yoksunluğuma karşın, herkesin bildiğini bildiğim, bir kadına vahiy gönderip Peygamberlik vermeyerek halife, imam seçilmelerini de önleyen cinsiyet ayrımcılığında; önce Adem’i, kaburga kemiğinden de Havva’yı yaratan ötekileştirmesiyle ataerkil, erkek egemen toplumun temelini atan kuran yaratan; yönetimindeki cennette sessiz sakin oturan Adem’le, Havva’yı cennetten kovdurmak için sadece kendisinin bildiği bir gerekçeyle belki de rutinine, can sıkıntısına aksiyon, heyecan katmak amacıyla, bugün olsa elma bahçesi sahiplerinin diğer; narenciye, nar, muz bahçesi sahiplerini piyasayı ele geçirmek için iş birliği yapıp komplo düzenlemekle suçlayacakları; ağacından koparıp sakın tatmayın yoksa’ tertipli yarattığı elmayı yasaklama tuzağının tarafı da yaptığı; muhtemeldir ki kolayca baştan çıkardığından tüm meleklerden daha güzel, çekici olma olasılığı yüzde yüz; kapsama alanı dışında bırakıp sonrasında kötülüğe sevk edecek caziplikte onlarca nesneyi, şeyi önlerine sermekten geri durmadığı bu dünyada, sürekli tetikte kalmalarını gerektiren sınavlı, büyük ödülü cennet olan öbür dünyalı yaşamı dayattığı kullarının; kutsal kitaplarına uymalarını, isteklerini yerine getirmelerini sağlayacağından, yaratması gereken bahanelerden “Demokles’in kılıcı” şeytanın “Sana sonsuzluk ağacını, çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?” sözlerinden Havva’yla sınanacakları değil, cennette yaşayacakları algısıyla kuşkulanmayan, kırmızı kabuğunun güneşte altınmışçasına parıldamasının sihrine kaptırtarak yasaklı elmayı yemeye teşvik edip sonrasında Anayasası Kutsal kitabına, ayetlerine itaatsizliğini elmayı yedin, uymadın yasağıma’yla sorguladığında, mızmız çocuklar gibi Havva’yı gösterip valla billa benim suçum yok, o verdi, ye dedi, ne yapsaydım’ saflığında “eyyy Adem’e” ilk  ispiyoncu kul ödülünü takdim eden Tanrı sayesinde; yüzyıllarca ta Orta Çağ’da din adamlarının “kara lekesini tüm kadınlara geçiren tüm kötülüklerin anasıdır karalamasıyla Havva’yı öne sürerek istediklerini yapmalarına duvar ördükleri bir yaşama, ayrımcılığa maruz bırakılan, mansplaining uygulanan kadınlara alt tarafı bir elma yedik bilader, onu da boğazımıza dizip, zehir zıkkım ettiniz’ fırsatı da tanınmadığından ‘nefslerine hakim olup da yemeselerdi, her şey çok güzel olacak mıydı? adaletinden sual olunmaz bilirim…. de ama elmayı bir erkek Adem yedi, bizim suçumuz neydi ki hala dünyadayız? Sonrasında vuku bulan kötü cadının elmayı Pamuk Prenses’e de yedirmesiyle gizli bir bağlantı mevcut muydu? İşlenen günahın yanında  önemsiz ayrıntı olsa da yine de yenilen elmanın cinsi de merakımı celbetmedi değil; Jerseymac Summerred, Galaxy Gala, Golden, Fuji, Amasya’mıydı?’yı sonsuza dek açıkta bırakacak kalıcı durumun varlığında; bu esnada okurlarından bir #aynachallenge bekleme hakkımı da muhafaza eyleyip; bir gün kanepede yan yana sohbet ederken öylesine, nerden aklıma geldiyse bal da aksa o ağaca dokunma, aman ha yeme, sakın yapma’ ültimatomlu diktatörlük karşısında, “bence Adem’le Havva; tersine şeytan gibi dayatılana, totaliter bir yönetim anlayışına bayrak açmış, zincirlerini kırmış, isyan etmiş ilk devrimciler” dediğinde Haldun’un sen var ya sen, pek bir akıllısın, bu düşündüklerim günah, yerim de cehennemse bunu düşünmeme sebebiyet veren beni, aklımı yaratan da Tanrı değil mi’yle cennete giriş biletini yakmamış oluyorsun…’ alaycılığının nedeni, akıllarında yokken allayıp pullayarak gözlerinin önüne koyduğu ağacındaki elmayı yasaklayarak tırmandırdığı merakın işlettirdiği günahı, bahane edip cennetten kovduğu kullarıyla gemlenemez kötülüğün, şeytanlığın, arzunun, nefretin ilk tohumlarını da yeryüzüne eken, yaratan Tanrı’yı atlamış olacaktın ki müdahale ederek hatandan döndürdüm seni, eyyy benim daha şimdiden Alzheimer belirtileri gösteren yazarcığım! medeni, kentli davranışın göstergelerinden okkalı bir yüzleşmeyle, karşılaşılandan özür de dilenmeyeceğinden; tehcirli, etnik temizlik politikalarını katmerleyen taşralı devletin tehdidi altında kalan güçsüz bireyin, kentin, kasabanın, köyün hakkını savunacak, illaki bir muhalifliği barındırması gerekli içeriği Osmanlı’da boşaltılarak resmi ideoloji dışına taşması istenmeyen aydın, entelektüel kesimin oluşturulmasının sonuçlarındandı işte, 1928’de Latin harflerine geçilmesiyle uluslararası kullanımda adı İstanbul’a dönüştürülmeden önce 1927 yılında Konstantinopolis’in geçmişinden geleceğe köprüsü sokak, cadde ve meydanlarına ait 6.215 ismin değiştirilerek Türkçeleştirilmesi de. Oysa dini argümanlarla halkın sömürülmesine katkı sunan kilisenin, asillerin Orta Çağ’ından; ilmin, doğa kurallarının dinle, sezgiyle çeliştiğini fark ettirdiğinden sempati beslediğin her şeyin şiirmişçesine geliştiği; coğrafi keşifler, matbaa, Rönesans, reform derken bireyi, aklını, duygularını geliştiren bilimi kutsayan Voltaire, Diderot, hümanist Rousseau’lu düşünce sisteminin etkisinin yabana atılmayacağı Fransız İhtilali’nin, on ay süren kanlı terör dönemi ertesi gücünü kaybeden kilisenin, soylu sınıfın feodal ilişkileri Sanayi Devrimi’li, burjuvazili kapitalizme evrilirken “inancıma hakaret edemezsin” direngenliğiyle tarihe gömüldüğü sanılan dogmaların, yerini ne yazık yeni, başka dogmalar alırken, aklın, bilimin öncülüğünde her şeyin mükemmelini isteyen insanoğlu, kendini idealize ederek Nietzsche’nin “bütün tanrılar ölmüştür şimdi istiyoruz ki üst insan yaşasın” muştusu “üst insan”lı, “ari ırk”lı Nazizm kisvesine girmeden, Yahudilere uygulanmadan çok önce, toprak edinme ve kaybettiğini geri alma vizyonlu Osmanlı’da, 1908-1918 yıllarında devleti yöneten İttihat ve Terakki’den gelme Cumhuriyeti kuran kadrodan bazılarının da bilerek bilmeyerek altına imzasını attıkları, bu coğrafyada yeşertilen, dünyanın da yapılanı “faşizm” nitelemesinden önce etnik kırımın ilk uygulamalarından birine şahitlik edeceği Ermeni tehcirini yaşatan ideolojisi gereği ancak mizah konusu isim değişiklikleriyle, yasaklanan eski isimleri kullananların da bölücü, terörist, hain ilanıyla tutuklanıp cezaevlerin konulması, 20. yüzyılda başbakan yardımcısının akıl çürümüşlüğünün ötesi “kadınsa o da iffetli olacak, mahrem namahrem bilecek, herkesin içerisinde kahkaha atmayacak, bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak” konuşması… Noel yılbaşı kutlamak caiz mi? Heykel günah mı? Kızla erkek aynı okula gitmeli mi??? sorguları bile hala yalnızca öznesi değişen, hep yapılagelen “Van‘ın Çatak ilçesinde tarlalarında çalışırken operasyona çıkan askerler tarafından tartaklanarak bindirildikleri helikopterden atılan Servet Turgut ve Osman Şiban…” manşetli işkence, katletme haberleri… Eğitimli, mastırlı okuryazarlar, koca koca paşalar, doktorlar, yöneticiler ve iş adamlarının tarikat lider(ler)ine himmet parası verecek biatin devamlılığından kurtulmayan vatanında, on iki yaşındaki kız çocuğuyla ilgili her haber, her on iki yaşındayım diyen kız çocuğuna bakış aman Allah’ım! annem bu kadarcıkmış evlendirildiğinde, daha göğüsleri çıkmamış’ kahrını yaşattığından, 12 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismarda bulunan tarikat liderleriyle fotoğraf çektirmiş siyasetçileri, devlet adamlarını gördükçe insanlık Orta Çağ’ı deneyimlemedi mi? bedbahtlığında, farz et! keşmekeşinden kaçırdığın, yetişemediğin güzelliklere hasret Kant’ın aydınlanma çağı parolası “kullanma cesaretini göster”le vurguladığı “akıl”la; içine atıldığın, tutulduğun karanlıktan çıkarak, kendinin, ülkenin kaderinin daha güzel yapılabileceğini gösteren onlarca örnek, olgu, olay da duruyorken karşında, karşısında aklı, bilimi, felsefeyi bir yana bırakarak Orta Çağ’a dönüşten zevklenen yaşadığın coğrafya Orta Doğu’nun otoriter yönetimlerinde… toplumlarında her şey bu kadar mantık, akıl dışıyken yine de mantıklı bir neden aramadan duramayanlardan biri olarak, bunca korkutuculuğun zalimliğin, yoksunluğun ortasında; daha ooof of, neden, neden? YouTube’da orda burada yayınlanan podcast videolarda dilendirilen onlarca felsefi kavram “Stoacılık, Panteist, Sofist…” özümsenerek; uşağından sık sık kulağına “memento mori; ölümü hatırla” fısıldamasını istemiş İmparator Marcus Aurelius’un, olabilecek en kötü senaryoya kendini hazırlamak amacıyla her sabah uyguladığı “gün ışıyınca kendi kendine şöyle de: bugün meraklılarla, vefasızlarla, kaba, kıskanç, bencil kişilerle karşılaşacağım…” üzerine inşa edilen ya her şey ters giderse “negatif görselleştirme” tekniğini uygulamaya çalışan milyonların tersine akşama kadar aile dahil dört bir yandan saldırı altında; yaşamın ayrılmaz parçası kılınmış; en olmayacak polis kapında ‘’buyurun karakola’’–  uç kötülüklerle karşılaşılabilindiğinden kimsenin kurgulama, senaryolaştırma zahmetine girişmeye gerek duymayacağı bu diyarda, Varto’da değil de mabedim Proust’çuğumun Paris’inde doğmamışım “sanki”yi düşünmediğin günlerde; dört, üç, elinde “dört, üç, iki dil, bir bavul”; aynı mekanlara, aynı şeylere, nesnelere, hislere ait onlarca farklı ismi, kelimeyi, sıfatı anlamlandırıp bir yere oturtmaya çalışırken, suyu hiç kesilmeyen dedenin çeşmesinin başında ‘Nade, Lol(u)ıjlar çok mu kötü, ne yaptılar ki? konuşmanı gülerek izleyen teyzen Fikriye, anneannen; çene Küçükağa (çéna axayé gıji) güneşte ışıl ışıl parlayan alüminyum bakraca, güğüme su doldururken sırasını bekleyen kadınlardan bazılarının seni işaretleyerek waye vaye, pirika, maye mi gıle çene Küçükağa, a bu kimdir’ ya da mala geç kaldım’ın hızlandırmasıyla yürüdüğünden, yetişemeyip arkasından koştuğunu görenin eree güneko (yazıktır), dur biraz, yavaşla’ ihtarına aldırmadığını görünce, rüzgardan, suya girip çıkmaktan yanmış morumsu, çatlak derili eliyle, elini tutup çenek, dayemi, yavaş, ben götürürüm, koşma’ tavsiyesine nefesin kesildiğinden uyup birlikte gittiğin “beri”de beklemediğine kızdığın teyzen Fikriye’nin yanına uğramayıp, bazen tam sağarken o zaman da iltihabi bağırsak sendromu belirtilerinden olduğunu bilmediğin keçinin, koyunun leblebi tanesi dışkısıyla doldurduğu köpüklü sütü yanındaki, plastik yoğurt kapları çıkana kadar gün yüzü görmeyen bakracın üzerine örttüğü tülbentten, leçekten geçirerek temizleme işlemini yapan adını bilmediğin ama nasılsa köydeki herkes gibi bu da ya teyze ya hala ya gelinlerden, akrabalardan, hatta kuzenlerimden biridir’ güvenindeyken çeneka, dakıla hele sen, kimlerdensin’ merakını konuşmaya dahil olacak üçüncü kişinin çéna Kemalé Resul ağa; toruna Efendi(é) ye… beğe’ ya da (çene waye ma) benim kardeşin kızı, teyzem kızı’ açıklamasının yerine bir gün kendin çene Küçükağa’nın torunuyum, çene Turnaé, çene Kemalé Resule’yle kendini tanıttığında keşke öyle bir yer olsaydı’ insana, haklarına biçtiğin değerin, sevginin, saygının, başarının, başarısızlığın, iyi niyetin kriter alındığı uygar, medeni ilişkiler ağında kimsenin sallamayacağı ama maalesef ülkenin gelişmişliğine göre ömür boyu muhatap olunacak niyeyse birbirine sıkı bağlarla bağlı bir topluluğun, toplumun, bir ailenin ancak milliyetçilik, ırkçılık, din, kardeşlik, kan bağı tutkalıyla sağlanacağına inandıklarından sistemli bir şekilde her safhada iyi insanlığı, vatandaşlığı, özellikle “din” ve “vatan” sevgisine etiketleyip “çarşı pazar pahalı, asgari ücret artırılsın”, “resmi işlemlerde bu nasıl bir karmaşadır her şey sadeleştirilsin” istemlerine dahi “dikkat!!! fazla konuşuyorsun, iş vatan mevzusuna gelir o zaman yanarsın…” abası altındaki sopada oldurulacak koruması kollanması, parçalanmaması adına sistemlerine muhalif onca Sabahattin Ali’lerin, Mumcu’ların, Üçok’ların, İpekçi’lerin, Özgür’lerin, Aydın’ların, Dursun’ların öldürüldüğü, Adnan’ların, Deniz’lerin, Erdal’ların asıldığı; sağcısından solcusuna, darbe yapanların, destekleyenlerin de iteleyici güdüsü Hrant Dink’in katili Ogün Samast’ın eline Türk bayrağı tutuşturan polislerle birlikte çekilen fotoğrafın ana teması “… toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez”; ”; “mevzu bahis … gerisi teferruattır” aforizmalarındaki “vatan” kavramında yok edilişi yetmezmişçesine bu defa da bir kere bile gitmese de yaşamasa da doğduğu yer, sülale, aileyle tanımlanma, konumlandırmayla kendisinin, kişiliğinin, karakterinin değil, kimlerden olduğunun önemsendiğini yüze vuran “nerelisin??? Kimlerdensin??? de ki “ler” çoğulunun içinde artık ne özneliği ne nesnelliği,  ne de özgürlüğü kalmış; uğruna savaşılmasını sevdiğini bildiklerinden olsa gerek Tanrı’nın vereceği düşmanı yenecek iman gücünü çantada keklik sayıp, yöneticilerin kararını verdikleri savaşlarda ölen evlatlarının “vatan”ın yanındaki ‘teferruatlığıyla’ övdüren, anda artık uyarladıkları “mevzu bahis paraysa vatan teferruattır” cıngılını rehber edinmiş silah, cephane yığan, faili meçhul cinayetler işletmekten çekinmeyen, haraççı, gaspçı, şantajcı, tarikatçı mafya, ihale çetelerin ciritliğine susmayı; Sakarya’ya fındık toplamaya giden mevsimlik tarım işçilerine Kürt kökenlerinden dolayı “it sürüsü” hakaretini edenlere, telefonu Kürtçe müzik çalanı ya da Kürtçe konuşanı “burası Türkiye, burada Türkçe konuşulur”la linçleyenlere dokunmamayı; teknolojik, bilimsel gelişmelere adaptede zorlandıklarından “ne güzeldi bizim zamanımız” yalanında değişimi, değişmeyi reddettiren zihniyetin yaratıcıları inanmayacaksınız ama zaten ne yapıldıysa, yapılıyorsa hep bu inanılmayacağa inanılması yüzündendir  böylece Cumhurbaşkanından Başbakanına, tüm siyasi parti liderlerinden genel kurmay başkanlarına, yüksek yargı mensubuna, üniversite profesöründen gazeteci, yazar, düşünür, sanatçı kimliği taşıyanların, herkesin büyük ihaneti; daima referans aldıklarını iddia ettikleri Atatürk’ün hayali, isteği “fikri, vicdanı hür” bireylerin yetişmesini, ülküsü “muasır medeniyet”e ulaşılmasını engellemeleri; yalnız vatanla sınırlı kalmayıp aile, sülale içinde de sirayet ettirilen her kesimce biteviye tekrarlanan – var olduğu söylenen petrolün; yardığı dağlardan, tepelerden, ovalardan, yollardan, akışını değiştirdiği nehirlerden akmadığı, her 20, 30, 40, 50, 100 yıl sonrası şehirleri, kasabaları, köyleri, binaları yıkan, on binleri enkaz altında bırakıp öldüren, hasarı önlenebilecekken önlenmeyen 7.8’lik yer sarsıntılarını, depremleri meydana getiren fay hatlarıyla sarılı  dört bir yanı “düşmanla çevirili”, “hiç dostumuz yok” hoşlandıklarını gördükleri yönetenlerini pohpohlayıp, isteklerini yaptırmada araç kıldıklarından büyük devletlerin stratejik önemsizliğine rağmen bile bile öyleymişçesine muamelelerine  “önem arz eden jeopolitik, stratejik durumu gereği Türkiye’yi parçalamak, bölmek, Sevr’i dayatmak için”, “dünya lideri olmayalım” diye “her şeyi yapar doları yükseltir, kredi notumuzu düşürürler”li üst  seviyede kırmızı alarmlı tehlikeli bir durumun varlığından bahsettikleri söylemlerinin sürekliliğinde bir korkutmayla, paranoid halde panik ataklaştırdıkları, sorgulama yetisini kaybettirdikleri bireye sonsuz biat telkiniyle de kendilerini hukuktan üstün tutan her şeyin, her sıfatın, her tanımın, her olgunun üstünde bir yere koyarak putlaştırılan liderlerin gölgesinde, her zaman, her dönemde egemenliklerini sürdürmenin keyfindeyken; dewa ma Badan’da, Kasman’da, Emeran’da, Zenge(na)l’de yalnızca erkeğine, erkek akrabalarına hizmetle mükellef yaşayıp yaşamamasının, haklarının teferruattan öteye gitmediği sülale, aile içinde kimliği, kişiliği eritilen kadınların varlığından habersiz; çocuklarından, eşlerinden, dostlarından daha çok parasına, evine, arabasına değer veren pek saygıdeğer “Hatırla Sevgili”li beyaz Türk elitler yahu sene olmuş bilmem kaç, onlarca badire, savaş atlatılmış, faşizm geçmiş dünya üzerinden koca imparatorluklar, SSCB yıkılmış, hala ekonominin siyasetin odağını insanın kendisi, hakları, refahı, eşitliği değil de deden kalma vatan, ülke, din, etnik kimlik yapmışsınız. Bugün varlığınızdan hoşlaşmayan siyasal İslamcı AKP’yle, lideriyle, kadrolarıyla egemenliği, kastı, iktidar olanaklarını paylaşmak zorunda kaldığınızdan yerdiğiniz dünde size gösterildiğinden üzerine laf söyletmediğiniz ülkeye armağanınız biatçılığın “şunu da yap ölmezsin ya” cümlesiyle aynı manada, her alana sirayet ettirilen söz konusu; mevzu bahis olan sağ, sol fark etmez örgütse dernekse tarikatsaİslam’sa Müslümanlıksa… Türk’lükse… aileyse… aşiretse… sülaleyse sen bebeğim hiçsin Ayrıntıdan mütevellit teferruatsın ama bak Türkiye Türklerin ha! Sen de ömrünün adaklandırıldığı, arzularını yerine getirme, derdini çekme, dayattığı hayatını yaşama mecburiyetinde getir, götür, dur, kalk’ komutlu lüzumsuz efendilerin; makamlı yönetenlerin, liderlerin, patronların, sülalenin, ailenin erkeklerinin tahakkümünde ‘öyle yordun öyle bunalttın, öyle yerin dibine koydun ki beni’ bıkkınlığında farkına varılamayan, keşfedilemeyen benliğin, yeteneklerin, kıymetlerin de katili; her şeyin bekleneceği kötü kötü kazaklar, çoraplar, hırkalar örüp baştan aşağıya geçirecek yığın… yığın… yığınlarla… dolu çevrede; kalabalık yurt ortamında’ geride bırakılan pisliği katmıyorum, ortak kullanılan bölgelerde ihtiyaçlarını aynı anda görme eğiliminde herkesin akbaba misali tuvaletten, banyodan, mutfaktan çıkmanı gözlediği anlar da dahil, az kaldı göçüyorum dünyadan; bu yaşımda hala tek bir gün yalnız kalmadım, yaşamadım, özlenir mi demeyin, aynada yüzünün “nasıl”lığına bakacağı, yan odadan televizyonun sesini duymadan, kendini dinleyeceğin sessizliği, tek başınalığı istemez mi insan? Ama şimdilerde gereksiz, boş trend sosyalleşmek lazım azizim’ diye , diye sürü halinde ordan oraya, AVM’lere gitmek, yemek yemek, kahve içmek, bowling oynamak, birbirine laf yetiştirmeye koşturmaktan helak edilirken, evli olsan da partnerinin özelini, sınırlarını, yaşam alanını, özgürlüğünü kısıtlamayan, üzmeyen, daraltmayan, incitmeyen sevgi ve saygı yüklü sade ilişkileri “ara ki bulasın” iç sıkıntısında;

Ayyüce ayrılmış ya!

‘saçına ne yapmış öyle, bu kaçıncı sevgili?

‘maaşı euro alıyormuş…

‘yatakta çok iyiymiş…

‘kocası tapuladı o makamı, her şeyi bedavaya getiriyorlar, görsen duba gibi olmuş ye, ye, ye…

Allah aşkına YouTube’da şu parçayı dinle… Sana attım şu tiktok’a, videoya bak, eğleneceksin.

‘akşam haberlerinde büyük bomba, mafya babasından, iktidarı sallayacak itiraflar…

‘ne değişecek? yüzsüzlükte tavan bu iktidara işlemez top da,  tüfek de… sesleri, baş ağrıtan uğultuya dönüştüğünde, saçma sapan şeyler anlatan durmadan açılıp kapanan, sonunda aslına rücu edecek çoğu dolgulu dudağın; botokslu, lazerli, silikonlu liposuctionlu derinin çatlayacağı el elde, baş başta kalınacağı, ilk söyleyeni bulsan, ele geçirsen yeminle boğup hapis yatmanın göze alınacağı; niye gerek duyduysa kişinin kendisini iyi, hoş, güzel hissetmesi için söylediği –niye mi gerek duymuştur? ‘ne kadar çok para döker, harcarsan, en güzel sen olursun’la dolgun, silikonlu, ıslak, nemli, şuh, davetkar özellikli gökkuşağı renkliliğinde çeşit çeşit rujlar, farlar, BB’ler, yapay tırnaklar, kirpikler (yakında yapay göz piyasaya sürülürse şaşma!)  saç boyaları, parfümler üreten kozmetik, giyim kuşam şirketlerinin pazarlama stratejisinden başka ne olabilir? – olmamasına mantıklı açıklama getiremeyecekleri söylemekten utanmadıkları en büyük yalanlardan çirkini yoktur, bakımsız kadın, erkek vardır’ motivesiyle elbet bir gün beni bu kaşımla, gözümle seven bir kişi de bulunur’ gömülerek iyi hissetmek, beğenilmek, beğendirmek, beğenmek için “aman da bakım da bakım yapmalı” koşumunda kuaför, spor salonu, estetik, güzellik merkezleri arasında coşa da bilen, bütüncül bakamadığından ölesiye nefret edeceği ya da ölesiye seveceği bir ideale, ideolojiye, örgüte, tarikata, lidere, çevreye, kişiye ya da başka bir olguya, şeye inanan biatçı benliğin; Karl Marx’ın artı– değeri, emek sömürüsü cephesinden dünyayı algılamaya çalışan gecekondu bebelerinin, soylularının ergenliklerinde, gençliklerinde devrimci kimliklerinin kara sevdası; hiçbir katkısı yokmuşçasına gereksiz bulup yıkılması, yok edilmesi için kıyasıya mücadeleye giriştikleri, bugünde ‘keşke, gerçekten var olsaydı’ talepkarlığında burjuvazinin, kültürünün, demokrasisinin hayata kalitesine, tarihe, çağlara olumlu katkısının farkındasızlığında; hoş Osmanlı’da dini ulemanın da engeliyle her olumlu şey gibi bilimsel, sanatsal, toplumsal gelişimi hızlandıracak bir aristokrat kültürün (var idiyse de sarayla, İstanbul’la sınırlı kalmış) mimarı Rönesans’ta atlandığından, Cumhuriyet sonrası da gözümün nuru Proust’cuğumun elimde veri olmamasına karşın kendisinden nefret ettiklerini bildiğine inandığım zarifliğinden, modayı takip eden giysilerinden etkilenip roman kahramanı Odette de Crécy ve Albertine’nin giyim tarzını benzettiği Kontes Greffuhle, “petit Marcel” seslenişiyle Proust’u sevmediği sır olmayan Kontes Laure de Chevigé, Clermont Tonnerre Düşesi Elisabeth de Gramont (yazar Natalie Clifford Barney’in sevgilisi), Madam Emile Straus esintili Guermantes Düşesi gibi devrim sonrası isimlerinin önünde birçok ünvan taşıyan, bazen ceplerinde beş kuruş bulunmayan, topluluk haline gelmiş aristokratların sosyeteye dönüşmesi öncesinde, kendini aristokrasiye eklemlemeye çalışan James Watt’ın buhar makinesini geliştirdiği teknolojik gelişmeler ışığında üretim ilişkilerinin değiştiği, fabrikaların kurulduğu, ticareti kolaylaştıracak demiryolu ağının genişlemesiyle feodal düzeni tamamıyla alt edecek “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” güdüsüyle hareket ederek; Haussmann’ın yol, kanalizasyon, su şebekesi inşasıyla kasaba Paris’in şehre dönüşmesine paralel bilim adamları, yazarları, müzisyenleri, ressamları, maceracı gezginleriyle bir bütün olarak her konuda egemen sınıf haline gelen; değişimden, ranttan, moderniteden koca pay alırken, çalıştırdıkları emekçilere uzun çalışma saatlerini dayatarak sömürüde sınırsız kapitalizmin hırslı, açgözlü ve de gözü kara girişimcisi burjuvazinin; baskıcı, sefahat düşkünü monarşiyi temsil eden Orta Çağ Kalesi Bastille Hapishanesi’ni 14 Temmuz 1789’da basan, 98 ölü, 73 yaralı veren Parisli isyancıların, öldürdükleri monarşi yanlılarının kelleleri takılı süngülerini havaya kaldırarak “hainler böyle cezalandırılır”la resmedilmiş bir çatışmada bedel ödeyeceği devrimini gerçekleştirip feodal değerlerinden kopamadığından kangrenleşmiş ırkçılık eksenli bitmeyen baskı, sansür, savaş, ötekileştirme, ölüm temelli otoriter müesses nizamı, darbeleri destekleyen demokrasiyi, insan haklarını yerleştireceği tarihselliğini yaşamadığından kendisini geliştirmeyip deforme olmuş, çarpık Avrupa aristokrasisine ait kültüre yamanarak medeniyet saydığı Batılılaşmayı da giyim kuşam yüzeyselliğini tarz algılayarak yaşayıp giderken, karşısında bulduğu Batı’ya tezat yaşam tarzını benimsemediklerinin temsilcilerinden Emine Erdoğan’la, Melania Trump’un aynı karedeki fotoğrafını ‘bak ! şu resme o da Cumhurbaşkanı eşi, bizimki de. Kıyas kabul etmez biri Hanya, diğeri Konya. En çirkin, en sakil kıyafet bizimkinin. Ne giyinse yakışmıyor, olmuyor işte, silemiyor rüküşlüğünü. Bizimkinde Melania’deki asaletin, inceliğin ‘i’sini bulamazsın. Onun yerine ben utandım…rezil etti bizi dünyaya...’ sızlanmacılığında, partilerin makarna, kömür, kahve, bez alışveriş torbası, liderlerinin oyuncak, top, balon, şal, atkı dağıtarak, çay atarak oy toplamalarına öfkelenen ama devlet ihalesini, kömür, altın madeni işletimini nepotizmle, rüşvetle kapmanın, makarna, kahve almayla eşliğini, aynılığını göremeyen çapsızlıkta; edebiyattan, sanattan, siyasette yenilemenin anlamından bihaber ‘sadece zengindir, paraya para dememektedir o kadar işte’ tanımlı; resmi ideolojisini üzerine inşa ettiği etnik köken, dine mensup, biatçılığından makbul vatandaşlarına katlettirdiği, vatanlarından kovdurduğu gayrimüslimlerin mal varlığını milli piyangoymuşçasına dağıtan devlet eliyle beslenip, teşvik, kredi, vergi muafiyeti, ihalelerle büyüdüğünden kendini var eden mekanizmaya bağımlılığından bir türlü ilan edemediğinden özgürlüğü kısıtlı, sınıf olamamış, Hawaii desenli, sonradan görme Türk burjuvazisinin; bedavaya servet edinmesini sağlayan devletini biteviye kuralsızca soyma hayır, hayır, benim dikkatli okuyucum, açığı yakalayamadın aynı şey değil galiba 2008– 2009 global krizindeydi, Avrupa’da devlet desteği alan burjuvazi sayesindedir sosyal devlet, demokrasi, fırsat eşitliği, Türkiye’yle karıştırma !–  bilinen, bariz yeteneğiyken, aracılık, komisyonculuk hizmeti sunduğu küresel iş birlikçileri nereyi işaretliyorsa oraya doğru eğilen çoğunluktan ayrılıp; servetini riske ederek sınıfına ait değişimci bilinçle gelir adaletsizliğini törpüleyecek eşitlik, kardeşlik, özgürlük ve hukukun üstünlüğünü sağlayacak, tonca eşitsizliği gidermeye yönelik ekonomik, siyasal adımların atılmasına önayaklık etmek isteyen Osman Kavala, Cem Boyner, Sakıp Sabancı, Özdemir Sabancı gibi temsilcilerini de öyle böyle bir yolunu bulup devre dışı bırakan, devlet yönetenlerinin bürokrasiyle birlikte, menfaati için muhafazakarlığı, mütedeyyinliği, Batı karşıtlığını savunarak kitlelerin gözünü boyayan; geçmişte ve bugün ve yarın evrensel değerlerinden yoksunluğundan sınıfsal işlevini yerine getirmemesinin Türkiye’nin başına neler açtığını, açacağını hala anlamamakta direnen Sermaye Piyasası Kurulu’nu kınamakla kalmayıp, sonrasında öyle olsun istediği için oldurulan ama cahil nitelemeyle yerdiği halkına da maddi manevi tazminat ödemeleri gerektiğini bildiren İsveçli bilim adamı değil, İsveçli düşünür hiç değil; İsveç, Batı (tendency) tandaslı – değişik dillerden etkilenip daha zengin bir dille konuşma, yazma aynı anlamı farklı kelimelerle ifade etmenin kimseye zararı dokunmayacağından, böylesi süsleme ya da espri amaçlı, yabancı kelimelerin anlatımı güzelleştirmek için değil de entelektüelliğini, kalitesini ispat amacıyla kullanma görgüsüzlüğü de tavandayken –  herhangi bir tanınmış sıfata sahipsizlikten düşündükleri, yazdıkları gaile alınmayacak Türkiyeli isyancıların elebaşı olması muhtemel aday adaylarından bu satırları yazan, düz mantıkla ‘ülkenin ayakları yere basmayan, öyle ki Facebook’ta kadın ayarlayacak seviyesizlik ve vizyonsuzluktaki hoppa burjuvazisi sanatsal, siyasal derinlikten uzak ve kopuk lümpenlikteyken onu örnek alan, resmeden diğer sınıfların, kesimlerin, meslek erbabı; hamalın, berberin, bakkalın, öğretmenin, profesörün, albayın, milletvekilinin, fahişenin hoppasızlığı, lümpensizliği, seviyesizliği imkansızdır önergesine onlarca yazar, besteci, ressam, fotoğrafçı, tasarımcı, heykeltıraşı etiketlediğini gören edebiyat, sanat dünyasına katkıları inkar edilemeyecek – dahi diyeceklerden değilim–  roman yazmış Fransız fahişelerin ??? şaşırmış yüz ifadesini kelimelere dökmektense tam buraya iki elini de yanağına koymuş şaşırmış yüz emojisi koyup, yazında betimlemenin, imgelemenin yerini alacak görselliğe bir kez daha şans tanıyıp, hatta romanın bundan sonrasını yazmaktan vazgeçip bilginin hapvari tüketildiği gelecekte, yarında kimselerde kitap, blog okuma isteği, sabrı kalmayacağından belki sen de bu romanı yazmayı bırakıp;

 ‘güneşin soluk ışıkları karanlığı delerek girmeye çalışırken penceremden uyandım bu sabah

 ‘bugün markete gittim, baktım bir kadın peynir alıyor ama birkaç paket, meğer iki alana bir bedavaymış

 ‘heyy millet, Starbucks’taydım

 ‘arabam bozuldu…’

 insanlar pek bir yavan, dolar yükseldi

Acun uçak, Hülya ada aldı, Ağaoğlu da adasını satışa çıkardı ama neden?’;

bak ! bu elbisemi Trendyol’dan aldım , Zara’da, Morhipo’da %70 ucuzluk vardı halbuki’ falanlı filanlı arka plan dağınık çalışma odan, kaloriferin yanına çöküp elde sigara, kutu bira ‘dışarıda yağmur değil, deli kar yağıyor’ günlüğünü okuyormuşçasına; depresifliğin dibinde; sen üşüyorsun, ben üşüyorum; sen gülüyorsun, ben gülüyorum hissiyatında yaşananların, düşüncelerin, tanık olunanların on, on beş dakikalık videolara sığdırılmasından ibaret log çeşitlerinden video– log çekerek Vlogger’liğe, YouTuberlığa taşı diyemiyorum zira handikabın teknolojik özürlülüğün bunu yapmana engel, ayrıca her şeyden çabucak sıkıldığından her gün … her gün absürt konu bulup, video çekmek hayır…hayır, sana göre iş değil YouTuberlık, Vloggerlik….

  ….o yüzden sen devam et yazmaya, son ne yazmıştın? Evet, “fahişe…” Önceki paragrafların birinde “Baudalaire’ı Baudalaire; Proust’u Proust yapan Fransız yosmalara, fahişelere duyulacak minnet” yazdığını hatırlayarak, yok artık yine mi fahişe, alıp veremediğin nedir anlamadık fahişelerle? Takıntı, başka bir şey değil belli ama niye ?? diyene bak sen, totale yönelik; gözleri kısık, “boşuna dönüyorsun dünya, okeyin ikisi de bende” soğuk duruşunu “cool” sanan yarı çıplak erkeğe tabi salak kadın modelli; Senden Daha Güzel, Bay Yanlış, Sen Çal Kapımı, Emanet, Aşk Mantık, İntikam, Esaret; sapkınlığının son kertesi Yalı Çapkını türü; orada yaşananlarla, o figürlerle yolu hiç kesişmeyecek dizileri izleye izleye sersem salağa yatmış; benim TV’lerde trend topic (TT) dizilere göre eğilimi, algısı, tavrı değişen okuyucum !! az sonra “fahişelere” ilgimin nedenini öğreneceksin fakat ve lakin; klavye başında, başrol oyuncusunun inciği, cinciği, saçı başı yanında; final yapıncaya kadar az da olsa seni psikoloji, sosyoloji konularında araştırmacılığa yönelten “gerçek yaşam hikayeleri” logolu popüler dizilerden Kırmızı Oda, Masumlar Apartmanı ve Netflix’in “Bir Başkadır”ını görmezden gelemem; ebeveynin ekonomik, kültür düzeyinin, aile ilişkilerinin çocuğun kişiliğini belirlediğini, geçmişin ruhta bıraktığı yaralayıcı ya da mutlu izlerin kolayca silinmediğini; aynı ortamda, aynı odada bulunmalarına rağmen aile bireylerinin konuşmayan, konuşamayan; görmeyen görmezden; anlamayan anlamazdan; duymayan duymazdan gelen “bir başka” dünyaya sığınmalarına; istersen git dünyanın öbür ucuna master yap, bilimsel yeterliliğin, üç yabancı dilin olsun dön gel memlekette, otur bir lokantaya, kendinden aşağı seviyede, eğitimsiz gördüğün servis yapan garsonla sıradan bir olay hakkında ‘gördün mü yaptığını, adam değil ki’; ‘yok yok, bizden bir şey olmaz’ yılgınlığında aynı ortak yorumda, düşüncede buluşturan, birbirimizden farklı, bir o kadar da aynılığına, kahramanlarından en az birinin televizyon seyredişini, oturuşunu, uyuyakalışını, temizlik yapışını kendin ya da yakınlarınla eşleştirip aynı ben… aynı sen… aynı bizim kız, oğlan…aynı komşum…arkadaşım… aynı babam aydınlanmasına izlenen bir dizi, film sayesinde ulaşma, mevcudu kavrama garipliği artık nasıl bir gerçeklikten kopma …nasıl bir yaşamı algılama…nasıl içinde yaşanılan koşullara, topluma yabancılaşma, kayıtsızlıktır da deme sakın! On yıl çalışsa alacak parayı biriktiremeyeceği bir otomobil; donuna kadar Avrupa’da üretilip, gemiyle getirilip üstüne vurulan “made in Turkey” damgasıyla sergilendiğinde; Türkiye’de üretilmediğine ortada fabrika temeli yokken bile inanmayıp Türk zekasıyla gururlanan yoksullar da bir başkadır ama budur! Öylesine budur ki geçmişte yaşanmış pek çok nahoş, gaddar, vahşet içeren olayları perdelemek için üstün çaba harcayan çoğunluğun gerçek saydığını, algıladığını gerçek kabullenme, “algılama”yla tatmin olduğu mevcut sistem ve ilişkileriyle çatışmadan, sürü içinde kaybolmanın konforunda “görüntü, gösteri, imaj her şeydir” kazandırmasının bilincinde,  değer görenin modern kıyafetler, modern mekanlar, sokakta yürürken elde taşınan bilmem ne marka kahve bardakları, sosyal medya profilleri, paylaşımları yeterlidir de yine de – Kate Middleton, Bill Gates, Obama hatta Roger Penrose, Ivanka Trump taca atacak–  en modern, en akıllı, en kültürlü, görüşlerine değer verilen, takip edilen benim… biziz yaklaşımında; Kerem Bursin, Hande Erçel, İrem Derici, Enes Batur, Danla Bilic, Dilan Polat, Jahrein’in Oğuz Atay, Orhan Pamuk, Genco Erkal, Spinoza, Proust’cuğumdan, Bach’tan daha popüler olduğu ortamlarda kendisinin başarı saydığıyla övünen, beğenmediğini, görmek, bilmek istemediğini sosyal medyada engellemek, onunla bir araya gelmemekle faşizmin başkasına tahammülsüzlüğünü uygulayan, bir kez kendilerine, ebeveynlerine, ailelerine dönüp bakmadıklarından, kaynağına inmeden sorun, sorunlar hakkında ‘bu Avrupalı çocuklara nasıl imreniyorum, düşseler de ağlamıyorlar, yemeğini bitirince tabağını lavaboya koyuyorlar, uyumlular da havuz başında, kumsalda büyüklerini rahatsız etmeden sakince oturup oynuyorlar. Bir de bizimkilere bak !!! İncelik, nezaket hak getire, her biri tek başına bir çete; her yerde bağır bağır, zırıl zırıl ağlıyor, küfrediyor, tutturuyorlar; yok su, yok mısır, yok dondurma isterim, çözemedim bu işi…’ yüzeyselliğinde, doğru teşhisten uzak değerlendirmeler, paylaşımlarda bulunurken #”Avrupalı çocuk ve Türk çocuk arasındaki farklar” hastag’ini açan da bugünün post truth Türkiyelilerdir işte. Tamam, nasıl bir anne babanın eline düşüleceği şans, kısmet ama Hesburg’un “bir babanın çocuklarına yapabileceği en büyük iyilik onların annelerini sevmektir”, Nietzsche’nin “erkek evlat, babanın eksikliğini taşır” yorumlamasını tartışmaya açmadan devam edeceksek şayet, içinde yaşanılan despot, erkek egemen antidemokratik devletin kadına davranışının, konumlandırmasının aynısının aksedeceği aile ilişkilerinde de; genellikle görücü usulü ve çocuk yaşta evlendikleri; kendilerinde hatasız gördüklerinden her olumsuzlukta ‘sen yaptınsenin yüzünden bu çocuk böyle, sen çıkardın tepemize bunları’yla suçu üstüne attıkları, varlığını görmezden geldikleri psikolojik şiddet; sevgisizlik, iteleme, dayak uyguladıkları kadınların; içi, dışı yıkık dolaştığı huzursuz evlerde tatmadıkları sevgiyi, saygıyı, mutsuzluklarını yansıttıkları evlatlardan huzurlu, sakin, mutlu, uyumlu, nazik olmalarını beklemek; ancak yüzleşmekten kaçınan Orta Doğulu birey düşüncesidir ki, yolun ta en başında hayal kırıklığına uğratmayan bir babaya tesadüf etmemiş, baş koyacak omzu bulamamışken Ey okur, gelgelelim senin roman yazmaya kalkışmış bu pespaye yazarının takıntısı fahişe mevzuna; başı açık, türbanlı, çarşaflı, eğitimli, eğitimsiz ya da başka bir kategoride bulunmasının paspas, temizlik bezi muamelesi görmesine engel olmayacak İslam coğrafyasındaki, hangi ülkede yaşadığının da önemsizliğinde, birlikteyken “hayatımın anlamısın sen, senden önce hiç yaşamamışım ben”i sarf eden, ayrılık sonrası “hocam, nasıl yenge, afiyettedir inşallah…”; “bırak allasen, çoktan unuttum o orospuyu, o fahişeyi” yapıştıran yalnızca erkeklerin değil, Azerbaycan Ermenistan arasındaki çatışmada Azerbaycan’ın savaş propagandası için sosyal medyayı bloke ettiğini öne süren Ermeni Kim Kardashian’ın paylaşımlarını, savunma hakkının olmayacağını bile bile ana haber bülteninde “Kim Kardashian’ın kameralara göstermeye alışık olduğu büyük bir kaynağı var, yine aynı kaynağı mı referans aldı acaba?” seviyesinde !! çiğlikten uzak, entelektüel üsluplu kadınların da aralarında bulunduğu çok…çok geniş bir kesimde; ailede, iş yerinde, okulda, partide, örgütte babası, annesi, kardeşi, abisi, ablası, amcası, kocası, arkadaşı tarafından yüzüne söylenmese de arkasından bir kez olsun “orospu”, “fahişe” sıfatı yakıştırılmamış, hakaretini, küfrünü yememiş tek bir kadın yoktur, “var” diye el kaldıran sen hanımefendi, sen kesinlikle hünerli bir yalancı…cidden de bir yosmasın. Bu arada naçizane bilgilendirme özellikle 19. yüzyıl Avrupa’sında ev işi, çocuk bakımı, kendilerine hizmet dışında herhangi bir konuyla ilgilenmeleri istemeyen – zaten de yüklenen sorumlulukların altında dewa ma Badan, Kasman’dakiler gibi ezilmekten, yorgunluktan, başka şeylerle ilgilenecek vakit bulamayacak –  temiz aile kızlarını, kadınlarını eve kapatan erkeklerin; birlikte zaman geçirip, fikir alışverişinde bulundukları, artı cinsel ihtiyaçlarını giderdikleri sanatla, politikayla ilgilenen, tiyatroya, operaya, baleye giden, kitaplarını hatmettikleri Proust, Zola, Maupassant, Fils’in katıldığı edebiyat toplantılarını düzenleyen, pek çok yazarın, bestecinin, sanatçının hayata dair derin fikirlerinden de etkilendikleri ilham perileri adabımuaşerete haiz kent soylu fahişelerin edebiyat, sanat dünyasına katkıları takdire şayanlığını bildiğinden olmasın ‘yosmayla ilişkide biz erkekleri ürküten sonra yoktur. İnsanların orda burada ayıplamalarına bakma! Dili suskun, ruhu, bedeni diri daha çok tinsel kaynaklı bir karakter bence yosmalar, hayat kadınları. Sadece şuh, güzel olmak yetmez, farklı bir görüş, tecrübe de ister yosmalık, şayet çirkinse de hal, hareketleriyle bir şiirle, basit bir sözle ‘bir adam vardı bir zamanlar bana gelen, böyle hiç konuşmayan ama bir ahhh derdi, anlardın derinlerdeydi ’ hüznüyle kapatır eksikliğini. Erkeklerin ne mal olduklarını, ne istediklerini bilirler ama sevgililer, eşler gibi zayıf yanlarını istismar etmezler; o yüzden vazgeçilmezlerdir, düşkünlüğümün sebebi birincisi “imkansız” ya da “elde edemezsin beni” numarasına yatan kadınlar olmamalarındandır, ikincisi diğerleri gibi hemen sahiplenip “iki kişilik bir ilişkide tek kişi yaşıyorsun o zaman niye benlesin” triplerine girip “acaba yanlış mı anladı, keşke demeseydim öyle, aklında ne vardı, uğrasam mı” düşüncelerine daldırıp yormadıklarından zaman da farklı akar sanki yosmaların yanında; yavaşça, demlenerek. Öyle bir bakar ki içine işler duygular; yıldızların arasında umarsızca uçuşan kuyruklu yıldızlara benzetirim ben; baki kalmazlar insanın hayatında, dönem dönem girer, habersizce de çeker giderler, illaki de. Belki efkara sebeplikleri de bu coğrafyadaki duygusuz, pislik erkeklerin varlığıserenatlı, hiçbir şeyini saklamaz benden diye yemin üstüne yemin edeceğim ahh be Haldun; çenemiz yorulmasın diye kısaca Li diye hitabımıza ‘evden çıktım size gelene kadar karşılaştığım beş genç kızın en az ikisinin adı Leyla, erkeklerin mecnunmuşçasına, kızlarına bu ismi vermeleri de Allahlık bir muhabbet. Bendeniz şu anda bir kadına daha aynı isimle seslenemeyeceğim, o yüzden Mine’yi kullanacağım ki bence bu isim sana daha çok yakışıyor, ev halkı da teessüflerimi sunarım, böylesine güzel bir isim dururken it çağırır gibi  kısaca ‘Li’de ısrar etmeniz…’;‘devam et, söyle söyle, şahtır şahbaz eyle Li’yi, kışkırt, aile faciası yaratma durduk yerde’ çıkışına muhatap muzipliğinin – ölümün sonrası öğrendiğim sırrın yüzünden –  hiç de öyle yansıttığın gibi olmadığını anlayan belleğimde, sohbetlerimize ait anların netleşmesi; acaba yosmalara tutkunluğuna kendin gibi beni inandırdığından mıydı?….

….arkadaşım, kardeşim dediğin, duygularını, düşüncelerini, sırlarını paylaştığın, güvendiğin, sevdiğine, aldatmayacağına inandığın kimse, her şeyini sen saftirik gibi açıkça ortaya sermediğinden;  izin verdiği, anlattığı ölçüde tanıyacağını, kişiliğini, karakterini bileceğini ‘seni bilmez miyim tanımıyor muyum?’ iddiasının çürüklüğünü ve de en yakın gördüğün için bile hep bir soru işareti, her şeyi yapabileceğine dair bir açık kapı bırakmak gerektiğini, vefatı  sonrası kavratan  Haldun’dan  okkalı bir hesap sormanın imkansızlığında, dertleşmek için kapısını çalıp ‘inanır mısın yeni öğrendim. Yıllarca aklı fikri yatakta, bir erkekle tanışmaya görsün sapık, hırsız, uğursuz çıkabilir düşünmeden, korkmadan hoopp yatağa atan seks düşkünü, hep de problem, problem’ eleştirisini yaptığı Çağla’yı tanırsın, evin kızı gibiydi, çok yakın arkadaşlardı Li’yle. Şimdi araları bozulunca sırları dökmeye başladı meğer Li, Çağla’nın bin beteriymiş. Hayır, ne bok yaparsa yapsındı ‘neden kimse benimle birlikte olmak, yatmak istemiyor, niye benim flörtüm yok’ karaları bağlamasını da anlarım ,  ama bunun için ağlamak ne? ağlamış ya kimse beni istemiyor diye işte o beni çok…çok şaşırttı, bizim sessiz sakin Li’mizin istekleri, düşünceleri konuştuklarıyla ne kadar da alakasızmış.Bin tane psikiyatr bir araya gelse de lise yıllıklarında arkadaşların kişiler hakkında yaptığı tahliller, tespitler kadar gerçeği yakalayamaz. Neden biliyor musun? Masumluk vardır ortada, art niyet yok, gördüğünü, kişiliğinin ayrılmazı, davranışını gizlemeyi akıldan geçirmeden yazıyorsun. Geçenlerde bir şey ararken Li’nin lise yıllığını gördüm, o günlerde okula gidecek para bulamazken ‘şuraya da buraya da seyahat edeyim’ aklımızdan geçmezdi, onun için de bir günlük bir tatil olmaya görsün bavul elde yollara düştüğünü görmedikleri halde ne yazmışlar biliyor musun? “Evliya Çelebi soyundan geldiği de iddia edilmektedir. Sakin görünüşünün altında canavar gibi bir mizaca sahiptir. Tek gözünü kapatmakla neyi ima ettiği hala anlaşılamamıştır.” İşin ilginci babam da tek gözünü kapatarak konuşur. O öyleydi misal sana gıcık olmuşsa, beğenmiyorsa öyle bizim gibi eşeklik edip pat diye yüzüne söyleyip ilişkiyi zedelemez, kesip atmazdı; akrep gibi beklerbeklerdi.En acıtacak anı bulduğunda sokacak gaddarlığını ta lisede fark etmiş arkadaşları ama bennn…oooo Çağla ‘güya ben, ona göre kıskancım, bencilim, takıntılıyım ya, acaba bana yalan mı söylüyor diye çıktığım oğlanı oturduğu kafede hiç basmadım ama Li yaptı. Az düşüp kalkmadı niyeyse oynak, erkeklerle dolaşan hep Çağla, namus abidesi hep Li oldu. Demem o ki sinsiydi, derinden giderdi, duygularını, düşmanlığını belli etmezdi, ne düşündüğünü anlamazdın (içinden babam gibi diyorsun). Bana da ansızın, beklemediğim anda vurdu. Düşün Hasım’ın ki adam bildiğin gaydi.’

‘nerden bileyim, Li ‘gecikeceğim iş çıkışı Cafe Bien’e gideceğim, Hasım bekliyor’ derdi, o kadar, hiç oraya gitmedim, tanımıyorum adamı.’

‘doğru, sen hiç gelmedin oraya. Hasım’ın annesi vefat etmiş, ikimiz de evliyiz, daha boşanmamışım, başsağlığına gittik. Adamın annesi ölmüş, senin Li dönmüş, herkesin içinde ‘bu var ya bu, sevgililerine şiir yazardı’ diyor, özelimi paylaşıyor ulu orta. Allah’tan Tekin yanımda değildi. Tepem attı, öyle sinirlendim, ‘peki sen ne yapardın, onu da anlatsana’ dedim. Kocası İsmet atıldı ‘Li ne yapardı ki?’ Kendisi anlatsın, diyerek kapattım konuyu. Bildim ben, o an çizdi beni, kendisi başkası hakkında konuşunca kötülük barındırmayan iyi niyet, başkası onunla ilgili konuşunca anında kara defter… Aramız da düzelmedi o günden bu yana.’ demese küsmelerinin nedeni de bilmeyeceğim zira Li ‘ bu Çağla manyak ya, insanın peşini bırakmıyor, rahatsız ediyor, ruh hastası uzak durmak lazım, bir daha görüşmeyeceğim’ dediğinden, üstelememiştik biz de. Aslında; ne iş yapıyorsun dendiğinde ne olduğunu, neyi kapsadığını bilmemesine rağmen kimsenin de dönüp “ne yapıyorsun mesela” demeyeceğini bildiklerinden işsiz güçsüzlerin sığındıkları afili mesleklerden grafiker titrli; kulağında küpe, sonbaharda, kışın sırtında parka, boynunda puşi, koltuğunun altında okumadığına kalıbımı basacağım Michel Foucault “Kelimeler ve Şeyler”, elinde Ludwig Wittgenstein’in “Defterler” kitaplarıyla gezinen İsmet’le, Li’nin tanışıp iki ay içinde evlenmeye karar verdikleri, ancak Can’ın ölümü sonrası bir gün sırf “nasıl bir yerdi, acaba” merakı için gittiğinde , saklı kalsın diye mi sarmaşıklara sardırıldığından girişini, tabelasını görmeyip önünden geçip az ileride birine sorduktan sonra tekrar geri dönüp bulduğun; ortamdaki namından, hayatında, ailende estirdiği kötücül rüzgardan habersiz salaş, biraz da tuhaflığından büyülü atmosferinde pahalı menüsüne rağmen; peynir tabağı, özel sunumlu Akdeniz tostu, seçeneği fazla şarabın memnuniyetinde, çoğu mekan gibi erkeklerin %99’unun “karı, kız”, kadınların da “cool erkek” kesme, bulma için geldiğine yemin edilecek; müptelalığı olası New Order’den

“How does it feel to treat me like you do?

Sana senin davrandığın gibi davranılması iyi oluyor muymuş?

When you’ve laid your hands upon me

Ellerini üzerime koyup, kim olduğunu söylediğinde…”

Blue Monday çalarken ‘aha ben bu simaları her gittiğim ortamda görüyordum.Bu vesileyle arayı da soğutmadık ama kimseyle yarım yamalak bir, iki laf bile edemeyeceğim’ duygusunda, masa kapma yarışındakilere bakıp ‘Ankara’da başka bir seçenek olmasa tamam, ama 50 metre yakınında zibille, kaliteli konsept mekanlar; Old Mariner Pub, Koala, Cafe Kish karşısında ışıl ışıl geniş ferah Bomonti Brasseri’e varken’ rahatsız demir sandalyeler üzerinde, doğru dürüst ısıtma mekanizması da kurulmamışken buz gibi bir o kadar uyku getiren loş, kıç kadar izbe bahçesine tıkışma ısrarına anlam veremeyip, diğer mekanların ergenliğine tezat olgunluğa erişmiş bir duruşta, gecenin geç saatlerine kadar birbirini yıllardır tanıyan otuz yaş üstü kemik kadrosunu ağırlarken, kırılan bardak seslerinin de duyulacağı, sağlam miktarda gay’e ev sahipliği yapan, Konur’daki Mülkiyeliler Birliği’ne de giden ağır entelektüel abilerin, ablaların, hocaların takıldığı Bülten Sokağı’nın belki en eski, en köklü ve en kuytusundaki barı – pencereden kızlarının yolunu gözleme alışkanlığından hiç vazgeçemeyen gecekondu zamanlarında yaşansaydı geç kaldın, geç geldin öfkesinde dayak atıp ‘nerden geldiysen oraya git’le kapıyı yüze kapatıp, eve almayacağı, her birine bir dörtlük yazdığı altı çocuğundan Li hakkında; haftanın en az üç günü gittiğini bilmeden;

“Birisi var fona bakar

Sık sık bara, saza gider

Aklına estikçe İstanbul’a gider

Sıkıldıkça pencereden parka bakar” dörtlüğünü yazarak sıkı fıkı olmadan sadece gözlemleyerek evlatlarını annenden daha iyi tanıdığını kanıtlamış babanın, yıllar, yıllar sonra canciğer kuzu sarması arkadaşı Çağla’yla arası bozulmasa senin de haberinin olmayacağı Li’nin –  Cafe Bien maceralarını, dünde öğrendiğinde ‘benim kardeşim bunları nasıl yaptı’ infialiyle karşılaman,  bugündeyse yalnızca şaşkınlık uyandırması, sanki “yapmaz, yapamaz”la yüzde yüz kefilliğini üstlendiklerinin artık her şeyi, en olmayacak denileni yaptığını gördüğünden olanları   hüzünle anlattığında haklı olarak ‘yahu, haydi diyelim Haldun’la her dakika dip dibe değildin o yüzden yanıldın, ya Mine Leyla (Li)? Yıllarca aynı evi, aynı odayı paylaştığın halde seni ayakta uyutan birinden bahsediyorsun, olacak şey mi? Hem bir dakika, bir dakika, bu düpedüz vizyonsuzluk, gözlemleyememe eksikliği, otuz yıl aynı odayı paylaştığın kardeşinin arzularını fark edememiş, tanıyamamış sen, bu toplumun nesnel ve öznel şartlar oluştuğunda ayağa kalkıp,  devrim yapacağına inanmışsın, nasıl bir ironidir bu? Kardeşini tanıyamayan hiçbir şeyi doğru tahlil edemez ki, bu saatten sonra Çağla’nın anlattıkları hayatına ne katacak? Hiç, olacakları da değiştirmez aptallığına yanmandan başka’ demiş yaşamında yer almasının Haldun’un arkadaşlığıyla aynı tadı vermediği İlhan’a itiraz edecek bir şey bulamaman ‘önemli olan ben, değildim, önemli olan koca, çocuk, torun, akrabalar, onların rahatlığı, mutluluğuydu, kendimin hiç değeri yoktu. Şu lekelerle dolmuş, buruşmuş, romatizmadan yamulmuş ellerimin şekli şemaili nasıldır, parmaklarım uzun, kısa mıdır? Yüzüm, derim kurumuş, çatlamış mı? Krem sürmek lazım mı? diye bir gün ne baktım ne de düşündüm. Kolay mıydı altı çocuk? Leb demeden leblebinin önlerine serildiği bugünün anneleri bunca kolaylığa bir çocuğa bakamazken. Onlar hasta oldu, ben onlarla yatardım, hasta olayım, kızamık, kabakulak oldum onlarla. Veliler toplantısına giden ben, hastaneye götüren ben, kuyudan su çekip getiren, keseleyen yıkayan ben, yemek yapan, okul önlüklerini ütüleyen, yatakları toplayan, seren ben. Zaman mı kalıyordu yüzüme, ellerime, bacaklarıma bakayım. Hep insanların ihtiyacını karşılamak, babana, amcalarına, dayılarına, çocuklara, evlenip gittikten sonra da onların çocuklarına; torunlara bakmak zorundaydım. Ne içindi bunca çalışma… emek, bu kendini boşlayan hizmetçilik? Boş emekmiş hepsi boşşş; çocuklar, torunlar yesin diye, seviyorlar diye beş kilo undan gözleme, su böreği yapmış, lahana dolması sarmış, mantı açmış bu eller, şimdi kavanoz kapağını açamaz, dizlerim merdiven çıkamaz halde. Ben etrafımdakiler  hizmet ettiğimde; saçlarını taradığımda, boklarını temizlediğimde, çamaşırlarını yıkadığımda, çayını demlediğimde, elde börek açtığımda, Zerfet yaptığımda; çocuklarına baktığımda, evlerini temizlediğimde, lavabolarını, yerlerini sildiğimde anaydım… ablaydım…yengeydim, Amojındım yapamıyorum ya artık ne anayım,  ne ablayım,  ne de yengeyim, hiçbir şeyim. Keşke yıllar evvel, Mesut Bey gibi biri çıkıp da ‘insan vücudu para gibidir, tasarruflu kullanmak lazım, ne kadar çok harcarsan o kadar erken bitirirsin, kıymetini bilmeli, çünkü zaman öyle bir zaman ki yaşlandığında emek verdiğin, hayatını adadığın çocukların, torunların, hiç kimse yüzüne bakmıyor, yük kabul ediyor’ deseydi, uyarsaydı ya da ben; yetmiş sekiz yaşında dewa ma Kasman’dan şehre göç zorunda kalan ‘yuvasız kuşluğuna’  ağıdına üzüldüğüm çene Küçükağa’nın başına gelenlerden ders çıkarsaydım. Halbuki beni ikaz etmiş, anlamamışım. Hiç unutmam, Bella doğduğunda annem bizdeydi, ben Gilda’nın yanında, İncirli’de onların evinde kalıyorum, bir hafta geçti telefon ettim annemi banyo yaptırın, siz de bana telefon açtınız, dediniz ki anneannem demiş ki Turna, gelmeden başımı yıkamam. Ben de yarın gideyim annemin başını yıkayayım dedim Gilda’ya. O gece, sabahleyin geleceğim, biz hastaneden eve gelmişiz, kayınvalidesi de gelmiş Gilda’nın, omuzlarına böyle şal atmış, kuruluyor, kıkırdıyor. Akşam bir de bakım Gilda’yla kocası tartışıyor. Gilda, kocası, Bella aynı odada yatıyorlar, ben de diğer bir odada, kızım doğum yapmış yardıma gitmişim ya annesi olarak. Tartışma niye? Cem Bey tutturmuş Zere koyacağım kızımın adını. Babaannesinin adı mıymış ne. Gilda da ben o adı istemiyorum, Bella koyacağım demiş. Tabii Cem ne bilsin benim kızım istediği olmazsa hemen sinir krizi geçirir, genç kızlığından beri bu böyle. Gilda kriz geçirmiş yine elini, ayağını, ağzını böyle sımsıkı kapatmış. Girdim odaya öyle görünce dedim ki ne oldu? Bir şey yok dedi ,sonra da annemlerin apartmanında bir doktor var, çağırayım. Ya bunların yaptıkları… Güya gazeteci üç gün olmuş eşin doğum yapmış, lohusa kadına bu söylenir mi? Sırası mı şimdi? Ailesi de geldi, doktor da Gilda’yı muayene etti, ellerini, ayaklarını zorla… Dedi ki doktor ne oldu dedi, bu bir şeye üzülmüş ki böyle. Kızım, ben eşeğim o zaman dönüp desene böyle, böyle… Ben hiç sesimi çıkarmadım, neyse, doktor avucunu açtı, dilini açtı, ağzını açtı, Gilda kendine geldi. Ben de sabahleyin eve geliyorum, Gilda dedi ki gitme. Ben dedim anneanneni banyo yaptırayım, geleyim. Ondan sonra ben kalktım eve geldim, annem oturuyor gittim elini öptüm, böyle önünde oturdum, diz üstü… Ellerini öptüm, ovdum, anne dedim kurban olayım ben bu ellerine ama dedim ben seni üzdüm ama bir haftadır dedim, bak dedim, böyle de yaptım (bir tutam saçını tutuyor) gösterdim, bak bembeyaz olmuş, ben daha yeni torun sahibi oldum. O zaman kadın bana hiçbir şey demedi, şöyle saçımı okşadı, he yavrum he, dedi, sana bir şey söyleyeyim, biliyor musun zaman her şeyin ilacıdır yavrum, bekle de gör. O kadar, başka da bir şey değil, bir kelime, zaman her şeyin ilacıdır yavrum, dedi, bekle de gör! O kadar. Ben elini öptüm, götürdüm banyoya koydum. Gördüm işte, annemin bir sürü torunları vardı, görmüş geçirmiş kadın tabii, açıkça bana sonunu bekle dedi. Yavrum bu kadar sevinip duruyorsun ama sonu da b..k demeye getirmiş ben anlamamışım, har har har tahtaları fırçalayacağıma, halıları kilimleri çırpacağıma korusaydım ellerimi, kollarımı, dizlerimi, en azından şimdi elimi attığımı tutacak haldeydim. İnanmayacaksın,  ama inan, sanırdım ki hep öyle kalacağım; el yok, ayak yok, bel yok, her tarafım ağrıyor ya şimdi, bu hale geleceğim hiç aklımın ucundan geçmedi; öyle hay huy, hırgür arasında, ne zaman bitti çocukluk, gençlik? Ne zaman orta yaş oldum, ne zaman yaşlandım fark edecek zamanım da olmadı, bir baktım yetmiş sekizindeyim. Ahh be güzelim, buralarda, bu diyarda  birinin mutluluğu bir diğerinin mutsuzluğuna bağlandığından, sahipleri erkeklerin; özgürlük getireceğini bildiklerinden ekonomik açıdan kendilerine bağımlı kılarak, pasifize ettikleri ev hanımlığında; pencere sildirip, çamaşır yıkatarak, beş saat sürecek su böreği, mantı, içli köfte, yuvalama, analı kızlı, yaprak sarma yaptırtarak, lahana sardırarak ömürlerini tükettirdikleri; kırk yıl geçse ‘elde bulaşık yıkayacağıma, bir makine olsaydı koysaydım o yıkasaydı ben de kahvemi içip, azıcık rahat etseydim’i düşünemeyeceği biçilen rollerindeki nefes aldırmayan hizmetçiliğe adanmışlıkta dünyanın her yerindeki kadınların aynı şeyleri yaşadığını sandıklarından –‘cidden malmışsınız kendiniz için kol kıpırdatmamışsınız’ zılgıtını çekecek ‘ne yaptın bugüne değin’in sorusuna da ‘çocuğa, kocaya, toruna baktım; ev işi, ütü, salça, konserve yaptım, hamur mayaladım, tutmaç, erişte kestim, turşu kurdum, dolaba kış için domates, fasulye, biber, bezelye, barbunya, sebze attım; dolma biber, patlıcan kuruttum’ cevabını vermeyecek –  nispeten özgür Avrupalı, ABD’li pek çok hemcinsinin varlığından dahi habersiz, dayattıkları kalıpların dışına çıkışlarını da yasakladıklarından yeteneklerinin keşfini, gelişimini de stabilleştirdikleri, kitleleri, farklı kesimleri her konuda razı edeceğini bilen toplum mühendislerinin çok sevdiği, hep başvurdukları “vatan, millet, devlet, din, kutsal kitap, Allah, peygamber” kavramının ardılı “kutsal”a monteleyecekleri “anne”likle, gözlerini bağlayıp, kulaklarını tıkattırarak itirazsızlık ve memnuniyetlerini sağlayacakları kadınların, annenin; emeğinin, göz nurunun ‘annesin…anneydin doğurdun, tabii ki elinden geleni  yapacaktın’la değersizleştirilerek ‘yapmasaydın ben mi yap dedim’ şımarıklığıyla heba edilmesiyle içinde bulunduğu durumu eğer okutulsaydı rotasında ilerlerken bir çok yerinde  isabet ettireceğim halde, her şeyi yaparak  ıskalattırdıkları  hayatın;  bana yaptığı da yara bere içinde bırakarak, teğet geçtikten sonra  “gel hadi yaşa’yla ifade edeceği kırılganlığını, ötelediği arzularını bitmeyen… bitirilmeyen hamallığını ‘anne oldum diye günahkar mı oldum’ serzenişinde yetmiş sekiz yaşında  anlamasına eşti. Ellerini, yüzünü inceleyecek fırsatı bulamamasını “biri karnımda, biri kucağımda, biri elimdeydi, ilk çocuğumu on beş, ikincisini on altı, üçüncüsünü on yedi buçuk yaşımda doğurdum. Kırk günlüktün sen, dewa ma Kasman’dan Van’a geldiğimizde. A o baban işe gidiyor; sabah çıkıyor, akşam geliyordu, amcanı da getirmişti yanımıza okusun diye. Benden başka kim vardı ki evi temizleyecek, işi, yemeği yapacak, çocuklara bakacak, hazır çocuk bezi mi vardı? Çocukların boklu, kakalı bezlerini yıkamak, kaynatmak o kadar zaman alırdı ki gün doğmadan kalkardım işleri yetiştirmek için…’ Büyük hedefin sosyalizmi kuracak devrimci mücadelenin cevvalliğinde atlayıp, proletarya diktatörlüğünün altına gömdüğün; mevsimlerin penceresinden akıp gidişinin şahidi gözlerinde, büzülmüş ağlamaklı dudaklarında birikmiş, suskun  yalnızlığın üzüntüsünü, yorgunluğunu yetmiş sekiz yaşındayken anlaman neyi değiştirir? Kişinin zeka derecesini; hayatı, insanı etkileyen basit görünen ama etkisi büyük olguları,  ayrıntılarını gözlemleyebilme, erkenden algılama ortaya çıkarır. Oysa sen! annenin ezilmesini,  biçareliğini göremeyecek kadar aptalmışsın, biraz ağır oldu ama aslında  safsın evet, safsın sen, diyordun ya tanıdığından diyormuşsun Haldun. Harbiden gözümün önünde olanları göremeyecek, kardeşim Mine Leyla’nın beni ayakta uyutacağı kadar  safmışım. Senin kendini benden gizleyeceğini… gizlemişler benden İlhan, hem hiç de gereği yokken, sanki ne yapacaksam ? Tamam da neden saf, iyi niyetli olmamalıydım ki? Biliyor musun kızım demişti, hastane koridorunda saatlerdir sonuç göstermek için doktoru beklerken yanına oturmuş, annenin yaşıtı teyze ‘sen iyiysen insanlar da iyidir? yoksa’; ‘Teyzem, artık o öyle değil. Sen iyi olsan da insanlar kötü.’ İki saniye önce dediğinin tam tersine yol alarak ‘haklısın kızım, o zaman seni saf sanıyorlar, üstüne biniyorlar. Benim oğlan bazen bana kitap okur, bir yazar demiş ki insanoğlunda üç özellik vardır, bir; yılan gibi sinsi, iki; kedi gibi nankör, üç; tilki gibi kurnazdır’ dediğinde, bak işte bugün de yapılana, olanlara şaşırmayacağın  yaşa, tecrübeye erişmeden çok önceleri yazmış yazarın biri…biz, biraz sonbahara benzemiyor muyuz? biraz bahar, biraz son; açılmış kasımpatılar, yeşermiş çimenler yanında dökülmüş, hayatı sonlanmış yapraklar, çiçekler, birasını yudumlarken ’bir seni tanırım, bir de Meryem Ana’yı ama senin bu fahişeleri, pardona de mua (Pardonne moi), yosmaları anlatsana demen yok mu? Bu yosma merakın cidden incelenmesi gerekli bir vaka. Tanımayan sanır ki sabah, akşam piyasada iş kovalıyorsun’ kahkahalarının ardından ‘ Haldun ! şamatanın sırası mı ? ne  iyi olur, bu işe alınsan, sayende dünyayı gezeriz’ sevincini açık ettiğin iş görüşmesine gittiğin  turizm şirketinde olacakları tahmin hiç de zor değildi. Ahhh yaşanmaz denen bir dünyanın, ülkenin varlığının yaşanabilir bir dünyaya, bir ülkeye bağımlılığında; belki maddi durumu bizim aileler gibi kötü olmadığından, harçlık veren meslek sahibi ağabeylerinin bulunmasındandı Haldun’da ki ‘daha içeri girer girmez ısınmadım, o kendini bir bok sayan, s.ktirli, göz kenarı çapaklı patrona, işe alsaydı da iki güne kalmaz kavga ederdim. Ulan sen kimsin be! Hasbelkader paralı, sağcı bir ailede doğmasaydın görürdüm seni, diyecektim de neyse, iyi ki almadı beni işe.’ genişlikten, rahatlıktan eserin bulunmadığı 12 Eylül sonrası “sakıncalı, anarşist, komünist” damgası vurulan ‘devrim yapıp ülkeyi yönetecektik ya evim, arabam şunun bunum olsun peşinde koşmadık da ne oldu? Halimize bak! Açlığa iş olsun da ne olursa olsuna mahkum edildik, kimsenin umuru olmadı’ yıkılmışlığını yaşayan biz, gecekondulu, solcu gençler ne çok iş aramış, ne çok ‘yine olmadı … almadılar’ hüsranında dibe vurmuş, ne çok da nefret etmiştik sonucu hep “biz size haber veririz”le bitmiş iş görüşmelerinden…

‘bana kalırsa asıl mevzu senin çalışmak istememen. Karl Marx’ın “herkesten yeteneğine göre alıp herkese ihtiyacına göre verme” kuramından çok önce İtalyan felsefeci Tommaso Campanella’nın 1602’de yazdığı “herkesin ihtiyacı neyse sadece onu aldığı” ütopyası (Civitas Solis) Güneş Ülkesi’nde doğsaydın, yine de mutlu olmazdın, çünkü orda bile “herkesin çalışması esastır her insanın günde sadece dört saati çalışarak geçirmesi yeterlidir” kuraldır. Annenler günlük sigara, bira paranı verseler, poponu kaldırıp da iş aramaya çıkmazsın sen! Gülecek ne oldu şimdi?”

‘ayyy nazik olayım diye kıç, göt yerine popo deyince, Turna teyzenin, annenin pipiye blo deyişi geldi aklıma. Sünnet olacağım diye korkudan ağlıyor Mustafa, annen ‘oğlum blo’ndan azıcık kesecekler’ diyordu, Oğuz’a dedim ‘bu blo ne?’ garip garip baktı suratıma ‘blo işte’ dedi, anlamadığımı görünce ‘çük, oğlum çük’ dedi.’

‘bizim evde ‘blo’ diyorduk. Yine konuyu değiştirmek için işine geleni araya kaynak ‘blo’yu ekledin. Sayende dünyayı gezeriz dedim.’

‘ya ne demezsin şansa bak! Dört ayağının üzerine düşmek diye buna denir demiştim bende  iş yeri de tam yosmaların piyasa yaptığı cadde üzerinde. Artık akşamları iş çıkışı ne olur bilmem  demiştin sen de… yani hatırlıyorum, sarhoş değilim daha…’

‘tabii ki değilsin, daha yeni başladın içmeye. Ama bilirsin ben fahişelere, travestilere mekanlık etmeseydi de seksi giyinen birine ‘ne o Cinnah’a mı çıkacaksın akşam, ehe ehe’ ya da parasız kalanlarla ‘Cinnah’a çık oğlum’ muhabbetlerinin odağındaki; sağında, solunda biz gecekondu soylularına, oturma hayali kurdurtmayacak, erişilmez gözüken dış yüzeylerine hayranlıkla bakılan apartmanların, villaların; alabildiğine geniş, çim kaplı bahçe içinde farklı mimaride birkaç büyükelçiliğin (favorim Almanya, İsveç’ti); ilkbaharda Çevre Sokak girişinde tomurcuklanan iğde, ıhlamur ağaçlarından, leylaklardan yayılan kokular getiren akşamın ılık esintileriyle sersemleten, göğe yükselen envaiçeşit ağaçlar, etrafındaki binalardan gizlediğinden, okulu kıran Çankaya Liselilerin kapak attıkları, ortasındaki artık ne su, ne de kocaman kırmızı balıkların olmadığı havuzun kenarında heyecanlı, coşkulu günlerin geçirildiği, 12 Eylül’de kapısı kapanmış, çiçekleri terk edilmiş, serası metruk cam kafese dönüşmüş bir daha da kendini toparlayamamış, simitçi, helvacı, gazozcu işgali altındaki çocuk parkının eklendiği kısmında bir zamanlar Amerikan subaylarının gittiği orduevinin bulunduğu, Atakule’den girildiğinde aşağıya inildikçe hala sessizliğini sakinliğini koruyan, geceleri ıssız, karanlıkta hangi yönden geldiği anlaşılmayan köpek havlamalarıyla adeta korku film setine dönüşen sevdasız...’

‘ufak bir katkı da benden; sevgilisiz dolaşılmayacak.’

‘hayır! Haldun Beyciğim, hayır! Sevgili, yavuklu değil, neden hemen aklına sevgili geliyor, sevda denince… Sevdasız diyorum, sevda devrim olur…  özgürlük olur... yalnızlık olur … hüzün olursimit olur… tatlı olur… Proust’un romanı olur… benim şairimin;

‘De gülüm! De ki: ela bir günde geleceğim

İstanbul darmadağın olacak, saçlarım darmadağın.

Hepsi, darmadağın! Üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte, ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm’ şiiri olur… olur da olur… Kuğulu’nun, Seğmenler’in abartılmasının anlamsızlığında Ankara’nın Central Parkı botanik parkının da yer aldığı; yabancıların, zengin bebelerin 70’li yıllarda Amerikan arabalarıyla darg race’ler yaptığı, sonbahara yenilmiş ağaçların sarı, kırmızı, yeşil yapraklarıyla kaplanan ya da kışta yağdı mı kartpostallık görüntü kar kapatmışken yolunu, karanlığa direnen aydınlığın içinde Kızılay’a doğru duraklayamadan yokuş aşağıya şehrin manzarasına bakarak yürümenin, koşturmanın zevkine doyulmayan öyle ya da böyle her Ankaralının belleğinde bir anı…bir fotoğraf bırakmış adı hayat kadınlarıyla anılmış Cinnah Caddesi’ni severim, ben. Bir keresinde öyle bir kar yağmıştı ki Ankara’ya, iş çıkışı, Kızılay’da tek bir araç yokken ortalıkta otobüs, dolmuş, taksi, araba ne bulsan binmeye razılıkta, eve ulaşmanın yürümekten başka bir yolu kalmadığından… onca insan dökülmüş caddeye konvoy halinde dağa tırmanır gibi nefes nefese tırmanıyordu, Cinnah’ın soluk kesen dik yokuşunu. Karşıdan yüzümüze yüzümüze vuruyor kar, tipi, göz gözü görmüyor.’

‘o günü unutmam, nasıl bir kardı o, ben de yürümüştüm, eminim o gün evine yürüyerek gitmeyen tek Ankaralı bulunmazdı.’

‘kar beyazının aydınlattığı, lambaların akseden ışıklarıyla adeta gündüzü yaşayan cadde, sanki bata çıka yürüyen onlarca kardan adam, kadın tarafından istilaya uğramış, rüzgar da inadına kamçılanmış vuruyor da vuruyor kirpiklerimi, yüzümü acıtıyordu. Ayak, el parmaklarımı hissedemiyordum, soğuktan, üşüyorum, atkı kar etmiyor, kulaklarım donmuş, morarmış. Karın ağırlaştırdığı ayaklarım gitmiyor, arada durarak, mola vererek, silkeleyerek, yere vurarak botlarımı ilerlemeye çalışıyorum, tepeye Atakule’ye ulaşabilsem(k) sonrası kolay da… ‘tamam artık çıkamayacağım, yürüyemeyeceğim, burda bırakıyorum’la yılamıyorsun da. Botanik parkının oraya gelmiştim ki bir taksi durdu, arka koltukta yaşlı bir bey, ‘Yıldız’a çıkıyoruz çocuklar, gelin siz de.’ Taksici atlıyor hemen ‘söz veremem arabanın gideceği yere kadar gideriz ama atlayın, birazdan hiçbir araba bu yokuşu çıkamaz.’ Yokuşu birlikte çıktıklarımızdan iki kişi daha biniyor taksiye. Mantomda biriken karlar eriyor, ıslanıyor taksinin koltuğu ‘kusura bakmayın elim, ayağım buz kesmiş, Allah’tan yetiştiniz, gücüm tükenmişti, çok teşekkür ederim’ zar, zor konuşuyorum, kelimeler doğru düzgün dökülmüyor dişlerimin sızısından, kamaşan dilimden. Her güneş battığında düne katacağı günün yaşananını da kendisiyle birlikte götüren zamanlarda defalarca gelip geçtiğim Cinnah Caddesi ne garip en çok da o geceden ibaret oluyor hafızamda.

Haldun! Dinlemedin değil mi?

‘olur mu güzelim? Ben en çok seni dinledim bu hayatta. Hep sen konuştun, ben dinledim.

‘duyan gerçek sanacak, olan tam tersi oysa.

‘hani turizm şirketinde iş görüşmesine gittim ya, çok güzel bir Rus kadın vardı, yan yana oturmuştuk. Rus kadınlar cidden güzel, yaşlanınca o güzellik kaybolsa da taş gibiler, Türkçesi de bayağı iyiydi, tercümanlık için başvurmuş, Katerina.

‘pek güzelmiş ismi. Bu güzellikle, Türkiye’de ömrünün sonuna kadar onu kraliçeler gibi yaşatabilecek zengin adamlar bulabileceğini… Söylemedim de! Olacak şey mi şu gereksiz patavatsızlık? İlk defa gördüğün bir kadına, bunu söyleme ihtiyacını hissetmen garip? Aynı kadroya başvurmuş olsanız bir nebze anlar, rakibini elemek için söyledi derdim ama sen pazarlama departmanı için başvurmamış mıydın? A, a unuttum tabii, biz kadınlar hiç aklımızdan çıkarmamalıyız, erkeklerin beyinlerinin pipilerinde, ‘blo’larında olduğunu.

‘abartma! Feminist damarın kabardı yine, sadece amme hizmeti sundum. Katerina ne dedi biliyor musun? Tahmin et… edemezsin, bu söylediğin fahişelik, dedi.

‘bizde peynir ekmek giderli deseydin ya? Türkçede önce fahişe kelimesini öğrenmek zorunda kalmak, tek kelime; korkunç!

‘trajediye bağlama, gündelik konuşmada günde kaç bin kez kullanıyoruz bu kelimeyi, tahayyül edemezsin. Öyle zengin, fakir eğitimli eğitimsiz ayrımına girmeden. Demin dedin işte pipi blo beyinli, sapık toplum bizim ki…’ Katerina’nın söyledikleri o an aklıma; eleştirdikleri fahişeliği yaparak para, ev, araba, mücevher sahibi olan, spor, güzellik, kuaför salonlarından çıkmayan, yüzlerinde, giyimlerinde modernlik maskesi uzatılan mikrofonlara ahlak dersi veren, konuşmaları hayranlıkla izlenen, yazıları Twitter, Facebook, Instagram’da paylaşılan, karşımıza TV yıldızı manken, şarkıcı, oyuncu, köşe yazarı, sunucu, iş kadını çıkartılan türbanlı, açık no problem; cafelerde, barlarda, meyhanelerde, fakültelerde, AVM’lerde, sosyal medyada onca mekanda; dört açılmış gözleriyle koca avcısı, ilişkisini ‘koynuna girsem, bakireliğim yitse mecbur evlenecek sonra bir de çocuk, çalışmasam, yiyip, içip, gezsem’ mantığında para, zenginlik, güç, tembellik stratejisi üzerine kuran, geliştiren, ahlaksız nitelenecek her haltı işleyip, Rahibe Terasa kılığında dolaşan, günümüzün  kan emici erkeklerine özenmiş kan emici kadınlarını getirdiğinde, kim fahişe kim değil karışıklığında hep kadınlar mı suçlu mobbingden, baskıdan uzak hayatını idame ettireceği pozitif ayrımcı yasaların geçerli kılındığı bir düzen yaratılsaydı; erkeklerin o altında hep bir günah, suç barındıran çalıntı, kirli paralarına el süreceklerine emeğiyle çalışıp, kazanarak şimdikinden bin misli iyi bir yaşam kuracak kadınlar, yanlarında bir erkeğin bulunup bulunmamasının kararını da kendileri verebileceklerdi. Ama yok… yok, önce mahvedebileceğini gösterip uysallaştırdığı vatandaşı uşaklığına devam etsin diye bazen el uzatıp, yardım ederek iyi, müşfik, düşünceli ‘’baba’’ imajını güçlendiren devletini taklit etmiş erkek profilince muhtaç bırakıldığından kendini, arzularını unutup hizmetçilik ettiklerinin rahatı, mutluluğu içindir kadınların başına gelen, getirilen her şey. Genelev çalışanlarının, seks işçilerinin hakkını koruyan sendika başkanı, üyesi edasıyla (keşke zevk için) yapmaya mecbur bırakıldıklarını, suratlarının tam ortasına hayatın sillesini kaç kere yediklerini, hangi zor şartlar altında çalıştıklarını anlattırdıkları – erkeklerin koyduğu kesin, tanımlama  ‘’orospu’’ları kader mahkumu edebiyatıyla ağlamaklı, acınası halde gösterdikleri; parasını ödeyerek cinsel ilişkiye girdiği, girmediği ama herhangi bir sebeple öfkelendiği kadını, bazen kapsama alanına giren “jigolo” erkeği de “fahişe” niteleyenler, eğer ahlaksızlıksa asıl ahlaksız fahişelik müessesini canlı tutan fiilin gerçekleşmesinde “fahişe” kadar emek sarf eden; yüzyıllardır tacizi, tecavüzü sürdüren müşterisi erkeği niye “fahişe”lendirip, yerin dibine sokmuyorlar? Kur’an– ı Kerim’de bir surede, bir ayette cinselliğin konu edilmesinin değil de günlük hayatta konuşulmasının ayıp sayılmasının muteber ahlak anlayışı dayatmasında, başlangıçta, özellikle de tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışında tabulaştırılarak ahlaksızlık etiketi yapıştırdıkları ama düşkünlüklerini gizlemedikleri seksi, cinselliği abartıp beğendikleri, istedikleri kadınla birlikte olacakları çok eşlilik (poligami), kuma müessesini olağanlaştıracak dince de caizlenecek “onlardan (hanımlarından) dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın, bıraktığın hanımlarından arzu ettiğini tekrar yanına almanda, senin üzerine bir günah yoktur ayetli ‘’Ahzap suresinin’’ indiğini anlatınca; ha bire yeni eş, cariye alıp öyle ki kölesi Zeyd’le zorla evlendirip, boşattırdıktan sonra Zeynep’le, Cüveyriye’yle evlenen Kureyş kabilesi erkeklerinin, bugün de Kırmızı Oda’da masaya yatırılması gereken psikolojik soruna delalet; hoşa giden her kadını mahiyetlerine, haremlerine alacak cinselliğe tutkunluklarına, kadınlığı yüzünden maruz kaldığı baskılara “ya Rasülallah, vallahi bana öyle geliyor ki Rabb’in (kadınların değil) ancak senin arzunu/rızanı, hoşnutluğunu tahakkuk ettirmek için böyle çabuk davranıyor dedim” (Buhari, nikah, 29; Müslim, reda’ 49). Türkçe meali bakıyorum da senin efendi Tanrın, yalnızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor. (kaynak: Buhari, hadis No: 1721)”la karşı çıkışı ve “yalnızca Allah’a şükretmek için ayağa kalkarım; sana değil” dediğinden Hz. Muhammed’e inanmayanların önde gelenlerinden olduğuna, deistliğine kani olup dikbaşlılığını seveceğin Hz. Ayşe’ye üzülme bacım! senin de başına geldi bilirsin, dünyayı yöneten bu pipi, blo beyinliler var ya illaki bir neden bulup ‘kancık, kahpe, kaltak, orospu’ yaftasıyla aşağılayacakları bazen para da verip birlikte oldukları  kadınların yanına koşmuşlardır, çünkü kendileriyle yatmayı isteyecek, sevecek kadınların, geyse erkeklerin varlığına inanmamışlardır’ diyebilseydin gördüğünü görmemiş davranmanın imkansızlığında, dinin göz boyacılığının üstü erkeksiliğinin parlaklığını yitirttikleri akıl, felsefe ve sanatın her yere sıçratacakları kıvılcım; her yeri, her şeyi evi, mahalleyi, vatanı, dini, imanı, kutsal anneliği yakarak özgürlüğün geleceği güne kadar herkes, hepimiz ki yapmayan yoktur  her zaman acayip, adaletsiz ve karmaşık bir yol tutturup karşıdakini, birini kirletecek yaralayıcı söz, aşağılayıcı bir sıfatla haklılığımızı ispatladığımızı sanıp, iyileştirdiğimiz kendimizle pürü pak dolanmadık mı ortalarda? Erkek diliyle birileri düşerse çıkılacağından, inerse yükselineceğinden benliği dibe çeken vicdansızlık, şefkatsizlik ve sevgisizliklerini boşaltıp rahatlamalarını sağlayan kadınları, erkekleri “fahişe”yle fişleyeceklerine, cinselliği, yaşanmasını tabuluktan çıkarıp boşanmak mı aklından geçirme’ tehdidiyle mutsuz hayat sürdürmelerindense mutlu olacaklarının yanına gitmelerine önayaklık edilseydi, bu denli dolambaçlı yollara başvurarak kendilerini, eşlerini, sevgililerini, arkadaşlarını aldatma, aldatılma ve yalanda kaybettirmeyeceklerdi düşüncelerinden silkinip ‘Haldun! bir kez bile olsa, müşterisini seçme hakkını elinde tutan fahişeler kiminle çalışacağını seçme hakkından yoksunlardan daha iyi şartlara sahipler gibi geliyor bana. dediğimde, gülerek ‘ya kusuruma bakma da bir an seni, offf ne dersen de ne düşünürsen düşün, her şey kabulüm ama düşündüğümü saklamayacağım söylüyorum işte, velev ki fahişeydin, serde devrimcilik, halktan, yoksuldan yanalık var ya; üreteci değil tüketici bir devletin başkenti Ankara’da, var olan sanayiciden ziyade taşralı zengin bürokrat, müteahhit, galerici, toptancı, esnafın cebinde ne varsa söğüşleme planlarıyla (bunun için gerekli çevreyi yaratma, bulma becerisini de yabana atmayalım) istemedikleri erkeklerle birlikte olmak zorunda kalan Bent Deresi’ndeki, Rüzgarlı, Çankırı Caddesi, Ziya Gökalp’taki orospularla aynı işi yaptığı halde Monaco Prensesi Grace Kelly, Caroline, Prenses Anne’i takip eden, Dior, Guess, Valentino, Hermes markalı giyim kuşam, Box Bag çanta, Channel parfüm satın almasına, lüks restoranlarda yemek yemesine, yurt dışına tatile, yurt içinde kayağa gitmesine, tek başına bir evde kalmasına yetecek meblağdan çok daha fazla para kazanan, Bilkent’te, Başkent, Atılım ya da başka bir özel üniversitede okuyan Pretty Woman filmindeymişçesine Richard Gere, Julia Roberts sendromunda eskortluk, telekızlık yakıştırmasını ‘seviyorum gönül bu, kim ne dersin’le bertaraf edenlerden olmazdın sen! topuklu ayakkabı giymekten hoşlanmayan, giydiğinde de ‘mahvoldu ayaklarım; şık, kadınsı gözükeceğiz diye parmaklarımızı ezen, tabanlarımızı delen şu lanetlere… naletlere bir saniye daha katlanamayacağım’ sızlanmasında, eve girer girmez ayağından çıkardığın orospuluğun raconu; giymen gereken cam topuklu rugan ayakkabıları ayağına geçirip sokaklara fırlamak zorunluluğu olmasaydı, gece yere düşer düşmez dapdaracık payet pembe eteğin üstüne, inci askılı turuncu dekolte bluzunu giyen, siyah file çoraplarını bacaklarını sıvazlayarak geçiren kulağında çakma taşlardan yapılma uzun, kristal, yo… yo… çember şeklinde küpeleri salkım salkım, kirpikleri boyadan gözlerini örtmüş, dudakları ateş kırmızılı yangın yeri, başında, cilveli parmakların okşayacağı sapsarı peruk, envaiçeşit tokayla süslü, işportadan alınma parfümü bastıran alkol esen nefesinin kokusuyla sendelerken bile kırıtarak Taksim’e, Beyoğlu’nun arka sokaklarına, Tunalı’ya, Cinnah’a, Alsancak’a, Kordon’a inmiş bile; böyle giderse ta kavşağa kadar tıkayacak trafiği de iki araba şimdiden birbirine tosladı. Tosladılar ya, kimsenin ne arabalardan indiği var ne de birbirini dövdüğü; arabalardaki erkekler sol camdan yarı bellerine kadar aktılar önüne… dilleri tutuştu… gözleri kaydı… istemiyor işte, istemiyor, bu gece sadece yürüyecek. Bu gece kimseye vermeyecek kendini. Mal onun değil mi? Keyif onun değil mi? Hem güzel kadın da vermeyecek, inletecek milleti tavrında fahişelerden, orospulardan olurdun sen.’….

….belki “orospu” erkeklerin estirdiği fırtınanın sert rüzgarlarının kaldırımlara düşürdüğü bir peridir, kimsenin itiraf etmediği, çoğu kez bahçedir mekan, herkes toplaşmıştır. Bahçelerin tadının hafiften kaçmaya başladığı, güneşin ısıtabildiği kadar ısıttığı yaz sonudur. Kalabalıktır aile, konu komşu, misafirler, fotoğrafa bir türlü sığmamanın stresiyle kıpır kıpır ‘ayyy yeter çek, çek artık, varsın güzel çıkmasın’ : ‘çekerim de yarınız çıkmaz, sen ablaaa! sen görünmüyorsun az daha yaklaşsana Ayşe’ye. Kolunu at omzuna abimin, oldu nihayet, kıpırdamaydın çekiyoruuuum”un siyah beyaz fotoğrafının bir yerlerinde göze çarpan köylülükte sendeki havaya, şu hale, şu poza bak, orta halli ailenin kötü yola düşmüş ortanca kızı sanki’ kahkahalarının ardı, erkeğin elinin kiri, kadının namussuzluğu, ahlaksızlığıyken, toplumun, başkalarının kendisi için ne düşündüğünü hayat memat meselesi haline getirmiş sürü psikolojisinde, iffetine laf söyleteceği kaygısının paranoyaklığında ailemizin başını öne eğdirmeyeceksin, Tansu’nun kızı Yıldız gibi adın çıkarsa, oy, oyyy, konu komşuya rezil oluruz’  ihtarını ne yaptığını, niye kızıldığını bilerek, bilmeyerek haksızlığı düzeltme ama anne, Yıldız öyle bir kız değil” itirazına: ‘öyle kız değilmiş, sen nerden biliyorsun öyle bir kız olmadığını, geceleri birlikte miydin? Ateş olmayan yerden duman çıkmaz kızım. Bak git, gel okuluna, oyalanma orda burda. Bu erkekler kötü yola düşürür, sonra da almazlar kızları. Erkeklerden uzak dur, adını çıkarırlar ‘’orospu’’ diye, evde kalırsın, kimse bir orospuyla evlenmek istemez, çocuk doğursan orospunun çocuğu derler. Dün filmde bir adam vardı hani, sarı, nursuz oğlan (Nuri Alço) güzelim, masum kızcağızın suyuna, çayına, gazozuna ilaç atan, işte erkeklerin aklı fikri hep ordadır… orda” korkuları salmalar kesmezdi ‘baban… abin… deden… amcan… dayın… kuzenin duysa, görse aman Allah’ım, düşünmesi bile korkunç, sakın ha! sakın ola…’ devamıyla sonsuz söylenmeler kızının orospu görülmesi kötüdür de daha kötüsü aileye laf gelmesidir “kodlamasıyla” büyütüldüğünden kuşaklar, duyulan ültimatom sağanağının aynısını 1950’lerde anneannenin kendisine yağdırdığını mutfakta kahvaltı sonrası tabakları bulaşık makinesine yerleştirdiğin sırada, yemek masasını silerken o kadar laf eder yetmezdi, çıkardı güneş doğduğu zaman, böyle, hep derlerdi annenin duası kabul olur, böyle göğsünü açardı güneşe doğru, derdi ‘a bu Muhammed Mustafa’dan dilerim yavrum, sen gün göresin ama senin çocukların ateş olsun senin canına yapışsın’ aynen öyle oldu, gün görmedim, çocuklar da ateş olup yapıştı canıma, yemin ederim günde kaç kere böyle beddua ederdi’yle anlattığında annen, bazı bilgilere, tariflere kolayca ulaşayım diye hiç kullanmayacağını bilerek annenin cep telefonuna yüklediğin WhatsApp’tan kendine yolladığın YouTube’da nefis yemek tarifleri (pastane usulü poğaça) videosunu açıp poğaça yapmayı düşünürken;

‘anne! bir şey mi yapıyordun, ne yapıyordun da böyle beddua ediyordu anneannem?’

‘a o Hazreti Hüseyin, hiç… bir şey yaptığımdan değil, çok beddua ederdi, arada da ‘çéne, çeni, yıldızın güzel olsun, başkasına güzel gözükün ki rahat edin’ derdi ama daha çok beddua. Amcam kızı Hanım’ı dövüyordum, kızıyordum, o da beni dövüyordu. Çe Talu’da babam, zamanının çoğunu geçirdiğinden ‘baba odası’ dedikleri, annemle, biz çocuklarının kaldığı, tek odalı evimize ‘eliniz ayağınız kirlidir girmeyin, kirletirsiniz’ diyerek bizi bırakmadığından annem, biz de Hanım’ların odasında oynardık, amcamla, yengenin yatağının içine girerdik, onların odası küçüktü, böyle karyolada amojın Fatma, çocukları da yerde yatıyordu. Bizim ‘baba odası’ büyüktü, kocaman bir sedir vardı, iki kat yatak seriliyordu üzerine, burda benle Selvi, o tarafta da geniş karyolada Hatun’la annem, Leyla da kocaman bir beşik vardı orda yatıyordu. Babam öldürüldüğünde ben dört, Selvi üç, sağır dilsiz Hatun ablam da beş yaşındaymış. Annem her akşam, güneş batmadan bizi alır ‘baba odasına’ girer, kapıyı da kapatırdı. Babam öldürüldüğünde galiba iş görüşmesine kimine göre de o gün tapu dairesinde Varto merkezdeki arsayı almak için imza atmaya  gidiyormuş ki üzerinde takım elbise, beyaz bir gömlek varmış, annem, üstünde babamın kanının kuruduğu o gömlekle kanlı elbiselerini çıkarır, Zazaca (Hardê Vartoyi hardo raşt o, min hini zana ke no ap nê birazeyi de raşt o);

‘Anne kurban, Varto’nun yeri,

Düz bir yerdir.

Aslanım, paşam içinde dükkan kurmuş.

Ben öyle sandım ki bu amca, yeğeniyle ilişkilerinde dürüsttür.

Ben ne bileyim ki onu öldürür.’

Bir de Kürtçe (Germê havinê Germê havin gij gij e, hêk dêyne hêk dipije, Gelê der û ciranan, ki ditiye, ap birazayê xwe kuştiye);

‘Yazın sıcaklığı kavurucudur,

Yumurta koysan pişer.

Kimin aklına gelir ki

O kavurucu sıcakta,

Dostlar, komşular,

Kim görmüş ki

Amca kalksın, yeğenini öldürsün.’

(Wayi, wayi, kes çino ke ez mektube binivisni biruşni Husni birayi, text û payê çêna axayi şiknayi);

‘Waye waye, bacım bacım

Kimse yok ki ben mektup yazıp

Kardeşim Hüsnü’ye yollayayım.

Diyeyim ki o Yezid yıktı geçti,

Çene Küçükağa’nın tahtını.

Elini kolunu bağladı.’ ağıtlarını söyler ağlardı ağlardı, o ağlayınca biz çocuklar da durur muyuz? annem ağlıyor diye bizde ağlardık. Hiç akşam yemeği yemiyorduk, ağlaya ağlaya uyuyorduk. İki, üç sene hep böyle geçti, sonra Kurmanj geldi, anneme dedi ki ‘waye, bacı, a bu böyle olmaz, yazık bu çocuklara, böyle yaparsan deli edersin, babalarının kanlı (entarilerini) elbiselerini bunlara niye gösteriyorsun?’

‘koca dewa ma Kasman’da Kurmanj’dan başka akıllı, gün görmüş biri yokmuş, aferin kadına.’

‘biz bilmiyorduk ki baba ne? Annem ağlayınca, biz, ondan daha çok ağlıyorduk. O duruyordu, bu sefer de biz durmuyorduk, ondan daha çok ağlayınca bu defa da bize ‘niye ağlıyorsunuz’ diye kızıyordu. Suç bizde değildi ki? Çok ağlıyorduk be! İsyan ediyorduk benle Selvi, annem ağlıyor diye. Kanlı gömleğini görünce babamın, çok ağlardım. 25 yaşına kadar her gün, görmediğim babama ağladım durdum.’

‘çocuklarını ağlatan anneannemin kendisi, ağlıyorsunuz diye beddua mı ederdi?’

‘ağlamayın derdi, gitme derdi, ben giderdim; apo Yusuf’un evine, arkadaşım Naze’yle oynamaya. Bırakmazdı bir yere gidelim. Su getir derdi çeşmeden, arkamdan bağırırdı ‘çocuklarla, kimseyle oynama, doldur hemen gel!’ Düğün olurdu, genellikle de kışın yapılırdı tarla, mal davar işleri biter, düğünler başlardı, böyle koca bir halka olup, Zazaca ‘nereye gidersin hanım kız

‘Dağda kırarlar meşeyi

Hani de gelinin döşeği

Vallahi biz Kasmanlıyız

Billahi biz Kasmanlıyız

Vallahi biz Vartoluyuz

Billahi biz Vartoluyuz

Dağda kırarlar meşeyi

Hani de gelinin çeyizi’ klamları, davul zurna sabaha kadar halay çekilirdi, ben çok seviyordum düğünü, herkes böyle oynardı, bakardım… gidip bakardık Hanım’la, Selvi’yle, o kapının önüne çıkar bağırırdı ‘çene, Turna, Hanım, Selvi, eve gelin hemen!’ bırakmazdı o düğünü seyredelim. Ben de derdim ki niye bırakmıyorsun? O da: gitmeyeceksin, bakmayacaksın, babanız ölmüş sizin, bu ne düğündür? size düğün ne lazım?’;‘sade kendi çocuklarına değil, çe Talu’daki kız çocuklarını terbiye etmeyi üzerine vazife aldığından bize de yasaklardı. Gulamın, biz gençtik, yerimizde durmak istemezdik. Baharda a o uzağa deré Mengel’e üstten bakan Kozik’in o taraflara ormana gittik mantar için. Ara, ara, bulamadık, her ağacın, her meşenin, her taşı altına baktık, bulamadık, döndük, eve yaklaştıkça birbirimize yaklaşıyoruz Amcam kızı Turna’yla, el ele tutuşuyoruz, korkuyoruz nasıl, çene Küçükağa’dan, dört açılmış gözlerimizle etrafı tarayıp çe Talu’ya girdik, doğru ambara, kilere yani, orda oturduk, saklandık, bir müddet sonra ordan çıkıp hiçbir şey olmamış gibi ‘bon’a lojının yanına çömeldik. Bizi görse Hanım’a Hanım,  kız Turna, utanmıyor musunuz dağlarda, çöllerde geziyorsunuz, siz ağa kızısınız niye geziyorsunuz, ne işiniz var, mantar yemeseniz ne olur, ölürsünüz?’ ağa da ne ağa, ortada kimse yok, ağalık var. Nasıl ağalıksa, çe Talu’da bir teneke unla ekmek pişirirlerdi, a o Kasmanlılar gelir, götürür yerlerdi, biz hizmet ederdik köylüye. Köyün içinde birinin düğünüydü, tabii yine ‘anne’den gizli gittik, annemin üzerine kuma gelmişti çene Küçükağa, sevmezdim hiç, çe Talu’da daye değil ‘anne’ derdik biz ona. Anam bir korktuk… bir korktuk; oynadık geldik ama ödümüz kopuyor, hemen yatağın içine girdik görmesin bizi çene Küçükağa, anne kızmasın diye, ya düşün yani düğüne gitmemize izin vermediklerinden uzaktan seyrederdik, damın üstüne çıkar ordan bakardık, yine kızardı, sevmezdi düğünü, oynamayı sevmezdi, gezmeyi sevmezdi, zıplamayı sevmezdi. Çocuktuk ya saçmalamayın, nasıl karşı çıkacaktık?

‘bu nasıl usul, gelenekmiş, ağa kızları oynamaz, bizimkiler de tuhafmış.

‘öyle deme demişti Şerifé Seviş, sade çe Taluda değil , bizim Karer’de de öyleydi, Sünnilerden geçme bir adetti, ağa ya da köyün ileri gelenlerinin, zenginlerinin kızları oturur, düğünlerde falan oynamazlardı. Ayıptı, bir nevi taş yerinde ağırdır.

‘dewa ma Kasman’da, Badan’da anneler hep kızgındı. Annem, çene Küçükağa da öyleydi; hep karamsar, hep kızgındı, gülüyorsun, niye gülüyorsunuz… oynuyorsun, niye oynuyorsun… niye düğüne bakıyorsun niye rahat durmuyorsun niye çocuklara karışıyor dövüşüyorsun? Arkadaşlarla oynuyorduk, kavga çıkıyordu, haksızlık yapıyorlardı, mesela elimdeki leblebiyi alıyorlardı. Eee ben onları dövünce onlar da beni dövmez mi? Bir gün apo Yusuf’un kızı Naze’nin annesi emıka, hala Benevşa geldi, anneme ‘bilmem senin bu kızın bizden ne istiyor, senin kızın Rukoş, Naze’yi çok dövüyor’

Rukoş mu? Rukoş nerden çıktı?

‘babam, halam Rukoş’un adını koymuş bana, annem ‘gökyüzünde bölük bölük’ türküsünü ve de Hz. Ali’nin sesi diye sevdiğinden Turnaları, Turna derdi bana, akrabalar da Rukoş.

‘eee sen niye dövüyordun Naze’yi?

‘hiç. Emıka Benevşa’nın beni şikayet ettiğini duyunca koştum gittim çayıra, bildim annem bunun acısını benden çıkarır. Benim annem var ya, bir kere yapma dediyse tamam. Düşünmezdi bu kız durduk yerde dövmemiştir ya Naze’yi. Mutlaka bir şey yapmıştı ki onu dövüyordum, o da beni dövüyordu, Naze’nin de eli bağlı değildi ya. Onların dövmesi değil, benimki göze batıyordu. Yazık, Naze’nin kardeşi amca oğlu Zeynel de bizimle oynamaya geliyordu, biz kovuyorduk ‘sen git’ diyorduk. Böyle boyu da ufaktı, babası apo Yusuf gibi. Yazık, Allah rahmet eylesin ne kadar da iyi bir adamdı apo Yusuf, biraz sinirli olmasaydı çok iyiydi. Çok sinirliydi çokk.

‘nasıl iyi olabilir, hanımını, Benevşa’yı, çocuklarını döven biriymiş.

‘ne yalan söyleyeyim, döverdi. Hiç unutmam, babaannen Zelhan –apo Yusuf’un kardeşiydi, babanın öz dayısı­­ yün getirmiş emika Benevşa’ya, onlara halı örsün diye; ev damında. Emıka Benevşa, halıya başlamış, örüyor, böyle şu kadar yer kalmış (bir metrelik bir alan gösteriyor) halı bitecek, tamam. Biz de okuldan geldik. Cumartesiydi, gittik halaya yardıma, halı dokumayı öğreniyoruz ya. Tamam mı? Amca Yusuf geldi dedi ki ‘eree Benevşa ben açım.’ O da dedi ki ‘hele, hamur ekşi olmamış, Rukoş kalkıp gitsin çene Küçükağa’dan 4-5 ekmek borç getirsin ondan sonra ben de ekmek olunca, ekşiyince yapayım.’ Annammm bu ‘senin babanın ağzına sıçayım’ dedi aldı eline makası, kıtır… kıtır… kesti halıyı, böyle hepimiz donduk. Nasıl üzüldük, ağladı ya kadın. Bu kadar kalmış bitmeye, koca halı. Ondan sonra ikinci günü, biz oturduk o ipleri var ya, kestiği ipleri tek tek birbirine bağladık. Kadın yeni asma yerini yaptı, bizim böyle duvarda değil, hazır tezgah yoktu, dört tane kalın ağaç, ortada da bir ağaç, ipler geçirilirdi. Kadın yeniden ördü halıyı. Bak benim yanımda yaptı, onun kızı Nazlı, Naze de ordaydı, bendim, amca kızı Hanım abla da vardı. Hanım pek gelmezdi amca Yusuflara, ben çok giderdim halı yapmaya, severdim halı yapmayı. Anam anam benim yanımda kesti ya o halıyı. Yazdı, kızının, Naze’nin günü kesilmiş, nişanlamış, on beş gün sonra düğünü olacak. Biz Hanım’la evin üzerinde o cün var ya, Palaka’nın altında bizim saman yeri, geniş boş bir yer, biz ‘cün’ diyorduk. Hanım abla ile orda oturmuş böyle onların evine doğru bakıyorduk. Bir de baktım Naze koştu, apo Yusuf da arkasından öyle bir taş attı, a o kızın şurasına (alnına) değdi. Hele (hala) o yaranın izi durur.”

Allah’ım! Şiddet…. Şiddet Naze’nin suçu neymiş?

‘inek gelmiş çayırdan, yavrusu ineği emmiş. Niye emiyor? Niye bıraktın emsin? Koştuk, ben bağırdım ‘mayemi, daye, daye, anne… anne… anne!’, Naze yere düşmüş, gittik, kızı kaldırdık bak şöyle şurası yarık olmuş. O öğ(y)le yaralı, düğün yapıldı, gitti. Bir de bir gün annem, git dedi, bizim çay demi bitmiş, misafir gelmiş dedi, git dedi emika Benevşa’dan biraz çay getir, sonra Varto’dan gelince veririm. Ben de gittim, işte yoğurt koyuyor şeyin içine (meşkin), ayran yapacak ya, dedim emika, hala, ben geldim, sizden çay isteyeyim. O da dedi ki ‘Rukoş, az dur, sonra veririm.’ Amca Yusuf da orada, kürsüde oturuyordu, hama öteden uzandı öyle bir tekme vurdu kadın ‘ay’ dedi yere döküldü (düştü). 40 gün, o kadın öyle yatakta yattı. Ben buna şahidim, hepsi gözümün önünde oldu, gördüm.

‘aaaa niye tekme attı, hala Benevşa ayakta mıydı?

‘yok, kadın böyle çömelerek oturuyordu, dizleri üzerinde, böyle bir tane attı burasına, kadın yıkıldı ya!

‘omuriliğini mahvetmiş amcan Yusuf.

‘eee tabii kadın, öyle bir darbe alınca, ondan sonra yaşlandıkça omuriliğinden kaç kere ameliyat oldu, yerlerde sürüne sürüne gidiyordu ya böyle otura otura, yan yan gidiyordu. Oturarak yürüyordu. Öyle dövüyordu ki vallahi, kadının kalçası, beli hep kırıldı.

‘amca Yusuf niye tekme attı, hala yalan konuşuyor diye mi?

‘yok yok, emıka Benevşa ‘şu anda işim var sonra çay veririm’ dedi, yok demedi ki benim işim var şu anda, sonra ben vereyim’ dedi. Apo Yusuf da ‘vayy, sen niye hemen kalkıp vermiyorsun’ diye tekmeyi attı.

‘offf, sanki Allah’ın adaleti mi var? Amca Yusuf, herkesten iyi yaşadı, herkesten de güzel öldü değil mi? Nasıl öldü?

‘öyle güzel öldü ki… Bir görsen, kanser oldu. Ne güzeli, akciğer kanseriydi. Deliydi ya deli, herkes ‘Yusuf’a ‘heğo’ derdi. Benim yanımda kendi kız kardeşinin halısını kesti ya. Emıka Benevşa, apo Yusuf’tan sonra epey yaşadı.

‘seni o zaman babamla nişanlamışlar mıydı?

‘ben nişanlı değildim, on yaşında falandım o zaman, yardıma gidiyordum. Cumartesi, Pazar tatil ya, biz de halaya yardıma gidiyorduk.

Kasman’da iyi dedikleriniz amca Yusuf gibiyse…

‘kız çok mertti, insanlara karşı çok iyiydi, kimseyi şey yapmazdı… Bir lokma ekmeğini kırk kişiye verirdi. Allah var şimdi bacı! insan konuşunca bir de iyi yanını konuşur. Hep kötü yanı konuşulmaz. Ne yapayım dövüyordu, kızını da dövüyordu. Herkesi de dövüyordu. Dövüyordu, ondan sonra pişman oluyordu. Kökünden dal verdiğimiz, dedemiz Mustafaé Zeynel’in Kasman’a geldiğinde  yerleştiği, sonra oğlu Talo, torunu apo Yusuf’un babası Zeynel tarafından yenilenen ev; çe Mustafaye Zeynel’e, köye giriş yolunun üstündeydi ya, gelip geçen herkesi ‘baoo! bra, keko, laoo, waye, amoj hele dur, geçip gitme, bir çay iç, bir yemek ye’ diyerek kapının önünde çevirirdi. Yoldan geçen de ‘apo, Hak razı bo, sağ ol, ben size gelmedim ki başkasına, şuraya gidiyorum.’ ; ‘olmazzz, mümkün değil. Sen mutlaka burada oturup yiyeceksin, içeceksin, sonra gidersin. Benim oğlanlar da Oğuz’la Mustafa da mahalledeki çocukları toplar eve getirirlerdi, o zaman ben de onlara diyordum, ‘amca Yusuf, amca Yusuf’ gibi   yoldan geçeni toplayıp getiriyorlardı. Mertti, çok mert adamdı. Ama öbür taraftan çok sinirliydi, aşırı sinirliydi. Bir semah giderdi ayakları havadaydı.

‘anne! Müsaade et de ayakları havada olsun. Adam Hint keneviri ekiyormuş tarlasında, esrar yapıp içiyormuş sobanın üstünde. Esrar içip semah gidince tabii ayakları havada olacak. Komiksiniz ya. Yahu bu apo Yusuf katil değil mi? İlk karısı Hakife, bunun yüzünden kendini asmamış mıydı? O olay nasıl olmuştu?

‘şimdi mi? Bir gün anlatırım. Ne bileyim, hayat böyle bir şey. Hallerini sormak için çok sık Badan’a çe Resul’e giderdi, yeğenlerini, babanları severdi…

annenin cep telefonunu eline alıyorsun, yolladığın bağlantılara bakıyorsun ‘nerde bu? Hay Allah ne çok tarif yollamışım, pastane poğaçasının tarifini bulamıyorum. Hah işte!’

‘kızım, kendi kendine ne diyorsun?

‘poğaçanın tarifini arıyordum, buldum, bir yumurta kır anne. Bu tarifte süt, yoğurt yok…

‘biz köyde süt, yoğurt koymazdık, yağ, un, az su bıjık, çörek yapardık. Amcam kızı Hanım çok güzel yapardı bıjık. Çe Talu’da kızlar arasında Hanım sessizdi ama suyun altından saman yürütürdü, ben öyle değildim, her şeyim açıktı. Çok tembeldi, akşama kadar bıraksan uyurdu; çe Talu’da, bizim yaşlarda erkek çocuk yoktu, olanlar kızamıkta ölmüştü, benle Hanım’a iş yaptırıyorlardı, harman dövüyorduk, öküzlerin üstüne biniyorduk böyle, öküzleri döndürüyorduk. İş bitince öküzleri çayıra götüreceksin bırakacaksın, gidiyordum ki hanımefendi o saatte odasında yatağa uzanmış, kafasına yorgan örtmüş uyuyor. İnek o kadar çok ki 17, 18 tane inek var, çamış (manda) var, evin kadınları amojın Zehra, annem, amojın Fatma, üçü de sağardı malları. Çe Talu’da apo Musa vardı, bizim evde çalışıyordu, çobandı. Bir gün gitmiş bakmış amojın Fatma süt sağıyormuş, tamam. İneği sağmış ama inek süt vermemi. O da sinirlenmiş demiş ki ‘be mübarek niye süt vermiyorsun?’ Bırakmış, gelmiş. Amca Musa da ‘bon’da otururken ‘daye, dakılama’ dedi, ‘sen gidip ineği sağıyorsun kuru kuru, konuşmuyorsun, a böyle usul usul okşarsın memesini, şarkı söylersin, türkü söylersin ki sana süt versin, sen öyle yapmıyorsun, onun için vermiyor.’ Hakikaten öyleydi, sessiz dururdu amaa… Amcam İbrahim bana dedi ki… her gün gidiyorum koyunları otlatmaya, öküzlere bakmaya çayıra, annem bana yağ, dorak karıştırıyor, arada da yumurta haşlıyor ‘git, gidersin çayıra ama’ diyordu, biz gidip bir şey yapmıyoruz, çimenlere uzanıyor, öküzlere, mallara bakıyoruz. Bir ağaç vardı koca bir ağaç, belki de kesmemişlerdir daha, o ağacın dibinde uzanıyorduk. Annem diyordu ki bak gidiyorsun, diyordu, bir tane erkek çocuğu yanına gelse kovacaksın tamam mı? Yanına almayacaksın. Bir gün, iki gün, üç gün, dört gün, on beş gün hep ben, tek başıma çayıra gidiyorum, koyunlara, öküzlere bakıyorum. Eee, artık isyan ettim dedim ki ‘ben de gitmiyorum’, a o amcam İbrahim geldi ‘niye gitmiyorsun?’; ‘ben her gün giderim, senin kızın Hanım, hanım olmuş orda yatıyor. Senin kızın gitmiyor, biraz da o gitsin.’ Hama amcam tuttu beni böyle iki kolumdan… canım neydi ki çok zayıftım, şu iki kolumdan tuttu beni, kaldırıp şöyle yere vurunca, ben de sinirlenmişim zaten, burnumdan kan boşaldı. Hiç unutmam annem, inekleri sağmayı bıraktı, geldi beni tuttu, elimi yüzümü yıkadı, burnumu temizledi ‘çene, kızım, kızım sen hak ettin, ben sana bir şey söyleyeyim mi niye konuşuyorsun, karşı çıkıyorsun, aha gidip geliyorsun, sen niye öyle dedin ki amcana?’ Ben ağladım, dedim ki ‘daye, bir gün değil, iki gün değil, ben hep çobanlık yapıyorum, onun kızı oturuyor.’ Sonra ben gittim odaya, uyumuşum, baktım annem ‘kalk, kalk, Hanım harman döndürüyor, git yardıma.’ Gittim, Hanım, öküzleri getirmiş harman döndürüyor. Neyse, işimiz bitti, dereye indik, amcam kızı Hanım, şeyin üstüne oturmuş, derenin kenarında kozık var ya…

bu kozık dediğin nedir?

Kozık???.. biz çocuklar böyle taşları yığar, dört duvar… evcilik oynamak için oyuncak ev yapar içinde ateş yakar, otlardan yatak yapar uzanırdık üstüne. A o kozıkın az ilerisinde bir taş vardı, üstüne oturmuş, yazık, elini yıkıyor. Ben bir tane tokat attım, sen dedim, eşek oğlu eşeğin kızı, yine oturmuşsun, sen az değilsin. Babasına küfrettim ya o da benim babama küfretti ‘sensin eşeğin kızı.’ Bu defa da ben tokat attım ‘sen, benim babama küfredemezsin’ diye, haydi bir daha birbirimize giriştik. Birlikte babamın Kasman Deresi dediği deré Mengel’e düştük, ıslandık, kalktık, eve geldik üstümüzü değiştirdik, sonra tekrar hiçbir şey olmamış gibi beraberce harmana gittik.

‘küçük kız çocuklarına harman mı  döndürtülüyor, kimse yok muydu?

‘erkek çocuk yoktu dedim ya, iki tane, üç tane, biz artık çoban demeyelim, yardımcı diyelim vardı, ot biçerlerdi. Buğday, öyle çoktu ki sen gördün kilerde, tavana yaklaşan uzun tahtadan un ambarı, ağzına kadar un dolardı. Allah bir vermişti, bir vermişti… ekiyorlardı, marabalara veriyorlardı, biçiyorlardı, payımızı getiriyorlardı, biz usare diyorduk, şimdi senin organik diye aldığın tam buğday, esmer un yapıyorduk. Deré Mengel’den, Bingöl dağlarından arkla getirilen suyla dönen değirmen bizimdi, amcamlar, buğdayını un yapmaya getirenlerden para yerine; bir teneke buğdaydan bir ölçek, on tenekeden on ölçek buğday alıyorlardı. Mısır da çoktu, çoktu çok. Bizimkilerin maddi durumları çok iyiydi, gerçekten iyiydi. Koyunlar öyle çoktu ki 300, 400 koyun vardı, bizde keçi pek yoktu. İlkbaharen çobanlar koyunları dereye koyar yıkarlardı, yününü kırparlardı, dışarıdan insanlar gelir, yün alır götürürlerdi, Diyarbakır’dan gelir; yağ alırlardı, bal alırlardı, biz onlara çerçi diyorduk tamam mı? Bize de Diyarbakır’dan pirinç gelirdi, öyle güzeldi, her bir tanesi böyle iri iriydi, kahve alırdı annem, kahveyi kavururdu, değirmeni vardı, misafir gelince çekerdi. Sadece bana değil, bütün kızlarına beddua ederdi. Selvi çok yaramazdı, annemin canını yedi, çok ağlıyordu, hep peşindeydi, anneme taş atıyordu, annem de ‘nereye gidiyorsan git günün hep kara olsun, yüzün hiç gülmesin; lokma ağzında, gözyaşı gözünde olsun, kızın da sana yapsın’ diye beddua ederdi Selvi’ye.

‘ahh çene Küçükağa ahh!’

‘anneme diyorum, daye, köyde düğün var, sakın o tarafa gitmeyin. Anne, davul sesi? Sana ne? Bu evin bahçesinden dışarı çıkmayın, diyor ya, zaten köy bu kadar bir şey, tövbe ya Rabbi.

çıkmadın da ne oldu?’

‘ne oldu? Ben de onu diyorum, evin dışına çıkmadım ne oldu? Ya küçük bir köy ya, hep akraba, Allah Allah, tövbe ya Rabbi. Bedduası tuttu. Bana da tuttu, Selvi’ye de tuttu. Çok ağlardı Selvi, yaramazdı.

‘ne yaramazlık yapacaktınız ki anne?

‘ne yapacaktık, konuşurduk.

‘siz de ne kadar akıllıymışsınız, defterin yaprağını şey yapıp…

neee diyorsun?

‘diyorum ne kadar akıllıymışsınız, defteri kesip, içine koyduğunuz ot, ne otuydu?

‘hiç ya kızım sen, tabii ki akıllıyım, sigara… Sigara neyle yanar? Tütün var mı bizde? Tütün vermemişler ki.

‘ne yapıyordunuz?

‘defterin yırtık parçası var ya, onu aldım, ot getirmişiz ot…

‘kış mıydı?

‘kuru ot, kuru ot, saman. Yaz değildi, Allah aşkına. Ateşin önünde oturuyorduk, ocağın önünde… Ya tamam… Şşşt, 6, 7, 8… 9, 10, bırakmıyor ki bu kız, ben hareket, egzersiz yapayım, sabahın köründe nereden aklına geliyor bunlar?

‘geldi işte. Şey vardı, nerde o? Egzersiz lastiği vardı. Nerde?’

‘eree bacı, şimdi demişler her horoz kendi çöplüğünde öter, tamam, canım. Sizin zamanınızda bilgisayar var, sizin zamanda cep telefonu var. Bizim zamanımızda ne bilgisayar var, bizde radyo bile yoktu. Tamam, sen alay ediyorsun bizle. Tabii ki ben akıllıymışım. Ne olacak, ot, orada şey vardı, tütün de ota benziyordu. Biz de kendimize şaka yapıyorduk, oyun oynuyorduk, büyükler gibi sigara yapıp içiyorduk. Hoş yakmıyorduk ya, oyun oynuyorduk. Amcam Hüseyin geldi dedi ki Rukoş, ne yapıyorsunuz? Dedim apo biliyor musun sigara sarıyorum. Dedi ki Rukoş’um, biliyor musun yalnız bir eşeğimiz kaldı, o da içse tam olur. Annem içiyordu, amcam İbrahim içiyordu, tamam mı? O da onları eşek yerine koydu.

‘ooo, amcan Hüseyin de az değilmiş.

‘uffff amcam, onlar benim annemin canını yediler. Ben biliyorum.

‘o içmiyor muydu?

‘kendisi hiç içmezdi. Ben hiç görmedim.

‘senin baban, dedem içer miymiş?

‘bilmiyorum, babamın sigara içip içmediğini bilmiyorum. Ne bileyim kimse bana dememiş, ben ne bileyim, bir Ceylan ablamdan sorayım. Ablam Ceylan’ın da kafası yerindeyse…’

WhatsApp’a bakayım. Ayy Musa Bey yürüyüşe gelmeyecekmiş, çarşamba gününe kadar yokmuş  mahvoldum.

‘ne yapalım, çarşamba gününe kadar yoksa yok’

‘yürüyüşe gidemem ki tek başıma, köpek çok o saatte, Çağla’ya söyleyeyim de erken gelsin bari.

ne olmuş mahvoldun, sen de 6’da git. Yani sabah saat beşte şart mı? 6’da geliyor herkes. Tövbe ya Rabbi.

‘aaa nasıl yağmur yağıyor nasıl, bir görsen!’

‘ben de camları açtım, sen yürüyüşten gelmeden kapattım, korkundan.

‘niye? Anlamadım, korkacak ne var?

‘dedim gelir der ki ben dışarıdan geliyorum, camları açmışsın sen, soğuk, üşüyorum. Haksız mıyım? Derdin de. Benim annem derdi, eşek bir bataklığa battığı zaman, bir daha dikkat eder batmasın, yazık, bir de ‘Boş ambar, boş ölçek, ha ölç, ha ölç, kafa da olmayınca. Ha diyim, ha diyim, bir şey değişmez.’ derdi’

‘hem öyle diyor hem de  seninle evlendikten  sonra hep  çe Taluya  giden boş ambar dediği babamı  bir güzel  ağırlıyor,  anlamadım niye?

‘açtı. Karnı açtı. Orda seviyorlardı. Annem para vermişti, geldi bir tahta karyola, tahta böyle somya yaptı bize. Ne yapsın?

‘kendisi mi yaptı, yaptırdı mı?

‘yaptırdı, para vermişti annem, tamam… annem bana sabun gönderirdi, başımı yıkamak, tarak gönderirdi bana, çorap gönderirdi annem, yazık. Ağlaya ağlaya, annem, ben seni nasıl bırakırım, diye diye evlendirildim ben. Oyyy çok zalimlerdi. Annemin üzerine çay dökülmüş, yanmış. Demiş ki Allah’ını seversen, Turna’yı benim yanıma getirmeyin. Kimse beni annemin yanına götürmedi, bırakmadılar gideyim, aynı evin içinde. Ben de ağladım ‘ay annem, ay annem, seni nasıl bırakıp gideyim annem’ A o Hanım ablam, evlenmişti 15 gün önce bana dedi ki sana elbise kesiyorlar, gelinlik. Ben dedim ben istemiyorum, gitmiyorum. Ablam Hanım’ı çağırdılar, geldi durdu ayakta, ölçüsünü aldılar. Ona göre elbiseyi, gelinliğimi kestiler. Şeyin annesi, Fazıla’nın annesi, amojın Zehra dikti, bana giydirdiler. Gittiğim gün de gene geldi, yazık, ablam Hanım, geldi, birbirimize sarıldık, nasıl ağlıyoruz perdenin arkasında, yazık…

‘bugün hep yağmur yağacak.

‘yağsın, su yok su, yoksa kuraklık başlayacak.

’gene apartmanı öyle pisti?

yoo…

’kim yıkamış?

’ben ne bileyim anne! temizdi. Teyzemi,  Ceylan’ı aradım ‘babam sigara içmezdi, annem de içmezdi o zaman’ dedi. Ne zaman ki o Yezid, babamı öldürdü, ondan sonra annem sigaraya başladı. Annem bana beddua etti mi hatırlamıyorum, o kadar çok kalmadım ki yanında  ama diğer kız kardeşlerime etmiş, dedi’

Gulamın! aynen annemin, çene Küçükağa’nın dediği gibi de oldu, hiç gülmedi yüzüm, hep ağladım, öyle çok ağlardım ki çe Talu’dakiler beni susturmak için kara reşanı (siyah urgan) damda bir kova, tencere vardı onun üzerinde getirip götürüyor ‘bak bu tilkinin kuyruğu, eğer daha da ağlarsan seni alır götürür’ diye korkuttuklarında, hele duruyordum. Ben bilmişim ya daha küçükken başıma gelecekleri de çekeceklerime, dertlerime ağlamışım. Çe Talu’da amojın Fatma, amcalarımı ‘çene Küçükağa, arazileri oğullarının üzerine tapu ediyor’ diyerek kışkırtırdı. İki yenge, amojında anneme hınçlarını bizden çıkarıyorlardı; dövmüyor, onlar da beddua ediyorlardı. Amojın Fatma çift (ikili) oynuyordu, yüzümüze kurban heyran, can; arkamızdan, amcalara ‘Efendi’nin kızları çok yemek yiyorlar, yetiştiremiyoruz hem artık evlendirin gitsin, orospu olmadan’ şikayetini ediyordu.’  Kasman’da  kadınlara bol keseden orospuluğun, kaltaklığındağıtıldığını annenden, teyzen Selvi’den dinlemenin öncesinde daha çocuklukta; uğruna “Nisa ve Nur” suresinin indiği Kur’an– ı Kerim’le iffeti korunan, bir anda, bir dakikada üzerine atılan iftiralar, yalanlarla ahlaksız ilan edilen kadına, istendiğinde aynı hızla masumluğunun geri yükleneceğini gösteren, bugün vuku bulsaydı reality showcu Esra Erol, Müge Anlı, Didem Yılmaz’ın anında çözecekleri; elde edilen ganimet yanındakinin sayıldığından ekonomik kazancın müstakbel sahibinin belirlenmesi için eşleri arasında çekilen kura  gereği, Yahudi Mustalıkoğulları aşiretine düzenlenen, zaferle sonuçlanan sefere birlikte çıktığı “beni nasıl seviyorsun” merakına “kördüğüm gibi” cevabını veren kocası Hz. Muhammed’in, Mustalık kabilesi reisinin kızı İbn– i Kays’ın savaş ganimeti, ismini küçük kız, kadın anlamına gelen Cüveyriye’yle değiştireceği Berre Hatun’la para ödeyerek evlenmesinin; hoşuna gitmesi beklenilmeyeceğinden kindar, kıskanç duygulara yenik düşmesi de garipsenmeyecek; hacet gidermek için ayrıldığı mola yerine, kaybolan kolyesini aradığından gecikince, ordunun kendisini almadan çekip gittiğini gören bu sırada karşılaştığı; sonrasında işin içinden çıkamayınca, kendisini bir şiirle hicveden şair Hassan bin Sabit’i kılıç darbesiyle yaralayacak, hakkında “gey” dedikodusunun çıkmasını dahi göze alıp “ya müminler, ben hasurum zaten” deyip konuyu bambaşka mecraya çekecek Safvan bin Muattal’ın devesinin üstünde Medine’ye dönünce, hakkında çıkarılan, kocasını aldattığı dedikodularını çürütemediğinden kovduğu, ama ayrılırsa babasının desteğini yitireceğini, itibarının da sarsılacağını düşünerek geri getirmek için gittiği kayınbabası Hz. Ebubekir’in evinde, Allah’ın müdahilliği sonrası, minderin üzerine inen vahiy; Nur suresi 11– 20. ayetlerindeki iftira atanı “münafıkların” cezalandırılacağını (tüm bunlar yaşanırken bugün de rastlanmayacak kadın dayanışmasına parantez açıp; rekabet ettiği Hz. Aişe için görüşüne başvuran Peygamber’e “Ya Resûlallah! Ben işitmediğimi ‘işittim’ demekten, kulağıma gelmeyeni ‘duydum’ demekten kulağımı ve görmediğimi ‘gördüm’ demekten gözümü korurum. Vallahi, ben onun hakkında hayırdan başka hiçbir şey bilmiyorum. Müslim, 8:118” diyecek Hz. Zeyneb’i anmadan geçmek olmazdı) Hz. Muhammed’in ümmetine açıklamasıyla aklanan Hz. Ayşe’nin, maruz bırakıldığı; niyeyse kaybedilince İslam dininin yeni ayetlere, yeni geleneklere yeni temizlenme usullerine (teyemmüm abdesti) kavuştuğu “İslamiyet’te kaybolan kolye, gerdanlık” İFK hadisesi için bile ayet gönderirken, karalama, asılsız itham, iftirayla karşılaşan kadınlara yönelik tek bir ayet gönderip de rahata erdirmediğini, ayrımcılığına son verdirmediğini bilmek istemediğin Tanrı’nın makbul, dokunulmaz kulları erkeklerin adını, işlevini tanımladıkları ilişkiyi sıkıntılı hale sokan ’bil bakalım kadının teki yolda yürüyormuş ayağı tökezlemiş soora orospu olmuş nie???’

’ayıp ya, bu nereden çıktı şimdi?

bugün okulda Enis sordu.

‘konuştuğunuza şeye bak, kadınlardan başka konu yok muydu? Cevap neydi?

‘kötü yola düşmüş de ondan” sohbetlerinin faili Orta Doğu’nun çiçek açmalarına fırsat tanınmamış kadınları; bu hayatta hep ve her zaman, en çok isimlerimizin “orospu’ya çıkarılmasından, kötü yola düşmektendüşürülmekten korktuk… korkutulduk. Daha, hayat, toplum, vatan, din hakkında bir fikre, deneyime sahip değilken, önce ebeveynler, sonra çevresindekilerce kız çocuklarının beyinlerinin en en dibine kazınan; şahit olunana bile “acaba yanılıyor muyum” sorgulaması gerekirken; görmediği, başkasından duyduğu şeyler için peşin hüküm; biri ya da bir şey hakkında bir şayia çıkmışsa, gerçek olma payı yüksektir saçmalığının, “beynim yok, somut delil olmasa da iddiayı doğru kabul ederim, çünkü malım” mealinin de üstü cahilliğin, ön yargılılığın beyanı söyleyen sanki hiç olmamışı olunmuş yapmamış, iftira atmamış, günahsızmış gibi ortalığı karıştıran kör olasıca ve pişkin trol bir atanın dedikoduculuğunu kapatma uğruna; haklı, haksız herkesi zan altında bırakan “çamur at izi kalsın”ın tamamlayıcısı, yargısız infaz “ateş olmayan yerden duman çıkmaz”a güvenip yürütülen mantığın, Tansu’nun kızı Yıldız’lara, masumlara zararının tiksindiriciliğinde aman kızım, ben diyeyim erkeklere güvenme, tek istedikleri yatağa atmaktır, onun için peşinde koşarlar, bir kadına baktıklarında, konuştuklarında – olmayanlar da mevcuttur; medeniliğin ayracı da bu noktadır–  düşündükleri, arzuları, merakları etek, pantolon altındakidir’ söylemli genellemenin gölgesinde, diğer hazlardan daha çok sevilmesi eleştirilecek bir durum da değilken, başta sosyolojik açıdan istediklerini az çok elde edecek ekonomik güçteki eğitimli beyaz yakalılar; hazlarını, biyolojik gereksinim cinselliği, mutluluğun aracı edip doğallığını bozarak; kapalı ortamda anda kendini gösteren şehvetin karanlık yüzü inlemeli, bağırmalı, bilemedin en fazla yirmi dakikalık hazzı, dünyanın merkezi; tecavüz, taciz, cinayet nedeni yapıp, hayat kaydıracak kadar önemse(t)menin, abartmanın ayıplığı ilan edilmiş kadın, erkek üreme organının başrolü paylaştığı “a… koyum, siktir et”lerle başlayan küfürleriyle her günün vajina- penis diyaloglarının akarlığında, varoluş amacını üreme, seks ile anlamlandırmak, işte tam bu noktada, burda; ortaya sürülerek bireye, topluma empozelenen refah düzeyi yüksek, adaletli, özgür, kaliteli bir yaşam için değil de insan çoğalmak için vardır, onun için yaşar’ tezinin manasızlığını kendimce ispat için Homo Sapiens  “modern insan” soyu da kaçınılmazdır, Arkaik Sapiens, Neandertal’ler gibi, bir gün yok olacaktır, varlığı sonsuz canlıya rastlanmamıştır’ dememek için frene basmak zorunda kaldığım şu an, acaba bunu bilmelerinden yüzü ölen dedesine benziyor… amcası gibi yalancı, annesi gibi ruhsuz, babası gibi sinsi, halası gibi inatçı, anneannesi gibi eli açık, dayısı gibi cimri, teyzesi gibi hayalci, babaannesi gibi duygusal tanımlamalarının kökeni genetik pek çok özelliğini, karakterini, huyunu suyunu, göz rengini, yüzünün ifadesini, güzelliğini, çirkinliğini, boyunu posunu, belki zekasını da atalarından alıp sonraki nesillere devreden insanoğlunun, genetikle pek de ilintilenmeyecek çevresini algılama, ayrıntılara dikkat, sorgulama, sanatla, yazınla haşır neşirlik benzeri sosyal yönü; dünyadaki 8 milyar bireyin birbirine benzemeyen parmak izine sahipliği gibi kişiden kişiye değiştiğinden babasının annesinin oğlu hiç değil iki kelimeyi yan yana koyamıyor, şu kadarcık babasından, annesinden feyzalmaz mı insan, bu kadar mı farklı olur’ yakınmalarını duymalarından mıydı kendisi gibi düşünüp yazamayacağını, çizemeyeceğini, üretemeyeceğini tahmin edip aman da soyum devam etsin, benden bir parça kaldın geride telaşına kapılmayıp’ ya da beni tüketen iç sıkıntılarım, takıntılarım, umutsuzluğum, dur durak bilmeyen merakım, uçluklarım genetikle başına bela olmasın, hayatı mahvolmasın’ diyerek ardında bir çocuk bırakmamış onca Schopenhauer, Michelangelo, Kant, Nietzsche, Beethoven, Descartes, Proust, Thomas Bernhard, Franz Kafka, Edgar Degas, Sait Faik ve… ne? Yaz haydi? Çekinme, yanıldın yine “ve kendim” yazacağımı sandın değil? ve sen benim “kaldır başını, aşk belden yukarıda sevgilim! ci Şairim, cidden ve de eğer kitleleri etkileyen roman, şiir yazma, resim çizme, heykel, beste yapma, farklı, reformcu, radikal düşünceler öne sürme, yeni şeyler icat etmeyi sağlayan kişiye özgü yetenekler kendinden sonrakine devredilseydi, bugün Karl Marx, Victor Hugo, Ernest Hemingway, John F. Kennedy, Martin Luther King, Che Guvera, Marie Curie, Steve Jobs; Nazım Hikmet, Tezer Özlü, Vedat Türkali gibi onca yazar, besteci, ressam, felsefeci ve siyasetçinin; aldıkları telif ücretleri sayesinde kimseye muhtaç olmadan rahat bir ömür sürdüklerinden  el – hak şanslılıklarına diyecek söz bulunmayacak çocuklarının, torunlarının; en az onlar kadar kitleleri peşinden sürükleyen eserlerinden, düşüncelerinden söz ediyor olacaktık diye düşünmene sebep bu konuda, öyle tez hazırlamak için yazarların, sanatkarların, düşün adamlarının soyunu sopunu araştırmaya, gözlemeye de gerek yok, her gün ekranlarda seyredilen, kitapları okunan, müzikleri dinlenen yazar, şair, felsefeci, sunucu, gazeteci, besteci, oyuncu, ressam; onca Mehmet Ali Birand, Ulus Baker, K. İskender, Oruç Aruoba… Müşfik Kenter öldükten ya da Sabahattin Ali, Uğur Mumcu, Tarık Dursun, Abdi İpekçi öldürtüldükten, Deniz Gezmişler astırıldıktan sonra illaki yolu yolumdur ondan çok şey öğrendim, mirasını devam ettirmek borcumdur’ militanlığında fikirlerini, davasını sürdüreceğini ayan beyan eden kan bağı olan, olmayan tonca mirasçının, kısa sürede söylediklerini unuttuğu, ölenlerin eline su dökemeyecek sıradanlıklarını, eserlerini, davranışlarını sergilediği her yinelenen gerçeklik… aldanış gibi, orospuların peşinde koşan caddede, otobüste, dolmuşta karşılaştığın asık, memnuniyetsiz suratlar, tabu saydırıldığından konuşulmasından hoşlanmadıkları, utandıkları cinselliğin eşleştirildiği başka bir dilde dürüstlük anlamına gelen namus da öğretilenin aksine – her ne kadar bazı insanlar için hala öyle olsa da bir gün herkes değişecek  iki bacak arasıyla ilişkisiz, kendin olmadır ki, demokrasiyi işletmeyen otoriter yönetenlerin yalanlarını, üçkağıtçılıklarını kapatmanın; çalıp çırpmayı, ahlaksızlığı, çapsızlığı, nepotizmi felsefesi yaptıkları rejimlerini ayakta tutmanın ne yapsak ne bulsak da uğraşıp dursunlar, peşinden durmadan koşsunlar, sunduğumuz hayatın rezilliğini, zehrini fark etmesin, anlamasınlar’ derdinden kurtuluşu dinini de kullanarak, istendiği anda piyasaya sürecekleri esneklikte, olağanüstü abartılı anlamlar yükledikleri onur, şeref, vatan, namus benzeri kavramlarının, argümanlarının yanına yerleştirdikleri uyuşturucu obje “kadın”ı geçici rahatlama, haz almadan öteye gidemeyen cinsellikle de tamamladıklarında sen:

Bizi sevmiyorlar hayta sevgilim

 Bizi sevmiyorlar

İstemiyorlar bu gezegende.

Ne erk, ne demokrasi ne muhalefet ne de aşırı uçtakiler’le kaleme dökmeden de benim sevdalara aç Şairim, bil ki evladını uğruna ölecek kadar sevdiği ama evlatlarını,  evladını öldür(t)meyecek kadar sevmeyen, bir memlekette kimse de seni, sadece sen olduğun için sevmeyecekti dünyanın para, cinsellik, seks üzerinde döndüğü bir gerçek’ diyenlerin gerçeğinin paradan, seksten başka bir şey olmaması nedir Allah aşkına da demedim ben. Evet! çocukken bakkala, şimdilerde markete ekmek ya da başka bir şey almaya gönderildiğinde parayla (muadili kredi kartıyla tanışmamıştık) istenen alındıktan sonra belki de etraftaki çocuklar da öyle yaptığından, bir nevi kendine ait olmayan, güvenildiğinden emanet edilen paranın üstünü kullanarak, daha o yaşta anneler çalışmadığından “baba malına” çöküp sakız, tüpte çikolata, şekerleme, bisküvi, lokum alınarak alıştırıldığı vurgundan haz alan, ailenin, komşuların çocuktur ne olacak, canı çekmiş’ korumacılığında kötü bir şey yapılmadığına inançla yola devamda, bir gün, hayatın odağına yerleştirildiği keşfedilen para ve seksin birlikte hareketlendiğinin (parası olan sekste de profesörlüğe uzanırken, olmayan “el”izabeth’le idare ettiğinin) farkında bile değilken sen, başkasının hakkına saygılı, sevgi dolu iyi bir insan olmanın, bilimle, teknikle, finansla içi içe Mary Anderson, Grace Hopper, Lisa Su, Marissa Mayer, Demet İkiler, Berna Akyüz, Bill Gates, Mark Zuckerberg, Jeff Bezos, Elon Musk ve Aziz Sancarlar gibi aklını, yeteneğini kullanarak para kazanmanın teşvik edilmesinin yerine değerler silsilenin en tepesine uyuşturucu mu satarsın, kara para mı aklarsın, zaman zaman devletin desteğiyle şeytanlaştırılanların kayyumla malına mı konar, mafyatik usullerle Paramount Oteli’ne mi çökersin, 750 milyon dolar kredi kullanıp devleti mi dolandırırsın; ne yaparsan yap, nasıl olursan ol, yeter ki’ zenginleşerek çok para kazan = güç & güç + seksi kadın, yakışıklı erkek kondurulduğu andan itibaren de dirsek çürüterek sınavlara hazırlanıp, kazanmanın köküne kibrit suyu eken %60 dilimdeki bir öğrencinin her şehirde mantar gibi türetilmiş özel ya da devlet üniversitesine para bastıran, YKS’de ilk bine, beş bine girmiş öğrenciyle aynı “elektronik elektrik bilgisayar yazılımı, tıp” bölümünde okuma başarısızlığını büyük bir ihtimal torpille rüşvet vererek dolgun maaşlı işe girerek iyi bir maaş = seksi  hatun = para, seks döngüsünde – bakmayın siz, kişinin dış görünümden önce zeka, entelektüel ve kültür seviyesinden etkilenildiği iddiasında sapyoseksüel kadın, erkek tercihimdir geyiğine, Playboy dergisine kapak pozu vermesini eleştirenlere “kadınların kendi bedenleri üzerinde istediklerini yapma hakkı her zaman ve her yerde savunulur, ikiyüzlülerin ve gericilerin hoşuna gitse de gitmese de” diyecek Fransız Bakan Marlene Schiappa’danlardansa; Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gibi akşam padişahın, sadrazamın, paşanın, efendisinin yanına çıkarılırsa, götürülürse gözdeliğe, valide sultanlığa, hanımlığa atlayıp, bir veliaht da doğurarak sarayda, hanede söz hakkına kavuşmak amacı olduğundan, tek işi, tek düşüncesi süslenip püslenip seçilme bahtına erişmeyi bekleyen cariyelerden yana oy kullanacakların çoğunluğunda  kola takıp cemiyete sokulan güzel, bakımlı bir kadına, bir erkeğe sahipliğin başarı sunulduğu noktada; tarih boyunca bulunduğu her ortamda rahatını sağlama, hizmetini görerek hoş tutma misyonu yüklenilen, kadınların da şuh, güzel, bakımlı görünme gayretinde, cilveli kadınlıklarını kullanarak ki yoksa bir halı içinde sarayına girerek sevgili olduğu (sonrasında yakın müttefiki Marcus Antonius’la evlenen) Roma diktatörü Julius Caesar hükümdar ilan edip arkasında durmasaydı ne Kleopatra Mısır Kraliçesi ne de 1711 Prut Savaşı’nda tarihçilerin hepsinin olduğunu kabullendikleri çadır ziyareti ile Osmanlı Sadrazamı Baltacı Mehmed Paşa’ya kuşatmayı kaldırtan, Çar I. Petro’nun da “çıkardığı emirnamede kurtarıcılığından söz ederek” 1712’de evlendiği Katerina, Rusya’da Çariçe olamazdı–  istediklerini elde etmelerini sağlayan yumuşak karınları sekse zaaflarını bildiklerinden erkeklerin, taa Orta Çağ öncesi kabile yaşamında bile başları sıkıştığında işlerini yoluna koymak, rakiplerini alt etmek, hatta istihbarat örgütlerinin faaliyetlerini yönlendiren I. Dünya Savaşı’nda Alman Gizli Servisi’nden 30.000 mark aldığına dair senedin delil gösterildiği, Almanya yararına kullanmak için pek çok kara, deniz ataşesine metreslik yapmış, sonra idam edilmiş Mata Harilerin varlığının Sedat Peker “…Acarkent’teki bekar evinde yaşanıyor. Cihan Ekşioğlu; o eve davet ettiğin, alem yaptırdığın, kafan güzelken padişah kaftanı giyme…” ifşası öncesinde de herkesin haberdarlığında, failleri gizlenen, istisnasız her partide, örgütte, şirkette, aşirette fakir kızlara burs verip okutuyorlar hem kendileri hem de yakın çevrelerine bu kızlardan sevgili ayarlayan’ Esenyurt Üniversitesi sahibi Orhan Özyurt gibi, onlarca Aliye Uzun, Korkmaz Karaca’nın; Deniz Baykal, Burhan Kuzu, uyuşturucu patronu Zindaşti’ye, belediye başkanlarına, siyasetçilere, iş adamlarına servis ve hediye “kadın sunulması” törenlerinin şaşaasında güneşin etrafında döndüğü unutulup “dünya; para, altın, petrol, pırlanta, bitcoin ve seks üzerinde dönüyor” zihniyetine yol verildiğinden Afrika’da üstsüz dolaşılan bir kabilede kadınların memelerini kapatmasını isteyenin “yüzyıllardır böyleyiz, kadın memesinden tahrik olunur mu”, “sapıksın”la suçlanacağının yüzde yüzlüğünde ‘bakma sen de kafanı çevir! yürü yolunda’ seçeneklerini dışlayan; cinsel obje saç ise saçla; gözse gözle; simsiyah bir örtüyse örtüyle; 6- 8 yaşındaki bir çocuğun duru teniyse o tenle; sakızsa sakızla; gölgeyse gölgeyle hareketlenenlere “Yeter! hiçbir şeyimi değiştirmeyeceğim, etek giydim diye aranıyorum sanan sen, kafanı değiştireceksin. Evli değilim, başımda bir erkek yok diye gece eve geç geldiğimde perdenin arkasından ‘cık, cık’la gözetleyen komşum sen, perdeni kapatacaksın. Denizde kadını süzen sen, önüne döneceksin, çünkü ben, denize girmekten vazgeçmeyeceğim. Artık seninle olmak istemiyorum dediğimde üzerimde hak iddia etmeye çalışan sen, yoluna gideceksin; çocuk doğurmuyorum dediğimde ‘‘aaa ne demek çocuk yapmam’’ diyen politikacı, işine bakacaksın. İnsanlara kadın işi, erkek işi diye rol biçenler, eşit paylaşımı, yurttaşlığı öğreneceksiniz! isyanlı Emel’in ardında “saç telinin, ayak bileğinin, poponun, göğüslerin, gözlerin, dudakların, ellerin, bir taraflarınızı şişirmesine, bikini, dekolte, mini etek, pantolon giyilmesine “tahrik ediyoroluyorum” bokunu atmayı artık bırakın, zira, son durağı burkadan göz gözüksün mü gözükmesin mi? Kara çarşaftan burun çıkmalı mı çıkmamalı mı?” olacağı kadına, gözünün üstünde kaşın var bahaneli yaklaşımla tahriksiz bakmayacağını bildiği erkeğin nefsini köreltmek için kadının kendi bedeni üzerindeki kullanım hakkını “tesettüre gir, örtün, saç telinin gözükmesi Allah’ın gazabını çeker” tebliğleriyle elinden alan, ayıp saydırdığı cinselliğin nasıl yaşanacağını, gusül abdestini, zinanın tespiti için yeterince tertibat almasalar da paçayı yırtacakları asgari şahit sayısını 4 (Why not four?) belirleyen Kur’an’ın sure, ayet ve hadislerle konulmuş yasaklardan, kurallardan konuşulan konuların, yakıştırılan sözlerin sıradanlığından, seviyesizlikten, muhatap olunan bakış açısından, anlayıştan hazzetmediğim kaba sabalığından ısınamadığım İslam coğrafyasında….

….anlayamıyorum da çıkış yeri aynı coğrafya olmasına karşın büyük absürtlük Hz. İsa’nın bakire Meryem’den doğmasını kabullenmiş Hristiyanlıkta, İncil’de bu derece yer almayan gündelik yaşam, değişim, akıl ve bilimle çatışan, çelişen yasakların kaldırılması, güncellenmesi Galileo ve Engizisyon mahkemesi  dünde; dinle, tabularıyla kıyasıya mücadeleye girişilmeden mümkün olmadığı dünyada, bugünde; ne kadar ötelenirse ötelensin Suudi Arabistan örneğinde görüleceği üzere, durdurulamayan teknolojik gelişimle tezatlık arz ettiğinden mücadele edilmeden de dini açılıma yönelerek kurallarında değişiklik yapmak zorunda kalınsa da dönüp dolaşıp sürekli kadın, erkek doğmanın yol açtığı sorunlara demir atmaktan da artık bıkkınım. Öyle ilahiyat eğitimi almış, prezantabl sofu, soft irticalığını, medyatikliğinin arkasına beyaz Müslümanlığını da gizleyen mantığının gereği “cennette erkeklere kadın verileceği gibi, kadınlara da erkek verilmeli” müjdesini ihmal etmeyen, ilahiyatçı profesör tavrında dini, İslam’ı yorumlayacak ne bilgimin ne de halimin olduğunu baştan bildiriyorum ki kafa karıştırmaktan öteye gidemeyen “yok o ayette şu vardı, yok bu surede bu deniyor” tartışmasına bulaşmadan aklıma yatmadığından eğer Kur’an’da yazılmasaydı örtünmenin isteneceğini öne sürebilir misiniz ki Tanrı’nın kulu kadının (niye ilgilendirsin ki) ziynetlerini söz konusu etmesi, ayet göndermesini de  mantıksız bulduğum yasakların tartışılmasını, sorgulanmasını günahla, münafıklıkla nitelendiren cinsiyet ayrımcısı allasen, en nefret ettiğim şeyi yapıp, ordan, başka dinlerde de öyle, şöyle’ diye laf sokup durma, olabilir, muhtemelen de öyledir ama muhatap olduğum, hayatımı biçimlendiren kendi dinimle ilgili sorunum, sorularım var benim, ha sen de farklı düşünüyorsun madem, savunmak için yaz bir roman, elini tutan biri yok nasılsa  baskıcı, erkek erkli İslam dininin bugün de onca Hiranur Vakfı kurucusunun 6 yaşında kızının (H.K.G.’nin), 29 yaşındaki talebesiyle (K.İ.’yle) dini nikah yapılarak evlendirildiği bu toplumda, çağdaş olduğunu söyleyenleri bile etkisi altına almış  ‘benim malım’ zihniyetinin kadınların başının belası “küçük yaştaki kızlarla evlenilmesi sünnettir”ine binaen; yaşananı, gelişimi, değişimi incelendiğinde bilinen hiçbir medeniyet, çağ, masum değildir, insanoğlu gibi, diyerek, günümüzde Sudan’da kadın sünnetleri, Afrika’da sihirli uzuvlarına sahip olanlara şans, sağlık getireceğine inanılan Albinoların uzuvlarını satmak için kaçırılıp öldürülmesi, Uganda’da eşcinsellere ömür boyu hapis cezası verilmesi gibi yöresel “kültürel” farklılıkların cinsiyetlere, ırklara yönelik hak ihlalleri, vahşeti, gaddarlığı nasıl mazur görülmeyecekse; apolojetik yaratıcılığının eline su dökülmeyeceğinin, apolojist kanıtlarından; peygambere, halifelerine sübyancılık yakıştırmalarını bertaraf için yaş ergenlikten sonrası sayıldığından aslında 18 yaşında genç kızlarla evlendikleri söylenip “zamanın Arap toplumunda” diye başlamadan evvel Hz. Aişe’nin evlilik yaşıyla ilgili copy paste “Onlar beni bezeyerek öğlen olmadan Resulullah’a teslim ettiler. Ben o zaman dokuz yaşındaydım (Sahih– i Buhari, c. 5, s. 70– 71). Ben Resulullah’ın huzurunda oyuncak bebeklerle oynardım; benimle oynayan arkadaşlarım da vardı. Resulullah içeri girdiğinde onlar utanırlardı, ama Resulullah onlara iyi davranır, onları benimle oynamaya teşvik ederdi; onlar da benimle oyuna devam ederlerdi (Sahih– i Buhari, c. 8, s. 37).” içerikleri aynı hadisleri Buhari, Müslim ve Ebu Davud, yanlış aktararak gaflete düşmüşlerdir diyorsanız şayet, İslam’ın önemli hüküm kaynaklarından “sünnet”i de inkar edeceğinizden susma hakkımı kullanıp; MS 600 yıllarında 6 yaşındaki Hz. Aişe’yle nişanlanmış Hz. Muhammed’in iki kızından; sekiz ya da on yaşlarında evlendirdiği Rukiye’nin ölümü üzerine diğer kızı Ümmü Gülsum’ü de verdiği Hz. Osman’ın; Hz. Ali’nın on bir yaşındaki kızı Ümmü Gülsüm’ün Hz. Ömer, ölümünden sonra da ağabeyi Cafer’in oğlu Avn’a, Avn ölünce, kardeşi Muhammed’e, o da ölünce yine Cafer’in bir başka oğlu Abdullah’la çocuk yaştaki evlilikleri; kadın erkek arasındaki ilişkilerde “seksonormatif”likleri ayyuka çıkmış; akışı içinde tarihin, özellikle de bireyin özgürlüğünü reddederek, güçsüz ve zavallı kadına her türlü eziyeti reva görmüş dinlerin, sistemlerin arkasındaki ataerkil, sınıfsal iktidar yapısı görmezden gelinemeyip, Orta Doğu coğrafyasındaki erkek familyasında da 1400 yıldır değişen hiçbir şey yok demek ki; diyenlere içten kalp emojisi yolladıktan sonra, iradesiyle istemesinin mümkünatsızlığında 6 yaşındaki kız çocuğunun (Hz. Aişe), yeni kurulan bir devletin başkanına verilmesinin evrensellik, bilgelik iddiasını yerle bir ettiği Kureyş ve diğer kabilelerin dışında dünde ve bugünde imparatorluklarda, krallıklarda, çok uluslu şirketlerde, aşiretlerde, ailelerde görülen çıkar ve iktidar uğruna kadınları; ana malları, kapitalleriymişçesine takaslamalarının, evlendirmelerinin, berdellemelerinin yüzyıllardır kız çocuklarının kaderi yapılan çocuk gelinliklerin; ölünce kocası, karısı; kardeşi, baldızı, eniştesiyle evlendirilme geleneğinde saklı ensest ilişkilerin yaygınlığı yadırganmadığı, sorgulanmadığı müddetçe “her kadın (artık ne kadarını kapsıyorsa) bir parça orospudur’un tezahürü her erkeğin bir parça orospu çocuğu pezevenk olması tartışması karşısında sanırsın dünya orospu… orospu olmayanlardan ibaret bir yer ve ataerkilliği sorgulatacak, şaşırtacak düzeyde bazen erkek çocuklarına bile “Saat kaç biliyor musun? neredeydin, bu saate kadar kiminleydin?” copunu elinde sallayan babaların dayağından kurtulduktan sonra bu defa da “aptallığın dibi” gördürecek medeni birinden algılamasını istemek, ötenin ötesi bir gerçeklik olacak “sana demedim mi ben baban bi duysa, başın önde git gel işte” öfkesinde saçı, kulağı çekip, tokat atarak erkek ayarı verecek, kızlarının kendi haline, gönlüne bırakırsan’ Cumhurbaşkanı Özal’ın kızı Zeynep gibi davulcuya, zurnacıya kaçmasını, orospuluğunu önleme çabasındaki çoğu çocuk gelin annelerin, boş egolu kocaların, abi ve ablaların insanın, ailesinden başka nesi, kimi var, insan ailesi için (hani hiçbir karşılık beklenmemeliydi) her şeyi yapmalı’ manipülesi “kutsal aile”nin; iyi evlat, anneyi, babayı, atayı üzmez birilerinin üzülmemesi, birilerinin üzülmesine bağlı ise buradaki hakiki üzüntü nerededir?–  ders çalış, geç kalma, yaramazlık yapma, otur, kalk, ye, iç, dolanma, açık saçık giyinme, o küpe ne öyle, oğlana yakışır mı?’lı psikolojik tacizini, baskısını hak gördürme anormalliğini kabullendirerek yetiştirilen itaatkar çocukların özgür bireyliği fark etmeleri “kutsal ailenin” yalanlığının idraki gibi ömürlük zaman alacağından, acaba ebeveynlik ruhsatı uygulamasıyla, anlayıştan sevgiden uzak, çağa uyumlu çocuk yetiştiremeyecek karakteri tespit edilenleri kısırlaştırarak topluma büyük bir iyilik edilmiş olmaz mı? Hey gülüm, heyyy! senin bu “üst insan”, “ari ırkı” çağrıştıran “ebeveynlik ruhsatı” düşüncen çoktan tarihin çöplüğüne yollandı, üstüne İsrail’in, Filistinlilere insanlık dışı ihlalleri; sırf dininden, kökeninden dolayı Nazi kamplarında, savaş alanlarında milyonların yok edilme canavarlığını savunacak derece şirazeyi kaydıranlara “Hitler, Yahudilere az bile yapmış” dedirtince; bir gün herkesin faşizm barındıran bir düşünceyi aklından geçirebileceği… bir tavırda bulunabileceği önermesi de böylece doğrulandı. Oooo sen, eyyyy ne yazacağını şaşırmış yazarım,  niyedir  bu  kızgın satırlar,  birazcık gerginmiyiz ne?

‘amca kızı Leyla’nın ölümünden iki, üç yıl sonra, neydi o derenin adı, hani Oğuz’un sel suyuna kapıldığı?”

‘eree! Ben vakit bulup da sormuş muyum acaba? Buranın adı ne, nerden geliyor bu su diye? Adını bilsem ne, bilmesem ne. Bizim oralarda, nereye baksak bir dere, her yer dağ, ormandı. Benim için, aramızda a burdan Lozan Parkı’na bir mesafe uzakta şamran altı dedikleri; kilimlerin, yünlerin, bulaşıkların, çamaşırların yıkandığı deré Mengel gibi suyu yazın azalan, ilkbaharda coşan bir dereydi, o kadar.

‘tamam, senin vaktin yoktu, ya diğerleri? Anlayamıyorum, koca sülalede kime sorsam ne sen ne teyzemler ne amcalar ne dayılar; bir Allah kulu da yaşadığı Kasman’ın, Badan’ın, Muskan’ın, Emeran’ın, Van’ın, Muş’un etrafındaki dağların, su taşıdıkları, çamaşır yıkadıkları derelerin, gittikleri yaylaların, evinin karşısındaki ormanın, tepenin adını bilmiyor! İnsanın çevresine karşı bu ilgisizliği… On bir yıl yaşadığın bir şehirde en az bin kez gördüğün bir derenin adını merak etmemek tuhaf?

‘tuhaf mı? Tuhaf sensin? Ne kimse bize anlattı ne de biz kimseye sorduk. Zaten niye soracaktık ki şimdi aklıma geldi mesela, deréyi Efendi derlerdi babamın vurulduğu yere, eğer dere bizim evin önünden geçseydi büyük dedenin adını verecek, deréyi Talu diyeceklerdi, deré Mengel’in adı Kasman’da Kasman Deresi, Badan’a varınca Badan Deresi’ydi, ne bileyim ben. İş yapmaktan  fırsat bulduk da sormadık mı derenin adı ne, nerden geliyor diye; hem köyde hem şehirde hep çalış, hep çalış. Misafirsiz tek gün yok, köyden ipini koparanın; iş için, gezmek için, hastane için, okul için, alışveriş için, olmadı nefes almak için, canı sıkıldığı için geldiği, ne diyordu senin arkadaşın Emel ‘nohut oda, bakla sofa’ bir ev, aslında ‘Kemal Otel’ onca çocuk; amcan Haydar, yanımda okuyordu, Leyla’nın babası geldi sonra, amcan Cemal deliydi ya, deprem sonrası büyük amcan apo Hasan, hafta sonu evci çıkan yatılı bölge okulunda okuyan hepsi akraba bir dolu  öğrenci, lisede okuyan dayın, Piro Kekil’in oğlu Cemal; her şeye yetişecek, hizmet edecek tek ben. O hengamede hiç akla gelir mi bu derenin adı nedir? Cep telefonundan Google’a bakıyor  “Akköprü Deresi’ymiş.” Duymuyor bile, üstelemiyorsun sen de bu saatten sonra bilmesi hayatına ne katacak ki. “İlkokul üçüncü sınıfa geçtiğinde sen, ikinci sınıfa giden Ayşe’nin elini tutar, üstündeki tahta köprüden karşıya, beş dakika yürüme mesafesindeki İskele Caddesi’nden geçip babanın iş yeri Karayolları’na, oradan da 2 Nisan İlkokulu’na giderdin.”  Şimdinin, servis kapıya dayanmadan okula gidemeyen çocuklarını gördükçe, annenle, babanın başına bir şey gelir mi gelmez mi’ kaygısızlığında evden kilometrelerce uzaktaki okula göndermelerindeki rahatlıklarını, itimatlarını aklın almasa da tek başına, yanında aranda bir yaş fark bulunan kardeşinle gittiğin ilkokulun yolunun üstündeki kavşağın köşesinde, önünde babanın kışın evden hiç eksik etmediği, içine parmağını daldırıp büyük iştahla yediğin tahta kutuda pekmezlerin, bakliyat dolu çuvalların, samanların arasında yumurtaların saklandığı sepetin dizildiği, her gün uğradığın, şeker, bisküvi, sakız aldığın bakkalı; yıllar, yıllar sonrası bir keresinde de şaşkın bakışlarına gülerek, boynuna “kolyen pek güzel oldu, aman yavrum, bunun içinde çok çekirdek vardır, bir de minicik bir kurtçuk, böcek de çıkabilir, dikkatli ye” uyarınla asıp, bir tane koparıp, elindeki peçeteye silip, çekirdeklerini çıkarıp ağzına verip çiğnemesini bekleyip, merakla: Nasıl, güzel mi?’;‘Çok güzelmiş’ beğenisini aldığın Can’la, yiye yiye eve geldiğiniz, Ankara’da ne zaman yol kenarında, kaldırımlarda, parklarda illaki de yaşlı bir satıcının önünde, elinde ipe dizilmişini görsen ‘çok severim, iki kuruştu, ilkokulun önünde satılırdı, tadı, aroması hatta aurası başkaydı. Nerde Van’ın etli etli güzelim alıçları, nerde bu bozkırın susuz, içi geçmiş alıçları…’ Şalvar, şapık (gömlek) giysili yaşlı, köylü bir amcanın el arabasındaki çuvaldan ölçüsü bardaktan, gazetede kağıdından külahlara doldurduğu sonbaharın müjdecisi kırmızı, sarı, turuncu alıçları; mekan, yer ayrımsızlığında hep dewa ma Badan’ın uçsuz bucaksız tarlalarındaymışçasına, koşuyormuşçasına hızlı hızlı yürüyen, genellikle mahalledeki bostanlardan sebze, meyve veya çarşıdan entari, ayakkabı almak, bir yere gitmek için birlikte çıktığınızda, istese de yavaşlayamadığından, on adım önünüzde yürüdüğünden, yetişmek için ev halkının, annenin arkasından nefes nefese kalacağı babanın, işe gitmek için evden çıkışını görür görmez peşine takılmayı adet – ki az daha o çok istediği erkek çocuğundan, Oğuz’dan edecek –  edinen çocuklarına; bir, iki kuruş vererek şımartma huyu sayesinde, önlüğünün cebinde hep bakkaldan, açık karton kutularda satılan lokum, bisküvi, sakız, okul önü tezgahta halka tatlısı, simit, boğduran leblebi tozu, diş kıracak sertlikteki keçi boynuzu, ayva, alıç, elma, pamuk helvayı alabilecek üç beş kuruşun bulunduğunu da hatırlatan Van’da sen, ilkokula gidinceye kadar dört yanı yüksek duvarlarla çevirili, içinde mensuplarına ucuz mal satan kooperatife ait dükkanın bulunduğu lojmanında oturduğumuz Karayolları’yla aramızda İskele köyüne, Van Gölü’ne ring yapan dolmuşların geçtiği, iki yanı gökyüzüne yükselen koca ağaçlarla çevrili işlek İskele Caddesi…’;‘Aaaa, Allah Allah, her şehrin  ana caddesinin adı ya Atatürk ya da Cumhuriyet’tir, yanlış hatırlıyor olmayasın?’ şaşkınlığını yansıtmaktan vazgeçtiğini bilmeyecek annen Eve yakın olduğundandiyordu ‘babanın iş yerine gitmeyi çok severdiniz; amcan Haydar’ın, adını Vangül koyduğu sarı saçları, biraz da yüzünü o zamanın meşhur çocuk artisti Ayşecik’e benzeten komşum Dürdane’nin ‘Ayşecik, Ayşe’ diye seslenmesine baban da katılınca…mahalleye, sokağa, çarşıya çıktığında kara çarşaf giydirten; Aleviliğini açık etmemek için komşusunun ‘Ayşe’ hitabını kabullendiğini bu yıl olmuş hala itiraf edemiyor. İFK hadisesinde yer almış 100 esirin serbest bırakılması şartını da ileri süren Berre’yle “senin yerine mukatebe ücretini ödeyeyim ve seni eş olarak alayım” teklifini edip mehir olarak da 400 dirhem gümüş vererek evlenen Hz. Muhammed’e kızgınken “Ey Allah’ın Resulü, Allah sana darlık vermez. Sana kadın çoktur. Sen cariyene (Cüveyriye’nin de Hz. Aişe’nin hamur yoğururken uyuyakalıp hamuru keçilere yedirmek haricinde hatalı hiçbir hareketini görmediğini söylediği) sor, sana gerçeği haber verir.” telkinini yaptığından, “bir adam” diye bahsettiği, cephe aldığı Hz. Ali’nin Cemel Vakası sonrası “Ya Ayşe, Resulullah sana ve bize bunu mu vasiyet etmişti?” ikazıyla, etkin olduğu siyasetle, halifeliğin kime verilip verilmemesiyle uğraşmayıp köşesine çekilmiş, ehlibeyte reva gördüğü haksızlıklarını, entrikacılığını tasvip etmeyip erkek otoritesine başkaldırışını desteklediğini söyleseydin şayet, yüzüne tüküreceği kesin çene Küçükağa’nın; Kasman’da, Badan’da köylülerin, annenin de en çok da Gilda’ya kullandığı söylenişi aklına bir  kadını çağrıştırdığından Mantori adlı kadının, kıçını kırıp evinde oturmayıp o kapı senin, bu kapı benim, ev ve dolaştığını düşündürtmüş en sevdiğin Zazaca atasözü kalıplarından “(çeneke zé mantori cérena) Montera aşık gibi ne dolaşıp, duruyorsun” demeyi unutmadığı Ayşe , eree bu Ayşe nerden çıktı? Bunun adını, Ayşe diye kim koydu? Benim yanımda o lanetin adını anmayın, ağzınıza almayın. Hazretmiş, ne hazreti? Kim kaybetmiş de o bulmuş… Hindir o hin. A o Hz. Ali’nin başını yiyenlerdendir. Ehlibeytin kanını içse doymazdı, Ayşe’ye yüz bin kere lanet… karşı çıkışına karşın….

….herkesin, akrabaların, senin, adını yıllarca Ayşe bildiğin  ‘kardeşinle sana çok güzel kısa kollu, yakası dantelli, beyaz elbise dikmiştim. O elbiseyle çekilmiş bir fotoğrafınız da vardı, hatırladın mı? Benim diktiğim ilk elbiseydi, baban memur olduğundan lojmana taşındıktan sonra ordaki komşular sayesinde çok şey öğrendim, Dürdane abla vardı; o bana anne, abla, kardeş, arkadaş oldu; çocuğa bakmayı, giyim kuşamı, dikiş dikmeyi, yemek, turşu, salça yapmayı, alışverişi, lüzumlu ne var ne yok her şeyi öğretti. Van’a ilk geldiğimde lojmana yerleşmeden önce baban bir oda tutmuş, tek bir oda; yatıp, kalktığımız, yemek yapıp yediğimiz tek bir oda; tuvaleti de dışarıda. Hiç unutmam, babamın amcasının oğlu dava vekilliği, CHP İlçe Başkanlığı yapan dereza ma Haydaré Zeynel’in eski model bir cipi vardı, baban onu parayla kiralamıştı, Tatvan’a kadar Haydaré Zeynelé’nin şoförü getirdi, gelmeden bir gün önce, hakim abim Mehmeté Şerif benden… kız, kız, iki arada bir derede nasıl düşünmüşlerse, amcam Hüseyin’le beraber, babamın mirasından feragat edip, tüm hisselerimi de abime “ferağ” ettiğime dair vekaletname aldılar elimden. Tatvan’da bir gece otelde kaldık, ertesi sabah otobüse bindik, aman Allah’ım sen bir ağlama tutturdun, susmuyorsun, yanımda amcan Haydar ‘eree Rukoş, hele ver bu kızı, şunu göle atayım kurtulalım’ deyince ben öyle korktum, öyle bir sıkı sarıldım ki sana ‘yok, yok…’ ; ‘annen çok korktu ben öyle deyince niye bilmiyorum, o, yapacağımı düşündü. Geceydi, Van Ovası’na girdik, aman Allah’ım! on yedi yaşındaydım o zaman, hiç böyle bir şey görmemiş, her yer ışıl ışıl, aydınlık, ortalık bir parlak ki sanki gündüz mavi, kırmızı, sarı ışıklar oynaşıyor, dedim bu nedir? bu elektriktir, Erzurum’dan geliyor, onlar da Rusya’dan alıyorlar. Valla Muş’ta var mıydı bilmem ama 1960’ta Varto’da elektrik yoktu, görmemiştik. ‘;’ Geldik Van’a, otogarda baktım baban, şey kiralamış, at arabası, böyle çadırlı madırlı… fayton. Amcan Hasan, şehre gidiyoruz, çe Resul’den bir kat yatak, bir de cacım (kilim) başka bir şey vermedi, kap kacak hiçbir şey. Halbuki o ev çe Resul’deki her şey, babanın babasının malıymış. Amcan Haydar, Kasman’a beni almaya gelmeden, amcan Hasan’ın verdiklerini Varto’ya götürüp cipe atmış. Van’a giderken Badan’a uğramadığımdan annemin verdiği sandığım da orda kaldı, bavulum mavulum yoktu, ne bavulu? To, lo, lo, lo, to… Ne diyorsun sen? Alay ediyorsun, on beş yaşındaydım seni doğurduğumda, doğum ne? Bebeğe ne lazım bildim mi ki sana bir şeyler yapayım, kim bana bir parça bez verdi, al bunu, çocuğun doğunca zıbın yap dedi de ben sana zıbın yapamadım. Hiç hazırlığım yoktu ne kundak ne zıbın, doğduğunda birileri bir bez getirdi, sardık seni, sonra çe Talu’nun terzisi amojın Zehra, çok güzel dikiş dikerdi, çok dikti sana; kundak, kollu bir gömlek minnacık, bir hırka ördü, altını bağlamak için bezler getirdi. Van’a gelince pudra var ya, hani böyle beyaz pudralar satılıyordu eskiden, Amerikan bezi alırdım, etrafını makineye çekerdim, bez kullanırdım. Ben doğduktan sonra kırk gün her gün yıkardım çocuklarımı, böyle çocuk tertemiz, pırıl pırıl olurdu, pudra serperdim, nasıl güzel kokardınız. Sümerbank’tan divitin alırdım, mermerşahi vardı, kumaş, incecik, leçek gibiydi, bembeyaz, onu alırdım, şöyle etrafını dikerdim, uzun kollu zıbınlar, işte öyle, ne olacak? Benim param mı vardı, ben gidip en lüksünü getireyim… Giydireyim çocuklarımı… abimin düğünü için yanımda getirdiğim atlet, don, iki entariyle sana ait iki üç bezi annemin bohçalarından birinin içine koydum, bağladım, aldım elime o kadar, al sana bavul bohça. Düştük yola amcan Haydar’laOtobüsün bagajından eşyaları alıp, babanın getirdiği at arabasına, faytona bindik, eve geldik, içeri girdim a böyle rum rut… çırılçıplak… Tek bir eşya, perde falan yok, bohçadan basma elbisemi çıkardım, astım pencereye. Ertesi gün baban Karayolları demirbaş listesinde yazılı bir tencere, bir gaz ocağı, iki üç çatal kaşık, bardak, tabak aldı getirdi imza karşılığında. Ev sahibi, meğer biz bilmiyorduk, bir kızı da vardı, ikisi de şişmandı, bir ay kaldık kalmadık daireden biri babana ‘çıkın o evden, o kadınla, kızı kötüler, orospuluk yapıyorlar, başınız belaya girer’ demiş, demese bilmeyecektik, çünkü hiçbir şeyini görmedim ben kadıncağızın da kızının da. Bunun üzerine başka bir ev tuttuk, aynı mahallede, ev sahibinin çok güzel büyük bir bahçesi vardı, hiç unutmam, kadının adı Kevser’di; küçük bir salon, bir oda. Amcan okula gider gelirdi, o olmasa ben delirirdim, arkadaştı bana ‘şöyle yapalım, böyle edelim, okulda şu oldu, bu oldu’ konuşurduk, bebeksin ağlıyorsun, çocuk bakmayı, niye ağladığını bilmiyorum ya, ben de ağlıyorum, ne yapacağımı, nasıl susturacağımı, amcan kucağına alıp gezdiriyor, yine de susmuyordun. Allah’tan sütüm çoktu, bebekken topaç gibiydin, fakirdik bez yoktu, çamaşır yoktu. Bir süre sonra lojman çıktı, çeşit çeşit meyve ağaçlarının bulunduğu bahçe içinde tek katlı müstakil evlerdi, öyle apartman dairesi değildi. Büyük bir oda, arkada koca bir kömürlük, varmış gibi fazla eşyanın, odunun konulacağı. Pahalıydı, kimse kömür yakmaz, odun yakardı. Tuvaletler evlerin dışındaydı ama tuvaletti, yani içinde musluk da vardı. Dış kapıyı açıyordun tuvalet karşında, çok da güzel taşı vardı, betonunu da güzel dökülmüşlerdi. Tuvaletle kapı arasındaki aralıkta oyun oynar, ip atlardın çocuklarla. A bu baban az değildi, Leyla’nın annesi veyvi Nace doğru demiş sana, demek görmüş, görmese yoksa niye anlatsın. Güler vardı, baban ona tutulmuştu, on beş yaşındaydı. Hayret etme, on beş yaşındaydı, diyordu ki Güler, ateşin beni yakıyor. De boş ver gitsin…’;‘niye boş veriyorsun, anlat.’;‘olan oldu, geldi geçti. Lojmanda yedi yıl kaldık, üç çocuğum da lojmanda doğdu, sen ilkokula orada başladın, önlüğünü giydirdim, baban elini tuttu, götürdü. Karayolları’nın servis arabası lojmandaki öğrencileri sabah tek tek toplar, öğlen üç gibi okuldan alır, Karayolları’nın önünde indirir, oradan herkes evine dağılırdı. Okula başlayınca Ayşe’yi ilk sen götürdün. Hükumette, devlette çalışmak o zaman çok önemli, herkese nasip olmayan bir şeydi, şanstı, memurların eşleri, çocukları için toptan sinema bileti alınırdı, sinemaya ilk orda gittim, seni de götürmüştük.’ Bir daha tekrarı olmayan ilk ve son, sinemaya ailece gidiş; tepenin arkasına gizlenmiş kameranın kocaman mavi gözlerine zum yaptığı başroldeki kadına, kum üzerinde kıvrılarak yaklaşan uzun ve iri yılanı görmenle attığın çığlığın salondakileri yerinden sıçratmasına, annenin utanarak bağırma kızım, ayıp, korkma, yılan falan yok, gözünü kapat, ben aç deyince aç’la elini sıktığını hatırladığın, uzun yıllar yılanın kıvrılışını, mavi gözlerini unutamadığın ilk seyrettiğin filmin isminin bir gün televizyonda aynı sahneleri gördüğün filmi izlediğinde “Boş Beşik” olduğunu öğrenmenle kırk yıllık merakın da sonlanacaktı. Ne yazık, gençliğinde, orta yaşlılığında acaba neyi olsun isterdi, en çok neyin hasretini çekti, yetimlik kolay değilmiş başına ne geldi, ya 12 yaşında evlendirilmek, çok mu korktu Badan’a giderken, ordakiler iyi davrandılar mı? Ta Badan’dan kalkıp da arkanda da hiç kimse yokken Van’da işe girmesine kim yardım etti? Dedem ne iş yapıyordu ya anneanne, babaanne”lere varıncaya kadar yaşam hikayelerine ilgi duymadığın, hayallerine, dertlerine kafa yormadığın, yabancı kaldığın  ebeveynlerinden, evin, sülalenin hizmetçisi annene ‘haydi’ demiştin bir gün, yaşlılığında

  ‘sinemaya gidelim seninle anne kız.

  ‘hayırdır, nerden çıktı bu şimdi?

  ‘methediyorlar, güzel bir filmmiş, Vizontele bizim oralarda, Doğu’da geçiyormuş. Ankara’da şubat, kış; kar, sabah ayazında demir kapısının önünde açılmasını beklediğini görüp haline acıdıklarından okula alan hademeler temizliğe girişirken boş sınıfın, sınıfların, koridorların keyfini çıkarıp tahtada öğretmenmişçesine ders anlatma, resim çizme, şarkı söyleme aktivitelerinin; iş yerinde odacıların evden mi atıyorlar sizi hanım, müsaade edin de odayı temizleyeyim’ sataşmalarına ‘sabahın yedisinde ben yürüyüşten eve gidiyorum, bakıyorum babam kahvaltı yapıyor.’;‘Yok canım şaşkınlığına, muhataplığın nedeni okula, işe başlayan çocuklarını gün ışımadan uyandıran babanın, kulağa haydi kalkın, geç kalmayın okulunuza, mesainize; geç kalmaktansa erken gidin küpeliğine aman kalabalığa kalmayalım, yapılmayacak mı gidilmeyecek mi hazırlanmayacak mı yazılmayacak mı erkenden bir an önce yapalım gidelim, hazırlayalım, yazalım da aradan çıksın’ desteğinin, sabahın köründe ev temizleme, randevuya en az yarım saat erken gitme, açılış saatinde marketin, bakkalın, AVM’nin kapısında bulunma versiyonlu aile geleneği, huyu gereği, trafiğe, kalabalığa karışmadan yürüyerek yeğenlerini götürdüğün için sevindiğin mahalleye yeni açılmış, ilk seansına bilet aldığın Atakule’nin üst katındaki Ata On’la aynı ayarda yeni açılan ne yazık ki yedi yıl sonra kapanan iki büyük, 3- 4 küçük salonlu Cine Magic’desiniz, film başlıyor, salon sıcak ki ne sıcak, mayışan annenin, film arasında bile horul horul uyuması “nasıl da yorgun, elleme bırak uyusun” dedirttiğinden ışıklar yanıp çıkış kapıları açılınca: Anne! Anne!’;’Film başladı mı? duymakta güçlük çektiğinden kulağına eğilip, çıkışa yönelmiş sinefilileri gösterip bitti anne, eve gidiyoruzgülüşüne şaşırıyor ‘aşk olsun, senin bu yaptığın, neden uyandırmadın?’;‘uyuyordun.’;‘nasıl yorgunsam…’;‘üzülme, yine geliriz…’ annelere verilen, bir türlü yerine getirilmeyen boşlukta, havada  bırakılacak  sözlerden biri oluyor senin ‘yine getiririm’ vaadin de.‘Karayolları’nın olanakları çoktu. Baban yemekhanede tablod memuruydu, sonra mutemet oldu, memurlar maaş günü küsuratını iki, üç kuruşu bırakıyorlardı, bir, iki üst üste gelince epey bir para ediyordu. Bazen artakalan yemekleri getirirdi eve, yemekhaneye malzemeler toptan alındığından, bakkaldaki fiyattan ucuza peynir, zeytin, reçel, pirinç, kuru fasulye falan da alırdı. Su, elektrik parası ödemezdik. Elektriğini yaka yaka perişan ettik Karayolları’nı. He valla, aynen öyle oldu. Her şeyi elektrik ocağında, sobasında yapardık; yemek, çay, banyo için su ısıtma, ısınma. Öyle olunca devlette çalışan herkes para biriktirebildiğinden çıkmak istemezlerdi lojmandan. Van’ın önemli ailelerinden Kinyaslara ait Kartal Palas otelini işletti bir arkadaşıyla, aslında oranın pavyonuydu işlettiği, orda vuruldu dansöz Leyla’ya. O sene kardeşi Cemal’i de yanımıza getirmişti, Karayolları’nda işçi koymuştu. Baban yok ortada, Cemal alışverişimizi yapıyor, ekmek parasını da koyuyor, Cemal alıp getiriyor, tamam. Bir gün geldi dedi ki ‘sana bir şey şöyleyeyim mi waye?’ Dedim ‘niye, ne oldu?’ Dedi ki Leyla isminde bir kadın var, dedi, pavyonda, abim onun bacaklarını öyle ovuyor da ovuyor, ovuyor da ovuyor. ‘Ero’ dedim ‘Cemal, sana bir şey diyeyim, sen ne kadar eşeksin, eree bir bacağını da sen ovaydın. Niye gelip bana söylüyorsun? Bana gelip söyleme oğlum.’ dedim, bir bacağını da sen ov. Üç ay sonra ne oldu? Gece, kapı çalındı. Kim o dedim, babanmış.

‘pavyon macerası 6 ay değil miydi?

‘üç aydı, üç ay. Kapıyı açtım; sen buraları bilir miydin? Sen ne kadar edepsiz bir şeydin. Yok, kusura kalma. Ne kusuru ya, kusura kalması!’

Allah aşkına, özür dilerim dedi mi babam?

‘evet, dedi, ne özrü dedim ya, kimden özür diliyorsun ve kız doğdu,  onun ismi de ona taktı, ben de kızdığımdan Mine koydum ilk ismini. Adam da pavyonu kapattı, parayı aldı gitti. Birlikte iş yaptığı adam.’

‘babam, pavyonu nasıl açtı?

‘ne bileyim.

‘kim  gel pavyon açalım dedi?’

‘işte o Malatyalı İbrahim diye bir adam. Alevi, iş yerinden değil. Malatya’dan gelmiş, orada bir astsubay vardı Malatyalı. Hani kızı vardı, öldü ya, Mine Leyla’yla yaşıt, Filiz, öldü. Onların akrabalarıydı, adam geldi, gelmiş Malatya’dan. Baban bana öyle dedi. Ben olayı bilmem, adam Malatyalıymış. Adam uzun boyluydu böyle. Onu anlatıyorum sana, 6 ay oldu para, para. Adam demiş ki buna bir tane senet vermiş, ben sana paranı altı ay içinde ödeyeceğim demiş. Baktı ki adam senedi ödememiş. Kemal Bey de kalktı, tıraş oldu, bıyıklarını, adam çalışıyordu ya, bıyıklarını kesti. Ondan sonra Yenişehir’e, Yenidoğan şehrine getti.

Doğanşehir.

‘doğru, Doğanşehir’e gitti, parasını oradan aldı, geldi.

‘benim anlamadığım, bir insan geliyor Malatya’dan, bir akrabasının yanına, gel birlikte pavyon açalım diyor, o da olur diyor. O zaman öyle mi oluyormuş? İnsanlar birbirine ne kadar güveniyorlarmış.’

‘onu bilmiyorum, o kadar biliyorum, adam Malatyalıydı. Kahve var diye orada bir kahvehane var ya, Doğulular, Aleviler varsa orada birleşiyor, orada tanışıyorlar.

‘Babam sana dedi mi arkadaş gelmiş, ortak olup pavyon açıyorum?

‘pavyon açıyorum.

‘inanmıyorum ya!

‘şarkı, türkü söylenen yer açıyorum dedi. Öyle deyince babanın bir musayip kardeşi vardı, o da dedi ki ‘keko, kirvem, kara koyun, sonra çıkar oyunu, bırak bu işleri, yapma.’ Ama baban adam çekti gitti, üç ay sonra döndü adam.

‘hele bir çay koy’ diyor devrimci dayın Hikmeté İbrahim, annenle mutfak masasındaki konuşmanıza dahil olup  ‘o zaman ben de Van’da Atatürk Lisesi’nde okuyordum. Baban hırslı adamdı.’

‘güldürme dayı, babam mı?

‘öyle deme kızım, para kazanmak için hırs yapmıştı. Şimdi anlatayım sana, baban Karayolları’nda satın alma memurluğu yaparken cebine para atıyor, alışveriş yaparken eve de alıyor. Kumar da oynuyordu, bir dönem parayı faizle iş arkadaşlarına veriyordu. Baban, kumardan eve gelmiyordu, ben hafta sonları geldiğimde size, Kemal abi iki gece evde yoktu, gelmiyordu. Pazartesi günü bir bakıyordun, sabah gelmiş, giyinmiş, işe gidiyor. Kahvede oyun oynuyordu hafta sonu. Ben, abla diyordum hiç karışma, boş ver hayat onun hayatı.

‘verdiğin akla bak, enişten kumar oynuyor, belki batacak, aç açıkta kalacak ablan, sen hayat onun hayatı diyorsun!

‘kaç kere arkadaşları Van Gölü yolunda yolda öldü, Engin diye bir arkadaşı öldürüldü, kumar borcu yüzünden.

‘biliyorum, iki arkadaşını öyle kaybetti. Engin için de çok ağlamıştı. Sonra ne oldu biliyor musun? Kardeşin Oğuz da kumarcı oldu, o da kahvede kumar oynamaya başladı. Evde de oynuyorlardı, paralarını alıyorlardı birbirlerinin, kavga ediyorlardı. Baba oğulluktan iş çıkmış, kumar arkadaşlığına dönmüştü. Daha Mustafa ortaokula gidiyordu, o da oynuyordu.’

şimdi eniştem, para için her numarayı yapardı, her numara vardı işin içinde. Yani ben şuna inanıyorum, mobilyacıdan para almıştır. Mobilyacı Yılmaz’dan. Tabii, Güler’i peşkeş çekmiştir, para almıştır. Kadın çok akıllı kadınmış, resmen pezevenk demiş babana. Kadını satmıştır yani inanırım.

dayı, ne diyorsun sen! Ya bu aşirette, sülalede paraya düşkün olmayan tek bir kişi yok, günah keçisi babam mı? Başta sen…

‘gerçek can yakar kızım. Öyle öyle para topladı baban da.

‘sen sekiz yaşına geldiğinde, üç yıl oturduğumuz, bahçesi, 1200 metrekareydi, büyüktü, serdiğim kilimlerin üzerinde oynadığınız geniş mi geniş balkonlu müstakil bir ev aldık, ayrıldık lojmandan.

Ahh, diyorsun içinden, tahta tavanında çocuk uykularının katili farelerin cirit attığı o evi anımsamamak mümkün mü?

bak, dere gibi, adı neydi diye sor şimdi, bilmem hangi mahalledeydi ev, aradan neredeyse elli yıl geçti. Aklımdan Suvaroğlu, Selimbey, Yoğurtçular, Polatoğlu, Alipaşa, bir sürü isim geçiyor ama hangisiydi bilemiyorum. Otlu peyniri küplere koyup gömdüğüm koca bir tandır odam vardı. Karlar eriyince ilkbaharda, yaylalardan toplanan tadı güzel olanlarının, dağların Van Gölü’ne bakan tarafında yetiştiği otlar; sirimo, sirik, mendo, hellizle yapılan taze peyniri, biraz da çökeleği, bazen çarşıdan, bazen köylerdeki tanıdıklardan alırdı baban. Tazeyken değil, küpte bekletilip suyunu saldığında tadı, lezzeti artardı otlu peynirin. On, on beş kilo taze peyniri leğenlere koyar,  sonra bütün bir yıl yeneceğinden en az dört, beş küpün içine çökelek, üzerine az kaya tuzu, üstüne taze peynirleri sıra sıra dizer, son sırayı iğde yaprağıyla kapatır, beyaz bir tülbentle sıkıca bağlar, kazılan boyu büyüklüğündeki kuyuya ters çevirerek ağzı aşağıya gelecek şekilde gömerdik küpleri. Eylüle, ekime kadar bekletir, çıkarır, yerdik.’Balkon, bahçe sohbetlerinin, sofrada ister kızarmış kuzu ister Confit de Canard, Flemish Stew? olsun, sonunda mutlaka yendiğinden yemeklerin değişmez partneri, alışkın olmayan, buraya bir mim koy Allah aşkına! Amsterdam’da niye yapılmıyor, otun, peynirin meşhur değil mi senin sevgili Hollanda? Yapsaydın bir otlu peynir de sırf ithal diye Rokfor da hiç kokmadığından (tuu sana, yaptığın benzeşmeye, güzelim Rokforun kokusuyla kıyasladığına bak, haddini bil) ayyy kokusuna dayanamıyorum… tadı berbat, nidaları atanlar, her gün market raflarını dolduran Fransız, İtalyan, Hollanda orijinli peynirler tükettiklerinden!!! vazgeçemeyecekleri alışkanlıklarıymışçasına lezzetini ballandıra ballandıra anlattıkları Camembert, Gouda, Mascarpone, Gorgonzola, Parmesan peynirleri gibi yere göğe sığdıramayacaklardı sırf menşesi Avrupa, Hollanda diye otlu peyniri de küpten çıkarılmış hafif kekremsi, küflü Rokfor tadında hele de tandırdan, fırından yeni çıkmış sıcak ekmek, yeni demlenmiş çayla, mükemmel uyum gösterdiği şarapla, tadına doyulmayan canım otlu peynire laf giydirenler beğenmesinler, hatta mümkünse merak edip almasınlar da böylece eski usul küpte dinlendirmediklerinden hiçbir şeye yaramayan üretimden vazgeçilip, hakikisine kavuşulacağından, ‘ıııggg tadı berbat, kokusu da yenecek gibi değil’i yazmadık, duyurmadık sosyal mecra da bırakmasınlar. Biz; naylon beslenme çantasına; haşlanmış yumurta, patates, börek, Karayolları kooperatifinden alınma bisküvi yanına konulan Yılmaz Erdoğan’ın “soğuk ve şehirler arası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam” mısrasının kokusu üste sindiğinden birlikte sıraya oturulan otlu peynirli çocuk bünyelerin, ellerindeki kulplu naylon kupalarına ya kuyruk ya da oturduğu okulun tahta sırasında; yıllar sonra çocuk felci, kalp, karaciğer yağlanması türü hastalıklarla karşılaşılınca; meğer insanın genetik yapısına, beynine ciddi anlamda zararı varmış, işte bunlar hep o zorla yedirdikleri, içirdikleri şeyler yüzünden, mahvettiler bizim nesli, sağlığımızın içine ettiler, laboratuvarda ürettikleri sentetik, kimyasal sütü içirdiler “süt içirin çocuklara kampanyasının sebebi; içeriğine bakma, şüphelenme gereği duymayacak ileri görüşlülüklerine, vizyonlarına, ABD’ye sadakatlerine hayranlık duyulacak devleti yönetenlerin, bürokratların, öğretmenlerin, ebeveynlerin Amerikan çocukları her gün içiyor, onun için zeki, sağlıklı ve güçlüler’ telkinleriyle; tokalaşan iki el resimli beyaz çuvallar, teneke kutular içinde muhafaza edilen, okulda hademelerce kara kazanlarda kaynatılan sıcak su içine dökülerek eritildikten sonra doldurulduğu güğümden dökülerek içirildiğinde, ağza gelen erimemiş beyaz topağından, kötü tadından iğrenilen savaş şartlarının bulunmaz nimetliğinden mi nedendir bilinmez askerlere de içirildiği  2. Dünya Savaşı bitiminde; kıtalar arasında kolayca taşınabilen, uzun süre saklanabilen araç gereç, tank, top, tüfek, buğday benzeri mamuller gibi elde kalan; şartlarından birinin ABD’den mısır özü yağı alınmasının da olduğu, buna yönelik ilk margarin fabrikasının kurularak yüz binlerce zeytin ağacının söküldüğünden habersiz, mutfaklarda bir köşede duran, üzerinde “eritilmiş tereyağı koku ve lezzetinde bir mutfak yemeklik nebati margarinidir. Brüt: 2 kg net: 1.7 kg” yazan, sarı renkli, boş tenekesi sardunyaların, sarmaşıkların, çiçeklerin saksısı “annem kullanırdı” anılarının assolisti Vita’yla, margarinle memleket insanlarını tanıştıran; 1940’lı, 50’li yıllardaki karşılığında askeri üsler, petrol arama izninin verildiği Marshall yardımı dahilinde dünya haritasının tepesindeki ABD’den aşağıya doğru bir hat içinde onca yol katederek son kişilerde, sende, onda, bunda nihayetlenen; her ortamda dayatılacak her şeye itaati sağlayan “ağacın yaşken eğdirilmesi” gerektiğini bildiklerinden; ‘süt tozunu zorla içirme’ uygulamasıyla; aba altından sopa gösterme yöntemini benimsemiş emperyalizm ve yerel uşaklarınca hay bin kunduz, yıl iki bin yirmileri de geçti, kendini bir türlü bitirmediğin devrimci mücadele içinde sandığından hala 68– 78’lerin sloganvari sözcükleriyle yazıyorsun, no değişim, no gelişim, pes!–  dünyada, ülkede, ailede, sülalede, okulda, örgütte, cemaatte normalleştirilmiş faşizmin manipülatif kalp coşturan, ayak koşturan kelimelerinden ‘ülkenin… vatanın… devletin… vatandaşın… senin iyiliğini düşünüyorum, istiyorum, hoşlanmadığını görüyorum ama inan gerekli, o yüzden yapmanı istemem, yaptıklarım, yaptırttıklarım, yoksa bana ne senin, çocuklarının süt içip içmemelerinden’le, savaşın yıkıcılığı karşısında büyük alicenaplığını göstererek Batı Bloku, bağlantısızlar harekatı, aç, yoksul ülkelere, sağa sola çuval çuval “insani yardım” adı altında dağıttığı, bazen öğretmenlerin cicili bicili paketler içinde annelere gönderdikleri “evde yapıp içirsin” hediyesi Amerikan süt tozlarına, Amerikan bayraklı gri kutulardaki limon sarısı renginde ekmeğe sürerken ‘acaba domuz yağı mı?’ kaygısında bir bildikleri olmasa yapmaz, yemez Amerikalılar’la parmakların yalanarak yendiği margarinlere; yuvarlak teneke kutulardaki turuncu peynirlere, bisküvilere – yüz bin yıllık devlet geleneği adam kayırmacılık, yolsuzluk mecbur ettiğinden (yoksa vallahi de billahi de akıllarının ucundan geçmeyecek) eşine, dostuna, akrabasına götürüp, evlerinde zulaladıkları  ABD yardımlarına kolayca ve tek elden ulaşacak makam, mevkideki devlet yetkililerinin Van’daki temsilcilerinin de ilk yediklerinde sevmedikleri otlu peynire, yıllar geçtikçe bağımlılıkları söz konusudur ki hala damağının aradığı küp tadında; delicesine sessizlik, mavi gökyüzülü bahçelerinden badem toplanan Kız Kulesi hakkında sayısız efsanelerden birinden Antik Yunan mitolojisindeki Hero ile Leander’in hikayesinden araklanması muhtemel; sevdalısının kapatıldığı adaya ulaşmak için yüzerek aşması gereken mesafenin nefesini kesmesiyle “ahhhh Tamara, ahh Tamaraaa, ahhh Tamaraaa” diye diye can veren delikanlının yasından martılara yüz vermeyecek küskünlükteki Akdamar Adası’nda; şehrin manzarasına bakmak için tepeye tırmanırken ayağın kaymasıyla düşebilinecek sarp kayalıklar üzerine inşa edilmiş kalesinde; annenin denize götürsen pazar günü de yıkasam şu beyaz çamaşırları; atletleri, gömlekleri, külotları, nevresimleri de tertemiz, bembeyaz olsa isteğiyle gidildiğinde, onlarca kadını çamaşırları “çiti”lerken gördüğün, mayoyla falan değil, rengini solduracağı elbiseyle içine dalındığında, boğaza, burna kaçıp, yutulduğunda ağızda bıraktığı acımsı tadı kusturan, içinde sık sık yüzüldüğünde saçların rengini açtığı tespit edilmiş sodalı suyunun bazen turkuaz, bazen açık mavi, bazen lacivert rengine büründüğü, kışın tepesi karlı, yazın gelincikli dağların çevrelediği kumsalında, ayak, parmak acıtan taşlarının görürsün sen öfkesiyle uzaklara fırlatıldığı Van Denizi’nin, Süphan Dağı’nın rüzgarlarıyla kıyıya vuran dalgalarının köpüğünde kaybolan ilkokul günlerinde henüz; öğlene kadar okullarda öğretim, devlet dairelerinde mesai yapıldığından, üç dört saatliğine yataktan kalkıp hazırlanarak okula gitme zülünü kaldırttığından büyük sevinç yaşatan 1974 yılında Başbakan Bülent Ecevit tarafından cumartesi günü öğretim, mesai yapılmamasına dair kararın alınmadığı zamanda Van’da; yeni mahalleye, eve taşındığınız yıl, okula götürecek servise binmek için Karayolları’na doğru yanında Ayşe, üzerinizde kolalı beyaz yaka, siyah önlük, bazen boynunuza, bazen kolunuza astığınız devlet malzeme ofisi damgalı kahverengimsi kalem, silgi, defter konulmuş heybelerinizle yürür, tam da Akköprü Deresi üzerindeki tahta köprüye yaklaşmak üzereyken, mahalledeki yaşıtınız oyun arkadaşlarınızdan üç, dört kız çocuğu, yolunuzu kesip, elleriyle önlüklerinize, yakalarınıza dokunup, saldırgan biçimde heybelerinizi elinizden almaya uğraşır, bir yandan da kaç yaşında olunursa olunsun, anlamı bilinmese de ağızdan çıkan iğneleyici telaffuzdan kötülüğü hissettirilen kelimeleri kullanıp  okuyup orospu mu olacaksın’ derken; olunmak istenenle, etrafındakilerin olmasını istedikleri, ön gördükleri mesleğin bambaşkalığını da vurguladıklarını anlayıp her orospuyu orospu yapan bir orospu çocuğu vardır’ savunmasını yapacak kelime dağarcığından yoksunluğundan ve akran zorbalığının korkutuculuğundan yok ben orospu değil, Teyfik dayı gibi avukat olacağım’ telaşında itelediğin hemcinslerinizden koşarak kurtulmanın sonrası “şarkılar çalmaya başladı, anlayan olmasa da anlatan varmış bizi” dedirtecek Berfin Aktay’dan Xwezi Yare’yi, Sasa Serap’tan Ay dilberê’i dinlemek mi olacaktı? Ey okur ne sen beni ne de ben seni tanıyorum, şu an kiminle, nerede, ne yapıyorsun bilmiyorum, emin olmamakla birlikte bildiğim; bu dünyada yaşayan herkes gibi senin de canını sıkan, üzen şeylerin olduğu. Canını sıkan, üzen her neyse geçecek, demek isterdim lakin belki de geçmeyip ömür boyu yanında kalacak bir şey daha, bahsedilmediğinden bilmediğin, anlamadığın,  hissetmediğinden zamanı geçirdikten sonra kendinin, hayatının kıymetini kadrini algılayamamanın pişmanlığı kavurduğunda yüreğini, yaşanmışlıklarını hatırlasan, özlesen, kaybettiklerin, acıların düşse aklına seni kör edecek derecede ağlatacak hüznünü körükleyecek duru bir ses, bir türkü, şarkı dinlemek, duymak istemenin garipliğinde YouTube’da açtığın Sasa’ın, Berfin’in sesi alıp götürürken kayalıklara; belki hemen üst, belki bir sokak aşağıda, belki de az uzağında her gün Beyoğlu, Tunalı, Konak, bilumum Cumhuriyet Caddelerinde, Atatürk Bulvarlarında rastlaştığın eşlerinden, babalarından, ağabeylerinden, sevgililerinden aldıkları parayla onların istedikleri gibi giyinen, istedikleri yerlerde yemek yiyen, alışveriş yapan, gezen, arada sırada da kimse görmesin duaları ederek istediğini yapan kadınlar, dayatılanın kor ateşlerinde meydan savaşını sürdürürken Allah hepinizi kahretsin, belanızı versin’ temennisi yerine gülümseyerek çevresindekileri aldatma becerisinde vardıkları son nokta, bunca çaba, bunca katlanmışlık bunun için miydi? evet ve maalesef bunun içinmiş, olacağının kesinliğinde; akıldan geçen ama “İnsancıklar” da yazıya döktüğünden Dostoyevski’nin duygulara tercüman “çok tuhaftı, ağlayamadım ama ruhum paramparça olmuştu’suna sarılıp gecenin bir yarısı ışıklar şehri kapatmışken bir tepeden son ses açıp dinletesin var Ankara’ya, Varto’ya, “bû zivistаn bu sene” gibi bazı kelimeleri Zazacayla aynı anlamı içeren Ay dilberê;

“Li bаxê min bû zivistаn

(Güzelim) bаhаr zаmаnı

Ay dilberê dem gulistаn

Soldu bаğım, bаhçem

Li bаxê min bû zivistаn

Perişаn oldum, evim yıkıldı

Ay dilberê dem gulistаn

Ey Dilber, sen inleme

Ay dilberê ke menale

Feqiyê Teyran artık ihtiyardır

Feqiyê Teyran êdi kal e

Çok halsiz ve çok hastadır

Nexweşeki pir bêhal e;

Bаğımdа kış oldu”  bazen bir kere kesmez, defalarca tekrar tekrar dinlediğin aynı türkünün iç delici yanıklığında ki Güler Duman’dan “bugün dost yaralanmış” da öyle bir ezgidir  belki aynı açıdan değil, aynı acıdan bakıldığından ağlamak için şarkı sözlerinin manasını bilmek gerekmez; tınısının acıları yerinden oynatıp depreştirip zaman mekan… dünya vazgeçtiklerin… vazgeçenlerini kaybettiren içli, naif ses yeteceğinden gözünün önünden babanın, Can’ın, Haldun’un, Aytül’ün, amcan kızı Leyla’nın, imkansızlıklarının, üstesinden gelemediğin gerçeklerin geçip gözyaşlarını akıtmana dediği doğruymuş’ onayını vereceğin annenin ‘insanın içi, yüreği güzelse kızım, sesine, yüzüne, ruhuna yansır’ına uyarak Berfin’in, Sasa’nın yüzlerine baktığında roman yazmaya çalıştığın odayı;

“Xwezi Yаrê tu yа min bа

Tu j’ber serê min rаnebа; yar;

Keşke sen benim olsaydın

Başucumdan hiç kalkmasaydın” ‘çocukluğum şu an eşiyle uyuyor’la sarıp sarmalayan ezgiye ‘hala, çocukluğumla seninle uyuyorum’ diyebilseydim keşke, öyle uzun… yüzlerce apartmanın boy vermediğinden öyle de kısa bir yoldu ki babanın tayinini aldırdığı Ankara’nın merkezinde, kantinin, denge aleti, üzerinde takla atılan koca minder, erkeklerin atlatıldığı kırık dökük atlama kasası, masası konmuş beden eğitim dersinin yapıldığı spor salonunun bulunduğu alt katının yaz mevsiminde bile üşüten soğukluğunun, eskiden hastaneyken morg olarak kullanıldığından kaynaklandığına dair rivayetin dolandığı, 70’li yıllardan itibaren aralıksız meydana gelen olaylar yüzünden Ankara’nın acayip belalı okullar listesinde TT (Trend Topic); çok paran olduğunda her gün çay içmeye, çikolatalı pastasını yemeye ant içtiğin öncenin Funda, sonranın Denizatı Pastanesi’nin karşısında, baharda, sonbaharda okul kırdırtan Botanik Parkı’na yakın, 6 Fen F’de derslerde sıkıldığında penceresinden teneffüs saatinde balkonlarında görülen süslemelerin, bir kaç taburenin yuva sıcaklığı uyandırdığı, sonu pek güzel bir yere çıkmasa da 1,5 porsiyon döner üzerine irmik helvasının yeneceği Mutlu Döner’e yürümenin keyif verdiği, ismini sevdiğin sokaklardan Portakal Çiçeği’nin başında Halide Edip Adıvar İlkokulu’nun bahçesindeki çocukların koşuşturmalarına, ip atlamalarına, top oynamalarına, gelip geçen arabaları seyre daldığın, önceki okulunda gelir düzeyi yüksek, statü sahibi, siyasetle uğraşan milletvekili, bürokrat, gazeteci babasına güvendiğinden arıza çıkardığından herhangi bir koleje giremeyen zengin bebelerinin ya da bok püsür ocağı reisinin çocuklarının, oturduğu mahalleye yakınlığından mecburen kabul edilen gecekondu bebeleriyle hasbihal ettiği, dönemin iyi eğitim veren okullarından; 21. yüzyılda ama ne yazık ki yaşlılığında bu insanlık tarihi boyunca geçerliliğini hiç yitirmemiş gerçeği senden tam iki yüzyıl önce fark ederek 18. yüzyılda “söz konusu para olunca herkesin dini aynıdır’ı keşfetmiş Voltaire babanın önünde eğil be! aptal kız’ kutsamasında; zengin, fakir ayrımının belirgin yaşandığı – bu satırda eminim ki geleneksel biz bilmezdik zengin, fakir kimdi? kim değildi, hepimiz eşittik, insanlar zenginliklerinin belli olmasından utanırlardı, öyle mütevazıydılar’ yalanlarını yeşillendirenleri müstehzi bakışlayıp  ayağında kara lastik ayakkabılar, üzerinde (‘’yemin’’len tam zamanıydı depresyon hırkası giymenin) kalın hırka, en kötüsü okul çantan, kalemliğin olmadığından kolunda taşıdığın kitapların, defterlerin arasına koyduğun kalemlerini, silgini, kalem tıraşını düşürebileceğin bozkır rüzgarının karı yüzüne yüzüne vurdurttuğu tipide, şimdi Kumru Rezidans, Adana Sofrası, Park Otel, Nişantaşı olmuş tarlaları yürüyerek aşıp üç yıl orta + 3 yıl da lise eğitimini tamamladığın Çankaya Lisesi’ne ulaştığında, kol derine adeta yapışmış malzemelerinin, hırkanın üzerine birikmiş yürüyüşünü ağırlaştırmış kar tabakasını donmak üzereliğinden hissizleşmiş ellerinle temizleyip, merdivenleri çıkacak gücü kendinde nasıl bulduğunun muammasında sınıfına girdiğinde; ıslak saçların, morarmış yüzün, ellerin, konçlarından içine giren karın gözüktüğü ayaklarınla sıraya güç bela oturduğunda ‘ne oldu’ dudaklarını kıpırdatamadığını, titrediğini gören sıra arkadaşının yardım edin, bir şey olmuş, çok kötü’ bağrışına başına üşüşenlerin aaa buz gibi elleri, donuyor, çabuk mantoları getirin.’ Sınıf içi askılıktan kürklü, kürksüz mantoların, montların üzerine yığılmasıyla  bu defa da boğulma tehlikesi altında ovalanan  ellerinin acısını nihayet hissedip ‘kaldırın… nefes alamıyorum durumuna geldiğinde, hali pürmelalinin iletildiği müdür yardımcısının direktifine uyup koluna girerek ayağa kalkmana yardım eden “kendine gelince yanıma gelsin, bekletmeyelim” diyen arkadaşlarının arasında tedirgin vaziyette kapısını tıklattığın ‘gir!’ gürlemesiyle ıslak saçların, kavuşuk ellerinle karşısına suçluymuşçasına dikildiğin Neşide Hoca’nın ‘ne oldu kızım, ıslanmışsın bu havada, karda tipide insan yürüyerek okula gelir mi? Tamam, bugün izinlisin, al bunu, git evine, üstünü başını değiştir, hasta olacaksın, haydi çocuğum. acımasında, imzalayarak uzattığı günlük izin kağıdın elinde odasından çıkmak üzereyken ‘bir dakika çocuğum, eve neyle gideceksin? paran var mı?’ ikircimliğine, masa üstündeki çantasından çıkardığı cüzdanından aldığı bozukluğu ‘al bakalım’la vermek istediğinde, Sakıp Sabancı’nın “hilekarlık ahmaklık, gurur eşekliktir” aforizmasını da duymadığından ayaklanan gururun, yüzüne bakamadığın utancınla sağ olun, istemiyorum, param var benim’ çıkışıyla arkanı dönüp, hızla odanın kapısını kapatıp, sınıfına gidip kitaplarını, defterlerini sıradan alıp arkadaşlarına tek kelime etmeyip tipinin yerini kuru ayaza bıraktığı havada, diz boyu kara bata çıka yine yürüyerek evine döndüğünde, artık takati kalmamış ayaklarından, ördüğü yün çoraplarını, ıslanmış önlüğünü, hırkanı giysilerini çıkarıp battaniyeye saran, saçlarını havluyla kurulayan annenin yardımına koşmuş dört ve bir buçuk yaşındaki iki kardeşinin minik çabalarına, garibanlığınıza gözleri dolan devrimci dayın ve sonuç; Okul Aile Birliği yardımından faydalanacak öğrenciler listesine alınma. Güya psikolojileri bozulmasın, rencide olmasınlar, kimse yardım aldıklarını bilmesin diye son derste nöbetçi öğrencinin kapıyı tıklatarak ‘hocam! … ile Emel, müdüriyetten çağrılıyor” anonsuyla aşikar edilen, yardım alan öğrenciler kervanına katılıp çocuklar, içinde çizme, pantolon, kaban, çorap var, güle güle kullanın’la yardım torbasını eline tutuşturan, sertliği aman bugün nöbetçi hoca o, ona göre karşılaşmayalım, sınıftan çıkmayalım, yoksa çok disiplinlidir, diğer hocalara benzemez, gülmüyor da’ ifşalı, boyuyla uyumlu saçlarını hep pixie cut, Audrey Hepburn tarzı kısa kestiren Birsen Hoca’nın odasından ayrıldığında üzerine giyinecek doğru düzgün bir şey yokken soğukta üşütmeyecek yamasız yeni giysilere kavuşmanı kursakta bırakan bunlarla sınıfa gidemeyiz, anlarlar, ne yapacağızsıkıntısına, Emel’le kafa kafaya verip anında bulunan dahiyane çözüm kimse görmeden bir yere saklayalım, zil çalınca sınıfta oyalanır, herkes gidince de alırız’ı zora sokan, saklanan yerden birileri tarafından görülüp çalınma endişesinin alırlarsa alsınlar, ne yapalım’ bertarafıyla, yardım poşetlerinin bayanlar tuvaletinde pencereye yakın temizlik malzemelerinin konulduğu dolabın arka boşluğuna yerleştirip sınıfa döndüğünüzde niye yalnız ikinizi çağırmışlar’ kinayesini ya alırlarsa aldılarsa panik ataklığında son ders zilinin çalışını bekleme önceliği yüzünden “yok bir şey, Birsen Öğretmen, veliniz okula gelsin, dedi” kızarmasıyla kale almadan ve de çok şükür ki kimseye yakalanmadan, kimse görmeden kazaya, belaya uğramadan eve yetiştiğinde ‘okul verdi’ mahcubiyetini silen ben de giyeyim bakayım, sen giymediğinde ben giyerim, ayyy çok güzeller, sıcak tutuyor’ coşkulu kardeşlerinin sırayla torbadan çıkan ganimetleri deneme kargaşasında, annenin bir buçuk yaşındaki kardeşine çorba diye sıcak su içinde sade şehriye pişirip, ortaya bir yemek koymak için bahçedeki envaiçeşit otu toplayıp üzerine yumurta kırmasını zengin saydıran yiyecek hiçbir şey, ekmek bile yoktu evde, açtık, komşunun, bahçesindeki kazlarının yemesi için koyduğu ekmekleri topladık, yedik kardeşimle dertleşmeli Emel’in çaresizliğini annene ‘Emel dün kardeşiyle yemiş, çok fakirler, açlar duyurmalı yoksullukta; devlet daha “imarsız bölge”ye elektrik getirmediğinden, komşu Kürt Mehmet de Alevi diye kendisinin de bir başka Sünni komşudan (sonrasında siz de Alevi bir komşudan…) çektiği kaçak elektriğin bağlanmasına izin vermediğinden, uzun süre gaz lambası ışığında ders çalıştığın; ihtiyaç duyulduğunda, var olduğu bilinen okul, mahalle arkadaşlarından dilenilen “ansiklopedi” yokluğundaki gecekonduda, öğretmenlerin istediği biçimde yazamadığın kompozisyon ödevinden yine zayıf alınca herkesin annesi avukat, hakim, sekreter, öğretmen; babası milletvekili, kuyumcu, bakkal, çocuklarına derslerinde yardım ediyorlar, sen hiçbir şey bilmiyorsun gözyaşlarını sicim gibi akıtırken, yanına gelip saçını okşamak isteyen elini kızgınlıkla itmene aldırmadan dağarcığındaki sözcüklerin yetersizliğinden hislerini okutmadılar beni ne yapayım, okumadım değil, okutmadılar, ben olamadım kızım; sen hakim ol, sen avukat ol, sen  çocuklarına yardım et derslerinde, benim gibi cahil kalma’yla açıklayan annenin, yeşil gözlerini gölgelemiş üzüntüsünün, çaresizliğinin etkisinde, köyde, şehirde farklı dillerde konuşulduğunu, fakat her şehirde de Van şivesi gidaĝ oraya, gettim… eve gec kalım, demağ ele, men görisen, Ayşe sensen, yıganağğğğ, kağ gideğ, içağ, toğ yedim yemağı, afat yiyasan, ele gözimin, vıle’ telaffuzun geçerli sandığından nece, niye değişik konuşuyorsun ne diyorsun, konuştuğunu anlamıyorum tepkisi senin de arkadaşlarının, etrafındakilerin konuşmalarını anlayamamanın, ilk başlardaki öz güveni çöktürüp sonrasında parmak kaldırıp soru sormaktan, cevaplamaktan caydırtan geldiğin diyarın, senin farklı olduğunun hissettirilmesi, düşündürtülmesi yetmezmişçesine gülüşmeler, kıpırdaşmalar, göz kırpmalar, süzmeler arasında, alı al moru mor yüzle başını sıraya eğip:

Giderem Van’a doğru

(valla/h) yolum İran’a doğru,

kes başım kanım aksın

(valla/h), kadir bilene doğru” türküsünü söylemeye zorunlu kılan boş ya da müzik derslerinde susalım, şimdi arkadaşınız bize Van türküsünü söyleyecek komutlu öğretmenlerin de “çirkin ördek yavrusu” muamelesiyle, dört bir yandan tabii tutulduğun mobbing, ötekileştirme, ayrımcılık ve tacizin; Güler Duman, Ayşe Durukan sesini çağrıştıran güzel, içli sesinle topluluk içinde hala türkü çığıramamanın tek başına koca bir orduya karşı mücadelede ilk yıl neredeyse tüm derslerde ikmale kalmayla sonuçlandığı zayıflarla dolu bir karnenin nedeniyken, Van’a yerleşme düşünülerek alınan evin bahçesinden 100 metrelik bir alanın, sorulmadan, izin alınmadan mahalleye yapılacak cami inşaatına katılmasına karşı çıkan babana “Allah’ın evine, arsasından pay vermeyen Allahsız Alevi” damgasının vurulmasıyla baş edilemeyecek düşmanlığı bitirmek amacıyla koca bir Isparta halısını camiye bağışlamasının nefretlerini söndürmediği Sünni komşuların, bostanınızı, ağaçlarınızı suladığınız arkın önünü toprak, taşlarla kapatarak suyu kesme hamlesi, artık mahallede barınılmayacak, ev sattırtacak noktaya taşınan ötekileştirme ve baskılarla Başkent buradaki gibi olmaz, ülke ordan idare ediliyor,  hiç olur? fiiliyatında karşı karşıya kalınmayacağına güvenerek tayin istenen Ankara’da da aynı tavırlara maruz kalmanın hüsranıyla, yeni şehre, yaşama  uyumsuzlukta seni anlayacak tek kişi olacak annenin kapsamını bilmediğin Van’da konuştuğun dille buradaki aynı, köyde konuşulan gibi ayrı değil. Kızım, sen ‘anne yabancı dil diye bir ders varmış, sınıf öğretmeni birini seçeceksiniz dedi, ben de ismi hoşuma gittiği için Fransızcayı seçtim’ demedin mi? Demek ki dünyada daha bizim duymadığımız, bilmediğimiz o kadar çok dil var ki. Okulda arkadaşlarının, öğretmenlerinin konuştuğu Fransızca gibi hiç duymadığın bir dil değil. Sadece konuşurken bazı kelimeleri böyle ‘gettim, gittim’ söylüyorsun, şiven farklı, o yüzden zor anlıyorsun, konuşman onun için değişik geliyor. İlk geldiğimizde daha kötüydü, şimdi yavaş yavaş onlar gibi konuşuyoruz. Sen hepimizden çabuk düzelttin Türkçeni, zamanla onlardan bile güzel konuşacaksın. Sen onu bunu boş ver, üzülme, derslerine çalış, çok çalış, ancak çalışkan bir öğrenci olursan, arkadaşların alay etmez, sana yanaşırlar’ motivesiyle sonraki yıllarda hep takdir alarak geçtiğin, iftihar listesindeki adının Hürriyet gazetesinin Ankara sayfasında yayımlandığı Hoşdere Caddesi’ndeki Çankaya Lisesi’nde sınıfın çirkini kara kuru bir şeyim, nerdeyse her hafta saç rengini değiştiren Hülya, Alev gibi ne kuaföre gidecek para ne de evde saç kurutma makinesi olduğundan hale yola koyamadığım, kıvır kıvır, kabarık, düzleşmeyen öyle ki hakkında iki satırlık yazının kaleme alındığı Çankaya Lisesi yıllığında ‘… herkesin dikkatini çeker” yazılan  saçlarımın berbatlığına bakıp, keşke benim de Mine’nin dümdüz, bal rengi kısa saçları gibi saçlarım, Handan’ınkine benzeyen küçük burnum olsaydı. Bu halimle kim beğenir, kim sever ki beni, diye küçümsediğin kendinle platonik takıldığın; sınıf arkadaşların Şenol, Hüseyin, arabasıyla hava atan Levent, Bülent, jön Kemal’le konuşmayacak içe kapanıklığında; eylülde okullar açıldığında; uçaaan baloonn pantolonum, gömleğim, ayakkabım tişörtümmm reklamlı, alana, üzeri şablonlu cetvel, bir, iki silgi, kalem tıraşın hediye edildiği, okulla ilgili her türlü ihtiyacın karşılandığı geniş ürün yelpazeli; en az iki, üç sene yıpranmayacak dayanıklılıkta, ayakları vurup yara, bere içinde bırakan ama yağmurda, karda su çekmeyen her türlü darba, kovalamacaya bana mısın demeyen hantal görünüşlü, sert deri ayakkabılarını giymekten öte yoksulluğu belli etmesinden bıkmışların büyüdüğümde, (herkesin hedefi) okuyup büyük adam olduğumda, Sümerbank’ı kapatacağım’ hissiyatını dilendiren büyük adamlığından vazgeçtik adam dahi olamayan  Oğuz’a fırsat tanımadan; devletin işi gücü ayakkabı, basma üretmek değildir’ haklılığına haraç mezat satılıp arazileri yok yere peşkeş çekildiğinden  leke sürülerek özelleştirilmiş, Ankara taşı duvarları, basamakları, yüksek tavanıyla Cumhuriyet’in ilk binalarından Ulus’taki Sümerbank mağazasına ailecek alışveriş yapmak için adım atan memur çocuklarının ortalığa yayılmış kumaş kokusuyla mest olduğu, püfür püfür, desen desen, top top kumaşları hızla açıp toplayan; babanın Ecevit mavisi gömlek istediği tezgahtarların hünerli ellerindeki, annenin kiloyla aldığı, makasla dahi güç bela kesilen perde, nevresim, sofra örtüsü, el bezi, çarşaf, mendil, çanta diktiği Amerikan bezini, pijama için çizgili pazenleri, divitinleri, patiskaları, Rahşan Ecevit’in de giyindiği dallı güllü emprime basmaları, halıları, bugün arasan en kaliteli mağazada bulamayacağın sağlamlıktaki havluları, çarşafları almaları için alışveriş çeki, istihkakı vererek; kamunun ekonomideki azımsanmayacak payı düşünüldüğünde; haksız rekabeti palazlandırdığı kesin “devlet”in çalışanlarına taksit de yapılan; tek parti dönemi “tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek vatan” ideolojisini pratiğe döken, nevresimlerin, elbiselerin, pabuçların, pijamaların, çarşafların birbirine benzediği evlerde tek tipleştirilmiş, bir kalıpta giyinmeye zorlayıp özgürce mağaza seçme, giyinme hakkı elinden alınmış herkes gibi sen de SSCB estetiğinde Sümerbank’tan alınma pijamanı, Sümerbank çorabının içine sokup, Sümerbank çarşafına yatıp, lastik yerine siyah Sümerbank ayakkabın, siyah önlük ve siyah hırkanla geldiğin okulunda; kokulu silgilerine, renk renk kalemlerine, kalemtıraşlarına, parlak kağıtlarla kaplı defterlerine, kitaplarına, cicili bicili renk renk tokalarına, çantalarına, deri çizmelerine, ayakkabılarına, Dior’dan alınmışçasına parıldayan zarif pilili siyah formalarına, hırka, mont, mantolarına, ince çoraplarına ancak ay başında babanın verdiği harçlıkla alabilirken her gün kantinde sucuklu tost almalarına gıpta ettiğin sınıf, sıra arkadaşların Handan, Feray, Neşe ve Hülya’nın; Denizatı Pastanesi üzerindeki apartmanda oturan, babası kuyumcu Nilgün’ün, imkansızlığından hayalini kurmaya dahi çekindiğin kaloriferli evlerdeki hayatlarını babalarının işleri iyi, zenginler tabii’ diyerek normalleştiren kendine tamam da sıcacık evde otur, sonra da çalışamadım hocam, mazeretim var, ailevi’ diyerek her gün ilk dersin ortasında kapıyı çalan Ali, hocam yani bir kere de göz yumsanız geç kağıdı istemeseniz, etek boyunu bir daha kısaltmayacağım’ sırnaşıklığındaki Tülin’in paçayı kurtarma şaklabanlıkları da fazla, biz olsak bize böyle haydi geç geç, otur yerine’ demez, tolerans göstermezler, sırf fakiriz diye haksızlığa uğruyoruz, üstelik babaları da üç kuruş ödüyor yanlarında çalıştırdıklarına, diyerek karşı çıkan öfkeli; yönetici sekreter annesinin okuldan gelince yesin diye buzdolabına akşamdan yapıp koyduğu pirinç pilavını yoğurtla yerken, yiyenlerin eline sağlık çok güzel yapmışsın övgüsünde bulunduğu annene, “pilavı niye Şule’nin annesi kadar güzel yapamıyorsun” ergen isyanlarında, olumsuzluklarla dolu eşitsiz şartlarda okumanın dokunuşuyla sol örgütlere devrimci mücadeleye katılmaya hazır ve nazırlıkta üniversite hazırlık kursuna gitmek için Ankara’ya gelmiş annen erkek amca çocuklarının hepsini kardeşi kabullenip “dayın” diye tanıttığından–  dayılarının, çekindiklerinden geceleri baban uyuduktan sonra eğitim çalışmasına tabi tuttukları annenle konuşmalarında geçen içeriğini anlamını bilmeden kulağına hoş geldiğinden cezbetmiş devrim, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, sosyalizm, yoldaş, paylaşım, emek kelimelerine aşinalığından Bizim kızlarla tanıştıracağım seni; Canan, Firuzan…  Onlarla birlikte İlerici Liseli Derneği’nde (İLD) çalışırsın. Yerli yersiz sorular sorup da beni mahcup etme’ tekmiliyle illegal TKP MYK’sinde yer aldığını 1987 yılında TKP, TİP birleşmesiyle oluşturulan TBKP’nin temsilcisi Haydar Kutlu (Nabi Yağcı), Nihat Sargın’ın Türkiye’ye dönüşleri, tutuklanmaları, 1990’da serbest bırakılmalarının ardından çok sonraları öğrendiğin altı yaş büyüğün, onlarca sol örgüt arasından diğerlerini değil, örgütünü seçme (dayatma) hakkını tanıyacak kadar lütufkar; aa bak yine aynı şey oldu, ne zaman TKP’yle ilgili bir mevzu geçse gömüldüğü yerden ok gibi fırlayıp; 4 Haziran 1990, TBKP kuruluş dilekçesini gövde gösterisiyle İçişleri Bakanlığı’na vermek için legale çıkmış komünistler Ankara’da toplandığında, ricasını geri çevirmeyeceğinin eminliğinde abla bir gece, bir arkadaşımı misafir edersin, tamam”ın sonucu, partinin tüm stratejik metinlerinde imzası bulunduğunu bilmediğin ama şık giyimi, mütevazı kişiliğiyle evdekilerin kalbini yarım gecede kazanan Zülfü’nün misafirliği sonrası Eree oğlum bak, ben bir aydır ablan Turna’nın evindeyim, a bu bir, iki defadır görüyorum seni. Ma bu kaç gündür hiç burada değildin, nerdeydin?’;‘Daye, İstanbul’a gittim, toplantımız vardı. Parti kurduk. Dün de arkadaşlarla birlikte Atatürk’ün kabrine çelenk bıraktık.’ dediğini duyar duymaz siyah başörtüsünü eliyle düzeltip başını iki yana sallayarak ‘errr, laooo, tı lo, lo, lo… Ula oğul! Sen hiç utanmadın, Atatürk’ün huzuruna çıkarken? Sen onun devrimlerini yıkmak için çalışmadın mı? Devrimlerini yıkacaktın bir de yanına gidip çelenk mi koydun? köpürmesine gülerek cebinden çıkardığı Maltepe sigarasını, “daye, al bir sigara iç, kendine gelirsin”le uzatan elini iterken 12 Eylül darbesinden sonra 1990 yılına kadar arandığı kaçaklığında, çiftçi babasının gönderdiği, senin de o sıkıyönetim koşullarında, Partizan Lila’ymışçasına her türlü riski göze alarak kendisine ulaştırdığın paranın geçimine, saklanmasına yetmediğini, örgütün, yoldaşların yardımıyla  hayatını sürdürdüğünü düşündüğünden laoo, eree oğlum, ben, senin sigaranı içmem, kim bilir? kimin parasıyla aldın bunu, haram maldır’ çıkışmasına cevap vermeden, küserek evden ayrılan oğlunun arkasından az önce nahoş olay yaşanmamışçasına, sigarasını yakmakla meşguliyetten çene Küçükağa’nın duymadığı ‘anneannem ne zaman sigara içmeye başlamış? Dedem biliyor muymuş, içtiğini?’;‘çok oluyor. A bu annem bana, sana hamileyken hep sigara içtim, beni sigaraya alıştıran babandı demişti. Bir gün Gelincik sigarası getirmiş ‘bunu iç Emine, bayan sigarası’ demiş. Ben daha Kasman’daydım, evlenmemiştim, annemin, kapağında gelincik resmi olan Gelincik sigarasının kutusunu hatırlıyorum. Sigara içtiğimi çe Talu’da bir babaannen Fidan bilmezdi, demişti. Hiç ara vermeden tam yetmiş yıl sigara içmiş annem, değil mi anne? Dumanını dışarı verirken burnundan, başını sallayan anneannene Kasman’da, kapı önünde kürsüye oturur altın renkli parlak sigara tabakana koyduğun tütünü çıkarır, ince kağıtlara sararak yaptığın sigarayı içerdin. Bir ara, tütün hediye getirirlerdi anneme, sonra sigara sarmayı bıraktı. Ne sigarası içtin, o zaman?’ ; ‘Bitlis sigarası içtim. Oğluna kızmasının haklılığına inanarak keyifle sigarasını tüttüren çene Küçükağa’ya bugün de yerini aldıran birkaç anının ortasında; devrimci dayının önemi tartışılmayacak devrimi yaparken sana da güvenmesinin kabarttığı koltuklarınla, adımını attığın ama perde gerisinde Lise örgütlenmesi isteğimiz yolu alamadı, tabanı genişletip, sempatizan toplayamıyoruz. Liselerde örgütlenmede zayıflığımız, Dev Yol, Kurtuluş, Rızgari, Halkın sülalesinin üstünlüğünü getiriyor, üniversitelerdeki örgütlenmeyi de etkiliyor. Üniversite sınavına giren üyeler, sempatizanlar tercih listelerinde, örgütlenmede zayıf olduğumuz üniversiteleri yazsınlar. Sempatizan akışını sürekli kılamazsak aleyhimize olan bu durum devam eder. endişesinin yattığını bilemediğin örgüt yöneticisi yoldaş ağabeylerinin, ablalarının doğal süt içmesi gerekli çocuk bünyelere, katkı maddelerinin konduğunu söylemeyip daha sağlıklı olmaları için süt tozu yolladığını lanse eden çok mu alakasız oldu yoldaşım, ABD, Avrupa devlet, aile, parti, örgüt, cemaat ya da anne, baba, koca, patron yapınca baskı, devrimci sen yapınca, yön verme adlandırdığın, farksızlığını, aynılığını gizlediğin iradeyi hiçleyen dayatmacı  ABD emperyalizmi gibi düşüncelerini, yeteneklerini, karakterini göz ardı edip aslında gönüllerindeki okumayı istedikleri bölümü, sahip olmayı istedikleri mesleği iyiliğin, geleceğinin parlaklığı için bu üniversiteyi, bu bölümü tercih et’ diye diye sempatizanlara, üyelere dayatmakla kalmayıp kaderlerini belirlediklerinin; devrim düşüyle aydınlanmış, sakin bir gölgelik arayıp da bulamayacakları şu afişte hayatta; duymayan kimsenin kalmadığı ki sen de duymamış biriyle karşılaşmamışsındır benim, müptelası olduğum mısralarına hayat bulduran içkine, sigarana ‘çok içiyorsun, bırak artık, değiştir hayat tarzını söylevlerini kimselere çekmemiş Şairim;bırak artık, değiştir şunu, yapma’ istekleri, yönlendirmeleri görünüşte nasıl da masum duruyor değil mi? Kişinin kendisiyle ilgili iyi, güzel şeyleri düşünme yetisine sahipsizliğini varsaydığından büyük bir hazla; söylediğinin, yaptığının; söylettirdiğinin, yaptırttığının doğruluğundan emin, karşısındakinin yerine neye üzülüp üzülmemesi gerektiğine varıncaya dek her konuda kararlar alma, verme yetkisini kendisinde gören devletin, örgütün, partinin, ailenin, yönetenlerin, kocanın, arkadaşın, sevgilinin, ilgili ilgisiz herkesin çizdiği kırmızı çizgileri aşma, geçme ihtimaline karşı dağda, taşta her yerden, her kesimden işitilecek senin iyiliğinden başka ne düşünebilirim, iyiliğin için, mutluluğun için, üzülmemen için söylüyorum, yapıyorum, yoksa bana ne’yle başlayan, ‘kızma! bu yasaklar vatandaşın, senin iyiliğin için; yapılan operasyon milletin selameti için; Suriye’ye, Irak’a, Libya’ya, Doğu Akdeniz’e, Afrika’ya müdahalemiz ülkemizin çıkarlarının gereğidir; güç durumdayım seni MYK’de değil İstanbul İl Başkanlığı’nda değerlendireceğim; listede yer yoktu ama seni belediye başkanı, meclis üyeliğine atayacağım merak etme; bu sefer il delegesisin; gitme oraya ne işin var; yapma demiyorum yap ama hobi olarak; bak son kez söylüyorum ondan uzak dur; yeme bu kadar canım, tut şu boğazını, duba gibi olmuşsun; kıçını kır ders çalış, master yap; ayy buna mı üzülüyorsun, berbat biriydi, salla gitsin bebeğim, cehennemin dibine; evladım ders çalış ders, böyle elde telefon; annelik öyle olmaz, o dediğin iş öyle yapılmaz; ben biliyorum o adamdan koca olmaz; evlen artık, yoksa; geleceğin dijital dünyası yazılım üzerine doktorluk ne ki onca yıl oku sonra bir bilgisayar mühendisi kadar para kazanma, ya bilgisayar ya elektrik, elektronik ya da genetik mühendisliğini yaz; bak o kızıo oğlanı gözüm tutmadı, maddi durumu iyi bir aile kızı bul yavrum, sıkıntı çekmezsin; gitme, gelme, yapma, etme” klişeli savunma cümleleriyle hayatlara müdahaleden kendini, elini alamayan, bunu adeta borcu kabullenen, sonrasında yol açtığı tahribatın büyüklüğüne dönüp de bakmayacakların “patronizing”liğine muhataplıkta isteneni yapsan da yapmasan da sonunda o beğenmediklerinden, o eleştirdiklerinden olunduğunu göreceksin’ realitesinde, yapmasan… evet! Kötü vatandaş, kötü evlat, kötü kadın, kötü öğrenci, kötü kardeş, kötü yoldaş…arkadaş…sevgili’ sayılırdın ama en azından başka bir şey yapamazdım… elimden bir şey gelmezdi kılıfını geçirdiğin korkaklığının yarım bıraktırdığı arzuların, ukdelerin olmazdı. İstenen yapılınca, istenen gibi olunca ne oldu, ne değişti hayatında, mutlu mu oldun? Özgürlüğünü mü bireyselliğini mi elde ettin? Mutluluğunu… iyiliğini isteyen, geleceğini düşünen devletin, örgütün, partin, ailen, arkadaşların, sevdalın, herkes ama herkes, senin için çırpınırken bu şeytanın avukatlığı yakıştı mı sana? Denileni yapmak hep mutsuzluk… kötülük… üzüntüye mi vesile, nankörlük, vefasızlık bu düşündüğün, utanmazsın! Yav he he, birine hediye alırken bile hediye aldığın kişiden ziyade duygularını tatmin ederek kendini iyi hissetme güdüsünü de inkar edecek sizler, içinde özgürlük bile barındırmayan, tersine büyük iticilik taşıyan “iyiliği iyiliğin için” abidik gubidikliklerin;devlet dediğin, lider dediğin esmese de gürlemeli” tarzı övgüler ışığında para, güç, başarı, IPhone imajlı medeniliği dizayn eden stratejilerin odağında söylenenler, yapılanlar, yapma(n)m, yapmamız istenenler iyiliğin, iyiliğimiz için miydi şimdi? Neden kişiler, kurumlar neyin iyi, neyin kötü olduğunu söylüyor, dayatıyorlar? Ne vardı bir kez de benim iyilik halimi belirlemeyi bir kenara bırakıp da kendimden, olmadı, Allah’ımdan bulmam beklenseydi; yapabiliyorsam… sen yapabiliyorsan, o da yapabilir denseydi, işte bebecan! İyileşmeye, kendini sahiplenip, diri tutmaya tam da buradan başlanacak; başka birine tutunmaktan, arkasına gizlenmekten vazgeçilerek, bu hemen bugün gerçekleşmesi imkansız bir durum, zira yılların paternleri her yerden, her duvardan vuracak, eski kalıplarına dönmek isteyeceklerinden her bağımsızlaşma, her tutunma çaban, hayal kırıklıklarına uğrayacak… Aşama aşama korku döngüsünü, kaygı girdabını zorlayarak iyileşmeye yüz tuttuğunda bileceksin ki sana öğretilmeyen, gösterilmeyen, durmadan iyiliğini düşündüğünü arz eden devletten, baba, koca evlerinden, parti, dernek, örgüt, cemaat mekanlarından, yanında yörende bıkkınlık verenlerden öte bir hayat da var(mış). Ama ne yazık her şeyin, belki de öte bir hayatın olabileceğini sanmakla değişebileceğini duymak, çabalamak istemeyenlerin dünyasındayız değil mi benim huysuz Thomas Bernhard’çığım, yaşasaydın bokunu çıkardınız dünyanın be, mevcut çarpık düzenleri beslettiğinizi aşikar edemediğinizden, durmadan kavramlara neymiş post– truth’muş –  öldürttüğünüz, algılattığınız ya da ne algılıyorsan o’dura indirgetip, bitter çikolatalı acı sosta kaybettirdiğiniz gerçeğin yerine yalanı koymak yeni bir şey, post truth mu? Yahu dünya hep böyleydi, hep post truth çağındaydı öyle değil mi moruk Bukowski, gerçek yerine illüzyonun, ikiyüzlülüğün ikame edildiği, yalanın, manipülenin kazandığı, diyecekti diye düşündüğüm anda tanıyamadığım döktüklerini, eşyalarını, oyuncaklarını topla’ sesi o kalbini toplamayı da unutma, akşama yeni maskeleriyle gelecekler’ yoksa annenin sesi mi duyduğun? Belki bir gün kalbimi, ruhumu yormayan birine denk gelir miyim kim bilir, dediğinde ‘biz’ demişti o da biz, yolları hiç kesişmemesi, tanışmaması gereken iki kişiyiz ya da vaktinden önce tanışmış, iki türlü de işin içinden çıkamadık ne yaklaşabildik birbirimize ne de uzaklaşabildik, yaklaşsak birbirimizi yok ederdik, uzaklaşsak da kendimizi.

 

 

  1. BÖLÜM

 

“Uzaklaşsak da kendimizi yok edecektik” demişti, ömür yiyen büyük aşkları tetikleyip, sonrasında bu aşkları alnından vurup öldüren sakinliğinde, gençliğin. Ne büyük huzur ne büyük rahatlamaymış meğer Haldun gibi aklından geçeni, hissettiklerini geciktirmeden, zamanında o günde … o anda dile dökmek, annenin, teyzelerinin bekleyip…bekleyip de müsebbiplerinin vefat ettiği ve de hiçbir işe yaramayacak bir zamanda yaşlılıklarında anlattıklarını dinlediğinde. Başka hiçbir yeri görmeden, hiçbir yere gitmeden on iki yaşına kadar sınırlarında dolaştığı dewa ma Kasman’dan uzaklaştırılırken sesini duymamak için kulaklarını kapatan, on beş gün önce çe Talu’da lojının önünde oturmuş çay içerken ‘bram döndü askerden, gelinimizi alıp götürmek isteriz, ne zaman gelelim, hazırlık yapmalıyız, ben davul zurna da getirmek isterim ama dediğinde amcan kızı Leyla’nın babası apo Üso, Hüseyiné Halil  ‘benim kızım ne bilir bu yaşta düğün ne? çocuktur, babası öldürülmüştür, davul, zurna benim neyime? Eğer davul getirirsen Useyin, kızımı vermem, söyleyeyim.’ demesinin üstünden kısa bir zaman sonra düğün günü gelenlere hazırlanan çayı bardaklara doldurmak için elini uzattığı anda babamın annesi Fidan’ın odasından, çe Talu’yu, ev damını inleten ‘daye, daye, dayema, ben seni nasıl bırakır giderimmm’ figanının paniğiyle devirdiği teneke soba üzerindeki demlikten dökülen çayla yanmış ayaklarının acısını bastıran, dinmeyen ağlamalarına dayanamadığından kızı Sare’ye ‘sakın Turna’yı Allaha ısmarladık için benim yanıma getirmeyin, sakın’ diyerek önlemini almasına rağmen yine de ne edeceğini şaşırmış ‘baba odasında’ ordan oraya gidip gelen çene Küçükağa ‘kızım, yakındır düğünün’ dediğinde bile ihtimal vermedim ben, çe Talu’dan gönderileceğime. Öyle, ne bileyim, on beş gün önce evlendirilen Hanım’a, sağır dilsiz ablam Hatun’a gelin elbisesi dikilirken; Kasman’da düğünü yapılan hiçbir kızın üzerinde görmediğimizden gelinlik dediğime bakma ne gelinlik ne gelinlik; pazenden, divitinden bir elbise. Düğünüm yapılacak ya amojlar peşime verdiler ‘çene gel, inat etme, sana ölçü tutalım’; olmaz da olmaz. Baktılar ölçü vermiyorum, gittiler amca kızı Hanım’ı çağırıp, getirdiler, ölçü alıp elbise diktiler. Biz çe Talu’da gelinliği hakim abim evlendiğinde gördük, o zaman kadının, gelinin dudağının, yüzünün boyandığını da… gelin hanım da Erzurum’dan, şehirden geldiğinden, yoksa bizim gibi köyden alınsaydı, o da gelinlik bilmezdi. Gelin gözümüze öyle güzel görürdü ki önünde sıraya dizilip;  farklı bir yaratıkmışçasına hayran hayran bakmıştık. Oyyy, oyy eree a onlar, çe Talu’dakiler, öyle gaddardılar ki aynı gün iki kızı da gönderdiler el evine, biri de demedi ki ‘yazık’tır. Haydi beni, Hanım’ı evlendirmeye karar verdiniz ya siz a o zavallı sağır dilsizden ne istediniz? Niye evlendirdiniz? Amcalarım evlendirdi, başımıza kalmasın diye sağır dilsiz kıza koca buldular, annem dedi… Dedi ki ‘bundan ne istediniz, bu kızımı evlendirmeyin, bu sağır dilsizdir, ne bilir evlilik ne? Yazıktır, bırakın benim yanımda kalsın.’ Ama anam, a o amojın Zehra, ateş oldu yapıştı, her önüne gelene; bu evlenmese orospuluk yapar…’

‘aaaa vicdan ya, sağır dilsiz kadını, Hatun’u orospulukla suçlamak!’

‘yemin ederim aynen öyle dedi, ondan sonra bizde çalışan bir tane çoban vardı, adı da Hüseyin’di. Lolanlıydı. Hanım’ın evlendirildiği Alié İbrahimé Velié Talu, burnunu koparmıştı Hüseyin’in.

‘bir insanın burnunu koparmak da nedir? Bu ancak neolitik çağ başlangıcı vahşi bir kabilede yaşanacak şey.

‘ikisi birlikte bizim evde çalışıyorlardı, çobanlardı. Bizim koyunlar çoktu, a o yukarıdaki mergệ Seterıj çayırına giden yol kenarına ahır yapmıştı bizimkiler. Bunlar gitmişler koyunları çıkarmışlar dışarıya, az buz değil 200 koyun. Kışın koyunlar yesin diye karın üzerine öbek öbek ot bırakılırdı ‘laooo niye acele ettin, bekleseydin de ben otları yerleştirseydim öyle bıraksaydın koyunları’ deyince Hüseyin, Eli’ye İbrahim de (Alié İbrahim) ‘otuz saad oldu, daha da ot bırakıyorsun, bütün işleri bana yaptırıyorsun’ deyip kavgaya tutuşuyor, dövüşüyorlar. Eli’ye İbrahim sinirleniyor, adamın şuradan burnunu koparıyor.

‘nasıl? ’

Üseyin’in boyu Eli’ye göre kısa, bu hart diyor adamcağızın burnunu dişliyor, ısırıyor.

‘anne! O nasıl dişmiş öyle? Vahşi Batı halt etmiş! Yıl 1952, dünya aydınlanma çağını döne döne atlıyorken…

‘öyle bir figanla çeşmenin oradan koştu geldi ki a o Hüseyin, yazık, burnu böyle sallanıyordu, kan içindeydi.

’tabii, hemen köyün profesör doktoru Kameri Şıh (E)Ali ağa çağrıldı değil mi?

’evet, aynen öyle, babanın burnunu da o yapıştırmış. Adamın sallanan burnunu eliyle şöyle bir yukarı doğru kaldırdı, bir şeyle yapıştırdı; ince, dövülmüş et parçasıyla; burnu hemen yapıştı ama böyle top gibi kaldı.

’eee tabii estetik operasyonlarda yüzde yüz başarı diye bir şey yoktur.

’geç alayını, Kameri Şıh Eli Ağa olmasa ne olurdu bir düşün? Şimdiki cerrahlardan yüz bin kat daha iyiydi. Şimdikiler cerrah mı? O yoklukta, burun yaptı adama; doktor falan hak getire, tecrübeyle ne öğrenmişse onu uygulardı. Saçımız döküldüğünde koyun gübresi sürerdik, çıkardı. Kulağımız ağrıdığında annem, ateşin içine soğanı koyar, közler, azıcık soğuduktan sonra cücüğünü çıkarır, fitil gibi kulağımıza koyardı, ağrımız kesilirdi. Hiç unutmam, bir keresinde amcam İbrahim hastalandı hem de nasıl, komaya girdi. Şimdi olsa direkt yoğun bakıma yatırılırdı. Derezası Tekiné Haydaré Zeynel köye gelmişti ‘ben amcam oğlunu doktora götüreceğim’, amcam kalkacak gibi değil, ha öldü ha ölecek. Evin içi matem. Haber gönderdiler halam Rukoş da geldi Muskan’dan, a bu bal kabağı var ya, ortadan ikiye kestirdi, böldü, sacın altına koydu, pişince çıkardı, biraz soğuyunca kaşıkla içindekilerin bir kısmını çıkardı, a böyle taç gibi, yok yok, bere gibi amcamın başına geçirdiler, sardılar. Sonra amcam gözünü açtı  ‘beni niye uyandırdınız, bir çadıra götürmüşlerdi , ben diyorum bu çadırda kim var, diyorlar Hz. Ali, Hüseyin, Hasan. Ben diyorum; siz beni niye buraya getirdiniz? Hz. Ali, beni getiren adama dönüp; benim dediğim adam bu değil, yanlış adam getirmişsin, alın götürün bunu. Bir de bakın bunun günahına ne var, dedi. Bir keresinde koyunları suya götürürken biri inat etmişti, ben de şöyle bir tekme atmıştım, baktım o koyun dile geldi; sen beni dövmedin mi dedi. İşte tam o arada beni uyandırdınız. Bırakamadınız hakkımda ne karar verilecek öğreneyim.’ Neyse, annem ‘ulan oğlum, sen bu adamın burnunu kopardın, ağzına sümüğü bile girdi, sen hiç utanmadın?’ diyerek Eli’ye İbrahime çok kızdı. Bir süre geçti geçmedi apo Yusuf kapıda annemi ‘çene Küçükağa, hele bir gel’ diye çağırınca ben de arkalarından gittim, dedi ki ‘senin kızın Hatun bizdedir, Hüseyin kaçırmış getirmiş, bizim evde oturuyor.’ Ev dediğin yan yana, gittik ki oturuyor, çok zavallıydı, garipti öyle sessiz, sağır, dilsiz, ne olduğunu anlamamış vaziyette oturmuştu sedirde, böyle etrafına bakıp duruyor. Annem tek bir hareket yaptı, tek… İşaret parmağıyla ‘gel’ dedi o kadar, hemen kalktı geldi. Annem çok kızdı Hatun’a, Üseyin’e de ‘bırak çobanlığı git buradan’ dedi, adam çıktı gitti. Köyde ne gizli kalmış ki bu hadise ortaya çıkınca amojın Zehra durur mu başladı yine ‘ben demedim mi bunu evlendirmezseniz, bu orospu olur.’ Yalnız bir tane Veli diye, yok, Mehmet’ti herhalde, Almanya’ya giden bir çocuk vardı, o hakikaten ablam Hatun’a gönül koymuştu. Adam aslan gibi ortaya çıktı ‘ben evlenirim bunla’, vermediler. Amcamlar karar verdiler, amcaları Begoé İbrahimé Talo’nun kızının oğlu Hatem’i çağırıp ‘kızımızı sana vereceğiz gel, al götür’ dediler. A o da ablam Hatun’u, babasıgil zengin diye gelip aldı, sonra da burnundan getirdi. Dünyada ablamın, o sağır dilsizin, kocasından yediği dayağın haddi hesabı yoktu, onun için Hatem öldüğünde o sağır dilsiz kadın, kalktı oynadı. Bizim dilimiz vardı baş edemedik, her Allah’ın günü dayak yedik erkeklerden, kocalardan, o ne yapsındı? O da bizim gibi, durmadan çocuk doğuruyordu. Kız, kız, marifet gibi peş peşe çocuk doğuruyorduk, rahat bırakmıyordu kocalar, biz bilmiyorduk ki nasıl hamile kalıyoruz, hamile nasıl kalınıyor? Üç çocuktan sonra ancak öğreniyorduk, inanmıyorsun ya ama öyleydi, gerçek buydu, kimse bize bir şey anlatmıyordu ki, biz de çocuktuk zaten. Yazık, ablam Hatun, yanında yatırıyordu çocuklarını, dedim ki ‘Sen nasıl anlıyorsun onların ağladığını da meme veriyorsun?’ Elini dudağına götürüyormuş, ağzı açılınca biliyormuş ki ağlıyor. Ne kadar şerefsizmişler, güya benim hakim abim vardı ya, sen  sağır dilsiz kardeşinin halini, zavallılığını görmedin mi? Evlenmesine ses çıkarmadın, hem babasının mirasından ettin, arsasını elinden aldın, bari sahip çıksaydın, dayak yemesine engel olsaydın, o da yok. Sorumluluk üstünden gitsin de… Üstünden atsın da yanında olmasın, görmesin gözü de kardeşlerine ne olursa olsunmuş, kendisi çoluğu çocuğuyla mutlu olsun yetermiş. Hakim abim kendini kurtardı ya yetti ona, aslında ortada aile diye bir şey yok. Annem çok yardım etti Hatun’a evlenince, fakirlerdi, öyle de güzel kızdı, insan kıyamazdı baksın, annem hiç istemedi evlendirilsin, hiiiçç. Amojın Zehra ne emrederse amcam Hüseyin onu yapardı, sağır dilsiz kızdan bile başlık aldı. Hanım’ı da evde çalışan çobana verdiler, başlık da aldılar adamdan. Amojın Fatma’nın kız kardeşi Havse, amca oğlu İbrahimé Velié Talu’yla evliydi, hani şu, adamın burnunu koparan Alié İbrahim dediğim de onların oğluydu, iki taraflı akrabaydı Hanım’la teyze çocuklarıydılar.’

 ‘bu sülalede ben çözemedim kim kimdir, kim kimin nesi oluyor, kim kiminle yatmış kalkmış? Valla belli değil, hepimiz kardeşiz, gülme, genetik yapı kırılmayınca, yani iç içe evlilikler yapılınca herkes böyle ruh hastası olmuş. Ortada bir köy var, o onunla, öbürü bununla evlendiriliyor, olan, yaşanan bu. Sadece iki taraflı mı? On taraflı akraba olunmuş, saçmalığa dur diyen de çıkmamış, bakıyorsun yan evin kızı, oğlu, akrabası, evin gelini, damadı olmuş.

‘doğru diyorsun. Biri gelip elini uzatsa, kızları hemen ona veriyorlardı. Eli’ye İbrahim de ablam Hanım’ı sevmiyordu ki millet fakirdi, çobandı, evin sahibi kızını verince, ne yapsın, zengin aile kızı diye, alıp götürdü adamlar. .’ Niye verdiler diye annene sormayacaksın değil mi? Adamın maddi durumu, eğitimi iyi, geleceği parlaktı, kızımıza saygılı, sevgi duyan iyi bir eş olur, geliştirir, onun için verdik cevabını bekliyor olamazsın; kız çocuklarını başı bitli, altında donu olmayan adamlara vermişler işte. ‘Cane, bilmem niye öyle yaptılar, biz hiç bilmedik bizi niye verdiler, niye evlendirdiler o adamlarla? Zozan’ı niye verdiler, yirmi yaş büyük bir adama? Çeksin gitsin, boğaz eksilsin diye verdiler, başka ne için vereceklerdi? Amcam İbrahim olmasa kim verirdi kızını Kadim’e, yanında yatılacak gibi değil, ağzı çok pis kokuyormuş. Şimdi düşünüyorum da öyle de fenaydılar, çe Talu’dakiler, 50 doğumlu amca kızı Zozan’ı, Hüseyiné Alié Sormemedan oğlu, amcan kızı Leyla’nın dayısı, babanın okul arkadaşı nüfus idaresinde çalışan Kadim  istemiş, yaşı çok küçüktü. Evlenmesi için bir kayıt çıkarmak lazım, tabii ne yapalım? Yol araştırıyorlar, Kadim  nüfus kaydına bakıyor; Makbule diye amcamın bir kızı vardı, ölmüştü o, kütükten düşülmemiş, yaşıyor gözüküyor, onun yerine geçiriyor Zozan’ı. Gulamın demişti bir keresinde teyzen Zozan ‘biz ev damında Makbule diyorduk kız kardeşime ama kütükte Hüsniye yazıyormuş, hoop hallediyor Kadim, adım cüzdanda Hüsniye’dir. Bir gün hakim oğlunun evine gelmiş oradan da bize geldi bir gece kaldı, çene Küçükağa; yatağını serdim, eliyle şöyle bir vurdu yastığa, kabarık yün ne güzel, temiz kokuyor Turna’nın yastıkları gibi.’ sonra  ‘Zozan  hepiniz çocuklarınıza iyi baktınız, elinizden her iş geldi, fakirliğe ses etmediniz. Temiz, titizdiniz ama çe  Mustafaye Zeynel’in, çe Talu’nun kızlarının bahtı, şansı yoktu. Hele de çe Talu’dan, o evden çıkan hiçbir kızın hayatı iyi olmadı.’ dedi, hakikaten de öyle oldu… Kızları gönderirken, gelin ederken de bir kat elbise, bir entari veriyorlardı o kadar. Ellerinden gelse onu da vermezlerdi ya, eski bir tahta sandık içine biraz sabun koydu annem, tarak koydu, lif, ceviz, kuru yemiş. Beni yolcu ediyorlar ya bir de yeni sandık aldılar; bir eski, bir yeni sandık. Köyde başkaları, herkes kızlarına ne verdiyse onu koydular; iç çamaşırı, çorap… çorap örmüşler ayaklarım üşümesin, yün çorabı, leçek, çok leçek koymuştu, kenarları renk renk iplerle oya işli. Sabun da çok koymuştu, ben yıkıyordum a o veyvi Selbi kızıyordu ‘niye sen ikide bir leçeğini yıkıyorsun?’ bu adam; baban da ona çok kızdı ‘sen niye bırakmıyorsun leçeğini yıkasın, sana ne? Annem her zaman bana sabun gönderirdi. Ben giymezdim o gelin elbisesini, ablam Sara zorla giydirdi, kınadan önce. Feryadımı figanımı kimse dinlemedi. Her şeyi usulüne uygun yaptılar, kız almaya gelindiğinde maddi durumun elverdiği kadar bir, iki, üç keçi ya da koyun kesilirdi. Tandır yoktu bizim köylerde; temizlenmiş koyunu, keçiyi koca bir kazanın içinde az suyla kaynatır, pişince çıkartır, tepsiye koyar, tuzlayıp soğumaya bırakırlardı ‘birane’ derdik biz, onu öyle getirirlerdi kız evine, yanına kete yaparlardı. Köyde kaç hane varsa, hepsine keteyle birane dağıtılırdı. Eğer başka köye gelin edilmişse, kızı almaya gelenler de evlere taksim edilirdi, düğün evine fazla yük binmesin diye. Akşam da herkes düğün evinde toplanır, gelinin ailesinin hazırladığı etle pilav yenirdi. Dewa ma Badan’dan dört beş atlıyla beni almaya gelmişlerdi. Çene, o kadar çocuk yapmasına, karnı dümdüz, dimdik tahta gibi vücudu annesi Zelhan’a, babaannene benzeyen, Mustafaé Velié Talo’nun kardeşi Selim’le evli, yaylada ablam Sara’yla evleri yan yana olduğundan kapının önünde gördüğüm kadıncağız, babanın amcası Halilé Memil’in kızı Cemilegeline düğün boyunca refakat eden, yardımcı kişi, nedimem–  berbümdü. Allah rahmet eylesin ne kadar fakirdi, bizim köyde Selimé Velié Talo’yla evliydi ya, yazları baba ocağı dewa ma Badan’a çe Resul’e gelirdi. Çocuk çok yapmıştı. Geldiğinde böyle çorap örüyordu, beş şişle, dedim ‘bu ne? dedi ‘ben kocama çorap örüyorum’, ben aldım elime çorabı, ölçtüm yemin ederim (dizden aşağıya) şurası bir metreydi, kocası öyle uzun boyluydu. Bu Selimé Velié Talo iş için dewa ma Kasman’dan birkaç akrabayla Harput a (Elazığ) gidiyor. Devlet Demir Yolları’nın, yol inşaatında çalışıyorlar. Çadırda yatıyorlarmış. Her hafta sonu yevmiyelerini alıyorlar ya, başlarında bir yol çavuşu var. Bunlar parayı kaybederiz, çalarlar falan diye korkup ‘al bu para senin yanında dursun, gittiğimiz zaman alırız’ diyerek (ustabaşına) çavuşa veriyorlar. Zaman geliyor bunlar ‘biz memlekete gidiyoruz, paramızı ver’ diyorlar. Çavuş ‘siz ne istiyorsunuz ne parasıdır? Siz bana para mara vermediniz.’ diyor. ‘Keko, ağa sen ne diyorsun, her hafta o kadar para verdik sana, bir seneden beri burda çalışıyoruz. Sana itimat ettik, elimizdekini, avucumuzdakini verdik.’ Adam, ustabaşı birden yatağının altından bir bıçak, kasatura çıkarıyor ‘defolun gidin, bu bıçakla kaç kişinin başını yemişim ben’ diye diklenince, a bu Selim hemen kalkıyor, adamın elinden bıçağı alıyor, adamı yere yatırıyor ‘ulan kafir, ulan Yezid’ başını kesiyor. Sonra firar edip gidiyor. Ondan sonra kaçak vaziyette gez… gez…gez, sonunda yakalanıyor. Bir müddet Muş’ta cezaevinde kaldı, bir gün af çıktı, bu, köye geri geldi. O sıralarda babasının işlediği cinayeti üstüne almış Alié Haydaré Mehmeté Halit de Muş cezaevinde. Diyor ki bir gün avluda volta atıyoruz, Kürtler koca bir taşı getirip ortaya koydular, dediler ‘bu taşı kim kaldırıp en yükseğe çıkarır, ona madalya takacağız’ yani işin özü, biz Kürtler çok güçlüyüz demek istiyorlar. Neyse, önce bir iki Kürt deniyor, dizlerine kadar kaldırıyorlar, sıra Selimé Velié Talo geliyor, tutuyor taşı omzuna kadar kaldırıyor. Öyle babayiğit, iri biriymiş. Neyse, köye geldikten epey bir zaman sonra Cemile’yi istiyor, hiç düşünmeden, a o baş kesen adama veriyorlar.

‘nasıl olur? Bir katile niye vermişler zavallı Cemile’yi? Kim vermiş?

‘babanın babası Resulé Memil’in ilk karısı Selim’in yeğeni Selvi, çene Mustafaé Velié Talo, ondan iki çocuğu oluyor, amcan Veli ve halan Elif. Yani yeğen amcasına Selimé Velié Talo’ya kayınbiraderinin kızını ayarlıyor. Cemile’nin babası ölmüş, yetim, amcası veriyor işte, yoksa kim verir? Mevzu tek, ev damından çıksın, gitsin de kim alırsa alsın, onun için önlerine kim gelirse, hep de delilere verdiler kızları. Bir akıllı yoktu aralarında ‘ne yapıyoruz’ diyecek. Ne olacaktı köy gibi yerde. Apé (apo) Selimé, Badan’a ot biçmeye geldiğinde, insanların başını kesiyor diye kimse onunla çalışmak istemezdi. Benim düğünde, babamın annesi Fidan’ın odasında oldu her şey, kocaman, büyük bir sedir vardı, bir tarafa soba, bir tarafta lojın kışın ikisini bir yakardık. Gelinin sevdiği arkadaşları kimse hepsi gelini görmeye gelir, ev damındaki son gecesinde yanında otururlardı, benim de geldi, Naze. Hanım’la ikimiz birbirimize sarıldık çok ağladık. Biz perük deriz, iki duvara; bir çivi oraya, bir çivi buraya çakılır, incecik bir perde tutturulur, asılırdı, perde ne gezer, böyle yatakların üzerine serilen ince dokunmuş cacım (kilim) vardı onu gerdiler, arkasına beni oturttular, gelinim ya kimsenin görmemesi lazım beni. Neden öyleydi kimse bilmezdi neden öyle olduğunu. Şimdi diyorlar ya uğursuzluk getirir gelini, damat önceden görürse, açıklaması var, bizde açıklama yok, öyle yapılacaktı o kadar. Kınayı yakacak berbü (yenge) de perdenin öbür tarafında durdu, elimi uzattım böyle, böyle avuç içine değil, tırnakların başına, parmaklarımın da boğum yerlerine kınayı yaktı. Gece yatmadım ben, oturdum sabaha kadar. Öyle bir figan edip öyle ağlıyorum, ev damı inliyor, gözümün önüne geliyor; ben, yanımda kimse yok, tek başına başka bir evdeyim, annem yok, Selvi yok, amojınlar, amcalar kimseyi tanımıyorum ne yaparım, … ne?? Hemen ağlıyorum, a o babam öldürüldükten sonra annemle evlenmiş amcam – sanki annemi aldı da bize, kardeşlerinin çocuklarına babalık mı yaptı ?–  İbrahimé Ali, odasına gitmeden  geldi, bana dedi ki ‘waye Rukoş bacı, sen üzülme, ben seni vermem’, meğer susmam için yalan söylemiş. Yalancı! Sen de bana amca mıydın? Ben de safım, yarın düğün olacak, bu seni vermem diyor, görülmemiş bir şey, düşün nasıl çocuğum, inanıyorum adama. Sabah oldu, elimi, yüzümü yıkadım, amcam dedi ya ‘vermem seni’ bekliyorum, amcam nerde? Cevap veren yok, gelen giden de yok. Berbü gelip başına heli örtecek, dediler. Kahvaltı getirdiler amojın Fatma, Zehra. Ben yemek istemiyorum. ‘Sabah sabah zıkkım mı yiyeceğim? Gitmeyeceğim ben.’ dedim, her şeye karşı çıkıyorum, belki vazgeçerler. On iki yaşında ne yapabilirdim? Aklımın erdiği tek şeyi yaptım, bağırdım çağırdım, ağladım, yapacak başka bir şeyim yoktu. Bağırıyorum çağırıyorum ‘deli bu’ dediler, deliye çıkardılar adımı.” Demek ta o zamandan belki de ta Osmanlı’dan bu yana bir klasikmiş; günahları, suçları, vicdansızlığı altına süpürdükleri    “deli” damgasını yapılana, rezilliğe karşı çıkana, marjinale yapıştırıvermek.

‘yemeği yemedim, alıp götürdüler siniyi, yemezsen yeme, kimin umurunda? ‘Çene Rukoş böyle yapma, akıllı ol, hepimiz evlendik, ayrıldık annemizden. Bu kapıdan çıkan, ancak kefeniyle döner.’ nasihatlerini yapan çene Resulé Talu amojın Fatma’yı, ablam Sara’yı dinlemeyip Türkçe, Zazaca karışık ‘daye, daye ma, beni bırakma daye, beni bırakma anneee, dayeee, verad, bırakın annemi göreceğim, helè verdi lo, bırakın, anneee ben seni bırakır nasıl giderim…’ Hıçkıra hıçkıra ağlamalarıma… beni öyle bir kovdular ki. Amcam İbrahim’in sözü geçemezdi çe Talu’nun reisi amcam Hüseyin’di, her şey onda biterdi, onun kararıymış evlenmem. Leçeğimin üstüne gelinlerin başına örtülen, yüzünü de kapatan tül gibi ince kırmızı renkli örtü, biz köyde heli derdik, duvak yani.’Damadı değil de nazardan, kötü ruhlardan koruması için yüzünü kapatan duvakla gelinliğini tescillediği gelini; rezil ya da vezir etme gücündeki detaylığına, aksesuarlığına karşın; bembeyaz tül yığını gözüktüğünden kabarık, uzun olanındansa zarif daha kısa gelinliğe daha çok yakışacağını düşündüğün, uzun, kısa modelli duvak, dayanamadın yine, bu işlerde tarağın, bezin yokken ahkama giriştin, beni de müdahaleye zorladın eyyy yazarcık! Bu zamanda duvak mı kaldı? Saçlara; renkli, şekilli gümüş altın tokalarla, çiçeklerle, taçla yapılan süslemeler revaçtayken “gelinlik, duvak uyumu nasıl olmalı, duvak seçiminin püf noktaları, duvak seçerken hangi boy tercih edilmeli” pürüzlerini, gelinlik giymeyen sana değil, bilene sormalı. Yaa adamı böyle göçürtürler, nasıl da morardın ama hak ettin; her an zılgıt atacak, yiyecek mevzu, bahane eksikliği çekmeyen Türkiye klasiğini yaşamamak için “duvak”a dokunmadan devam et yazmaya.

‘heli, örtüldükten sonra amcam Hüseyin, beni yolcu etmek için odaya geldi.’

kuşak bağlamak için mi?

‘bizde kuşak muşak yoktu. Evlenen hiçbir kıza kuşak takılmazdı, hiç görmedim, bizim zamanımızda yoktu. Babam yok ya, baba yerine koydum, o da bana kızım diyor, kıymaz bana, acır vermez diye düşündüğüm amcamı görünce ellerine sarıldım, öptüm, ağladım; amca, apo…

‘ağlama kızım, çene ma haydi, güle güle git, kızım dedi, işi bitirdi, ilk ismi Ali’yi değil de Hüseyin’i kullanan amcam Alié Hüseyiné Ali aldı beni bir güzel sundu el aleme. Ben, kucağında uyuduğum amcamın, beni sevdiğini sanırdım ne bileyim ki düşmandır ne yapacaktı elleriyle gözyaşlarımı mı silecekti? Ooyyy bizler, o köylerdeki kızlar, kadınlar Allah bilsin ne kadar gariptik, fakirdik. Yeri cehenneme olsun, anneme bize çektirenlerin. Annesinin üstüne kuma geldi diye annemi hiç sevmeyen Hanım da gelmişti beni yolcu etmeye. ‘Anne, daye, …. dayeee, annemi getirin’ diyordum, boşunaymış; ‘yanıma getirmeyin’ dediği için beni de bırakmadılar; annemi görmeden çıktım ben. Amcam Hüseyin gittikten sonra  amca Hasan’la, berbü Cemile koluma girdiler, beni dışarıya, kapıya çıkardılar, ata bindirecekler, binmek istemedim, ayak diredim; gitmek istemedim… gitmek istemedim. Amca Hasan kucakladığı gibi beni kaldırdı, atın üstüne oturttu. Benim atımının başını, babam öldürüldüğünde annemle ilk yetişenlerden, ilk haber verenlerden apo Hüseyin tutmuştu. Annem çağırmış ‘bra Hüseyin, sen Turna’nın atının başını tut, küçüktür Turna, attan korkar.’ Aralık’ın beşiydi, kıştı, kar yağıyordu, hazin bir düğündü benimki. Heli’nin arkasında ‘bugünden sonra artık Kasman yok, Badanlı oldun öyle ki ilk çocuğumun hüviyetinde Kasman’da doğduğu halde Badan yazdırılacaktı  diyenlere, olanlara itiraz edemeyecek halsizliğimde; ne atın karı döven ayaklarını ne dewa ma Kasman’dan uzaklaştığını,  dewa ma Badana yaklaştığını görmeyecek, ağlamaktan şişmiş, kan çanağı gözlerimden durmadan yaşlar akıyordu, ben nasıl bir yere gidiyorum, neyle karşılaşacağım… Ne olur ne biter, Badan’a hiç gitmemiştim çe Resul’de ne Leyla’nın annesini ne de veyvi Selbi’yi, hiç kimseyi tanımıyorum, gitmemişim, gelmemiş, görmemişim. Bilinmeyen, ilk olan, ilk karşılaşılan her şey korkutur insanı, tamam da ama ben ev damından ilk defa ayrıldığımdan değil, çocuk olduğumdan çokk korkuyordum, korkmuştum, çünkü zalimliklerine şahitlik ettiğim büyüklerin yapabileceklerinden, karşılaşacaklarından korkar çocuklar. Ben o kadar da çok seviyordum okumayı, ne bilirdik koca nedir, evlilik nedir? (Zengena) Zengel’den, Mengel’den, Emeran’dan, Badan’dan, civar köylerden her yaştan çocukların geldiği, eğitmenin bütün sınıflara aynı odada ders verdiği, yere konmuş uzun bir tahta üzerinde devlet göndermekte geç kaldığında, hukuk fakültesinde okuyan hakim abimin Ankara’dan gönderdiği defterlere eğilerek, bazen tebeşir bulunmadığında kömürleşmiş odunla tahtaya yazı yazdığımız köy ilkokulu; önce Cafer diye bir adamın evindeki bir odaydı, orda ders görüyorduk. Sonra çocukların, Leyla’nın, Abbas’ın, Fazıla, Hüsnü Cemal, Süleyman’ın surıjdan, kızamıktan öldüğü sene 1953’te, babamın öldürülmesinden sonra sülalenin, devletle ilişkileri ayarlayan amcalarım Hüseyin, Hasan sayesinde dewa ma Kasman’da çeşmenin yanında geniş tek odalı bir okul yapıldı. Tarihleri bilirim ben. ‘Baba odasında’ duvarda asılı arkasında yemek tariflerinin, güzel sözlerin yazıldığı, her güne bir yapraklı maarif takvimi vardı. Her sabah benim görevimdi yaprağı kopartmak. Hiç unutmam; hükûmet büyükleri – ki Varto kaymakamı, alay kumandanı, (Üstükran; Uskıran) Çaylar’ın yüzbaşısı çok sık geldiğinden çe Talu’ya  misafir için kullanılan tabakların, bardakların, pirinçten kahve fincanı takımının konduğu bir büfe de vardı, camdan, fincanların kulpları öyle parlaktı ki gözlerimi alamazdım ‘kızlar kahve içmez, içerse yüzleri kararır’ diyorlardı ya, içmemizi istemiyorlardı, çünkü hem pahalı hem de bulunması zor bir şeydi kahve. Üçüncü sınıftaydım, 1955’in sonbaharıydı, on yaşında nişanladılar beni. Babanı okulda görüyordum, dev gibi bir oğlan, tek bildiğim beşinci sınıftaydı o kadar… hiç konuşmamıştım hiççç, aklımın ucundan geçmezdi onunla evlendirileceğim. Badanlılarla tek alışverişim, bir gün kitapta bir yeri işaretlemek için beşinci sınıftaki Kadim  abiden kırmızı kalem istemekti...’Annenin sözünü kesip konuşmaya ‘esasen babam; laje Resulé Memil (Memil’in oğlu Resul) offf kör olaydım… errr, a o Badanlılar neler getirmediler başına; arazi, çayır yüzünden. Babam ben küçükken elimi tuttu, büyük oda vardı onun başına götürdü, dışarı bak dedi, ben baktım, sonra şey geldi, o laje Selo Hıra, belki yeri cehenneme olsun, yaşlı babama bir yapıştırdı. Meğer Selimé Ali, Selo Hıra’ya ‘Resulé Memil şimdi damın üzerindedir git de ki burası onun köyü değil, köyüne Kasman’a dönsün. Babasının elimizden aldığı arazilerimizi geri versin, gözünü korkutmak için de bir iki tokat yapıştır’ demiş’le dahil olup,  ölmeden önce adını öğrenmeni sağlayarak seni büyük bir yükten kurtaran alavere, dalavereyi seven; Leyla’nın babası amcan Hüseyin’in “öyle akıllıymış ki büyük büyük dedemiz” bahisli, ailenin sözlü tarihinin başköşesine oturmuş; altın şeklinde kestiği Zệrfet’in kızarmış sert, sarı kabuk parçalarını (kırttığını) keseye yerleştirip üstüne iki tane Reşat (annenin anlatırken Mecidiye olduğunu söylediği) altın yerleştirip Seydali’nin elinden çayırını alan; Mengel’de ticaretle uğraşan Akıncılar aşiretinin; Karkapazar’ın hanedan ailelerinden Mala Xeto (Fetö)den 900 altın borç aldığını duyan, İbrahimé Taloé Mustafa’nın öldürülmesinden sonra aşiretin başına getirilmiş amca oğlu Selimé Ağaé Mustafa’nın altınları gasbeden baskınını ‘altınlarınıza Selimé Ağa baskın yapıp el koydu, ondan isteyin’ haberinin gelmesiyle öğrenip altınlarının geri verilmesini isteyen, aralarında kirvelik de bulunan Mala Xeto’ye, Selimé Ağa’nın ‘ben sizden almadım ki benden istersiniz’ cevabının başlattığı gerginliği bitirmek için, topladığı aşiret üyelerine, Mala Feranlara “Karkapazar’a sefere… baskına… savaşmaya gidiyoruz, talana, gaspa değil. Sadece silahlara, fişeklere el konulacak, ganimet peşinde değiliz. Talan, gasp yapanı öldürürüm.’ talimatına; Karkapazar köyüne yaklaşıldığında, yüklediği buğdayları harmana götüren köylüyü kağnı arabasından alaşağı ettiğini görünce ‘apo, amcam demem seni öldürürüm, bırak, ne dedim talan yok’ hiddetine, bir yandan kağnı arabasına bağlı öküzleri ‘hooo bavemin hooo’yla sürerken bir yandan da ‘eree Selimé Ağa, ben Taloé Mustafaé Zeynel’in oğlu Memil, senin amcanım, senin büyüğünüm, işime karışma, sen git, kendi işine bak, savaş’ karşılığını vererek, çatışmanın orta yerinde, hayatta kalma uğraşında iki, üç akraba da öldürülmüşken ‘ne ganimet toplayabilirim, neyi talan edebilir, el koyabilirim ’ peşine düşen o zamanda her köylü gibi gücü yettiğinde başkasının malına bedava çökmek   için bazen ‘iki, üç kese altına akbindeki (evin önündeki) çayırımı vereyim sana’yla köylünün altınına, parasına konup sözünü tutmayan, aşiretler arası savaşta el koyduğu kağnı arabasını Badan’a getirmesi ‘bao a o Selimé Ağa’ya doğru demiştir, amcasıdır, büyüğüdür, akılı adamdır Memil ağa, hem savaştır bu, ele ne geçse alınır, hele de para, mal düşkünü Memilé Talo, bırakır hiç’ anlatılı, çocuklarını feda edeceği para, mülk sevdalısı; Gımgım’ın köylerinde binden fazla sırf Kasman’da iki ayda 63 kişiyi öldüren, nerdeyse mezar kazacak adam bırakmayan Ağustos ayındaki hal (tifo) salgınından önce 1915 Şubat’ında Rusların Varto işgalinde hastalığından dolayı kış şartlarında kızağa bağlanarak yolculuk ettirilecek Alié İbrahimé Talo’yla, Zengelli Velié Ağaé Mustafa’nın öncülüğünde; iki yüze yakın haneyle – göç etmeyip Muskan’da kalanların, köylerini terk edenlerin bıraktıkları samanla karınlarını doyursunlar diye Emeran’a götürdükleri sürüye el koyan Ruslar, yiyecek adına ne var ne yoksa talan ettiklerinden, 1918 Nisan’ında döndüklerinde zahire yokluğundan büyük bir açlık, kıtlıkla karşılaşacakları –  köylerini, Kasman’ı, Badan’ı, Muskan’ı, Zengel’i, Emeran’ı terk eden Mala Feranlar; heybetli Bingöl, (Kiğı) Karer dağlarını, karlı yolları aşma mücadelesinde, kucaktaki bebeğinin, elini tuttuğu çocuğunun açlığına, ağlamasına dayanamayıp oracıkta ölen cesetler arasına bırakacak teyzeleri, halaları, amcaları, kuzenleriyle birlikte, a o göç yolunda kaybedilen, belki de kaçırılan annesi Muskanlı çene Alié Mahmut kızı Fatık’ın, amcası Velié İbrahimé Talo; babası Zeynelé İbrahimé Talo’nun, Emeranlı Hüseyiné Mustafaé Veli tarafından gözünün önünde kurşunlanmasına tanık, Haydaré Zeynel’in; 14 yaşında Zengelli İbrahimé Mustafa’yla evlendirilmiş kız kardeşi Hediye ile Velié Ağa’nın hastalıktan ölen oğulları Ağa’nın, Zeki’nin göçte zayiatını, isimlerini unutarak karşılayan, kendi köylerinde aç açık değilken, 1916’da sığındıkları Malatya’nın Engüzek, Helavin, Hozan köylerine yerleşip; geçinmek için; çocukların, gençlerin  kör, topal, sağır dilsiz taklidiyle dilencilik yapıp “Serhadın körleri, topalları canımızı yediniz, bezdirdiniz” isyanına sevk ettikleri Malatyalılardan topladıkları sadakanın günden güne azalmasının nedeninin Aleviliklerini gizlemeyen isimlerden kaynaklandığını düşünüp ‘bundan böyle Sünnilerin seveceği ikinci bir adın olacak, Osman; yiyecek, ekmek peynir, sadaka toplamak için gittiğin yerlerde kapısını çaldıkların, ismini sormadan, sen hemen, benim adım Osman diyeceksin’le, oğlu Halilé Memil’in Sünni köylerden daha çok yiyecek, para topladığını gören sevmediği akrabalarından birinin ‘Memilé Talo, ağam, benim oğlana da Sünnilerin seveceği isimlerden birini koysan’ isteğini civarda sadece Sünni değil, Alevi köylerin bulunduğunu bile bile ‘seninkinin adı Muaviye olsun’ telkiniyle yola düşen akrabasının oğlunun, gittiği Alevi köylerinde ismini her söylediğinde kapıların yüzüne kapanmasına, bir güzel dayak yemesine vesile; eşeği suya götürüp susuz getirmeye (Heri têşan beno ser ave û têşan ano), kötülüğe yatkın aklı Mala Feranlarca takdir edilen büyük dedenin Memilé Talo Mustafa olduğunu aşikar eden vefatı sonrası tuttuğu günlükte;

“Köyümüz iki dere ortasında

İçinde Mengel Suyu akar

Her tarafı kavak ağaçları

Kurumuş kızılağaçları var

Xx

Köyümüz Muş da örnek olmuş

Herkes suyuna Hasret kalmış

İnsanları misafirperver edilmiş

Beriyaten aşiretine kucak açmış

Xx

Sağında Koribabasına komşu olmuşlar

Solunda pirboğan gibi zat var

Çayırımızın içinde goşkarbaba var

Derede beyaz baba dede var

Xx

Köyümüzün iki tane yaylası var

Merası çok toprağı bereketli

Evimizin damı yıkılmış direği yok

Sahibi kimdir bilen yok

Xx

Köyümüz elli hane vardı

İki yüz insan yaz ayı beklerdi

Kimi fakir kimi perişandı

Bingöl Dağı’na bakıp duruyorlardı

Xx

Evimizin sahibi Resul ağa vardı

Odanın köşesinde kral gibi oturuyordu

Gelen gidene hoş sohbeti vardı

Kimseye kötülük etmesini bilmezdi

Xx

Köyümüzde seyar karakol kurmuşlar

Gelen gidenden kimlik sorarlar

Kimine köstek kimine destek yaparlar

Sonunda beratına karar verirler

Xx

Yaşlıları gençleri ayırtmışlar

Evli bekarları bir bir dağıtmışlar

Ellerine birer sopa vermişler

Bingöl Dağın yolunu göstermişler” mısralarıyla köyünü, Badan’ı anlattığını fark ettiğin baban ‘a  o Seloé Hıra’n’ diyordu  babam Resulé Memil’i, tokatladığını duyunca; kardeşi Halilé Memil ölünce, onun karısı annem Zelhan’ı almış babamı, babası yerine koymuş, amca oğlu Hüseyiné Halilé Memil babama çok düşkündü, hep peşindeydi, arkasını kolluyordu. Öyle ki kimse Hüseyiné Halil  demezdi, babamın boynuna atıp Hüseyiné Resul (Resul’ün oğlu Hüseyin) derlerdi, abim Hasan’a da aynısını diyorlardı. Gözünü sevdiğimin Hüseyin’i Hz. Ali gibi yetişti, a o Selo’yu derenin orda yakaladı, dövüyor da dövüyor. Akşama muhtar, bekçiyi gönderdi ‘Useyne Resule gelsin, niye bu adamı dövüyor?’ ‘get söyle, gelmiyorum, muhtar da haddini bilsin, yoksa onu da döverim.’ eee muhtar  ‘eree bunlar Talo soyundandır, adam öldürmek onlar için bir şey değildir’ korkusuyla bir şey yapmadı. Evler Kasman Yaylası’nda, Bingöl Dağı’ndaydı, haber geldi Berto’yla oğlu Ali Rıza sizin eve girmişler, evde kimse yokmuş, sade veyvi Selbi, abim Hasan’ın hanımı çene Selimé Mustafaé Mümin varmış, açmamış kapıyı bir hayli dayanmış.’;‘neden eve giriyorlar?’;‘neden mi? Ya kilerden yağ, peynir, ekmek çalacaklar ya da Selbi’ye kötülük edecek, ırzına geçecekler. Asıl mesele babalarını, Memil ağayı gönderemedik, çocuklarını gönderelim Badan’dan. Çe Resul’ün,  Memil’in ocağını lekelemek. Allah’tan Selbi’nin yanında bir kadın daha varmış da bağırıp, çağırmışlar, onlar da çekip gitmişler. Köylüler haber getirdi, ben, abim Üseyin, hemen yayladan döndük. Berto dediğimiz de evli, tek gözü görmeyen bir adamdı. Mezredeki evine giderken Berto’yu, a o köprünün orda, yolda yakaladık, abim Üseyn ‘eree, eroo lace hero, hera; gelin eşekoğlueşekler’ bir girişti, bir temiz dövdü, ben de küçüğüm ancak adamın oğlunun başına vuruyorum. O, abim Üseyn olmasa Badanlılarla baş edemezdik. Badanlılar arazi için babamı mahvettiler, öldürdüler. Babam, depremde evin altında çok sağ kalmış, yardıma gidiyorlar, veyvi Nace’nin babası Hüseyiné Alié Sormemedan enkazı kaldırmaya çalışan Badanlılara ‘Resule Memil ağanın sesini duyuyorsun değil mi? Bakın ses bu yandan geliyor, demek başı bu tarafta, niye toprağı o tarafa, terse atıyor, yığıyorsunuz?’ diyerek babamın ayak tarafındaki toprağı alıp başının olduğu tarafa attırmış, nefes almasın, ölsün diye. Eğer babam, bir gün önce benimle yaylaya gelseydi, ölmezdi. Dakıla Zelhan, annem bana ‘laooo, piyi bırayemi, Kemo, git söyle babana, yaylaya gelsin, köyde kimse yoktur ona bakan, aç kalıyor’ dedi, dediğimde ‘tamam, yarın ben de yaylaya seninle gelirim.’ Kalktık beraber deré Mengel (Badan Deresi) üzerindeki köprüyü geçtik, birden durdu… sen git, dedi bana, bak arkadaşların geliyor, haydi katıl onlara. A o köprünün oradan geri döndü babam. ( Babasıyla ortak noktasını; aynı şeyi yaptığını itiraf ettiğin farkındasızlığında) ben sana bir şey diyeyim  esasen tek başına kalmayı severdi babam, herkes yaylaya giderdi bir o evde kalırdı, kendine çok güzel bakardı.’

‘sen babanın yanında sigara içiyor muydun?’

‘olur mu ya? O zaman ev damında hiç kimse sigara içmiyordu babamdan başka. Bir gün abim Üseyn’e demiş ‘git Karlıova’ya iyi bir tütün gelmiş, bana tütün getir.’ O da gitti, getirdi.

‘amcam Hüseyin gitmiş mi? Hayret, dedeme kim para veriyordu?

‘nasıl? ’

‘babana para nereden geliyordu, nasıl geçiniyordunuz?

ma yağ satıyordu, dorak satıyordu, hayvan satıyordu. Böyle şeyleri satıyordu.

‘ot satıyor muydu?

‘yok, ot ancak bizim mala yetiyordu.

‘kime sorsam, babanın, Resul Ağa’nın bütün gün oturduğunu söylüyorlar, iş yapmıyormuş.

‘hayır, hayır! Çok iş yapmazdı doğru, fakat iş yaptığında çok güzel yapıyordu. Komşular perişandı, arsaları yoktu. Onlarla, Badanlılarla iyi geçirmek için, şey… Kapı önündeki şeyi! Tarlayı veriyordu. Diyordu gelin biçin, gelin bostanı yapın beraber yiyelim. Böyle bir şeyler yapıyordu.

‘bu durumda oturuyormuş hep. Bir de sık sık yemek mi yiyordu, sizler gibi? Büyükbabama bak sen, sigara iç, çay iç, otur. Güzel iş.

‘çay o kadar yoktu.

‘ne içiyordu? Ayran mı?

‘ne verilerse onu içiyordu. Ben de Kasman’a gidip geliyordum. Dayımgile, halo Yusuf’a. Bir seferinde bunların (ananın) evine, çe Talu’ya gittim. Merdivenle yukarı çıktım, çene Küçükağa böyle oturuyordu. Ben gittim yanına oturdum. Dedi ‘Eree baoo, to lace kama, sen kimin oğlusun?’ dedim ben Resule Memil’in oğluyum. Ma dedi ‘eee neye gelmişsen, kim göndermiş? dedim ‘babam beni gönderdi. dedi git çe Talu’dan, Efendigilden kahve değirmeni getir, a bu kahveyi çekelim.’ Ondan sonra Efendi, ananın babası geldi, böyle sırtıma elini vurdu, dedi ‘Emine, bu kimdir?’ Sonra kahve değirmenini verdiler, ben çıktım, geldim.

‘kahveyi nereden almıştı büyükbabam?

bilmiyorum.

Öleng’den Elif hala geliyor muydu Badan’a? Elif hala ile büyükbabanın arası nasıldı?

‘iyiydi.” Konuşmayı pek sevmeyen babanın bariz özelliğiydi, eğer konuşmaya devam etmek istemiyorsa kısa ve net cevaplarla kestirip atması.

ya baba tamam da nasıl iyiydi? Elif hala ona para veriyor muydu?’

‘yok ya, babamın paraya ihtiyacı yoktu ki mal, davar satılıyordu, yağ satılıyordu parasız kalmıyordu vatandaş. Her sabah yayladan yemeğini; taze tereyağı, peynir, kaymak, yoğurdunu getirdiğimde o daha uyuyordu. Çok severdi, sonunu getirdi ya o uyku. Depreme de uykusunda yakalandı. O sabah erkenden kalkan annem… ondan sonra Zelhan aslan gibiydi. Mala gidiyor, davara gidiyor ondan sonra şunu yapıyor, bunu yapıyordu. Eyle çalışkandı; tuz çuval çuval alınırdı, mala vermek için. Kıl çuvaldan aldığı kaya tuzunu getirdi ‘a bu tuzu al, taşların üstüne koy, kuzular, hayvanlar yalasın, sonra a bu da babanın yoğurdu, ekmeğidir, götür.’ Ben önce yemeğimi yedim; dorakla ekmek, çayımı da içtim, tuzu kuzulara verdim. Kalan tuzu da cebime koydum, babamın yemeğini aldım gidiyorum, birden, hiç olmamış bir şey oldu, ayağımın altındaki yer, toprak az öteye kaydı, böyle o yana bu yana gittim geldim, az daha yere düşüyordum. Giyime kuşama, güzelliğine zaafından, bir kadife elbise için babama arsa sattırmış annem Zelhan’ın yola doğru koşarak  ‘heyvaho heyyy, benim ağam gitti, o geç kalkar’ feryadını duydum. Baktım! Selimé İbil yayla yolunda çırpınıyor, elini sallıyor ‘beri, beri gelin, gelin, Badan, deva ma köy harabe oldu, köy yok oldu.’ E ben bunu işittim, daha durur muyum? Hemen fırladım, ayağımda çarık var. Ne ayakkabısı, çarık, koştum gittim. Cebimdeki çaputa sarılı tuzu aldım attım, babam beni gördüğü zaman, sarılır, tuz babama gelir acıtır diye. Eve çe Resul’e geldim ki  duman beni almasın ev yok, yerle bir, toz toprak, taş, tahta birbirine karışmış; çıkartmışlardı babamı, kapının önüne koymuş üzerine de yorgan örtmüşler. O zaman… Oooyyyyy o zaman… O zaman… O zaman feleko felek, ne diyeyim sana. Ne olsaydı da yine de yaşamak isterdi babam. Boyu uzundu, sarışındı; çocuklarından, torunlarından hiç kimse benzemedi ona, belki biraz kız kardeşi hala Elif benziyordu. Kasman’da sülalede Efendi derdik biz; ananın babası Mehmeté Şerifé Ali duyunca babamın, amcasının oğlunun öldüğünü, atlamış atı Zülfikar’a, gelmişti. Ben on iki yaşındaydım deprem olduğunda, annen bir yaşındaydı. A o vakit, köylüler Efendi’nin bir kızı daha oldu diye konuşuyorlardı, ordan biliyorum...’

‘yıl kaçtı?

‘bilmem ben, yıl mıl, bilmemin faydası ne? Olayı hatırlıyorum yeter. Ooohfff ne bileyim ben, hangi gündü, hangi yıldı, hepsi aynıydı günlerin.bıkkınlığını saklamayan, yetim bırakarak yaşamının yönünü değiştiren 12 yaşında babasını elinden alan, Google amcaya göre 31 Mayıs 1946 Cuma günü saat 5.12’de olmuş deprem, askere gittiği, evlendiği yıl dahil yaşadığı hiçbir olayın tarihini, yılını, ayını, gününü, saatini bilme ve de merak etme bir yana, isteği de bulunmadığından altı çocuğundan hiçbirinin ne doğum tarihini ne nasıl doğduklarını hatırlamayan, bilmeyen baban, Efendi’nin kızının, annenin doğumunu hatırladığını söylediğinde mümkünatı yok, yanlış biliyor düşünceni doğrulayacak, depremin olduğu sene Efendi’nin doğan kızı çe Talu’nun  Luto (Lütfiye) su, hüviyettin Selvi’siydi. Allah’tan tarih mefhumsuzluğu yüzünden bocalayacağı “bugün ayın kaçı, günlerden ne, hangi yıldayız, hangi aydayız” sorularına muhatap “akli dengesi yerindedir” raporu altmış beş yaşından sonra gerekliydi yoksa….

….’babam depremde öldükten dört yıl sonra Mehemed Eli üç, Heydo altı yaşındayken altmış yaşındaki annem, çene Zeynelé Talo; Zelhan, biz çocuklarını bırakıp kocaya kaçtı; Dodan köyünde yaşlı bir adama. Amcan Heydo diyordu ki annem ortamızda yatardı benle, Mehemed Eli’nin. Ben çok iyi hatırlıyorum, Efendi’nin vurulduğu seneydi, Kasman, Bingöl yaylasındaydık. Haber geldi, Efendi vurulmuş, herkes gitti. İşte Efendi temmuzda vuruldu, o kışın değil birkaç yıl sonra ocak ayıydı, annem Zelhan gece aramızdan kalktı gitti, o kadar. Eyle gailesizdi annem, çocukların hepsi de ona benzedi, dünya yansın tek kendilerine bir şey olmasın… Kendini düşünürdü sade… Zelhan’ın annesinin babası…’;’baba! Zelhan’ın annesinin babası ne demek ya, annemin babası, ayyy beni de şaşırttın, anneannemin babası, büyük dedem desene.’

 he he… He o işte, Emeranlı bir Lolanlıymış, adını bilmiyorum.

 ‘büyük dedenin adını bilmiyor musun?

 ‘dee get kızım, ben dedemin adını bilmiyorum, şart mı? Bilmiyorum.; a bu baban neyi bilmiş ki onu bilsin, anneannesinin adı da Naze (Nazlı)’ymış. Apo Yusufé Zeynelé Talo, annesinin adını kızına, benim en has arkadaşıma koymuştu. Anneanne Naze, a o da çok geçimsizmiş, bunların soyu hep öyle geçimsizdi; çocukları apo Yusuf, babaannen emike Zelhan da öyleydi. Kocası Zeynelé Talo’ya yapmadığını bırakmamış, durmadan hakaret de ediyormuş ‘hera, eşek.’ Kocası, babanın dedesi Zeynelé Talo iki çocuğunu, karısı Naze’yi, köyü Kasman’ı bırakıp tahminen 1910– 1920 arası bir yılda, bir sabah çekmiş gitmiş…gidiş o gidiş, bir daha dönmemiş. Ne haber ne de bir şey… Mezarı nerde kimse bilmiyor. Ama evlenmiştir, Mala Feran erkeği kadınsız yapamaz. Ma o da sorumsuz, bencilmiş, geride iki çocuk, ne olacak halleri diye düşünme yok, kızı Zelhan gibi, bırakıp gitmiş çocuklarını.

‘alkışlanacak hareket. Baba, deden çok akıllıymış. O dar çevrede, kapalı yerde, onca akraba arasında kafayı sıyırmadan, çekmiş gitmiş. Sorumsuz değil, onca şey görmüş geçirmiştir, bakmış ki herkes aynı hayatı yaşıyor, çocuklara birileri bakar, çünkü köy aynı kökten üreyenlerin vatanı. Adamcağız o zamanda kendine dayatılan hayata karşı çıkmış, oraya sıkışıp kalmamış, yeni ufuklara yelken açmış.’

‘hele bak, karıyı, çocuğu bırak git, olur mu? Dayım Yusuf, annem Zelhan çok küçükmüşler babaları gittiğinde, köyde erkek çocuklar babalarının ismiyle çağrılır, tanıtılırdı ya dayım Yusuf’a Yusufé Zeynelé Talo demezlerdi, Yusufé Nazé; Yusufu Naze; Naze’nin oğlu Yusuf derlerdi.Mayemı, annemi Zelhan’ı, o komşumuz dul Fadime (Fade) ‘Dodan köyünden Seys Üseyin’in karısı ölmüş, adam seyittir, talipleri, musahipleri çoktur. Burada, Badan’da bu deli çocuklarının eline bakar durursun. Bu her biri cenvır, döven, her gün küfreden oğlanların elinden kurtul, Seys Üseyin’in, senin kıymetini bilecektir.’ diye, diye kandırdı. Kaçtığı Seys Hüseyin de anneme ne para ne bir şey verdi, anca hizmetini yaptırdı. Fade’nin kendisi de Seys Hüseyin’in oğluna, Gül dedeye kaçtı, Zelhan’ın gelini oldu, bir oğlan doğurduktan sonra da öldü. A o Gül dedenin karısı, Fade’nin üzerine kuma gittiği Güle baktı bebeğe. Ben annemi akıllı biliyordum…çok değerli bir kadın biliyordum; teyyyyyy… Hiç böyle bilmezdim. Halil öldü, çocukların perişan olmasın diye aynı ev damında yaşadığın kayınbiraderin Resul’le evlendin, bunda bir şey yok. Ama babam Resul öldükten sonra bu yaptığı? Resul’ün malının mülkünün üzerine otursaydın, gül gibi yaşasaydın.’

 ‘çözdüm ben bu sülale evliliklerini, eğer, evleneceği bir erkek bulunsaydı babaannem kaçmazdı ama çe Resul’de evleneceği kimse kalmamış ki.’

‘kızım ayıp, nasıl konuşuyorsun öyle, babaannen o senin.

‘yalan mı?

‘kız doğru diyor kızma! Annem; o kadın kocaya kaçınca hem yetim hem öksüz kaldık biz dört oğlan kardeş. O zaman kavga dövüş ne ev damlarında ne de köyde eksik olmazdı. Her evde bağırma, çağırma, nefret ederlerdi birbirlerinden ama ayrılmaz birlikte yaşamaya da devam ederlerdi. Her şey kavga için bahaneydi… Her şey. Dewa ma Badan’da yol boyunca suyun aktığı arkın başında köylüler durur, suyu kesip kendi tarlasını sularlardı. Sırf ‘eree laooo, kütik, daha benim tarla sulanmadı, suyu kesmişsin’ yüzünden küreği, tırpanı, baltayı eline alanın çıkardığı kavgaları anlatsam oooo… haddi hesabı tutulamayacak kadar çok kavganın, dövüşün, kardeşi kardeşe vurduran olayların en bilinenlerinden Taloé Mustafaé Ağa’yla, Zengel’e yerleşmiş Ağaé Mustafa arasında geçendir; efendime söyleyeyim; Ağustos ayında Zengel’den gelen ark suyuyla dolan yapay Ağa gölünden Kasman’ın Emeran sınırına yakın arazilerini sularken, birden suyun kesildiğini görünce o sıcakta ark boyunca yürüyüp kan ter içinde bir saatte göle vardığında kardeşinin, arkın başında kestiği suyla tarlasını suladığını görünce ‘ya Hızır’o Galo, tarlayı suladığımı biliyordun, bu sıcakta beni buralara yürüttün, eree vicdansız bırak suyu.Hele şuna bakın! Demiyorsun arkada birileri de vardır. Hama tek senin arazin mi susuzdur? Bize tarla sulayacak su bırakmıyorsun...’,’önce ben, sonra sen sulayacaksın. Hak budur, çünkü suyun başı burasıdır, benim arazimdedir, benim gölümdür..’ atışmalarıyla alevlenen tartışmada Taloé Mustafa Ağa’nın kardeşi Ağaé Mustafa tarafından dövülüp, dermansız vaziyette dewa ma Kasman’a dönmesiyle, amcalarının babalarına  yaptığı haksızlığı öğrenince silahlanıp atlarını Zengel’e  süren oğulları,  yolları üzerinde silahını, kılıcını kuşanmış Taloé Mustafa görünce ‘piyimi sen ne ara ve niye geldin? ‘;’Haydi, bende geliyorum ’;’bu yaşlı halinle sen niye geleceksin? Biz gider, hesabını görür, amcamın anasından emdiği sütü burnundan getirir, döneriz.

 ‘eroo, siz kardeşler bir araya geldiniz, kardeşimi dövmeye gidiyorsunuz. Kardeşim Ağa haksızdır ama tektir, ben de kardeşimin yanına gidiyorum, siz Talo’nun oğullarıysanız biz de Mustafaé Zeynel’in torunlarıyız. Hele bir gelin kim kimin anasını… (Ela benre kam nano maa kami) belli olsun’la kavgayı önleyen Talo’nun inatçı kardeşinin suyu bırakmasını sağlayamadığı şartlarda; akşama kadar uğraşıp elde kürek Mengel köyünün alt tarafından; Aradzani (Murat) Nehri’nin sağ kollarından, Emeran’ın üst kısımlarında Güllüce Çayı’nın da kendisine katıldığı benim deli dolu avare nehrim deré Mengel’in; suyunu Kasman’a getirip; çayırını, tarlalarını sulamak için hem dedem Memil’in kardeşinin oğlu hem de dayım (Xalo– halo ma) Yusufé Zeynelé Talo’ya yardıma giden abim Useyin’in, Uso’nun peşine takıldığım, hayvan peşinde dağ tepe dolaştığım, tarlada tırpan, ot, saman çekip, biçilen otları bağ, hayvan pisliğinden tezek yaptığım  çocuk zamanlarımda, babam yok ya öyle bir yokluk içindeydik ki abilerim, karıları, gelinler sandığa kilitledikleri ekmekleri kaçırıyorlardı biz Resulé Memil ağanın çocuklarından. Sadece bizim ev damında değil Kasman’da, Badan’da, diğer köylerde herkes, sacda pişirilen ekmeği ortadan kaldırıyor, nereyi uygun görüyorsa oraya saklıyor; yemek vakti gelince sayılı çıkarıyorlardı. Belki inanmıyorsun ama teyzenin kaynanası öyle bir kadındı ki demişti Üseyne Gaborj, açlıktan ekmeği kilitlediği sandığın önünde kırıntıları toplayıp yiyen torunlarına da acımazdı, zaten torunlardan biri de açlıktan, şimdi diyorlar ya bakımsızlıktan öldü. Senesini bilmem, babam öldükten sonraydı bir kıtlık… bir kıtlık başlamıştı tarif edemem. Nereye gidiyoruz?’ dedim ‘Hınıs’a’ dedi abim Hasané Halil, Hınıs’a lo, buğday, ekmek aramaya. Bindik, Karkapazar seferinde büyük dedem Memil’in el koyduğu kağnı arabasına, açlıktan takat, hal yok, öküzleri sürelim, öyle bir perişan haldeyiz. Çorak, ağaçsız bir köyden geçiyoruz, zaten Kürt köylerinde ağaç göremezdin, kadının biri bahçede kapıya az uzak ocağın önüne oturmuş, yakmış ateşi, koymuş üstüne sacı ‘laoo, bıra, Kemo, Kürt köyüdür burası, bak, şu ekmek pişiren kadın yüzü temiz, iyi birine benziyor, git yanına Allah rızası için de, ekmek iste, al, gel.’ Atladım kağnıdan, yaklaştıkça pişen ekmeğin kokusu midemi çalkalıyordu. Kürt köylerine, Karkapazar’a tırpana gittiğimden Kürtçe konuşmayı öğrenmiştim, dedim ‘xwişka min; bacım Allah’ın yolcusu, Hz. Muhammed Mustafa’nın kuluyuz, açız’, kadın üç dört ekmek verdi, o ekmeğin kokusunu, karın doyuran sıcaklığını, tadını bugün dahi hatırlarım. Malımız, davarımız vardı, yok değildi ama tereyağını toplayıp celeplere, çerçilere satıyorlardı, bir gün doya doya yiyeceğimiz Zerfet yapmadılar; dorak, ekmek…dorak ekmek. Kaşık, çatal ne? Yoktu ki. Hase Çarık, ağaç getirirdi ormandan, kaşık yapardık. Çe Resul’de veyvilerin; ne veyvi Selbi’nin ne veyvi Nace’nin gamı değildi temizlik, bitler, pireler gözümü çıkarıyorlardı. Altımda uzun paçalı bir tuman (don) üzerimde demeye bin şahit lazım gömlek diye bir bez. Beş sene bir gömlekle gittim, geldim Kasman’daki ilkokula. Yine bir gün abim Hasan ‘eree Kemo, Öleng’e git emıke (halan) Elif’ten biraz para iste, alışveriş yapalım şeker, sabun, un, hayvan alalım.’ Dedim, ayıp değil mi? Ben, üstüm başım bu halde nasıl gideyim? Para lafını duyan abim Üseyn, Leyla’nın babası gitti Hesené Memet Ali Cafer’in gömleğini ‘Öleng’e gitsin gelsin, hemen getireceğim’ sözünü vererek aldı, getirdi ‘giy bunu, git.’ Bana güvenmediğinden (Ali) Eli Kamoru’yu da başıma yaver diktiler, gittik. Ne para ne pul ne de yüz verdi, sadece iki buçuk lira Eli’nin eline emıke(a) Elif, o kadar, anlayacağın bir işe yaramadı gidişimiz. Abim Hasan çalışırdı, yorulurdu. Baharda tırpan çeker…çeker, böyle otları üst üste, üst üste balya yapardık. Bir bakardım tırpanı koymuş yanında, lastik ayakkabılarını çıkarmış, dayamış sırtını otlara uyuyor, yılan mı gelir, akrep mi geçer, sokar, korkmazdık hiç. Ben okula gidiyorum, çalışmıyorum , aklıma eseni yapıyorum diye kinleniyordular çe Resul’dekiler diye düşündüm hep. On altı yaşındaydım, bir baktım abim Hasan  ‘Kemo, Kasmanlılar, Erzurum’a tırpan almaya gidiyorlar sende git.’;‘Ne işim var benim, ev damı tırpan dolu.’;Eree Kemo, akla bak, bozulmayacaklar mı? Boş boş oturacağına, git işte.’ Allah Allah, o ne meseleydi ben bu yaşa geldim hala anlamış değilim. Herhalde gitsin yolda ölsün, ben de kurtulayım diye düşündü.

‘yapma baba ! O kadar kötü olabilirler mi? Belki tırpan ucuzlamıştır, onun için demiştir.

‘kızım, kızım, kim, niye, nasıl öldü Kemo derdi ki kimse peşine düşmezdi, öldün, öldün… Tamam. Babamın arsalarını da bir güzel üstlerine alırlardı. İbi Rısk’la birlikte gittik Erzurum’a, tırpan aldık, ordan başka bir dükkana girdik, orda host vardı, tırpanı üstüne koyup bileylediğimiz, dövdüğümüz bir taş diyeyim. İbi Rısk, sen onu, arada derede çal. Çıktık dolaşırken çarşıda ‘eree Kemo ben host çaldım.’ Biz dolaşırken bir baktık dükkan çalışanları bulmasın mı bizi? Nasıl bir dayak attılar, paramparça ettiler İbi Rısk’ı. Biz çe Resul uzun boyluyduk. Amcam Halilé Memil’in boyu iki metreymiş, babası Memilé Talo gibi, karısı, yani nenem ölünce…

‘adı neymiş babaannenin?

‘tooo hooo, ahret sorusu, seksen, yüz yıl geçmiş, ne bileyim.

‘ne demek ne bileyim? Yüz yıl ne, taş çatlasa senden yirmi yıl önce ölmüştür, insan babaannesinin adını bilmez mi?

‘bilmez, bilmez, görmedim ki. Ben varken o çoktan ölmüş. Öyle çok derdin, açlığın, fakirliğin arasında nenemin adı ne diye sormak aklıma gelmedi. Hem çe Resul’de ne adı ne de bahsi hiç geçmedi. anlatısının ardından bir ay, belki daha da uzun bir süre babanın, babasının karısının adını, büyükbabası Memilé Talo’nun kaç evlilik yaptığını öğrenmek için çalmadık kapı, yapılmadık telefon görüşmesi, altüst edilmedik aile tarihinin yazıldığı kitapları bırakmamana, baktığın kitaplarda K(o)ürtegül’deki (1894, kimilerine göre 1895) gibi, diğer aşiretlerle çatışmaların, kavgaların, hatta ve hatta aşiretin ilk yerleşim yeri Sülbüs, Badro dağlarının eteklerindeki Dersim’in Civarık köyünden; her zaman mal gibi hiç görmedikleri, tanımadıkları erkeklere sattıkları kadınlardan şatafatlı bir düğün, yüklü bir başlıkla evlendirdiği erkek kardeşini gerdek gecesinde beğenmeyip, bir yolunu bulup evine geri dönen, o zamanda cinsiyet eşitsizliğinin farkına varıp, kendisine dayatılan kadere karşı çıkan devrimci karakterine, cesaretine hayran kalınacak, belki o diyarın ilk kadın hakları savunucusu olmasının, erkek hegemonyasına başkaldırmasının intikamını aile tarihini yazan tümü erkek yazarların ismini söylemeyerek, anmayarak aldıkları ihtimalini dışlamadığın Karsanu aşiretinden İlbayı Eliyi (Alié) Mura Bey’in kızının kaçtığını öğrenince “namusumuzu geri verin”le evini kuşatan “dönmeyeceğim” direnmesine, Haydaran aşiretinin oğluyla nişanlı küçük kız kardeşini kaçırıp, kardeşiyle evlendirerek karşılık veren Zeynelé Yusuf ağanın aşiret geleneklerine göre bu mala tecavüz barındıran saldırısı; Karsanu, Haydaran ve diğer Dersimli aşiretlerin başvurdukları Padişah’tan ferman çıkartıp Civarık’ı kuşatıp, yakıp yıkmaları, onlarca kişinin de ölümüyle sonuçlanınca, yapılan aşiretler toplantısında haksız bulunup geri istenen, kaçırdıkları İlbayı Eli’yi (Alié) Mura Bey’in küçük kızını “bizim namusumuz oldu, ancak mezardan alırsınız”la vermeyerek alınan kararlara uymadığından aşiretini, başına getirileceklerden korumak için; 1786 yılında 30, 40 hanesiyle birlikte yola düşüp Zeynel Ağa mezrasını kurarak yerleştiği Karer’in (Kığı) mirlerinden (beylerinden) Yazıcıoğulları’nın düşmanı aşiretlerce “Zeynelé Yusuf oradan çıkar, yoksa saldıracağız” tehdidiyle 1787 yılında “Kızılbaşlar geldi”yle karşılanacakları Ermeni köyü Darabi’ye, sonrasında İran– Irak sınırına doğru ilerleyen hat üzerinde Gımgım’ın, Mengel, Kuzik, Zengel, Emeran, Kasman, Badan, Muskan, Uskıran köylerine göçün; İmparatorluk ve sonrası Cumhuriyet coğrafyasında her mekanda; sarayda, Çankaya Köşkü’nde, köylerde, kasabalarda, evlerde aşiretler arasındaki ve ailelerin ve aşiretlerin kendi içindeki husumetlerinin, kavgalarının, birbirlerine, Padişah’a, hükümete, yönetimlere, yönetenlere ihbarların, iftiraların, çatışmaların, ölümlerin; Mala Feran aşireti liderlerinden Selimé Ağa’nın öldürülmesinin sebeplerinden, masallardan insanlık tarihine ne kadar dönüm noktası, savaşlar, kırılmalar, zaferler varsa hepsinin başrolüne yerleştirilmiş, starı yapılmış; sadece Adem’i cennetten kovdurmakla kalınsa iyiydi, Homeros’a, 10 yıl süren, son bir aylık dönemini en ince ayrıntılarını anlattığı İlyada ve Odysseia destanını yazdıran; Antik Yunan’da Truvalı Paris’in Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helen’i kaçırmasıyla Akhalıların, gelinleri Helen’i geri almak için saldırmalarıyla başlayan Truva Savaşı’nda; yeri titreten Tanrı Zeus’un korumasındaki Hektor’un gücü karşısında yenileceklerini düşünen Akhalıların, kendisine onur payı verilmiş güzel Briseis’i elinden almasına kızdığından savaşa katılmayan Yaşlı Nestor’un;

“… Haydi vakit varken gel,

  Güzel armağanlar, tatlı sözlerle alalım gönlünü” seslenmesine;

 “Ateşe değmemiş yedi tane üç ayak,

 On külçe altın, 20 tane pırıl pırıl leğen,

 Ödül kazanmış sağlam ayaklı on iki at,

 Yedi Lesboslu kadın vereceğim elleri her işe yatan,

Briseis’i kız da olacak içlerinde.

Argoslu Helene’den hemen sonraki,

En güzel yirmi Troyalı kadın alsın kendine

Üç tane kızım var sarayımda Khrysothemis, Laodike, İphianassa

Ağırlık vermeden alsın istediğini…” karşılığını veren erlerin başbuğu Kral Agamemnon’un, savaş meydanına geri dönmesi için Akhilleus’u ikna etmek için vaad ettiği, tarih boyunca Antik Yunan’da da ödül, armağan, ganimet kullanılan, ismini, hikayesini duymadıkları, bilmedikleri kadınların; tatlı, albenili başka bir meyve yokmuşçasına mütemmim cüzü yapılmış; dayanılmaz işkencelere maruz kalan Prometheus’un, ateşi Olimpos’taki tanrılardan çalması benzeri; hangi mantaliteyle böyle davranıyor denilemeyecek sorgulanmazlık – Albert Einstein gibi; Spinoza’nın tanrısına mı inanmak lazım?–  kutsanmışlıkta yarattığı evrenle ilgili, kendisinden başka bilgi sahibi tek varlık görmek istemediğinden “5N1K”yı sildiğinden olsa gerek, onayını almadan kendilerine yasaklandığını bilip bilmedikleri de muamma meyvenin tadının merakına yenilen Havva’yı, Adem’le cennetten kovduran; Zeus’un, Akhilleus’un ebeveynleri Peleus ile Thetis’in düğününe davet etmediği tanrıça Eris’in, düğünü mahvetmek için “en güzel olana” diyerek ortaya fırlatmasıyla, tanrıçalardan Athena, Hera ve Afrodit’in; aralarında en güzelin kim olduğuna karar vermesini istedikleri, bulutları devşiren ölümsüz Zeus’un, seçimi kendisinin değil, İda Dağı’nda yaşayan çoban Paris’in yapacağını söyleyerek tanrıçaları Hermes’in yol göstericiliğinde yanına gönderdiği Paris’in, Hera’nın, Avrupa ve Asya’nın krallığı, Athena’nın savaşta kullanabileceği bilgeliği ve yetenekleri vaadini değil de dünyanın en güzel kadınının aşkı vaatli (ki bu kadın Yunan Kralı Menelaos’un karısı Helen’dir) Afrodit’e vererek Truva Savaşı’nın fitilini ateşleyen hiç anlatılmadığından kötü cadının Pamuk Prenses’i kandırmak için sepetine doldurduğu, Newton’a yer çekimini bulduran, Steve Jobs’a servet kazandıran Apple’ın, Elma’nın baş belalığından bihaber; kaderlerini değiştiremeyen, değiştirmelerine izin verilmeyen Mala Feran, aşireti kadınlarının; ne adlarına, kökenlerine ne anne, babalarının, kardeşlerinin kimliğine ne sürekli göç, çatışma ortamında kocaları öldüğünde, öldürüldüğünde kayınbiraderleri, kocalarının amcalarıyla evlendirildiklerinde ne hissettiklerine, düşündüklerine, yaşamlarına hangi şartlarda devam edip, hangi kapılarda süründüklerine, nasıl evlendirildiklerine, nasıl öldüklerine dair bilgilere, izlere ulaşmak bir yana, adeta yok sayılmaları; maruz kaldıkları tahminleri bile aşacak aşağılanmaların, gaddarlığın ve zulmün gizlenmesinden başka bir şeyin belirtisi değildi. O yüzden zavallı kadınlara yöneltilen “niye boyun eğdin, niye karşı çıkmadın, niye terk etmedin” bombardımanlı altı doldurulmamış cümleler…çözümler sunanların; Zengelli Velié Ağa’nın Kasman’daki amca oğlu Velié Mustafaé Talo’nun kızı Gülnaz’dan doğan beş kızı dışında; çene Küçükağa ‘ben öldükten sonra da çıkarmayın’ dediği, birlikte gömüldüğü boynundaki siyah boncuğu vermiş halası Karerli Alié ikinci Zeynel’in kızı, Küçükağa’nın kardeşi Zerif’in doğurduğu, adı unutturulduğundan ey okuyucu, bilinmeyen, her okuduğunda; duygudan, vicdandan bihaber; dağdan, taştan, kavgadan, gürültüden bol bir şeyi bulunmayan sevgisizlikten, düşmanlıktan beslenen bu diyarda, İslam Coğrafyasında değil de başka bir diyarda doğsalardı yalnızca kendilerinin değil, başkalarının da  kaderlerine yön verecek kudrete erişebileceklerinin kanıtı Habeş kültüründe anlamı “bu şekilde değil, böyle değil” Makeda; İslam’da Belkıs; Matta İncil’inde “Güneyin Kraliçesi”; Luka İncil’inde Süleyman’a götürdüğü üç hediye altın, baharat ve değerli taşların yansıması altın, buhur ve mür’ü verdiği bebek İsa’yı reddedenleri de yargılayacağı söylenen “Meryem’in habercisi”, kendini beğenmişlere “kim olduğunu sanıyor, Saba Kraliçesi mi?” ayarı verdiren Saba Melikesi Belkıs; aklına düşsün diye Belkıze ismini yakıştırdığın kızını kendi elleriyle öldürmesi gibi babalardan oğullara mirasmışçasına; dünden bugüne devrettirilen, adı hatırlanmayan yüzlerce, binlerce kadını hayatından etmiş, yapanın cezalandırılmadığı, devlet, toplum, aile destekli cinayetlerin sürekliliğine muhataplığın korumasız, çaresiz kadınları sindirmesini, susturmasını algılamaları cidden, çok mu zor? Ahhh Belkıze ahhh ‘ a o Velié Ağa kim biliyorsun, amcan Hasan’ın mezar taşına yazılmasını istediği “candır dayanmaz cefaya, güldür bir gün solar” onun lafıydı. O kadar çok ağrı çekmiş ki a bu lafı söylemiş, altında kuvvetli, doru bir at var idi, Cibranlılarla çatışmaların birinde ayağından kurşunlandığından, amcasının oğlu Mehemed Halité Ali’nin – mezre ve yaylalar içinde ilk oturana göre isimlendirildiğinden –  mezre Eliağa’daki evine gelmiş, bakımı orada yapılmış fakat sakat kalıp topalladığından yanında hep kendisini ata bindiren, indiren, işlerini gören bir hulam (hizmetli) taşımış. Cahiliye devrinin, ataerkil kültürün mihengi; yan unsurları değişse de “avradın” yerini hep koruduğu, günümüz revizesi; para, silah, iktidar, karı; ev, araba, hatun, cep telefonu ya da su… Para… Kadın (karı) sesi oldurulan; ihtiyaç duydukları üç materyal “at, avrat, pusat (silah)” yanlarında olsun da tek, geri kalan her şeyin eğitim, kültür, medeniyet, bilim, ilim ve irfanın fasa fiso sayıldığı her ataerkil soyda, aşiretteki erkekler gibi kadınlara;  kavga dövüşe; şehirde, köyde, yurt dışında nerede olunursa olunsun ev damlarında ardı arkası kesilmeyen günde en az on kere duyulan, sorulan ‘ne yiyeceğiz, yapsaydın ya şöyle yağlı, iri etli bir yemek, çörek… ne var yenecek…ne yemek yaptın…bir şey yoktur ağzımıza atalım…içelim, hele bal, kaymak, kavurma çıkar’ desturlu yemeye, içmeye düşkün öyle ki bir gıdıkı (oğlakı), çok sevdiği koca bir tepsi Zerfeti tek başına yiyen, akrabalarına ‘koynunuza genç alın, genç nefesi koklayın ki genç kalasınız,  kadın, evlilik dar ayakkabı gibidir (zevaj sol teng o) sıktı mı çıkarıp atmaktan başka çare yoktur’ nasihatini vermeyi de unutmamış ulu bilgelerden Zengenli Velié Ağa babayiğit, omuzları geniş, güzel bir adamdı, namı vardı, bir köye, bir haneye geldiğinde “Veli ağa geldi” denince ayakkabı giymeye fırsat bulunmadan çorapsız koşulur, karşılanırmış.Bir defasında dewa ma Kasman’da, çe Talu’da, akrabalar toplanmış konuşuyorlar, kız kardeşi Rukoş’la evli Mehemedé Alié Alié Mahmut güzel taklit yaptığından ‘zama (damat) hele kalk, bize Velié Ağa’nın taklidini yap’ dediğinde babam, Efendi, o da kalkmış, yürüyüşünü, sesini benzetip ‘eree bao, Şerif’le taklide başladığında dışarıdan Velié Ağa’nın sesi duyulmuş ‘ eree…baoo Şerif’ içerde Mehemedé Ali, dışarıda Veli Ağa, Şerif diye bağırıyorlar. Dışarıya taşan gülüşmelerden mevzuyu anlamış, kızı Belkıze’yi öldürmüş Velié Ağa’yı, karşılamaya koşanlar arasında saklanmaya çalışan Mehemed Eli’ye ‘ulan şerefsiz, utanmadın, amcanın taklidini yaparken, alay ederken, al bu atımı götür, güzelce derede yıka getir, bu da senin cezandır’ demiş. Ma, a bu Mala Feranların, Hurumluların gaddarlarından Velié Ağa’nın iyi bir başlık alarak ağabeyinin oğlu Alié Mahmuté Ağa’yla nişanladığı Belkıze; kuma gideceği epeyce de yaşlı amcasının oğluyla evlenmek istemediği gibi sürülerine bakan, doğru yanlış bilmem öyle deniyor, çobana gönül veriyor, kaçmak için plan yapıyorlar. 30 haneli bir köyde kızının çobanla kaçacağının haberini alması zor olmayan Velié Ağa ‘Keko ma, bıra, ben nam yazdırmış Mustafaé Zeynel’in torunu Zengenli Ağa’nın oğlu Veli’nin kızı çobana kaçmış dedirtmem. Eliye Mahmut (Alié Mahmuté Ağa), sen de nişanlının, helalinin seni boynuzlu hale düşürmesine izin vermeyeceksin. Ailemizi, namusumuzu lekeleyecek böyle bir rezalete göz göre göre izin vermem, şanıma yediremem. Benim kızım, böyle bir şeye nasıl tenezzül eder, yapar? Beni, atasını, velinimetini dinlemiyorsa, köy yerinde başımı öne eğdirecekse, ölümü de hak etmiştir. Bu aile namusu işidir, tek başıma hakkından gelemem. Senin de nişanlındır, yardım edeceksin.’;‘Apo, piyimi, vazgeç, bırakalım gitsin, günahına girmeyelim, öldürmek nedir? Hiç baba kızına kıyar mı?’ dese de Eliye Mahmut, amcasının ‘eree kulakların duymaz, ne dersin sen! O benim kızım olsaydı babasına, şerefine kıyamazdı.’ öfkesine söz geçiremez. Bir akrabasının Zengel’in karşısında mezre Pıtıka’daki heyr (hayır) yemeğine karısı Zerif’i ‘gitmeyeceğim, sen git, hiç olmazsa birimiz gitsin, ayıptır”la gönderip yeğenini çağıran Velié Ağa’nın, babasının planlarından habersiz, birkaç parça eşyasını koyduğu heybeyi kapı arkasına çakılmış çiviye asmış, sevdiğinin gelmesini sedirde oturmuş bekleyen Belkıze, odaya nişanlısı amca oğluyla babası girince, başına geleceği anlıyor, babası gibi babayiğit, iri yarı Belkıze, kendisini yakalamaya çalışan amcası oğlunun elinden kurtulup, kapıyı açma hamlesine giriştiğinde baba çelmesiyle yere kapaklanıyor. O an itibarıyla hiç yaşamamışçasına adı anılmayan, unutturulan Belkıze’nin boğazı sıkılarak ya da ağzına yastık kapatılıp boğularak mı nasıl öldürüldüğünü bilen yok.’

 ‘peki, Zerif ? ya nasıl olur, kızını öldüren adamla yaşamış, koynuna girmiş, bu olanlar, aklıma mukayyet olamıyorum…

‘ya ne yapacaktı ?? Kızını öldüren derazası, akrabası, aynı soy. Akrabasını mı ihbar edecek? Hele şunun dediğine bakın, lolıj mısın sen? Onca çocuk, aralarından biri ölmüşse ölmüş ne olmuş ki kadardı değeri bizlerin, kadınların, çocukların. Alevi, Sünni fark etmez her evde en az altı, yedi, dokuz çocuk, yoksulluk, yalnızca aşiretler, mezhepler arasında değil, ev damında, köyde akrabalar, köylüler arasında da kavga, dövüş; hayat ve ölüm anlık, sabah yanında uyandığın, düşmanın  köye saldırısında, akrabayla kavgada, yolda eşkıya baskınında, çatışmada hayatını kaybettiğinden akşam yanında değil; gece kucağında salladığın çocuk, süt sağdığın komşun sabaha hastalanıp ölmüş. Her an, her gün ölüm var… ölüm. Yas tutacak zaman? Saime’yi gömen Sara teyzen, Leyla’yı gömen çene Küçükağa, Fazıla’yı gömen amojın Zehra, Abbas’ı gömen amojın Fatma, yas mı tuttular? Aynı gün mala gittiler, süt sağdılar, yayık yaydılar, çamaşır yıkadılar, ekmek, çay yaptılar, misafir ağırladılar. Şimdi ki gibi ölenin her gördüğünde ciğerini sızlatan yaşadığını hatırlatan, anımsatan bir odası, bir eşyası, oyuncağı, giysisi kalmıyordu ki ardından belki diğer çocuklar almasın diye yatak altına saklanmış tahtadan bir oyuncak, bir entari, bir tıman olurdu, küçülünce diğer çocuğun giyindiği. Neye bakıp, neye sarılıp da bu kızın, oğlun, adamın, kadınındı, diye ağlayacaksın. Ben demiş Zerif, çene Küçükağa’ya ‘şüphelenmiştim adamdan, kıza kötü kötü bakıyor, için için kin duyuyor ‘ bemrad, beni rezil etti aleme. Veli Ağa’nın kızı bir çobanla olur? Sildi beni, bende onu sildim’le   sabahı, sabah ediyordu’;’ etme, kız bütün gün gözümün önünde iş, güçte, iftira atıyorlar, yatışmıyordu kalbi herifin. Ama Hz. Ali biliyor, kızını öldürmez, o kadarını da yapmaz diyerek kalktım gittim mezre Pıtıka’ya.’ Bu Velié Ağa, evlendiği Ermeni bir kadını, Akçik’i de öldürtmüş. İslam dininin, Arap kültürünün çok eşliliğini benimseyip, öncüleri ehlibeyt erkeklerinin, Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin yolunu yol kabullenen, bir gece bir hanımının, diğer gece kumasının, belki ev damı dışında bir başkasının koynuna giren Mala Feran erkeklerinin neredeyse tamamı, altıncı kuşağa kadar en az iki evlilik yaptığından Veli Ağa….

….sen var ya ancak sosyal medyada bir haber, web sitesinde konuk yazar olursun, ötesi yok derken, iş yerinde oda arkadaşın Adnan, haksız değilmiş, o kadarlık bir yazar olabilen sen, duyguları parçalı bulutlu yazar müsveddesi Veli Ağa insanlıkla ilgisi olmayan bir mahluk ya, önce bunu bir yaz. Senin katil  karaladığına, Mala Feranlılar aile tarihleriyle ilgili kitaplarında ‘Talo oğulları Veli Ağa ve Memil Ağa sanki birer cisimli heykel idiler. Memil Ağa’nın nükteleri çok ince ve zarifti… Zengelli Veli Ağa cesareti, yiğitliği ve zekiliğin yanında çok yemek yemesiyle de ün yapmış bir amcamızdı… Bu değerli ve sevilen amcamız…’ övgülerini yağdırmışlar. Şaka mısın? Öyle zekilik batsın. Sakın! Katillerin sevildiği, saygı gördüğü başka bir memleket arasan bulamazsın diye başlama. İşte o an, sana; dünde ve bugünde; başbakanın, bakanların onca gencin asılmasının onca muhalifin faili meçhul cinayetlerde yitirilmesinin sorumlusu devlet yetkilisi; Başbakan, Cumhurbaşkanı; onca Milli Birlik Komitesi üyesi, onca istihbaratçı, hakim, savcı, polis; Salim Başol, Ali Erverdi, Cemal Gürsel; Cevdet Sunay, Nihat Erim, Mustafa Kubilay İmer, Süleyman Demirel, Kenan Evren, Bülent Ulusu, Tansu Çiller, Murat Karayalçın, Mesut Yılmaz, Çevik Bir, Erol Özkasnak, Mehmet Ağar, Sedat Peker, Korkut Eken’in ardından tek bir kişinin söylemediği “bir koltuk için 19 erkek, 20 kız kardeşini, 17 cariyesini, annesini ve öz oğlu Murad’ı öldüren katilin cenazesine gidilir mi? Babam da olsa katil katildir” diyecek, dürüstlüğünün gereği babası III. Mehmed’in cenaze törenine gitmediğini resmi tarihin yazmadığı, 1603 yılında tahta çıkmış I. Ahmed’in 14. padişah olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nu, Hitler Almanya’sını, Mussolini İtalya’sını, Bolşeviklerin SSCB’sini, Doğu Bloku ülkelerini, Orta Doğu’nun BAAS, şu anda dünyanın pek çok ülkesinde “neyse ne, benim dediğim olacak” söylevli onca Trump, Erdoğan, Sisi, …, …,  majestelerinin, askerliğini benimseyenleri, spiral döngüsünde diktatoryal, otokratik, teokratik nasıl oluyorsa aynı zamanda da demokratik iddialı liderleri, rejimlerini hatırlatacak birisi çıkacaktır. Tehlikeli olansa hep vardı, var olacaklar düşüncesinde katile, katilliğe methiyeler dizerek “dünya kurulalı beri böyle” mantığında kutsayıp, kol kanaat gerilerek ‘işe gelen; bihaberlik’ konformistliğine, kolaya kaçıldığından, karşılaşılan sorunu çözmede de sorun yaratanı, karşıtını yok etmeye dayalı radikallik çare görüldüğünden, onlarca insanın ölümünü, sudan sebeple çıkarılan savaşları seyretmekten hicap duymayan kocaman bir kitlenin, dünyanın varlığıdır. Ülkene, topluma, ailene, sülalene, kendine saygıyı sağlamak için – az sonra da ne saygısı diye yazabilme ihtimalini dışlamıyorum –  sadece bir masumu hayatından ettiği ispatlanmış katili, katilleri değil, onlara meydan verenleri, suç işleten ortamı yaratanları da cendereleyecek deşifreyle, toplum içine çıkamayacak duruma getirmek, dünyayı elimizin altına getiren cep telefonlarının işgalinde, Jeff Bezos’un 11 dakikada uzaya gidip geldiği bu Alfa kuşaklı dijital çağın, ileri medeniyetin gereği değil midir? Biri indiğinde, diğerinin yukarıya çıktığı, diğeri yukarıya çıktığında o birinin aşağıya indiği, birlikte yükselip, inilemeyen tahterevalli ucundaki hayatta “indir lan beni”, “indirsene”, “çok kötü oldum” sesini duymayıp gıcıklık olsun diye kıçı tak diye yere vurdurma pisliğinde,ne yazık katilliği, katilleri kutsamadığında, zarar göreceğin, dışlanacağın mekanizmada güncelliği yitirtilmeden zihinlere itinayla yerleştirildiğinden bireyleri olduğu konumda…yerde mıhlatan; karşısına dikileni ya astırtmış ya öldürtmüş ya da tehcirlemiş devlet, beka, vatan, aile, namus, ar, onur için yaptım argümanlarına atıfla, kendini haklı gören on binlerce sebep, bahane sıralanıp niyeyse de saygı duydurulan babayiğitlik, kabadayılık, eşkıyalıkla bütünleştirilip ,  yüceltilen katillik müessesesi öylesine geçerli kılınmış, doğallaştırılmıştır ki insanları hayatından eden onca Topal Osmanları, Haluk Kırcıları, Ogün Samastları var etmiş, taçlandırmış bu topraklarda nice Akçikler, Belkızeler de kimselerin ruhu duymadan öldürüldüğünde; geceden yağmış yağmurun ılıklığı kaldırım taşlarında, sokaklarda, hava daha tam aydınlanmamış, sabaha karşıydı uyandım. Hep olageldiği gibi ölenlerden, öldürülenlerden habersiz uykusunun derinliğinde, sessizliğe sarılmış şehrin, nefes alıp almadığından kaygılı, kahve yaptım, bir de sigara yaktım; tek eksik belki de Sezen Aksu’nun klarnet eşliğinde söyleyeceği “Yarası Saklım; bir kırık gençlik hikayesi” şarkısının fonda çalmasıyken, boşluk gibi hareketsizliğin içinde, artık hiçbir şeye kalmamış inancımla, yüz yüze oturdum kendimle, tanıdığım acılarıma, bıkkınlığın çöreklendiği gözlerime bakamadı gözlerim… ne söylense kar etmediğinden dinlemeyeceğin şu andaki düşüncelerine, inancını yitirme safhasına ulaşman için hayatından onca yılın heder edilerek geçmesi mi gerekliydi? Çocukluğunda, gençliğinde sen de herkes gibi inanmadın mı hep, her anlatılana, anlatana, olana, yapılana, işte ilk orada fark etmenin imkansız olduğu o yaşlarda, yıllarda başladı çöküşün, hayatının hederliği. Unuttukların da olmuştur ama ne zaman ki 12 Eylül oldu, yoldaşsız, işsiz, aç, açık kalındı; ne zaman baktın 30’undasın; ne zaman ki kardeşlerin evlendi; sosyal demokrat partilerde çalıştın; ne zaman ki kanser oldun; öldü Aytül, Fevzi, Haldun, Can, baban; her şeyin, benliğin, ruhun parçalandığı o noktalarda;  ardında en azından “benim kararımdı” diye duracağın ilkelerin… inandıkların… beslemediğin umutların… soruyu sormadan cevabını ezberlediğin, peşinden koştuğun kavramların; kazara bir anda herhangi bir sebeple yapılan yüzleşmenin kaldırdığı örtünün altına sürülmüş kötülükler… pislikler… sırlar… yalanlarla karşılaşmanla ‘iyi oldu, ohhh”la altüstlüğüne sevinenlerin başını çeken aile, kardeşlik bağlarını, ilişkilerini, dostluklarını yolda bırakmadın mı sen de gerçeği, yaşananın ardını, aslında ne ifade ettiğini, ne söylendiğini algılaman, görmen için gerekli miydi bunları yaşaman?Dünyanın neresinde olursa olsun vatandaşlarına sahip çıkıyorlar, hastalansa ambulans uçak gönderiyorlar, kılına zarar gelse yaptırım uyguluyorlar, görmedin mi Rahip Brunson için neler yaptı ABD? ABD hükûmeti seni niye düşünsün, senin hükümetin varken. Öldürülsek hesabını soran bir devletten bile yoksunuz. İnsan, vatandaşını kollayan, seven, güçlü bir ülkesi olsun, kendini güvende hissetsin, arada sırada da etrafındakilerden ‘iyi ki yanımdasın, seni seviyoruz’u duysun, saygı, hürmet, değer görsün istemez mi? Ama ne yazık vazgeçtik değer görmekten ‘herkes çalar çırpar, o asla..’;’gözümle görsem, kulağımla duysam inanmayacak kadar inanırdım, herkesten bekler ondan beklemezdim ’;’ herkes yapar ama o, kesinlikle yapmaz’ dediklerimizin en yapan, en çalan,  en şaşırtan, en şarlatan, en şefkatsiz, en… en olduğunu, olabileceğini görmeye engel maneviyattı, duygusallığı hançerleyen, herkesin içinde yaşattığı ‘ el alemden, komşundan bekleyecek, isteyecek değilsin, elbette, ne bekliyorsan, ne istiyorsan en yakınlarından, eşinden dostundan bekleyecek, isteyeceksin’ tatminsizliğinde “ elindekini,  her şeyini   ver, ver, ver” istemi doyurulamadığından, aldığından, alınandan daha çoğunu – anneden, babadan, evlattan, kardeşten, eşten, akrabadan, arkadaştan, sevgiliden, üye olunan partiden, örgütten, cemaatten, tanıdık tanımadık pek çok kesimden, devletten, devletin vatandaşından –  alma, isteme üzerine inşa edilmiş hayatta hep beklenti içinde olma olağanlaştırıldığından, dayatıldığındandır belki de sınıfta kalmalar, hayal kırıklıklarının çokluğu da. Geçmişin aksine bu yüzyılda; noktalı virgüllü Alfa erkeklerin, kadınların; bireylerin hiçbirinin; harcayacağı vakitte, kendiyle ilgili yapmak istediklerini yapamayacağını bildiğinden, gördüğünden, çakışıyorsa ne ala; yoksa başkası için, onun beklentileri için yaşamak, hayatını feda etmek, bakmak istemeyeceğini, geleneklere, değerlere ters diye açık açık söylemeyip gizlemesinin çarpıklığında; kan bağından dolayı yakının tanıtılmışların, el alem diye sınıflandırılanlardan bin beterliğini görüp ‘kardeşin yapmış yapacağını, el yapmış çok mu’ kalakalmalı beklentisizliklerin beklentisinde; birkaç yasal düzenlemeyle Avrupa’dakiler gibi daha iyi şartlarda, zor olsa da hayata katlanılmasını kolaylaştıracağından iktidara gelmesi istenenin de iktidara geldiğinde – 12 Eylül darbesini yapanlardan hesap sorulacağını programına yazdırıp seçimlerde propagandasını yapan SODEP, SHP, DYP, DSP, CHP, RP, HDP, TKP vs. vs.–  muhalifken savunduğu iç acıcı, demokratik vaatlerini yerine getirmeyip, göz boyayıcı iki üç rötuş sonrası her şeyin eskisi gibi akıp gideceğini bilmenin ve görmenin salıvermişliğinde, inançsızlığımın, güvensizliğimin, ilkesizliğimin kime zararı var? Kendine diyorsun ya, yanılıyorsun; inanmamanın, ilkesizliğin, güvenmemenin, kan bağından kopuşun tahmin edemediğin rahatlığı, özgürlüğü savurmadı ki beni ordan oraya; eskiden herkesin; ailendekilerin, arkadaş bildiklerinin, akrabaların, yoldaşların, hevallerin, ofistekilerin, dairedekilerin, okuldakilerin, parktakilerin hakkındaki olumsuz düşüncelerinden, dedikodunu yapmalarından, yerin dibine batırmalarından ölesiye korkar, duyduğunda da öylesine etkilenirdin ki ‘söylenen, onun söylediği gibi, düşündüğün gibi, sandığın gibi değilim’ çırpınışlarında uyku tutmaz, kendini ispat için kahrederdin günleri. Şimdi bu yüzden sabahlara kadar uyuyamadığın aklına gelince ‘aptal, banal, basit biriymişsin,  ne “estağfurullah”ı, bütün bu sıfatların üst level’ını hak ediyorum’  Türk, Kürt, o, bu, Alevi, Sünni, Hristiyan, Yahudi falan filan ayrımsızlığında herkesin karşısındakinin içindeki büyümemiş çocuğa sarılıp, yaralarını iyileştirmeyecek bencillikte, kendilerini parlatmak için başkasını karartmaya kalkıştıklarını geç fark etmen bu gereksiz, bir de bayağı efor gerektiren davranış ve düşünceleri taşıyan okulda, mahallede, örgütte, iş yerinde, partide yüksek mevkilerde, makamlarda tanıdığını arkasına aldığından çekiciliğini artıran; vurdumduymaz ‘bana bir şey olmaz’ eminliğinde dolanan, beş para etmez insanlarla sidik yarıştırmaktan kendi cevherinin farkındasızlığındaki milyonlar gibi kendini kahredeceğine, karşılarına dikilip ‘hakkımda az demişsiniz, dediklerinizin, düşündüklerinizin on bin kat fazlasını yaptım, ne yapacaksınız? Bir yerlerde var olan asalet kendini başkasının gözünden görme, beğenmediğinin griliğini kabullenmedir ama tabii nerede sizde o kültür, görgü?’ demediğimden kendime kızgınım, tam şuramdan patlayacak haldeliğimin hercailiğinde geziniyorum işte amaçsız ve adamım inanamazsın bu beni öylesine de mutlu kılıyor ki okuyucunun yazdıklarımı beğenmesi, beğenmemesi, sıkılması umurum  değil, okuduğu bir romanı, izlediği bir filmi, konseri, tiyatroyu, sergiyi beğenmemesine karşın mecburmuş gibi ‘bir kere elime aldım, bir kere başladım izlemeye, yarım bırakmam, bitireyim bari’ zorlamasındaki okuyucuyla, seyirciyle işim olmaz benim, anında to dislike; disslaykk dururken devam etmek manasız bir aktivite. Hayır! Zaten okunsun, okuyucu bayılsın yazdıklarıma derdinde değilim, İmparator “seni kimin savunmasını bekliyorsun?” diye sorunca, “zamanın” cevabını veren. [Philostratus, Vita Apollonii 7.34] Tyanalı Apollonius misali dilsiz, düşüncesini bilemeyeceğim zamana yazıyorum, rahatlığım bu yüzden. Hayat da sürprizlerle doludur değil mi sayın bir zamanlar TRT 2’de konser saatini kaçırmayan okuyucu, çoğu kez insan kendini; bir eseri, bir faaliyeti, bir şeyi beğenmediği, yerdiği halde kimselere çaktırmadan o şeyleri sevme, tüketme fiili içinde bulabilir; hoşlaştığı karşı cins mensubuna benzettiği birinin oynadığı berbat bir filmi seyretmek; Franco Gaspari, Paola Pitti’li fotoromanlar; Teksas Zagor’lu macera öykülerini okumaktan zevklenmek gibi misal şu anda işi gücü bırakmış on dakikadır hem de yaşam biçimine tezat yayın yapan Kanal 7’de dünyanın en saçma senaryolu Emanet dizisini izliyorsun, yaşadığın tiksinti desen değil, nefret desen değil, acıma desen değil, hoşlanma desen değil, anlamlandıramadığın; senelerce evvel de üniversitenin kampüsünde görünce kalbini deli çarptıran ikamet ettiğin evin karşısındaki araba galerisi sahibinin oğlunu, kimselere çaktırmadan tül perde arkasından izlediğine inanmayacak yoldaşlarının yıkacağınız özel mülkiyetçi kapitalist düzenin egemenlerinden burjuva bir oğlandan – Bejna gibi fark ettiğini bilmediği karşıt sol ideolojiden Halkın Kurtuluşu’ndan Eyüp’ten–  hoşlandığını anlayacaklar diye içinin içini yediği, ortaokul son sınıfta mahalleye gelen gezici kütüphaneden aldığın ‘bacım, çene,  naz bunda, kapris, yalan bunda, kibir, kindarlık bunda, bencillik bunda, daha neler neler bunda, aynı zamanda tutarlı, irade sahibi, tuttuğunu koparan, inatçı biri, atsan atılmaz, satsan satılmaz, en iyisi hiç bulaşmadan ceketi alıp gitmek’ diye düşündüğünden belki de “Hayır, buradaki her şeyle işim bitti artık, huzur istiyorum. Hayatta cazibe ve zarafetten eser kalan bir yer aramaya gidiyorum. Neden söz ettiğimi biliyor musun? Kırılmış bir vazoyu yapıştırıp hep çatlaklarını göreceğime, ona dokunmayıp eski haliyle anmayı tercih ederim Scarlett. Bu ilişki burada bitmeli…” diyerek herkesin yapmak istediğini yapıp kapıyı çekmiş, gitmiş; “para kazanabileceğin iki zaman vardır; devlet kurulurken, batarken” çıkarcılığının altında centilmen ve duygusal, zevk sahibi, Güney’i körü körüne savunanlarla dalga geçmesine karşın savaşa katılan, yüz kadından 99’unu kendine bağlamış, hayat boyu arayacağın ilk aşkın Rhett Butler – Mr. Darcey, Pavel, Sergey, hepiniz ayrı ayrı civansınız, işte bu yüzden de hepiniz kurgusunuz; olsaydınız da bana yar olmazdınız ya–  Scarlett o’Hara’nın, birbirlerini tüketen fırtınalı ama sonlandıramadıkları aşkını anlatan (film afişini gördüğünde hala içini titreten) Rüzgar Gibi Geçti’yi okurken hissettiğin yabancısı olmadığın duygularının “guilty pleasure”n (Türkçe çevrisi “suçlu zevkler”, “mahcup zevk”) sayıldığını tahayyül edebilir miydin? Edebilecek öngörün olsaydı zaten, vaktini hoşlandığın, istediğin şeylere, kitap okumaya, film seyretmeye, yazı yazmaya, yabancı dil öğrenmeye, seyahat etmeye, değişik yerleri, yemekleri keşfe harcayacak ilim irfana erişmişliğin icap ederdi ki özellikle de eleştirilerinden korktuğun devrimci kardaşlarının, yoldaşlarının “ıyyy, onu da mı dinliyorsun”, “böö, o diziyi de mi seyrediyorsun” çemkirmelerinin, aşağılamalarının doğurduğu utandırılma yüzünden kendine yakıştıramadığından “nereden dolandı dilime bu aptal şarkı” triplerinde ‘tamam, biliyorum berbat, arabesk, suçluyum ama zevk alıyorum, takdir edersin ki bu kumsalda Andrea Bocelli’den “Love ın Portifino” yerine Serdar Ortaç’tan şarkı dinlemek gibi hepimizin başına gelebilecek tam bir kendini cezalandırma “guilty pleasure durumu’  savunmasına yarayacağından yıllar yıllar sonra müşerrefliğine üzüldüğün ama bu romanı okuyanların en azından duyduklarında anlamını bilmelerine sevineceğin kavramlardandı “guilty pleasure.’;’ şöyle de düşünebilirsin neden saklı, gizli olsun, neden hoşuna giden ama başkalarının basma kalıp, banal gördüğü, küçümsediği şeylerden dolayı annesi sosyal anksiyete, babası elitizm’li bir yavrucak; guilty olasın. Gizlim, saklım; “guilty pleasure”ım yok arkadaş! Bir şeyden hoşlanıyorsam niye saklama, örtme çabasına gireyim ki? İMDB’si 4’lerde sürünen standart altı filmleri “Sen Çal Kapımı”, “Bay Yanlış”, “Aşk Mantık İntikam” dizilerini izlediğimde; beynimin bir köşesinde guilty kısmın yanıp sönmesini affetmeyen yüksek egom orda kusarken, pleasure kısmında hücrelerim keyifle dans edecektir. Elbette kıro görülme korkusu ile basitlik barındıran beğenilerimizden utanmamız da olasıdır, yine de hakkımda ne denirse densin, bana ne? Yazdıklarını okuyunca, düşüncelerini dinleyince “guilty pleasure”lara gark oluyorum eyyyy yazarcık sonrasında diyorum ki nihayet, geç de olsa hayatı kolaylaştırmanın yolu demek ki böyle bulunuyor; kimsenin ne yükünü almak ne kimseye yük olmak ne de kimseye bir şey verip, almak… benim okuyucularım işte böyle de akıllı bıdıklardır, şakkadak çözüverdiler yazarcığı. Düşüncelerimde haksız değilim; yaşamak için ısrar etmenin gereksizliğinde, herkesi terk edebilirim; herkes de beni etsin. Nasıl ben, artık kimseyi sevmek istemiyorsam, kimse de beni sevmesin. Ha sevdiler de… sevince de bir bok değişmedi hayatımda? Neden diye de düşündüm, sanki cevabı varmış gibi, olmadı işte, bazılarında olmuyor ‘tüm kırılmalar Can’ın ölümünden sonra mı? Her bıkkınlıkta öne konan beylik “Canım benim, hayat siyah beyaz değil ki griler de… hah, işte oraları da gör” kalıbının bünyeye kabulüyle bütün renkleri karalayan siyahın, her zaman beyazı yutacağının ayrımına “an”da varamayan bireyin, ‘kötülüğümü istemezler, düşündüklerinden bunu yapıyorlar’ konseptinde korunduğunu sandığın, tüketildiğini, kullanıldığını göremediğin, henüz tanıdık birinin de vefat etmediği zamanlarda,  ayrılıkların ardından dahi atılan hüzünlü kahkahalarımız, gülüşlerimiz vardı diyebildiğin toplumun, ailenin, yoldaşlarının giydirdiği zırhın içinde dönüp durmuştun, sen de hepimiz gibi “kendine kök salamamış”lığımı keşfimden sonra, hiçbir şeye takılı kalmıyorum; hiçbir şey, hiçbir kimse, hiçbir ilke, hiçbir ideoloji artık vazgeçilmezim değil, dengesiz, patavatsız, dağınık kural dışıyım da; nefesi bile ölçülü ağırbaşlı alan senden farklıyım. Değişim istemenin değil, değiştiremeyeceğini kabullenmenin insanı değiştirdiğine, hayatın büyük gereksinimi “huzur”u yakalamak için de sahiplendiğin mülklerinden; çevrenden, mekanından, dostlarından, aile üyelerinden uzaklaşmak gerektiğini anlayınca, öyle olunca hayattan, insanlardan beklentilerin sıfırlanınca yapılan, olan, yaşatılan hiçbir şey can  yakmıyor, acıtmıyor, şaşırtmıyor da hala sanki şu kapıdan girecekmiş gelen Can’ı… Babamı kaybetmiş, ölümü görmüş beni daha nasıl büyük bir acı, felaket bekliyor olabilir?’;’Deme! Deme, öyle konuşma, bir deprem, yangın, annenin, İlhan’ın vefatı felaketindir, un ufak eder, bulamayız seni.’ Ya bir kere de… bir kere de böyle anlarda, Kardinal Lawrence “her şeyden çok korktuğum bir günah olduğunu söylememe izin verin; kesinlik. Kesinlik, birliğin büyük düşmanıdır. Kesinlik, hoşgörünün ölümcül düşmanıdır. Hatta İsa bile ölümünde emin değildi. Çarmıhtaki dokuzuncu saatte acı içinde haykırdı. ‘Eli, Eli, lama sabachtani?’ (Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?) İnancımız, şüpheyle el ele yürüdüğü için yaşayan bir şeydir. Sadece kesinlik olsaydı ve şüphe olmasaydı, gizem olmazdı ve bu nedenle inanca gerek kalmazdı.” söylevinde duyulmadık, farklı, rahatlatan bir cümle kurun, anlamaya çalışın etrafınızdakini; teselli diye herkesin yaptığını yapıp, söylediğini dillendirip en uç,  en kötü olasılığı, felaketi öne koyacağınıza, korkutacağınıza. Evet, toplayamaz, bulamazsınız beni, rahatladın mı öngörün doğru diye? Ama bunun için kendini harap etme, Birhan Keskin’in mısrasıyla “ileride bir şey yok gördün” sen de. Ay-nen bacım mı dedin! Saime’nin her cümle sonu tekrarladığı laf nerden aklına geldi? Saime, çene Haşimé Hasan bazen öyle gereksiz konuşuyor ki çok patavatsız

‘bazen mi? Gelmiş babana, seksen altı yaşındaki adama diyor ki keko, abi, kocaya gittiği zaman, annen Zelhan’ı gördü mü? Yani sen kocaya gittikten sonra gördün anneni?’

‘waye, weyy… ma niye görmedim? Gördüm.

‘niye tiksindin o zaman?

‘waye Saime, Kemal amca niye tiksinsin? Her önüne gelene ‘bizi bıraktı, kocaya kaçtı’ dedi durdu, insanlar da bu annesinden nefret ediyor diye düşündü. Kaçtığı zaman olabilir ama yıllar, yıllar geçince yapacak bir şey kalıyor mu? A bu hala, emıka Zelhan,  Van’da, Ankara’da bize gelirdi, kalırdı, sonra oğlu, amca Hüseyin alır götürürdü Kırıkkale’ye, Cemal’in evinde de kaldı, Haydar’ın yanında. Ben evlendikten sonra üç sene Badan’da kaldım, geliyordu, 15, 20 gün kalıp gidiyordu, kışın geliyordu. Oğulları sevmese de o, geliyordu, hoş geldin diyorlardı, konuşuyorlardı. Sesini teybe, kasete de almıştık. Öyle güzel sesi vardı ki öyle yüreğini yakan klam söylerdi ki. O kaseti bulamadık. Bilmem, a o çocuklar küçükken oynamış, ne yapmışlar? Kayboldu, yok oldu gitti. Gecekondu evlerinin kıymetlisi sandıklı, nişli, yataklı ahşap kanepede baban, kaseti yerleştiriyor, play düğmesine uzanıyor daye, haydi başla’; ‘eree Kemo ?’; ‘dakılamın bir hatıra kalsın senden’; ‘tamam… geleceğe bir şey bırakmanın heyecanın da ince, kırık sesinin kaydedildiği o günü ‘keşke, keşke uzak duracağıma elini tutup konuşsaydım babaannemle, o kadar hüzünlüydü ki klamı. Biz torunları hiç ama hiçbir gün, bize geldiğinde sohbet etmedik – kokuyordu üstü başı belki o yüzden–  yanına oturup, sormadık dedemizi, ne yaşadığını, niye kocaya kaçtığını. Cahil, bilgisiz gördük, varlığımızı borçlu olduğumuz kadını. Dil bilmiyorduk bahanesine sığınma, annen, baban illaki biri yardım ederdi, anlaşır konuşurdunuz, hiç sarılmadım ya. Oysa ellerimin ona benzediğini söyledi babam, belki huyum da… aslından utanma, köylülüğünü gizleme çaban,  genetik mirasını yok edemedi. Çıktığın vajinayı beğenmeme, gerçeğini inkar, bir ruh hastalığı değil midir?’ pişmanlığını da anımsatan  teybin yanında ellerini önünde kavuşturmuş oğluna Zazaca klam, ağıt yakan garibanlığını katmerleyen, rengi solmuş siyah kadife elbise üzeri eski hırkanın hayal meyal görüntüsü, ‘belki onunkine benziyordudiye düşündürten duyar gibi olduğun sesinin iç burkmasının sıkıştırdığı kalbini bastırırken elinle;  ölümünden 40 yıl sonra hiç güldüğünü görmediğin, hep asık suratlı babaannene ağlamanın, gözyaşı dökmenin geç kalmışlığına tuz biber eken ‘zavallı babaanne ya, o ne gördü bu hayatta?

 ‘aaa bu niye ağlıyor, Saime, ne oldu bu kıza?

‘bir şey olmadı, babaanneme üzüldüm.

‘tooo, lol lo, bak kırk yıl geçmiş kadıncağızın kemikleri kalmamış mezarında yeni babaannesine ağlıyor. Emıka Zelhan, yeni babaanne oldu, torunları yüzüne bakmıyordunuz. Boşuna ağlama ne duyar ne bilir sen üzülmüşsün?

‘duymaz, bilmez tamam da bu, onun yaşadığında  ki garibanlığına ağlamama engel değil ya’

‘bırak ağlasın abla, Kemal amca annesinin kalbini kırmıştır onu hatırlıyor, üzülüyor herhalde, annem sağ olsaydı öyle yapmasaydım diyor mu? Emıka Zelhan herhalde Seys Üseyin’i sevmiş, orada biraz rahatlık görmüş, öyle diyor akrabalar. Saime’ye bak, diyorlar ya, gazeteye ilan versen pek çok insan duymayabilir ama bir şeyi söylemişsen ya da duymuşsa Saime, herkesin, dünyanın haberi olur. De, sen nerden biliyorsun Seys Üseyin’i, hiç görmediğin adam için bunca laf. Geçmişte, anda olan olmuş, olacak her mevzuya müdahil yorumcu edasında sanırsın; Yılmaz Özdil, Fatih Altaylı, Nevşin Mengü. Komik de hele de kendi cimriliğine bakmadan akrabası, kocası Agaé Halité Mehmeté Mümin cimrilikle suçlaması yok mu? Genelleme yapacak veriye haizim, yaz tatillerini memleketinde geçiren ya da emekli olup 6 ay Türkiye, 6 ay Almanya’da yaşayan Türkiyelilerden kimi tanıdıysam amanınnnn! Moliere’in “Cimri”si yanlarında bonkör, halbuki Türk lirasının 11, 12 katı euroyla maaş alıyorlar üstüne çoğu Türkiye’den de emekli. Onca yıldır bir tek gün Agaé Halit amcayı bir kafe, simitçide, pastanede çay, kahve içerken, bir lokantada yemek yerken, bir başka şehre seyahat edip, bir otelde dinlenir, tatil yaparken, denize girerken gören tek bir kişi bulamazsın. ‘Bu dışarıda yemek yemek de nerden çıkmış? Kahvehanede, kafede çay, kahve, meyve suyu içsem, lokanta yemek yesem, tatile gitsem, otelde yatsam, kalksam yine aynı adam değil miyim? Ben benim gene…’ düz mantığında tutturduğu savunma sonunda darlayınca ‘amca’ dedim bir gün ‘herkes senin gibi düşünse, davransa ortada ne hizmet, kafe, restoran, otele de ihtiyaç duyulmayacağından inşaat sektörü de kalmaz.’ Alem kişilik, şimdi bunun Yıldız’daki arsasından imar geçti, 10 daireli apartmandan 5 daire az geldi – sanki apartman; sivil toplum örgütü, parti, cemaat, dernek yönetimde çoğunluk bende olsun, dediklerim yapılsın diye–  bu müteahhitten temelden bir daire daha satın aldı, şeytanın aklına gelmez apartmanı şirketi, iş yeri görmek.Tabii çoğunluk onda, apartmanın yönetim toplantısını tek başına yapıp , yönetici olarak da kapıcı Ali’yi atadı. Kim ne diyecek? Bir insan 32 yaşında gencecik oğlunu toprağa verir de para pul, mal peşine düşer mi?….

….tuhaf ama evladını kaybeden kimi tanıyorsam, kimi gördüysem başlarda ‘malın mülkün olsa ne yazar, kurtardı mı evladımı? Ne götürdü yanında neeee? O ki ölüm var dünyada, her şey boş.’ dediklerinden bonkörlük beklenirken, sonrasında tam tersi yörüngeye yol alıyorlar. Dikkatini çekmemiştir, etrafında evladını, yakınını kaybedenleri gözlersen sen de söylediklerimin doğruluğuna katılacaksındır. Belki de benim tanıdıklarım, Mala Feranlılar öyledir, bilemedim. Can’ın annesi de adı ağzımdan çıksın istemem o derece değersiz gözümde, o da öyleymiş.Bir insanın soyadıyla uyumluluğuna örnek gösterilecek Mustafa’nın “açıkgöz” karısı anlatmıştı. Can, ne idüğü belirsiz o hazır market yoğurdunu yemesin, sağlıklı beslensin diye evlendiğinden bu yana yoğurdunu mayalattığı eşeği annesi yok ya artık MİGROS’a yoğurt almaya gitmişler ‘her şey ne kadar da pahalı burada. Gel, BİM’e gidelim, orası daha ucuz, nihayetinde yoğurt, MİGROS içine kaymak mı koyuyor, hep aynı şekilde imal edilmiyor mu? Adı MİGROS ya, ürünlerim diğer marketlerden farklı imajı için fiyatı yüksek olmak zorundaymış gibi. Enayi yerine koyuyor müşteriyi.’demiş Mine Leyla,  “İpek Hanım’ın Çiftliğinden” organik sebze, meyve alışverişini yapan, Can’ın ölümüne kadar organik ürünlerle beslenen Mine Leyla gitmiş, yerine üç kuruşun hesabını yapan biri gelmiş. Herhalde diye düşündüm onca ihtimam, sağlıklı beslensin diye organik yiyecek, hatta organik külot almak bir şeye yaramadı diye mi düşündü? Organik külot alacağına Can’a dikkat etseydi, emniyet kemerini bağlasaydı, kaza anında arka koltukta yanında oturuyordu, bir refleks eliyle geriye atsaydı oğlunu, dikkatsizliği, özensizliği yüzünden Can hayatından oldu dememiş miydi Gilda şeytanı? Sonra Mine Leyla, kocası İsmet için onca lafı söyleyen değilmişçesine annesine, babasına, ablasına düşman etti kızı? Emniyet kemeri takma, hayatın boyunca araba kullanmadığın şehirler arası E– 5, İzmir, Çanakkale yolunda hem de Arife günü araba kullan, kazaya davetiye çıkardın gittin işte. Neyse, bir şey demedim tabii, bana ne, MİGROS’tan çıkıp BİM’e gittik, oradan aldı Dost yoğurt…Açıkgöz gelin konuşunca aklıma mahalledeki Selma geldi, kocası inşaat, turizm alanında holding sahibi, Ayaş’ta, Kaz Dağları’nda jeotermal beş yıldızlı oteller işletiyor, altı odalı tripleks evde oturuyor, iki oğlundan birini Can gibi trafik kazasında kaybediyor. Yağmurlu bir günde eve dönerken Oran yolunda, Turan Güneş’e dönerken kayıyor arabası, yanında aynı yaşlarda kuzeni, yaralı kurtuluyor, arabayı kullanan oğlu ölüyor. Korkunç olan, amcası, yeğenini kaybettiği kazada, oğlu yaralı kurtuldu diye kurban kesiyor. Tamam, anlarım, kimse oğlu ölsün istemez ama ölen yeğenin,  sevincini aleni kurban keserek göstermek ??? ne amcaymış, Alfa çağında, insanlık yerde sürünüyor.Bu Selma, barbunyasından, çayına her şeyini BİM’den alır. Üç harfli marketlerin indirim günlerini takip eder. Yirmi beş yaşında oğlunu kaybetmişsin, trilyonersin, git, en iyi mağazadan Macrocenter’dan alışverişini yap, organik beslen, ye, iç. Böyle üç beş kuruş artırarak, tasarruf ederek zengin olunmadığını da en iyi o bilir. Kocası da tersine lüks restoranlardan, mekanlardan çıkmıyor, aldatıyordur da. Belki de acının dibini yaşadıklarından, merhametsizleşiyor, hiçbir şeye üzülmüyor, kimseye acımıyorlar, bencilleşiyor, acımasızlaşıyorlar. Düşünülenin, sanılanın aksine yakınlarını, evlatlarını kaybedenler, diğerlerinden daha sıkı sarılıyorlar hayata; ağızlarından da “Allah’ım beni al” duası eksik değildir. Teyzem Ceylan da her gün aynı duayı ederdi, dört çocuğunu aynı gün depremde yitirmişti, azıcık grip olsun, azıcık kalbi sıkışsın, ateşi çıksın bir telaş, bir telaş, o sevmediği hayatta kalmak için hemen en iyi doktora, hastaneye gitmek ister, kızlarının canına yapışırdı. Bir de pek bir gaddarlaşıyorlar; kötü bir olay karşısında başlarına gelmiş felaketten, evlat acısından istifade; mağduriyetin ardına sığınıp masumluğunu bile bile sinir olduğunu, hoşlanmadığını da aradan çıkarmak için,  yıllarca içten içe öfke biriktirdiklerine kusacağını kusup, hak etmemiş pek çok kişiye “kullan at” travmasını da yaşatmışlardır. Mine Leyla  hamileyken; Erkin Koray gibi çocuğunu okula göndermeden evde eğitimi için Bodrum Gümüşlük’e tayini  düşünmüş  ama teşebbüste dahi bulunmamıştı. Sonra, Can vefat edince ilk işinin Gümüşlük’e yerleşme olduğunu duyduğunda yüreğine saplanan sancı nefes aldırmazken ‘annesi böyle yapıyorsa, bana ne oluyor’ da  diyemedim ama… öyle istenince, ha denince ölemiyorsun da. Anne, baba varsa kardeşlerle başladığın hayata; erişkinlik sonrası ayrı mekanlarda, koşullarda, ayrı kişilerle devam yaşamın olağan akışı fakat aklın, ruhun algılamakta zorlandığı acı veren, özlem yükleten yaşamı paylaştığını bir mezara bırakarak yola devam… her zamanki gibi… herkes gibi derinlere gömülen söylenmeyen, yazılmayanlar “kol kırılsın yen içinde kalsın” saçmalığı aşılmadığından; okumayacaksın biliyorum, o kibir yüklü egon, sıradan “ben”in yazdıklarımı okunmaya değer bulmayacak; günün birinde şayet “best of” olursa yazdıklarımı okuduğunu duyduğumda, bilmeni isterim; Fransız filminde; kapısı açık kırmızı arabanın yanında ayakta duran, bigudi yardımıyla lüle lüle olmuş uzun sarı saçlarını, elbisesiyle aynı renk lacivert bandanayla bağlamış Brigitte Bardot’un söyleyemediği “bu kadar …ötesi yok … olmaz” sitemini söyleyen sessizliğinde; arkasını dönüp gittiği andaki aynı yüz ifadesini takıp, ardından “Non, je ne regrette rien”le gözyaşlarımı akıttıran özlemimi de bilmeni isterim sahnesinde… a o dındık Saime bile  “ay– nen bacım, ay– nen” diye diye beni anladığını gösterdi, gülme! Saime de böyle, sohbet ediyorsun, konuşuyorsun, bitim noktası ya da öncesinde iki heceli “ay– nen”li bir tasdik duyuyorsun. Belki “ay– nen”in kullanılması Zazaca da Hüseyin’e U-so; Gülay’a Gu(ı)l-o, Haydar’a Hey– do, Hakife’ye Hako (e) iki heceli hitabın yaygınlığındandır da bu “bacım” hitabı nerden çıktı?’ ;’Kızacağını bildiğimden, Seda Sayan taklidi yapıtım bacım!’;’ben de gıcıklık olsun diye ara sıra markette falan tanımadığım, duruşuna, bakışına, saçına, boyuna posuna ifrit olduğuma ‘bacım’la hitap ediyorum’ ipi elden kaçırılmış, çoğu kez de ne kadar yükselecek merakından bilerek bırakılmış, nereye gideceği belirsiz kaçık, kopuk uçurtma gibi alıp başımı gitmek isteğim şu anda gereksiz geldi ‘bacım’; iki üç basamaklı merdivenin en alt basamağında yan yana oturduk, sigara yaktık, hava kararmaya yüz tutmuşken; yıldızlar gözükmüş müydü hatırlamıyorum; zaten etekleri ağır ağır karanlığa gömülen lavanta, kekik kokan tepelerin, dağların, ağaçların gölgeye dönüştüğü Kasman’da, Badan’da, Emeran’da, Zengena’da gece aniden saldırırcasına bir anda gelir; korkunun titrekliğinde boynu bükük ezilen ev damlarının idare (gaz) lambalarının  aydınlatamadıkları simsiyah gece altında, uzaktan uzağa köpek, kurt havlamaları arasında elde kalan; tek hatada yargısız infazla, kör kuyulara itilerek kapı dışarı eden adaletinin, menfaatinin bittiği yerde vicdan ve şefkatlerinin de bittiğini gösteren; mutlulukları, rahatları için çırpınıp durulan en sevdiklerinin, yakınlarının, dostlarının açtıkları daha derini olmayacak yaralarla tepetaklak ettikleri zaman içinde; seni kendinden bile koruyup, elini tutarak kör kuyulardan çıkarmaya çalışanın hiç tanımadığın ya da bir, iki gün önce tanıdığının olması hayatın attığı kazık, en acı şakayken, bu şans mı, şansızlık mı ? diye düşündüğünü,  düşündüğünde ‘bu topraklarda katillere bu akıl almaz övgü, tolerans, tahammül niyedir biliyor musun? şunu okusana… diye uzattığın kitapta altını siyah kurşun kalemle çizdiğin paragraf  “dağlık bölgelerde yaşayan, sınırlı düzeyde tarımcılık yapan aşiretler, şiddete en fazla başvuran, bu konuda tecrübeli olanlardı. Onlar, yetersiz üretimlerini, yaptıkları talanlarla telafi etmeye çalışıyorlar ve yaşadıkları dağlık alanlar, onları karşı saldırılardan koruyordu. Osmanlı denetiminin zayıflığı sayesinde kendi köylerinin, kasabalarının uzağındaki köylere, kasabalara da seferler düzenleyerek…” yazan doğru yazmış, inanmayacaksın belki , o dönemde Cibranlılar, Hayderanlar  gibi Mala Feranlar’da  Karkapazar, Mengel seferleriyle “…talancılıkla geçimlerini sağlıyor, zenginleşiyorlardı. Bunun sonucunda nüfus artışı, yayılma, toprak işgalleri vardı ki bu muhatabını öldürmeyi de gerektiren genişlemenin, gasbın, talanın”  politik merkezle, iktidarla kurulan ilişkiler sayesinde – işte bu nedenle aşiretler Osmanlı’da koşar ayak Hamidiye Alayı, Cumhuriyet’te Milis Kuvveti olmak istemişlerdir–  meşrulaştırıldığı Kürdistan dahil, memleketin her yerinde; her köyde, kasabada, vilayette, her evde, her ailede, her aşirette, savaşılan milletten, isyan edenlerden diye konuşurken, kitabı elimden alıyorsun ‘düşman görülen aşiretten, eşkıyalığa, talana baskına gidilen yerdekilerden birini, namus için bir kadını öldürmüş; yasama, yürütme, yargı yetkisini tekeline almış erkeklerin hegemonyasında herkesin kıyısından köşesinden ‘katillik’ eylemine ortaklık ettiği zalim, ahlaksız bir toplumdur mevzubahis…’

‘yalnızca geçmişte böyle bir toplum mevcutmuş gibi konuşulmuyor mu? Bu toplum hep böyleydi yarın da öyle olacak gibi duruyor zira bak, iyi dinle, Cibranlı 2. Hamidiye Alayı basmış Rakasan köyünü, çatışmada onlardan 3, biz Mala Feranlardan Hüseyin’le Selimé Ağa’’nın yeğeni İbilé Mustafa ölmüş; ‘gördün, nasıl tepeledik Mala Feranları. Sırtımızı Gori’ye dayayacağımızı düşünmemişler, güle oynaya gidiyorlardı ki duman oldular. Keke, keko, zannedersin Zülfikar, taktı koluna dokuzluyu Talo Mustafaya Zeynel, Hz. Ali gibi dağıttı hepsini.’

‘tek başına, elinde mavzer Zeynelé Faki, mezrede Cibranlı Eliye Safi’nin evini basıyor, karşı koyanı kim var kim yok öldürüyor, malını, sürüsünü kattı önüne köye getirdi. Keyfi yerindeydi , diyordu ki ‘Eliye Safi öyle de eşek, insanlar elini daldırıp bakmaz diye altınlarını da kesenin içinde ahırdaki tezek yığınının, bok çukurunun ortasına saklamış. O ne bilsin, ben kaçın kurasıyım, bırakır mıyım?’ yorumlu baskınlarda en çok düşman öldürenin, ganimet getirenin, emeğe, mala çökenin kahraman ilan edilerek; Milli (Mıllan)lı  İbrahim Bey’in; Cibranlı Mustafa’nın, Karkapazarlı Hasan’ın, Hurumlu Velié ve Selimé Ağa’ların, Hamidiye Alayları Komutanı Halit Bey’in, onca aşiret mensubunun can almalarını, talan ve gasplarını ve tecavüzlerini ‘aşiretin devamı, bekası için başka yol mu vardı, mecburlardı, yoksa düşmanları onları öldürecekti’ normalleştirilmesinde, affedildiği, kadınlarının da eşkıya, çete lideri, alay komutanı, asker, milis, kaçakçı babaları, kayınbabaları, kocaları, erkek kardeşleri, amcaları veya dayılarının; erkeklerinin güçlü kuvvetli, sağlıklı olmaları için kendilerini harap edecek vaziyette didinip, bakımlarına ihtimam göstermeleri, yaptıklarını desteklemeleri, gaddarlıklarını kabullenmeleri bir nebze de olsa anlaşılabilir ama Osmanlı’nın “katli vaciptir”liğinin Cumhuriyet’te devamıyla, kestikleri düşman kellesini Padişah’a sunanlar, Dersim tertelesinde kesik kafataslarıyla fotoğraf çektiren askerler gibi can almış, ocak yıkmış onca tetikçi; Alpdoğan, Kırcı, Çatlı, Yıldırım’a, Ağar’a gösterilen ilgiye, yaptıkları vahşete gösterilen müsamahaya, kutsanmaya akıl sır erdirmekte zorlanıyorum diye yakınıyor, anlayamıyorum diyorsun ya bazen, cevap belki de Bob Dylan’ın;

“The answer, my friend, is blowin’ in the wind

 The answer is blowin’ in the wind

 Cevap rüzgarda esiyor dostum

 Cevap rüzgarda esiyor”un  rüzgarında, yine de anlatayım sana tane tane, sadece Bilal’e değil, Joe da anlatır gibi. Demiyor muydun her evde, ailede bir katil vardı ve hala her evde, ailede potansiyel bir katil adayı bulunuyor. Demek ki katillik adeta bir meslek, itibar vesilesi sayıldığından herkes de katillerle birlikte yaşamaya, onlara hizmete alışkın, bu kadar basit! Konuyu irdeleme, uzun uzadıya Carl Gustav Jung, Freud, Doğan Cüceloğlu tahlilleri yapma, gizli saklı gerçekleri arama ihtiyacı “çöp” demiş miydim ben de diye düşündüm. ‘Kırmayayım seni’, demiştin, bak ! kadın katili Velié Aga yazdım ki dört tane ev damı gelinini de karı diye almış.’; ‘nasıl olur?’;’ yiyecek ekmeği zor buluyordu insanlar, herkesin evi yoktu Gılo; anne, baba, kardeşler eşleri, çocuklarıyla aynı ev damında birlikte yaşıyorduk. Ev damında kardeşlerden, amca oğullarından kim ölmüşse, kalan onun eşiyle, karısıyla evlenmiş. Bu katil de ev damında kim ölmüş, onun eşini almış. Kadın katili Velié Aga uzun yaşamış, evlendiği Ermeni  kadın; Akçik; bunların (Ermenilerin) sürülme fermanını çıkaran Osmanlı’da Cumhuriyet’te ve hala, yüzyıllardır devleti, aşireti, aileyi yönetenler yanlış icraatları, stratejik, politik, siyasi hatalarıyla yüzleşmektense başarısızlıklarının, hatalarının sorumluluğunu, suçunu başkalarına atmakla yetinmeyip düşmanlaştırma ve ötekileştirmeyle pirüpak dolanma gelenek haline getirildiğinden, I. Dünya Savaşı, 1915 Ocak Sarıkamış yenilgisi, Şubatında da Rusların Varto’yu işgali, geri çekilen Osmanlı askeriyle birlikte göç yollarına düşen onca Kasmanlı, Badanlı, Muskanlı, Zengenli, Gımgımlı, Muşlu tebaanın bitaplığının, Sarıkamış yenilgisinin, Rusların ilerleyişinin öcünü almak için piyasaya sürülen yüzyıllara devrettirilen “Araplar arkadan vurdular, yenilmedik biz, Almanlar yenildiğinden I. Dünya Savaşı’nda yenik sayıldık” versiyonlarından “Ermeniler Ruslarla ittifak halinde, İstanbul’da isyan çıkaracaktı”; “Kürtler de düşmanla işbirliği yaptılar, Şeyh Said isyanı”; “İngilizlerle anlaşan eşkıya Seyit Rıza öncülüğünde Aleviler, Dersim’de, Cumhuriyet’e başkaldırdılar”; “hainler, nankörler, eşkıyalar, teröristler, komünistler, anarşistler, düşmanlar dört bir yanımızı sarmışlar” toplumsal paranoyaklıkta; eğer bunca düşman varsa, ortada sorun da var demektir bağını kurup; uzlaşma, anlaşmayla çözmeye kalkışmak yerine bu bazen bir ideoloji, düşünce, bazen etnik köken, mezhep, bazen muhalif kişilik, bir parti; aşiret, aile içinde anne, baba, amca, kardeş, karı, koca, evlat –  işaretli düşman, hain ilan ettiklerini suçlayarak, hedef tahtasına koyarak, uzaklaştırma ya da radikal çözüm ortadan kaldırma, yok etmeyle sorunlarını çözmeye odaklı bu coğrafyada; bir milletin devletinin olmasını istemesinin yasaklanmasının, suç kabullenilmesinin de sorgulanması gerekirken, diyelim ki Ermeniler Osmanlı’yla savaşan Ruslarla – Ermeni Devleti kurmak isteyen Taşnak, Hınçak Cemiyetleri, Armenakan Partisi’nin üyeleri arasında iş birliği yapan, destekleyenler olmuştur da… bunların iş birliğinin moda deyimle “ihanetinin” bedelini ana vatanında günlük rutinini sürdüren, hiçbir parti, örgütle ilgisiz 1856’ya kadar ağır cizye sonrasında bedel– i askeriye ödeyerek askere alınmayan; sevmemenin, düşman saymanın hadislerle serbest bırakıldığı ehl– i zimmet görülen Hristiyanlar, okumaya, yazmaya zanaatkarlığa, ticarete yöneldiklerinden Yahudiler ve Rumlarla birlikte ekonomide ağırlıklarını kullanarak iç çamaşırı, giysi üretimi, kumaş dokumacılığı, boyamacılığı, terzilik, çuval, teneke, güğüm, bakraç, çizme, ayakkabı, kemer, soba imalatında kuyumculukta, demir, bakır işlemeciliğinde, taş ustalığında, çömlekçilikte uzmanlaşarak, ün kazanarak servet biriktirmiş –  çoluk çocuk dinlemeden Ermenilere ödetmenin, evinden barkından ederek cezalandırmanın; sevgiden, insanlıktan nasiplenmemiş öz biçarelik taşıdığını algılayamayan, insanlıktan, medeniyetten uzak devlet yapılanmasını gözler önüne serdiğinin farkındalığına bile varılamaması yüzünden güzel ve huzurlu geçmeyecek yarınların; adaletten, insani değerlerle uzaklığının da göstergesiyken; savaş yenilgisi, ekonomik bunalım, idari başıbozukluk, gücü gücüne yetene şartlarında çare her zamanki gibi yine devlet yönetme geleneği; ortadan kaldırmada, düşmanlaştırılanın malına çökmede, talanda bulunduğundan; 23– 24 Nisan 1915 Kızıl Pazar (Garmir Giragi) gecesi, İstanbul’da (Kostantineyye’de) Ermeni aydınların tutuklatılması; 27– 30 Mayıs 1915 tarihlerinde Meclis– i Mebusan’dan çıkarılan Tehcir Kanunu’yla “yerel mülki ve askeri yöneticilere, uygun görecekleri kişileri geçici olarak başka vilayetlere nakletme yetkisinin süresiz verilmesiyle” Ermenilerin tehcirinde izlenecek yolu, yöntemi belirlemek için kurulacak Tahkik Komisyonlarında yer aldırılan askerin, aşiretlerin, eşkıyaların, serbest bırakılan mahkumların, hangi mıntıkalarda görevlendirileceğine; kimin gözetiminde hangi yollardan tehcir merkezlerine götürüleceğine, mallarının nereye konulacağına, nasıl bölüşüleceğine, elden çıkarılacağına dair işlemleri düzenlemek için; adını Yunan mitolojisindeki aşk, güzellik tanrıçası Aphrodite’nin Ermeni mitolojisindeki temsilcisi su, güzellik, aşk tanrıçası her gece ovasındaki Aradzani (Murat) Nehri’ne yıkanmaya indiğinde, gençlerin kendisini seyretmek için tepeye toplaştığını bildiğinden fark edilmemek için ovayı sisle (Mışuş) kaplatan tanrıça Asdğik’in sisli ovasından almış “sancaktaki bütün Ermenilerin savaş bitene kadar geçici olarak Diyarbekir’e gitmeleri gerektiği” emri gönderilmiş Muş sancağında da; Osmanlı sınırları içinde her vilayette, sancakta, kasabada, köyde olduğu gibi Devlet– i Aliyye– i Osmaniye’nin valisi, kaymakamı, paşası, mübaşiri, odacısı; İttihat ve Terakki Cemiyeti, Teşkilatı Mahsusa mensupları, yöredeki aile, aşiret liderleriyle yapılan toplantılar neticesinde, yetkilendirilenlerden; Cibran aşireti liderlerinden Saidê Nado gibi “ehl– i zimmetin malıdır bu, ümmeti Muhammed’e helaldir, vurun gavura, Allah adına, Allah– ü Ekber” nidalı atlılarca köyleri basılan, bazen içinde hane halkı varken evleri, samanlıkları, ahırları ateşe verilen Orta Çağ Avrupa’sında da görülen evleri, insanları, cadıları diri diri yakma; 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nde tekrarlandığında, toplumca dehşete düşülmemesi de acaba bu yakmalı, yıkmalı geçmiş yüzünden miydi ?–  malları, hayvanları yağmalanan, kadınları tecavüze uğrayan, kaçırılan Ermeniler hemen katledilmeye başlandığında; 1915 öncesinde Osmanlı’da Ermeni milletinin Nuh Tufanı’nı andığı su serpme bayramı Vardavar’ın kutlandığı 28 Nisan Pazar günü Muş’taki Ermenilerin de büyük kısmı öldürülecek ya da Aradzani (Murat) nehri’nde boğdurulacak, Diyarbekir, Elazığ yolunda telef olmayıp kendilerine ayrılan; Talat Paşa’nın tehcirden on ay önce Meclisi Mebusan’da “… Bu muhacirleri dedikleri gibi, oralara gönderip çöllere serpecek olsaydık, oralarda cümlesi açlıktan öleceklerdi…” itirafını ettiği, tarihe bir milletin yok edildiği yer diye kazınan Suriye Deyri– zor (Deyru’z– zur) çölüne ulaşanlar da bir deri bir kemik, hastalıklarla boğuştuğunda; adının anlamını, kim tarafından konulduğunu hiç merak etmeyip yıllar, yıllar sonra ilk yerleşimi başlatan Ermeni Prensi; Ermenice gül, Zazaca da vare– to (senin yaylan) anlamındaki Vart– an yerine 1923’te TBMM onayıyla Varto denen Gımgım maiyet memurunun da  (kaymakam) muhtemelen; mahallelerinde, köylerinde topladığı ‘çoluğunuz, çocuğunuzu yanınıza götürebileceğiniz eşyalarınızı alın, güzergah boyunca (kurda kuzunun teslimi) o tarihlerde adı Aşiret Süvari alayı  değiştirilmiş Hamidiye Alayları, aşiret atlıları, askerler refakatinde, Devlet– i Aliyye’nin sizlere tahsis edilen yerlere göçeceksiniz ’ talimatını verdiği edebiyatta gerçekçiliğin babası Balzac’ın “her büyük servetin arkasında bir suç gizlidir” ifşasının, Osmanlı’da sürekli zuhuru; istila, sefer, baskın, savaşta, kavgada mala mülke el koymayı, yağmayı, talanı resmileştirip sonrasında da alay edercesine “çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz”ı literatüre ekleyen ataların da gözünü diktiği –  Ermenilerin herkese pay edilecek büyüklükteki mal varlıkları; o güne değin husumet, düşmanlık gerekçesi mezhep farklılıklarının alt satırında gizlenmiş duygu, düşünce; aşiretin, ocağın sınırını genişletecek topraklara, mensuplarını zenginleştirecek mallara çökme olduğundan; sürekli kavga, çatışma, çekişme içindeki ehl– i zimmet dışındaki her tebaa, tarikat, aşiret, her mezhep, her kesim, köken, din gibi Kürdistan’daki Kürt, Türk, Çerkez, Alevi, Sünni aşiretler; Cibranlılar, Hurumlular, Lolanlılar, Hıranlılar vs. anlaşmazlıklarını anında bitirip ‘hepimiz ümmeti Muhammed’iz, her aşiret, cemaat, tebaa kendi köyü, kasabası civarındaki Ermenilerin arazilerini, mallarını alsın, paylaşsın, kimse diğerininkine el atmasın’ defacto uzlaşmayla, tehcirin uygulanmasını tetikte beklerken ’yeni bir ses, insanca bir çığlık arıyorduk, kaybolmakta olan bir memleketin sahipsiz şehrinin, sahipsiz sakinleriydik çünkü’ çaresizliğindeki zengin Ermeni aileleri; Muşlu Keşişyan, Mezrigyan, Baduhasyan, Amriğyan, Vartolu Simo Korki, Arp, Gırp, Agi, Makar’ları ‘korurum…koruruz’ vaadiyle evlerine alıp altınlarının, paralarının, mücevherlerinin yerlerini öğrenerek el koydukları, bir kısmını da devlet yetkililerine teslim edecekleri; evlerinden, dükkan ve mağazalarından aldıkları menkul mallar; mobilyaları, çamaşırları, giysileri, ziynet eşyaları; yüzükler, bilezikler ve  kolyeleri, alet edevatları, silahları, depo olarak kullanacakları kiliselere, konaklara, büyük binalara istifleyecek; ümmeti Muhammed’in ilgi alanı olmadığından yüzüne bakılmayan müzik aletleri, piyanoları isteyene bedava veren paşaların, tabur, alay komutanlarının, askerlerin, valilerin, kaymakamların, aşiret liderlerinin yağmalarından geriye göstermelik bıraktıkları malların satışı için kurulan komisyonlar aracılığıyla – bir Ermeni’nin kütüphanesindeki 30 ciltten oluşan Fransız eserlerini 50 kuruşa (9 DM); değerli halıları, kilimleri, ipek giysileri, vazoları, bakırları, gümüş sigara tabakalarını 2 mecidiyeye –  yine kendileri tarafından alınması komedisindeki satıştan elde edilen gelirde eğer mahallinde iç edilmemişse devlet hazinesine aktarılırken, 18 deveye yüklü malları başka yerlere, payitahta götüren kervanları izleyen yetkisizlikten yağmaya katılamamış halkın ‘bre vicdansızlar, deyyuslar bu nasıl bir açgözlülüktür, azıcık da bize bıraksaydınız, ye ye, al al doymadılar, ne var ne yok hepsini toplayıp yüklediler, götürüyorlar ’ şikayeti, buza yazılı bir yazıydı. Sıra taşınamadığından götüremedikleri, talan edemedikleri gayrimenkullere geldiğinde; koca Meclis’te tek bir mebusun Ahmet Rıza’nın  “beni kolumdan tut, köyümden dışarı at, malımı mülkümü de sonra sat, bu hiçbir vakitte caiz değildir . Bunu ne Osmanlı vicdanı kabul eder ne de kanun.”  diye karşı çıktığı, 13 Eylül 1915’te kabul edilen “Geçici Müsadere ve Kamulaştırma Kanunu”yla “Emval– i Metruke” terk edilmiş mal tanımlanan Ermenilerin tüm gayrimenkullerine, arazilerine, çiftlik hayvanlarına, evlerine el konulacak ancak, dünyadaki gelişmeler, İstanbul’un işgali, Osmanlı’nın yıkılışı yüzünden tamamlanamayan dağıtımın, bölüşümün devredildiği Cumhuriyet’i kuran kadroların, sivil askeri bürokratların; 1950’li yılların ortalarına kadar kendileri, çevreleri tarafından el koyduktan sonra artakalan “Emval– i Metruke”lerde; yönetimi desteklemelerinin, iş birliği yapmalarının mükafatı olarak kağıt üzerinde üç, beş kuruşa satışını gösterdikleri mezhep, etnik köken, cemaat, tarikat, aşiret ve ailelerin temsilcilerine bölüştürülmesinden Varto’daki müttefikleri Mala Feranlar da nasibini alacaktı….

….annenin bıçak yarası “53’te o kış zamanı amcam bu pisliklerle uğraşıyormuş, Varto’ya gitmiş, arsayı üzerine tapulamak için” kızgınlığının; Kuzikli M. Halité Halit’in ‘vala bra, Eliye İbo (İbrahimé Ali) parasını aldı, cebine attı, sonra ben sizden 300 değil, 200 metrekarenin parasını aldım, dedi, 200 metrekareyi tapuladı’ şikayetinin, yetmişli yıllarda ölüm döşeğinde oğlu İbrahim’e ‘laoo… keke ma, oğul ben sağken, Gımgım’da derezalarının sattıkları arsanın tapusunu al, yoksa Eliye Uso’yla (Hüseyiné Ali), Eliye İbo (İbrahimé Ali) benden sonra sana,  çok zorluk çıkarırlar, üstelik istediklerinden bir kat daha fazla para; 500 TL ödedim onlara, a o Eliye İbo’ya’ dediği yeğeni (İbrahimé Ali) Eliye İbo’nun da ölmeden oğullarına ‘Gımgım’da, amcam Hasané İbrahimé Talo’ya sattığım, parasını aldığım arsasının tapusunu vermeyi unutmayın, adamların hakkıdır ’ vasiyetler silsilesinin nedeni; bir zamanlar “Varto’nun Sesi” gazetesi matbaasının da bulunduğu önce Hükümet, sonrasında elbette Atatürk adı verilen caddedekileri de kapsayan; hizmetleri karşılığında devletin yasallaştırma adına cüzi bir paraya sattığı aralarında Lolanlılar, Hurum ağaları, beylerinden Haydaré Zeynel ile adına tapu kaydı hazırken, bir rivayete göre, ödemede bulunmak üzere Varto’ya yola çıktığı gün öldürülen Efendi; Mehmeté Şerifé Ali’nin, hakim çıkacak oğlu Mehmeté Şerif’nin iki amcasıyla iş birliği halinde üzerine geçirttikleri akrabalarına – amcaları (Hesene) Hasané İbrahimé Talo’ya, amca çocuğu Alié Haydaré Süleyman (Sılıman)’a, M. Halité Halit–  Vartolulara parsel parsel sattıkları, aşiretinin devletle ilişkilerini sağlamlaştırmak için her şeyi denemiş, yapmış Efendi’nin kız çocukları ve de ‘biz çalıştık, seni okuttuk, müfettiş yaptık, şimdi Kasman’a tapu girmiştir, takip etmek için bize vermen gerekir’ bahanesiyle alınan vekaletnameyle hisselerini üzerine geçirerek kardeş okutmanın (ağabeyliğin) bedelini ödettikleri küçük kardeş Hasané Ali’ye, amcasına, babası eliyle gerçekleştirilmiş düzenbazlığı; devrimci ahlakının bir köşesine ‘babam, piyi mi, İbrahimé Ali her sene iki teneke kavurma, bal, dorak, peynir gönderiyordu, üzerine tapu ettiği hisselerin karşılığında’ savunmasıyla sığdıran “Ermeni Tehcirini” kınamış devrimci dayın Hikmeté İbrahim gibi devrim, demokrasi mücadelesi vermiş, hapiste yatmış, yargılanmış, ailenin solcu, devrimci, ilerici kesimi; amca çocuklarının, yeğenlerinin bir daire, bir dükkan için birbirleriyle kavgaya tutuştukları, düşmanlık besledikleri şimdilerde üzerinde dört bloklu apartman, 8 dükkanın bulunduğu “BİM” sitesinin yükseldiği dönümlerce arazinin sahibi Ermeni Tehciri kurbanlarından 1949 tarihli tapuda “… Ermeni milletinden hazineye intikali” ibaresinde adı geçirilen Simo Korki Veladanı Hovikden’di; ‘dedelerimiz 1800’lerde Darabi’den Kasman’a, Badan’a, Emeran’a, Zengel’e gelip yerleştiklerinde, gördüğün bütün bu araziler; Emeran’da hala sahiplerinin adıyla anılan Selimé İsa’nın üzerine tapuladığı mergệ Agi (Agi’nin çayırı), Agoy, mergệ Markar, Gırp, Geyri, Bejan… Kasman’da İbrahimé Talo’ya ait mergệ Hope, mergệ Seterıj çayırları, Alié Dılmış (Eliye Dılmış)’ın üzerine evini kondurduğu 200 dönümlük merge Eliye’de, Osmanlı öncesi de  bu topraklarda yaşamış, yerleşmiş Ermenilerindi. Gulo, gulamın a, ma bu Dılmışlar; diğer aşiretler gibi kavgacı, dayanıklı değildiler, çatışmaktan korkarlardı. Babam çene Küçükağa’ya ‘eree Emine demiş, ben bilirim amcam Xallo (Halil) İbrahimé Talo beni öldürür.’ dediği gibi de olmuş,  zamanın başbakanı Şemsettin Günaltay’ın yolladığı başsağlığı telgrafı  –   pirika mı babaanne Fidan mı desem, kadını boş yere suçlamış olurum, okuma yazma bilmiyordu. Mutlaka a o amcam Hüseyin işlerimi  halletsinler diye Varto’daki devlet büyüklerine göstermek için almış  işi bitince  bir yere attığından–  öyle yok olup gitmiş. 1930’larda Cumhurbaşkanı İnönü’nün “Ankara’ya gel, burada yerleş, milletvekili yapalım seni” teklifini ‘errr bavemın Şerif,  a bu deden Talo’nun, Musatafé Zeynel’in topraklarını kime emanet edeceksin? Sen, hepimizin gözü kulağı, eli kolusun, aklından öyle bir düşünce geçirme, sana ihtiyacımız vardır yoksa bu Cibranlılar, bakma sen şimdi böyle süklüm püklümler, yarın mahvederler bizi’ nasihatinde bulunarak, reddetmesine sebep olmasaydı; bugün kim bilir hangi mevkideydi, üstelik de belki de yaşıyordu. Babam pirine,  haddinden fazla, çok düşkünmüş, önemli davalarından önce illaki Emeran’a gider, duasını, görüşünü alırmış. Ölümünün ardından yazdığı:

“Ne geceler ona misafir kaldım,

Yıllarca onunla sevgiye daldım,

Muhabbet dersini ben ondan aldım.

Gitti bu illeri viran eyledi.

Dolaştı gökleri seyran eyledi.

Benimle yaşadı gezdi dünyada.

Göçtü gitti gözüm kaldı arkada.

Hasretinle kaldım cevrü cefada.

Gitti bu illeri viran eyledi.

Yaktı dostum beni püryan eyledi.

İçin için ona ağlar yanarım,

Yıllar geçti hala onu ararım.

Her yerde benimle gezer sanarım.

Gitti dostum yurdun viran eyledi.

Dolaştı gökleri seyran eyledi.” mısralarının acısını ifadede kifayetsiz kaldığı Hanesli’nin kocası Piro Seys Süleyman (Sılıman); Karer’deki çe tekyadan (dede ocağından) iki, üç hanesiyle göçüp yerleştiğinde E(A)meran’a, mezarlığın yanında içinde kara meşelerle çevrili bir korunun da bulunduğu tepede, altında deré Mengel’in aktığı mergệ Eliye’nin manzarasına büyülenir. Cumhuriyet’in ilanı sonrası bin dokuz yüz otuzların sonu, kırkların başına doğru ‘bra a oradan ot getir, hayvan açtır’ talimatını verdiği kapı önüne bağlı atı Zülfikar’ı seyreylediği geniş balkonda, kırçıllı saçlarıyla uyumlu siyah beyaz takım elbisesini tamamlayan siyah kravatı, yeleğiyle oturduğu kürsüde, pantolonun paçalarını içine koyduğu siyah çizmelerine elindeki siyah kırbacıyla vururken ‘bra Şerif, Efendi, bu Eliye Dılmış’la konuşsak, mergệ Eliye’nin bir kısmını bana satsa, genişçe bir hanem olsa. Görüyorsun işte, artık bu ev geleni, gideni, talipleri kaldırmıyor, küçüktür, yetmiyor. Mergệ Eliye Emeran’dan köylüden uzakta, sessiz, sakin, çok da güzel, yemyeşil bir yer. A o kavaklar, göğe değecek kadar uzun, korudaki kökleri toprak üstüne çıkmış, geniş bir alana dağılmış, yüzyıllık meşenin altına atılır bir masa; Haydaré Zeynel, Alié Haydaré Selim’e de haber yolladık mı oofffff mergé Eliye’de bülbül sesleri, çiçek, çimen kokuları arasında demlenir, coşarken, eline de aldın mı defterini, kalemini, yazarsın:

‘Gel sevdiğim, sen de benim gibi yan

Benim içimde

Gözlere görünmeyen

Fırtınalar

Gözlere görünmeyen

Kasırgalar vardı

Ben bir dağ değil

Bir alemdim.

Ne bildim rüyada yahut bidarim’ gibi bir beyit daha. Ben sordum, soruşturdum bra, geçenlerde Gımgım’a indiğimde Hükümet Konağı’na da gittim, baktım mergệ Eliye’nin tapusu da ortada yok, kimin üstünedir belli değil. Ermenilerin malı değil mi mergệ Eliye? Kimsenin malı elinden alınmış olmayacak.’ diyen Seys Sılıman da – yolda gördüm, biri düşürmüş aldım, ben almasam başkası alacaktı bak nasıl da güzel bir gözlük, kalem, saat, cüzdan, telefon, anahtarlık, atkı, eldiven, şemsiye, aaa on kuruş, beş para diyerek bulduğuna, çaldığına çökenin, bir süre sonra çöktüğünü, çaldığını unutup malıymışçasına sahiplendiği, koruyup, kolladığı, başına bir şey geldiğinde “saatimi/anahtarlığımı/telefonumu/cüzdanımı kaybettim, üzerine su, çay kahve döküldü işe yaramaz, “çok üzüldüm” tıynetinde, çöktüğünün, çaldığının sahibi bulunsa, bilinse bile  teslimine yanaşmayam–  binlerce insan gibi mergệ Eliye’yi satsın diye, pirinin ricasını kırmayıp elçi gönderdiği Selimé İsa’ya, Eliye Dılmış’ın ‘baooo Efendi’ye söyle, yanımda yeri herkesten apayrıdır. Gönlümdeki ağırlığı her daim fazladır. Ona sevgim, saygım sonsuzdur ama mergệ Eliye, bana dedemden kaldı, yadigardır. Ortada bir şey yok, durduk zamanda niye satayım?’ ; ‘eree Keko, Eliye Dılmış, sen de ben de biliriz mergé Eliye’nin sahibini.’

‘a orada dur Selimé İsa, ağa! Sen de ben de bütün bu civar da bilir buradaki araziler kimindir. Fakat o vakit biz yollamamışız Ermenileri, Osmanlı, idare gönderdi. Ben mergé Eliye’yi almasam, başkası, mesela  sen orayı da alırdın.’

‘eree Eli, deden rahmetli Hesene Çor hepimizden erkenciydi. Daha köyden çıkmadan Gırplar, gözlerinin önünde çevirdi çayırın etrafını, hanesini getirdi, yerleştirdi. Ama sen de bilirsin buranın tapusu üzerinde değil, yıllarca ektiniz, biçtiniz iyi mahsul aldınız, ot sattınız kazandınız. Şimdi Eliye Dılmış, ağa ma, sana yalan demem, Seys Sılıman burayı çok beğenir, çayırın bir kısmını ona ver, sat, yoksa bu iş hükümet kapısına kadar gider, sen  zararlı çıkarsın. Efendi diyor ki gelsin bu işi iyilikle, rızasıyla halledelim’ konuşmalarının sonucunu tahmine gerek var mı? Var diyorsan okuyucu, mergệ Eliye’de çıkan yangının telef ettiği, ahıra, ev damına tüfeklerden atılan kurşunların, çığlıkların karanlığını deldiği gecenin sabahında, yangından kurtarılmış üç, beş parça eşyalarını, çocuklarını, kadınlarını yükledikleri kağnı arabasını takip eden at ve eşekleriyle Eliye Dılmış’ın, aşiretinin Karlıova yolunda görülmesinin haftasında; 200 dönüm arazinin Seys Sılıman’a tapulanmasının ardından yüzyıllık meşenin altında toplanmış Haydaré Zeynel, Romié Selim’li dost meclisinde;

 “Kurulmuş Kalçıkta bir meclisi mey,

İnletti bahçeyi sazlar ile ney.

Gönüllere neşe vermişti bade.

Zamanın geçişi gelemezdi yade.

Gönüller birliği meclisi sardı,

Sakinin elinde döner peyal e.

Herkes, her şey dalmış neşe sürura.

Mehtap, yıldızları boğmuştu nura,

Bulmuştum bu bağda ebedi hayat.

Sanki gelmiş bana haktan teminat.” şiirini huşuyla okuyan Efendi’nin;

“Yanımda arkadaşım gene bizim Haydar.

Ben Haydar’ı çok severim

Çünkü o bir alemdir

O bir gönül, o bir demdir” ithafını ettiği, birlikte vakit geçirdikleri, herkes Ermenilerin altını, parası peşindeyken, terk ettikleri evlerden Voltaire, Balzac, Hugo, Rousseau’nun kitaplarını toplayıp kendine kütüphane kurmuş, Farsça bilen bu Alié  Haydaré  Selim; dünya yetişilemeyecek hızda değişirken anlamıyorum demiştin sen de okuyucun gibi İlhan’a, yüzyıllardır pek çok ortak değeri, kökeni, kelimeyi, geleneği paylaşmalarına karşın insanların bugün dahi etnik köken, mezhep farklılığını öne çıkarıp birbirlerini yabancı kılmalarını. Mezhebi farklı köyler arası çatışmaların ortasında, Mala Feranlıların tarihinde önemli yer edinen 1905 yılında Emeran’a 13 km uzaklıktaki Karlıova Karkapazar’a sefer düzenlenen, “Kızılbaşların katli helaldir” fetvalarının verdirildiği Osmanlı İmparatorluğu geride kalmış gibi geliyorsa da demişti o da Osmanlı’nın mezheplerle, etnik kökenlerle çatışmasını, ötekileştirmesini yineleyen Cumhuriyet, daha yeni yüz yaşında, yani olgun sayamayız. Demem o ki demokrasi, insan hakları, adalet eksikliği tamamlanıp, eşit yurttaşlık, hesap verebilirlik gerçekleştirilmediği müddetçe, müesses nizamca geçmişte olan bugün de yarın da birbirini ötekileştirme, düşmanlaştırma yoluyla devam ettirildiğinden, toplumda da “bizimkiler, sizinkiler” ayrımında, bireylerin mezhepsel, dinsel, dilsel farklılıkları öne çıkarılacaktır.‘Bu ayrım ruha, kana işletiliyor, işletilmiş. Annem, bir yere gitsek ‘nerelisin’ dense hemen Muş, Varto, der, ardından alelacele ekler ‘Alevi’yim.’ İlk başlarda mezhebini açıklamaktan korkar, Vartoluyum, der, karşı taraf anlasın isterdi; Aleviliğini. Sonra baktı ki Alevilik; laiklik, ilericilik ve medeniyetle özdeşleştiriliyor, ‘Cumhuriyet kadını’ ilan eyleyerek kendini, bir güven tazeledi ki sorma…’ demiştin sen de. ‘Benim annem de öyleydi’ diye atılmıştı teyzen Sara’nın oğlu Sırrı. Eve biri gelsin, güvenilirliğini “şarê ma (bizim insanımız)”la tasdiklerdi, fark ettin mi? Bizimkiler “a o Tirk a (Türk’tür), a o Kurmanca (Kurmancdır), hatta aynı dilin farklı şivesini konuşanları bile “a o lolıja, Dılmışa” keskin hatla kendilerinden ayırır, “öteki”, “yabancı” yerine koyar. Alevilerin ekseriyeti Zazaca konuştuğundan Kurmanc lehçesiyle konuşanları “Kurd (Kürt) “Kurmanc”la, Sünnilikle özdeşleştirirlerdi. Pirika mı babaannem Kurmanj(c)’ın Aleviliği yanında bizimki Alevilik sayılmazdı, bir Alevi’den daha çok ritüellerini bilir , adetlerini yerine getirirdi ama ölene kadar Kurmanj’lıktan kurtulamadı; dewa ma Kasman’dakilerin odağındaki “a o Kürtler”in saldırısına uğradıklarını sonradan öğreneceği Hınıs’ta bir köyden geçerken, silah sesleri üzerine mavzeriyle yanlarında siper alarak çarpıştığı, püskürttükleri çatışma sonrası Babaguş ailesince ‘Hızır gibi yetişip, Hz. Ali gibi dövüşmeseydin, kim bilir ne halde, kimin arkasından ağıt yakıyorduk. Kimlerdesin, nesin, necisin bilmeyiz. Senin gibi cengaver bir adamımız, damadımız olsun isteriz.’ övgüsüne mazhar kılınmanın hediyesi Hıdıze’yle evlenecekti. Güldüğünde ağzında parıldayan iki altın dişinden gözün alınmadığı, hep takım elbise, kravatla dolaşan, Cumhuriyet’in ilanı sonrası bir ara Üstükran (Çaylar) nahiye müdürlüğü yapmış, iki kızı ama erkek çocuğu olmayınca Hıdıze’nin üzerine yeğeni Doğané  Romié Haydaré Selim’le evlenen Zengelli Yusufé Mahmut’un kızlarından Zozan’ın kardeşi Hakife’yi kuma getirmiş, yedi oğlan, altı kız çocuğunun marabalığıyla tarla tapan, hiçbir işle uğraşmayıp zamanını Palakada Kur’an, kitap okuyarak, Efendi’yle at sırtında dağ, taş, köy, şehir gezerek geçirmiş, her yerde ‘bu hiç bizlere benzemez, aksinin tekidir, aklından ne geçer belli değil’ diyerek kızdıkları, sevmediklerini açıkça  söyledikleri kardeşleri Alié Selim Ağa, altmış yaşında, amca oğlu Alié (Eliye) Mahmut öldürdüğünde ‘dereza Eli’ye Mahmudu boşa sevmemiştik’le haklılığı kanıtlanan Alié  Haydaré  Selim’le, Romi’den, evladı Belkız’ı katletmiş Velié Aga’dan akrabasını öldürmüş Alié  Selimé  Hüseyiné Mustafa’dan, Velié İbrahimé Talo’dan habersizliğinde ‘oyyy bu Talogiller, Mala Feranlar felakettir. Bu soy… Bu soyun mayası bozuktur. Kardeş kardeşi, amca yeğeni vurmuştur, ben ne yapayım?’ yakınmasını doğrulayan olayların yaşanmasından önce de ’çene, çene, kız, kız, eskiden çe Talu’da ‘köpek akraba, ata ararsa (isterse) amcasını kurt, dayısını tilki sayar’ derlerdi. Errr, bu Mala Fero(an)lar kadar birbirlerine düşman sülale dünyada bulunmaz. Ele, yabancıya iyidirler, kendilerini yer, kul etmişlerdir.’ İlk başlarda Gımgım’a geldiklerinde göçebelikten bıkmış bir kavim, bir yerde kök salmak istediklerinden birlikte hareket etmişler yoksa her aile, aşiret, cemaat, tarikat, parti ve örgütte olan karşıtına düşmanlık hanede hoşlanmadığına, düşüncelerini iplemek istemediğine, gıcık olduğuna için için kin gütme, tahammülsüzlük gösterdikleri akrabalarına, ev damındakilerine de kan kusturmuşlardır. Öyle ki birbirlerine düşmanlığın, Hurumluların  aşiret içi kollarından Feranlıların Cibran aşiretinin Halilanlar; Pircanıjların da Teymüranlarla iş birliğini yaşayarak gördüğünden, her sabah yataktan kalkar kalkmaz ilk iş ‘Hz. Mevlana bile dayanamamış da köpeklerin kardeşliği aralarına kemik atılıncaya kadardır, demiş. Hego, Hego; Allah’ım, Allah’ım sen ! önce evdeki dosta fırsat verme, sonra dışarıdaki düşmana...’ duasını ettiğinden bir gün ‘daye, maye mı, insanın dostu ne yapar ki böyle dua ediyorsun?’ yüzünde büyük bir acı ve üzüntü, bana ‘oyyyy yavrum, çene ma, kızım, kızım, evdeki dost fırsat bulsa, düşmandan beterdir. Onun için Allah dışarıdaki değil önce evin içindeki dost görünen düşmandan korusun hepimizi.’ne kadar doğruymuş söyledikleri, aile içi çekişmesi sonunda babamın amcası; Cibran lideri kaymakam Mahmut Bey’in de akrabası tarafından öldürülmesi gibi onlarca olayı duyduğumdan, yaşadığımdan boşuna mı diyorum ben ‘bunların annesiyim, kimse evladı için kötü şey konuşmak, düşünmek istemez ama Allah kimseyi benim çocuklarımın düşmanı etmesin, ablalarıydın sana neler yaptılar, görmedin mi?’ uyarılarını dinlemediğin yıllar geçtikçe; amcanın yeğeni, yeğenin amcayı, kardeşin kardeşi vurduğuna, öldürdüğüne tanıklık edilen ilişkiler yumağında; aralarında birinin bir adım öne geçtiğini, devlette, toplumda sevgi ve saygı gördüğünü fark ettiklerinde aynı koşullarda yetiştiklerinden, yaşadıklarından belki de ‘bra, keko, waye  neyim eksik, aklı benden fazladır ? boyum posum yeter’ psikozunda “istemezük”la ayaklanmakla kalmayıp ‘o ayrı, ben ayrı, ayrı düşünüyoruz, ona baksan ailenin lideri, büyüğü, o kim? Olacak şey mi? Ona gelen kadar şey var … filanca dururken, aile adına konuşmak ona mı kaldı?’ aşağılamalarıyla, ihbarlarla ön kesen, öldürmeye varan düşmanlık, nifak tohumlarının geleceğe intikaliyle ortada birlikte hareket eden bir sülale de bırakmayan Mala Feranlar ‘birbirlerini yiyip bitirmişler ya’yla hak verdiğin anneni çok geç anladığını, değişmesinin, yaşanan ülkenin yönetim biçimiyle orantısının göz ardı edilmeyeceği insan doğasında var olan hırs, iktidar, güç, kudret, nefret, intikam, aldatma, kavga içerikli duygular yüzünden birbirlerine üstünlük sağlama peşinde, kimsenin, kimsenin gözünün yaşına bakmadığı, her insan diğer bir insanın, her kesim diğer bir kesimin (akrabanın akrabasının, ebeveynin evladının, evladın ebeveynin, komşunun komşusunun, yönetenin yönettiğinin) kuyusunu kazdığından da hep bir kavga, kaos, anarşi, vahşet halinin devamında ; cennete ya da cehenneme dönüşen hayatta kalmak, kendini korumak için her şeyi yapmayı olanaklı kılacak egemenlik, iktidarı ele geçirerek karar alma, verme, kazanma savaşında, on binlerce yıl, hatta yüz bin yıl öncesi, yüzyıllar sonrası için de geçerliliğine inanıp ‘ ne kadar da doğru’yla tasdik ettiğin “homo homini lupus; insanın insana kurtluğunda” birbirilerine saldıracakların ,  saldırılarını önlemek adına; bir daha geri istemeyecek kaydıyla; bir araya gelip yapacakları toplum sözleşmesiyle haklarını devredecekleri kurumdan – hak devrinin asırlar öncesi dinlerin, biat kültürünün etkisinde tek adama, tek yönetime; Peygamberlere, Halifelere, Padişahlara, Paşalara, aşiret, parti, örgüt liderlerine; hacılara, hocalara, erkeklere yapıldığı Orta Doğu coğrafyasındaki toplumlarda çoktan gerçekleştiğini bilmeyecek yabancılığından yeni bir şeyin keşfiymişçesine –  bahsettiği Leviathan eserini iki asır sonra okuduğunda,  ihtimaldir ki haklarının devrini ‘ne diyon kardaşım? Önümüze koyduğun çözüme bak! İnsanın vazgeçemeyeceği tek şey özgürlüktür… özgürlük!’ çığlıkları atarak, kağıda kaleme sarılan Jean Jacgues Rousseau’ya özgün kuramlarını geliştirmede yardımcılık ettiğinden meşrutiyetin, mutlakıyetin ateşli savunucusu 17. yy. İngiliz siyasetçisi, felsefecisi Thomas Hobbes Beyciğime, dünyayı yerinden oynatan Fransız Devrimi’ne ilham ve imkan kaynaklığından saygılar, sevgiler sunarak….

….eyyy bu romanı yazan yazarcığın ordan oraya atlayan dimağından yorulmuş çaresiz okuyucu; kabul edersin ki her zaman ve hala birbirinin kanını içmeye, entrikaya, doyamamanın ‘hele bakın şuna, daha düne kadar adı, esamesi okunmuyordu kıskançlığı, göz karartıp her şeyi yakıp yıktırdığından, zalimleşen için ana, baba, evlat, kardeşin; akraba, amca, yeğenin bir şey ifade etmediğinin gözleneceği geçmişlerini irdeleyebilselerdiyüzleşebilselerdi Cibran, Çarekan, Haydaran, Hasenan, Lolan…, …, …,  ve Hurum aşiret liderleri, ileri gelenleri; çatışmayla, savaşla birbirlerinin kanını dökeceklerine, onlarca mensuplarını kaybedeceklerine, illaki bir gün gerçekleşeceğinden ‘bilmez misiniz? bunlar bir gözükür arkadan da birbirlerinin altını oyar, kuyusunu kazarlar, bu her zaman böyle olmuştur. Onun için sabır, sabır, seyredin ve bekleyin görün bakın nasıl da kendi kendilerini imha edecekler. Yalnızca sabredin.’ öngörüsünde had safhaya ulaşacak çekememezliğin, lider kavgasının sonunda rakip aşiretin kendi kendisini yok etmesini bekleyeceklerdi. Niye bu kimsenin aklına gelmedi şimdiye kadar? Bu “yalnızca sabredin” yöntemi sayesinde bir bakmışsın aşiretler, devletler arası kavgalar, savaşlar da sona erivermiş, sana da Nobel Barış Ödülü kazandırırmış! pek bir akıllıymışsın Adam Smith, John Stuart Mill, Kapital’i yazmış Marx’ın, sosyolojinin babalarından Auguste Comte, Max Weber, Saint Simon’un mezarında ters dönmesini beklemeden tek satırda ‘geç bunları anam babam geççç’ yazarak devam et! Birbirlerini öldürecek kadar nefret yüklü, kindar Hurumlular arasındaki kavgaların, küslüklerin, çekemezliğin sonucu, onca olaydan yalnızca biriydi Alié Selim’in altmış yaşında yeğeninin katili olması. İnanması zor, aralarında hiçbir nahoşluk geçmediği, somut bir zarar görmediği halde sırf hoşlanmadığından, beğenmediğinden, nefret ettiğinden; bu gerçekliği bilmene rağmen bu şaşırmış halin niyedir eyy okuyucu ! olumlu, olumsuz bir şeyini görmediğin halde, nedensiz hiç mi sevmedin birini, hiç mi nefret etmedin? Bazen ‘ bir şey de yapmış değil ama ısınamadım, sevmiyorum, gıcık oluyorum, onda, beni rahatsız eden bir şey var, çözemiyorum ,  şimdi bunu sana nasıl ifade edeyim ki,  benim hayatımda yanında konuşmaya, cümle kurmaya çekindiğimiz şair Cengiz, işte tam da öyle biri. Adam Dil Tarihten mezun, gerçekten şiir yazıyor, editörlük yapıyor, anladık birikimlisin, entelsin de ama kardeşim; “ki”, “ve”, “da”, “de” bağlaçları, hayatın neresine ne anlam yükler, ondan vazgeçtim; kendini okulda Türkçe, edebiyat dersinde hissettiren, konuşmayı keserek ‘cahil, önce de, da, ki’nin nasıl kullanacağını öğren, sonra anlat’ düzeltmeleri, kurduğun cümleye müdahale yok mu? Sınavda ya da önemli bir toplantıda, konferansta değiliz ki konuşmamıza dikkat edelim, altı üstü yürüyor ya da bir yerde oturmuş kahve içiyor, şunun şurasında sohbet ediyoruz, niye limon sıkıyorsun be adam! Günlük, spontane konuşmada dil bilgisi kurallarına riayet mümkün mü? Hayır, gereği de var mı? Mesleğini, editörlüğü karakterine iliştirdiğinden, günün yirmi dört saati noktaya, virgüle, hatta noktalı virgüle uygun Mücap Ofluoğlu tonunda, ağdalı, ağır teatral konuşması, off, yeminle, yazarken bile baydı. Twitter, Instagram ergenliğinde, sadece kendinin değil karşısındakinin de sürekli tetikteliğini sağladığından, dostluğu, sohbeti eziyet çekmekten başka bir halta da yaramıyor. Geçen gün konuşma sırasında mesleğini icra etsin diye bile bile “nalet” dedim, anında başöğretmen edasıyla ‘ancak nalet değil tabii o, lanet, Allah’ın köylüsü.’;‘düştün tongaya! Bilerek ‘nalet’i kullandım.’;‘ aayyy, sahibe, beni sınıyormuş’ alaylamasıyla gerginliği yumuşatarak, kendini kurtardığını sanacak çapsızlıkta, dikine dikine vuruşuna karşı çıkılınca da sıkıntıyı yaratan değilmişçesine ‘n’apıyım ben böyleyim işte, sen bilirsin’ restinde; kırıp dökmesinin, yargıçlığının, yaptıklarının ‘benden ancak bu olur, bu halimle sev beni’ şımarıklığında, kimseye göstermediği hoşgörüyü başkalarından bekleyerek, bir nevi mikro dokunulmazlık isteyen Cengizlerin çokluğundan sıkıldım da ne yazık memleketin dört bir yanı, bu sinir bozucu karakterler, tiplerle çevrili. Halbuki hepimizin parlayan, parlatılan yanları gibi karanlık, izbe yanları da olacaktır. Ama işte “şuyum buyum, editörüm…” kibri soğutucu etkisi yaptığından şair Cengiz’den uzaklaştım ben de. Artık insanların, karşısındakini yaptıklarıyla, düşünce ve tavırlarıyla yaralayıp sonra da “ben buyum” diyerek sorumluluktan kaçıp kurtulmalarına geçit de vermeyip yontma, tıraşlama, ayar verme yöntemlerini devreye koymalı diye düşündüğünü bilmediğinden, doğalmışçasına  ‘akşam Birhan Keskin’in toplu şiirlerini okudum, notlar aldım, esinlendim, sabaha bir şiir yazdım’ anlatımına devam eden sen, auteur editörüm; (esinlenildiğini iddia ettiği dizenin bire bir kopyası olan) başkasının dizelerinden yaratımından çalıp sonra benim dizem, eserim, düşüncem denileni, bildiğin “intihali”, “esinlenme” diye adlandırıp, emek sarf etmeden kendini bir yerde konumlandıran araklamanın direkt söylenmeyip kibarlaştırıldığı günümüzün trendi esinlenmeci şairlerinden, yazarlarından olabilirsin ama sevdiğim şiirlerden “Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider…”i  beğenmediğini söylediğinde narsistliğine kani olarak, ben senin    Ahmet Telli’ye, diğerlerine  bir şeyler kanıtlama zorunda hissettiğin meslektaşlarından biri değilim, onun için ağzımızdan çıkan her sözü düzeltme alışkanlığın hoş, doğru değil diyebilecekken, günlük bazen bir saate sığan ilişkiyi bozup da başıma yeni bir sorun daha açmayayım …. Doğru, şimdi sen bir şey dersin, o cevap verir, altta kalmamak için sen… kayıkçı kavgasına dönüşmesin diye sustum, zaten bu tip karşısındakini; duruşu, bakışı, oturuşu kalkışı, konuşması, vurgusuyla irrite eden, sinir bozucu karakterler; sevilmemelerini kesinleştirecek özelliklerini ‘kimyam uyuşmamış, elektrik alamamıştım, altıncı hissim hiç yanıltmadı beni’yle göze sokarak, haklarındaki olumsuz düşüncelerden dolayı ‘ya öyle değilse, ya yanılıyorsam” ikircimliğinde  sonlandıracaklardır. Diyeceğim o ki aslında bir insanı nedensiz sevmek de, sevmemek de bildiğin peşin hüküm; her birimizin bilgisi, kişiliği, inanışı, kültürü, yaydığı enerji farklı, ilk anda aurayı tutturmuşsak kaynaşıyor, seviyoruz, tersi durumda öteliyoruz, tanışmak dahi istemiyoruz, bu yüzyılda galiba en akıllıcası “poker face” takılmak, böylece tahmin edilemeyecek sürprizlerle karşılaşıldığında şaşırmaz, duygusal suiistimallerinden koruluna bilinir diyerek konuya dönelim. Auraları tutmadığından amca oğlu Alibegé Resul’de, derinlere gizlenen “Anadolu irfanı”lı köylülüğün içinde yaşayan psikopatlık; kin güttüğünün, sevmediğinin tarlasına, ağaçlarına davarını salma, hem hasmına çok zarar vereceğinden hem de sadece bir kibrit, çakmak gerektirdiğinden kolay eylem; evi, mekanı, tüm yılı aç geçirtecek senelik rızık; harmanı, herkes ancak kendisine yetecek kadarını topladığından eğer diğer köylerden alacak durumda da değilsen, kimse kimseye de vermeyeceğinden tek çarenin eldeki malı satmak olacağı kışlık yem; otları, samanlığın konduğu ahırı yakıp kül etmek için Kürtlerle anlaşıp samanlığının yandığını görünce elinde mavzer yangının etrafında dönüp duran Alié Selim; dumanı, ateşi fark edip toprak atarak söndürmek için kaptığı gibi kapı önündeki küreği yardıma koştuğunda Hasané Ali’den boşanmış, çene Hayderé Zeynel Zeynep’le evlenmiş amcasının oğlu Gazié Alibeg’ye ‘baoo, Emin! Sen misin?’

‘apo benim, ben Gaziye Alibeğ, yangını söndürmeye…’ cevabını duyar duymaz mavzeri üzerine doğrultup ‘bırak! bırak yansın’ öfkesinden korkarak uzaklaştığında, köy yolunda karşılaştığı ‘keko, bra! Sen gidiyorsun da amca Eliye Selim deli olmuştur, bırakmıyor yangını söndürelim.’

‘oyyy, bilmez miyim, apo Eli huysuzun tekidir, ne yapacağı, kime saldıracağı belli değil. Valla gitmeyecektim emma senin karı, Zeynep eve gelmiştir, ‘kalk git, amcandır, büyüğündür, dardadır, birbirinizi sevmeseniz de kötü gününde yanında ol’ deyince….’

‘doğru demiş fakat o vakit bırakmadı, az daha beni öldürecekti.’ derken, az ötesinde, hiç alakasının bulunmadığı yangını söndürmeye koşan Alié (Eliye) Mahmut’u ‘eroo, errr Eliye Mahmut, yaktın, utanmadan söndürmeye mi gidersin, kimi kandırıyorsun?’ hıncıyla karşılayıp mavzerini ateşleyerek öldüren, az biraz hapis yatıp, afla dışarı çıkan Alié Selim’in başrolündeki bu vaka öyle yıllar önce değil, 70’li yıllarda yaşanıyor, yine pusulayı şaşırdın ey yazarcık! Anlaşılan elinden, klavyenden çekeceğimiz bitmedi, eee sonra ne olmuş?.. sonra, efendime söyleyeyim, Ermeniler Emeran’dan gönderilince sadece Eliye Dılmış’ın değil, çocuksuz Alta Ga-borj’un arazisine de el konuluyor. Ga- borjlar vardı… Yok artık diyorsun içinden Aborjin çağrışımına şaşarak, Aborjinlerin akrabası falan mıydı bunlar? Kardeş, aklın kesiyor mu 18. yüzyılda kıtalarına yerleşen İngilizlerin katliamına uğrayan, topraklarından edilen Avustralya yerlileri Aborjinlerin, öldürülmemek için kaçıp da kıyım, katliam şahı Osmanlı’ya, Türkiye’ye sığınacaklarını? A bu Ga bizim dilce öküz demektir, bunlar çok önceden İran’da yaşarlarmış, Hz. Hüseyin Kerbela’ya giderken, geri dönmesine mani olmak için beyaz öküzlerine binip arkasından gelip yolu kesen kabile bunlar işte. Arkadan vurdukları, ihanet ettikleri Ehl– İ Beytin katlini sağlamışlar, nasıl olmuşsa bir şekilde gelip Emeran’a yerleşmişler, Sünniler, Ermenilerin yanında barınmak için de Alevi’yiz demişler, bir şey bildiğimden değil, ben öyle diyorum arazileri yok tabii bunların, Çepanik yaylası’na çıkıp oralarda bir yerleri ekip biçiyorlar. Bunların başı Sisi Ga-borj çok fenaymış, fesatmış, mal, hayvan, silah için Hamidiye Alaylarından Cibranlılara muhbirlik (istihbarat) ederek 40 Hurumlunun , Mala Feran’ın öldürülmesine sebep olmuş.’; ‘o koşullarda, küçücük bir yerde ispiyonculuğu nasıl becermiş, fark edilmeden?’;‘Mala Feranlardan Mustafa, yarın Üstükran’a yağ almaya, satmaya gidecek’ haberini atla ya kendisi götürüyor ya da biriyle yolluyormuş. Ertesi gün Üstükran yolunda mavzer atışıyla öldürülüyor Mustafaé Ali. O zamanda yeter ki elinde bir silah bulunsun, Padişah da sensin Paşa da. Osmanlı koca imparatorluk Yemen’e uzanan, her yerde muktedir değil ki kolunun uzanmadığı yerlerde nizamı, intizamı ağalara, beylere, paşalara, çetelere, eşkıyaya bırakmış, silah yasağı ? hak getire, eşkıya, çete her yerde, evler, ahırlar, mağaralar, taşların, samanların, köprülerin altı silah, cephane yığını, çünkü insanların kendilerini, ailelerini, mallarını, mülklerini koruyacak başka çareleri yok, kime güvenecekler, yeter ki paran olsun, evini cephaneliğe çevirirsin. Mala Feranlar da Ermeniler vasıtasıyla mavzer, tüfek satın aldıkları gibi çatışmalarda, eşkıyalıkta, baskınlarda,  talanda ele geçirilen ganimetler de var tabii. Her ev silah deposu, 1921’in 7 ve 8 Ağustos’unda “…halk, elinde bulunan lüzumlu bütün silah ve cephaneyi üç gün içinde teslim etmeli, bu emre cins, mezhep, sınıf ve meslek ayrımı yapmaksızın herkes uymalı. Yoksa, İstiklal Mahkemelerinde asılacaklar.” ibareli on maddeli Tekalif– i Milliye emirleri yayımlanıyor, Cumhuriyet’in ilanıyla da senet karşılığı alınan silahların bazıları sonrasında ‘hatıra’ olarak sahiplerine teslim ediliyor ki bazı köylerde, duvarlarda asılı duran, camlı büfelerde görülen mavzerler işte bunlardır. Bu Alta’nın kocası…‘Alta kadın mı? Ben erkek sandım.’;’kadın tabii, kocası Boke’nin parası da malı da çok. Adam ölünce malın mülkün tek sahibi Alta Ga-borj, bir süre sonra Kuzik’ten Kameri Sılı Kılı’yle evlenince, geçmişteki husumetleri bitirmek için Hese Ga-borj, birkaç akraba ile 1928 doğumlu oğlu Ali’yi de yanına katıp kirvesi Efendi’nin evine çe Talu’ya gidecek ‘Kirvem, bilirsin Alta’nın arazisi dedelerimizden Boke’nindir, evlenince, arazilerimiz hiç emeği yokken Kameri Sılı Kılı’ye geçti, bu haktır? Üzülüyoruz, artı bu işi saf edelim kirve.’; ‘tamam, halledeceğim’ sözünü veren Efendi; Mehmeté Şerifé Ali, başlığına: ‘Muş Dağlarında bir hatıra 9.9.1936 Vali Tevfik Gürün işe başladığı günler. Eski Muş yeni baştan yapılıyor, mektepler konaklar, sular, hamamlar. Yer yer kaynaşıp duruyor.’ notunu eklediği;

‘Bir sonbahar günü;

Unutma o günü;

Hava durgun,

Güneş yakıyor;

Çarşı pazar bütün kaynıyor;

O gün pazardır;

Halk dinlenmek için;

Bağlara köşklere;

Gezmeye çıkıyor’ dizelerini yazdığı Muş’a gidiyor, Alta Ga-borj öldü gösterilip kütükten düşürülüyor, böylece araziler yeniden kirve Ga–borjlara geçiyor. O günlerde kimsenin haddine değildi;

‘Yeşil pınarın başında;

Haydar bir şişe açarak;

Bize bir kadeh mey sundu;

Çarşıda gördüğümüz;

Sıcağın ve susuzluğun;

Yorgunluğu geçmemişti;

Bu susuzluk ve yorgunluk bize:

Kerbela’nın sıcak çölünde– Üç gün susuz kalan İmam Hüseyin’in;

Dertlerini hatırlatmıştı;

Iztıraplar haddini aşıyordu;

Yekpare olarak Haydarla mersiyeler okuyarak;

İçimizi hakka yakarak;

Kanlı yaşlar akıtarak;

Ebediyete gidiyorduk.

Biz o çağlayan dere ile Kerbela çölünde

Hakk’a yetmiş iki kurbanını susuz veren şehitler şahına

Dolu selamlar gönderdik.

Dere vecde gelmiş bizimle;

Akar ağlar coşuyordu’yla Allah, Muhammed, Ali yoluna taliplikte, ikrar için Seyitlerine, musahiplerine büyük kıymet biçtiğinden, isteklerini emir telakki edip, yerine getirmek için her şeyi yapacak Efendi’yi şikayet etmek. Böyle böyle ülkenin dört yanında torpil, rüşvet, hile hurdayla önceden verilecek kişinin belli olduğu satış ihaleleriyle arazileri talan edilen ‘beterin beterine’ maruz Ermenilere “100 Kürt bize gardiyanlık ediyordu ve hayatımız onların keyfine kalmıştı. Kızlarımıza gözlerimizin önünde tecavüz etmek onlar için sıradan bir olaydı. Sık sık 8– 10 yaşlarındaki kızların ırzına geçiyorlardı, bunun sonucunda birçok kız yürüyemez hale geliyordu ve vuruluyordu. Yarım saat sonra bir grup Kürt’ün Çapağ(k)çur (Bingöl) yönünden bize doğru geldiğini gördük, Etrafımızı çevirdiler ve nehri geçmemizi emrettiler, birçokları denileni yaptıve öldüler…” zulmü, vahşeti… zalimlik, gaddarlıkta sınır yoktu; Ermeni kafilelerini teslim alan askerler, kadınları, erkekleri sıraya koyar, tek tek sayar, üstlerini arayarak; yanlarındaki paralarına, kıymetli madenlerine, güzel giysilerine el koyar, ganimetleri paylaşırlardı deme sakın, güçlünün güçsüze mezalimini, rezilliğini, hukuksuzluğunu yasalmışçasına meşrulaştırma, ellerindekini, avuçlarındakini çalmışlar, çökmüşler işte. Çırılçıplaklıklarına kani olunca yüzyıllardır devşirme mekanizması işletildiğinden özellikle çocuklar ve kadınlara kafa sayısına göre fiyat biçip başta Kürtler, eşkıyaya, çetelere, kim istiyorsa onlara mal gibi sattılar da. Ağızlarında altın diş ve kaplama olanların vay halineydi… Bir, iki yıl öncesinde, Rus işgalinde topraklarından, baba ocaklarından göçe zorlanan, çoluğunun çocuğunun cansız bedenlerini zor şartlarda aylarca katettikleri yollarda bırakacak acıyla, zulümle karşılaşıp, çetecilerin, askerlerin, eşkıyanın saldırılarına uğrayan, bazen yanlarında götürdükleri kızlarına, kadınlarına gözlerinin önünde tecavüz edilenlerden değilmişçesine, günde en az on kez çeşme başında, mala giderken, yayık yayarken, sacda ekmek pişirirken, meyve, sebze, tar, so, cag, helig mantar toplarken, ot biçerken, harman savururken karşılaşıp konuştukları komşularına, tehcir yoluna dizilmeden ‘dakıla mı,  gıle Besime, başımıza ne gelir bilmiyoruz, bunca kap kacağı yanımızda götüremeyiz, süt, ayran kaynatmak için ödünç istiyordun, başkasına gitmesine gönlüm razı değil, gel al bu kara kazan artık senin, süt, ayran, dare kaynattığında, su ısıttığında beni hatırla, yeter. Geçen sene Garo, bu kahve takımını İstanbul’dan getirmişti, bunu da al. Nasılsa birileri alacak, önceden ben dağıtayım dedim, ailenizi severim. Veyvi Güle’yle, Selbiye’ye de haber yolla, gelin bakın, işinize yarayanı alın, sandalye, masa… a o gaz lambaları, kandiller, güğüm. Canımızı, çoluğumuzu çocuğumuzu kurtarma derdindeyiz’le eşyalarını taksim eden Ermenilerin, gözyaşları içinde kapılarına kilit vuramadan terk ettikleri evlerine, köylerine, tepelere, dağlara, yaylalara, deré Mengel’e dönüp dönüp bakmalarını; böyle bir fırsat her zaman ele geçmez fikrinin aceleciliğinde uçsuz bucaksız arazilerine, eşyalarına, giysilerine el koyma, sahiplenme sabırsızlığında ‘de haydi, gidin artık’ mırıldanmalarıyla seyredip Emeran’dan, Zengel’den, Muskan’dan, Badan’dan, Mengel’den uzaklaşmalarını, gözden kaybolmalarını beklemeden; katır, eşek, at ve kağnı arabalarının azlığında, yanına alınamadığından geride bırakılan, evi ev yapan; karyola, somya, tel dolap, kazan, sandalye, masa, güğüm, leğen, süpürge, bardak, çanak, o kargaşada çocukların bir kenarda unuttukları müzik kutuları, bez bebekler, oyuncak arabalar, romanlar, okul kitapları, işlemeli kapı tokmaklarına varıncaya kadar, tehcir kararını duydukları andan itibaren önceden gözlerine kestirdikleri yükte ağır pahada hafif ne varsa ‘ma ben sana söylüyorum keko, Mısto ağa, bak Gırpların evindeki kazan, leğenler benim, Korkilerin büfe içindeki tabaklar Zerif’in, kimse elini sürmesin. A o Garoların kara bir kazanı vardı, gözüm ondaydı, onlar gitmeden eşyalarını çe Mehmeté Müminé verdiler. Eliz’in giyindiği kadifeleri, elbiseleri çe Selimé götürelim sonra paylaşırız.’ açgözlülüğünde, yağmalama sonu, el konulmadık hiçbir şeyi pas geçmeme peşinde, define avına çıkıp altınlarını, mücevherlerini, paralarını gömdüklerini düşündükleri evlerinin, Kiliselerinin, tarlalarının kazılmadık yerini bırakmayıp göç yolundaki Ermeni kafilelerine de (askerlerin, çetelerin, eşkıyanın bulamadığı) mücevherleri, parayı bulmak için refakatçi askerlerin önünde saldıracaklardı. Öyle bir başına buyrukluk, öyle bir çapulculuk, öyle bir kendi hesabını kendin kesmeydi ki talana katılmayan, kenarda kıyıda duran tek bir Allah’ın kulu olmayacaktı. ‘Bu Ermeniler; Ruslarla birlikte Piro Dergi ocağının bulunduğu a o Serçuk’ta harman yerinde erkekleri toplayıp birbirine bağlamış, tek tek kurşunlamışlar; piroları, dedeleri, kadınları, çocukları bir eve yığıp ateşe vermişler. Çene Eliye Rıza; Zerde, o da lojına saklanmış, epey bir zaman sonra bacasından tırmanarak ev damına çıkmış ki ortada ses mes yok. Sabaha kadar orda, damda bekliyor, sabah bir bakıyor ki harman yeri ceset dolu. Oyyy nasıl gavurlar! Az insana kıymadılar. Düşmez kalkmaz bir Allah, ne hale düştüler, a o öldürdüklerinin intikamını alma sırası bize geldi…’ anlatımıyla da sadece savaşta taraftar arasında yaşanacak zulmü, hak ihlallerini düşman sayılmış kesim yapmış da kendileri ellerine hiç silah almamış, tek bomba, top, kurşun atmamış, hiç Ermeni, Rus öldürmemiş, zulme, ihlale yeltenmemişçesine vicdan ve acıma ve adalet kırıntısını da sıfırlayıp, iftiraları yüzünden cezalandırılmayacaklarını da bildiklerinden tehcir günlerinde Emeran’da Agaé Hüseyin hizmetlileriyle baskına gittiği Markar’ın evindeki yedi Ermeni’yi mergệ Agi’ye götürecek, ellerine tutuşturdukları kürekle mezarlarını kazdırdıktan sonra, fazla mermi harcamayayım, tek kurşunla hepsini halledeyim diye tek sıra dizerek mavzerini ateşleyecekti. Anda ölmeyen, ağır yaralanan acıyla kıvranırken, güç bela ‘Üso’ya decal lo, bir daha sık, öleyim’ yakarısındaki Agop’u ‘a o pis canın için kurşun harcamam’la canlı canlı mezara itip, üzerine toprak attırtacaktı….

….ahhhhh Gulamı, daye gurbane; ben, sana daha ne anlatayım, mergệ Agi’ye bir Ermeni kafilesi götürüyor, emrindeki askerlerle Salo jandarma, adamın adıydı Salo, jandarmaydı, Salo jandarmaSalo ekser diyorduk biz. Kız kardeşler; Lara, Liza yan yana yürüyorlardı. Lara’nın kucağında sıkı sıkıya sarıldığı her adım atışında kolunun üzerine düşen sarı saçlarının dalgalandığı iki, üç yaşlarındaki kızı Angel vardı. Hiç unutmam, bahardı, dağlarda eriyen karlar deré Mengel  coşturmuştu ki nasıl. Liza ‘bizi öldürmeye götürüyorlar, sen bunu nereye götürüyorsun’la Lara’nın kucağından aldığı gibi damların üzerine çıkmış kendilerini seyreden Emeranlıların gözü önünde attı dereye çocuğu, sarı saçları battı, çıktı, suyun yüzünde bir var, bir yok, o kadar, su aldı götürdü çocuğu. Oyyy ya Rabbi, ya Rabbi! Hego, hego o kadının, o kadının ciğer delen çığlığı… O kadının kurşun sesiyle biten figanı, dağ ağladı, dağ, değil insan. Şimdi üzerine buğday, mısır, çavdar ekilen mergệ Agi, Ermenilerin toplu mezarıydı. Eree bütün bunların, bu zalimliğin yaşandığı bir yerde; kimseden acıma, insanlık bekleme, hepimiz zalimiz… hepimiz mal mülk, para peşindeyiz. Veyvi demişti daha gözleri akmamışken Gıle Gaare ‘a bu içinde yemek pişirdiğim tencerenin sahibi, sana anlatırken aklıma geliyor zaten o yollarda ölmüştür de bir gün konağın balkonundan Kasman’a, etrafındaki dağlara, yeşil ovaya baktığında çene Küçükağa’ya; öldüğümde beni şu karşıdaki (raver’de) tepeye gömün, vasiyetli Efendi gibi, alt tarafında deli deli akan deré Mengel’in sesinin duyulduğu merge Eliye’deki tepede Seys Sılıman’ın mezarının yanındaki çayırın ortasında Şilan diyoruz biz, kuşburnu; gulame, o Şilan ağacı halen de oradadır, tam orada, Ermeni Nare, kucağında üç, dört yaşlarında çocuğuyla kaçarken Salo eksere rastlıyor, öldürüleceklerini anlamış, ‘Allah rızası için önce beni öldür, bana bu acıyı yaşatma’, gaddar ki ne gaddar eskere Salo’dur bu, almış Nare’nin kucağından çocuğu, kurşunlamış, görenler diyordu ki kurşun sesiyle sanki semaha durdu Nare, yere çökmedi, çocuğunun kanlı cesedinin etrafında döndü…döndü, yanına düştü, a o Salo, onun da işini tek kurşunla bitirdi. A o çayırın üstünde ilkbaharda bazen beyaz bir kuş, bir şey arıyormuşçasına dönüp durur. O kuş, acısından semaha duran Ermeni anne Nare’dir, hala öldüğüne inanmaz da arar durur yavrusunu.’ Ta Osmanlı’dan bu yana insanlık dışılıkların sadistliklerin, hukuksuzlukların hesabının sorulmaması, cezai işleme tabi tutulmaması da zaten olmayan utanmayı, arı da ortadan kaldırdığından zengin, fakir, Türk, Kürt, Sünni, Alevi, kültürlü, cahil her kesimin, emek sarf etmedikleri halde kazanmış, almışçasına gayrimüslimlerin mallarını paylaşmalarındaki bu hep yapıla gelmiş suç ortaklığı…severliği; Cumhuriyet Halk Partisi 9. Bürosu tarafından hazırlanan 1939, 1940 tarihli Milliyetler Rapor’da azınlıklarla ilgili “Ermeni’lerin asimile olmayacakları gerçeğinden hareketle mübadele edilmeleri ya da başka ülkelere göçlerinin kolaylaştırılması yoluyla, her gün nispetlerinin azaltılması; Anadolu’da artık bir tehlike olmayan Rumlarla ilgili asıl esaslı tedbir alınması gereken yerin İstanbul olduğuna dikkat çekilerek” bu hususta söylenecek tek söz, İstanbul’un fethinin (500.) yıl dönümüne kadar İstanbul’u Rumsuz bir hale getirmektir önerilerini hayata geçirmek – İstanbul’un fethinin 500. yılında, yani 1953’te değil de iki yıl sonra uygulanan şiddet, yağma, saldırılarla Rum nüfusu azaltmak –  için ilmek üstüne ilmek atılarak hazırlanan plan gereği; 1942 yazı boyunca hemen her gün, her gazetede “karaborsacı Yahudi” tiplemeli karikatürler yayımlayıp, gayrimüslimleri hırsızlık, tefecilik, vurgunculukla suçlayan haberler, yazılar eşliğinde; Başbakanı olduğu ülkenin azınlık vatandaşlarını fazlalık görme çarpıklığında Şükrü Saraçoğlu’na “Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır… Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz...” dedirten eseri;11 Kasım 1942’de Varlık Vergisi Kanunu’yla – muaf dışılık için Osmanlı’nın devşirmeliğini seçip İslam’a geçenler hariç tutularak–  Boğaz’daki yalıları, köşkleri, Beyoğlu’ndaki apartmanları, dükkanları bir gecede ellerinden alınıp malından mülkünden, yuvasından edilen “saf Türk” olmayan vatandaşların, Hitler’in Yahudiler için 1940’da yapımını başlattığı Auschwitz’ine özentili Aşkale (toplama) çalışma kamplarına gönderilmesiyle uygulamaya konulan; MGK sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu’nun “6– 7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.” itirafına nail gayrimüslimler için 6/7 Eylül 1955 günü bir kez daha, tekrar zuhur ettirildiğinde; Ermeni tehcirindeki gibi İstanbul sokaklarına ellerinde silah, kazma, balta, sopalarla dökülüp kafa, göz yaran, evlerini, iş yerlerini, dükkanlarını yakıp yıkarak “Kristal (bir günü) Geceyi” yaşattıkları; belki dün, belki de sabah karşılıklı kahve içtikleri, malına, canına göz diktikleri komşuları, tanışları, vatandaşları Rumlardan, Ermenilerden, Yahudilerden, Hristiyanlardan yağmaladıkları gümüş şamdanları, vazoları, kol saatlerini, alyansları, altınları, Fransız porselen kapaklı sahanları, kazandıkları zaferin tacıymışçasına ellerinde, çantalarında övünçle taşıyan; cadde ortasına çömelmiş, topuklu ayakkabı, şık kısa kollu, yakası açık, boyu dize kadar beyaz elbiseli, ipek kumaş yırtan kadınların, takım elbiseli erkeklerin fotoğraflarının çekilmesinden utanç duymamaları, bizatihi kendilerini sergilemeleri de herkesin gücüne göre başkasının malına çöktüğü, Ermeni tehcirli talancı geçmişin resmileştirilmesinden, olağanlaştırılmasındandı. Çena… Çene boyệ rizayệ Heqii (Hego) bo (boyeriza hekobo– Allah rızası için) hadsiz hesapsız mezalim, hangi tarafa dönsen, sus artık! Ne kadar inkara kalkışılsa da bu topraklarda, hepimizin bir yanı…bir parçası biraz Akçik, biraz Lara, Nare; biraz Agop, Gırpken; senin biraz çene Küçükağa, Zelhan, Behıj, Belkıze, annen; biraz İbrahimé Talo, Memilé Talo, Kemalé Resul barındıran parçalarının birbirinden ayrılmaya meraklı ve kararlı oluşu, belki de her kadının, en iyisine dahi lanet okuyacağı bir erkeğin; her oğlun, her kızın da bir babanın, geçmişinin kurbanı olduğunu bildiğinden miydi? Onun için miydi HER GİDENİN ardından da bu hesapsız darmadağınıklığın, savrukluğun? Ermeniler tehcir yoluna dizilmeden (Hamidiye) Süvari Alayları komutanlarına, aşiret liderlerine, köylerin ileri gelenlerine, tanıdıklarına  mülki amirin ‘gidip bakın, işe yarayacakları, beğendiklerinizi seçin, alın, nasılsa yollarda ziyan olacaklar’ dediğini duyunca  çoğu köylü gibi güçlü kuvvetli, güzel bir Ermeni kadını almak üzere Kuzik’ten aşağıya a o yol (cadde) üzerine atımı sürdüm diyecekti; yıllar yıllar sonra torunu Agaé Halit’in ‘bizde bir kazan vardı beş teneke su alırdı, beş teneke… Onda çorba yapıyorlardı, a o Ermeniler 40 kişiymiş bir evde…’ anısını anlattığı Mehmeté Mümin. Zamanın vesaiti kağnı arabaları, at, eşek, kadın, erkek, çoluk çocuk, aha böyle ana, baba günü, kalabalık, uzayıp giden Ermeni kafilesine Emeran çıkışında a o deré Mengel’in üzerindeki köprüde yetiştim. O zamanda tek tük görülen ordudaki komutanlarla, zenginlerin bindiği (ilk olarak 1895 yılında İstanbul’un tanıştığı) ‘zatü’l– hareke’ otomobil, fayton içinde, at üstünde kafiledeki kadınları inceleyen, gözüne kestirdiğini tuttuğu gibi yanına katanlar gibi ben de yolun kenarında yürüyen güzelce bir Ermeni kadını gördüm, hoşuma gitti, atımın yularını topladım, yanına yaklaştım, beni fark etmemişti, tek elimle kolunu tuttuğumda öyle bir sıçradı, bir feryat bir figan, yere çöktü ağladı, sızladı, saçlarını yoldu, çekti, yerde taş, toprak bırakmadı. Kendi kendime dedim; ben bunu alsam, bundan ne heyr çıkar? Bunun rızası yok, hele baksana ne işler yapıyor, yarın kim bilir ne yapar? Bıraktım. A o ara baktım Mengel tarafından bir atlı geldi, bir kadını kolundan yakaladı, kaldırdı, oturttu önüne, durmadan sürdü atını, kadının derenin çağlayan suyunu yaran, kuşları havalandıran ‘Allah’ını seversen beni ayırma çocuğumdan’ çığlığı, adamın sırtını yumruklaması, saçlarını yolması, dövünmesi, nafile. Eee be, zalımın zalımı Velié Ağa, hiç bu fırsatı kaçırır? Akac, köydekilerin Akçik’i Ermeni kadını almış, getirdi çe Ağa’ya. Kime sorsan, öyle bir karı yoktu idi dünyada, diyordu. O kadar güzelmiş, çookk, çokkk, dağ çiçeğiymiş, zeytin karası gözler, dişler inci, uzun sırma saçlar, beyaz ten, boy pos… Amcam oğlundan duydum, Velié Ağa’ya hep ‘yalnız, bir öpüşüm dahi yok idi sana, bir bakışımı vermez idim ama felek, şartlardan istifade ettin, aldın beni; bizimkilerin altınlarının, paralarının yerini biliyorum, gün var ki gelir böyle senin ceplerini altınla, parayla doldururum, diyormuş.’ Ancak bir türlü, herhalde hayatının garantisi; altınların, paranın yerini söylemiyormuş; öyle de yalancı, sahtekarmış !!!! Ermeni tehcirinden on, on bir yıl sonra, Şeyh Said isyanında destek verdiği, Milis kurduğu devletten beklemediği sürgün kararının çıktığı Kütahya’ya giderken Karer yolunu kullanacağından ‘ben yarın gitsem, Küçükağalar bana, sen bacımızın üstüne niye kuma getirdin, der, rezil ederler, bırakmazlar yakamı’ korkusunda ‘eee burada, çe Ağa’da bırakıp gidemem de’yle Akçik’i hulamlarından (hizmetlilerinden) iki kişiye teslim ediyor, onlar da götürüyor, a o aşağıda Efendi’nin;

“Hayatın ve dünyanın

En kötü tarafı…

Her şey vefasız

Her an hercai…

Tatlı, acı her alem geçer.

Her şeyde son, bir ayrılık.

Bu fani pek vefasız meğer.

Bana bak kardeşim Haydar,

Bak bu güzel günümüzde geçti,

Bütün bir ömür, bütün bir hiçti.

Çünkü böyle imiş– kanunların hilkatin

Tanrı’daki hikmetin.” dizelerindeki ilhamını, sırlarını, Ermenilerin ölü bedenlerini Murat’ın sonsuzluğuna taşımaktan yorgun sergüzeşt nehir deré Mengel’in orada öldürüyorlar. Lara, Belkize, Akçik ve Nare’nin çektikleri, nesillere duyurulmadan, devredilmeden sümen altı edildiğinden, yaşamamışlarcasına isimleri unutturulup, varlıkları yok sayıldığından, haklarında tek bir bilgi kırıntısına da ulaşamadığından, hatırlanmamalarını sindirip, araştırmaktan vazgeçecekken amcan Hasané Halil’in kızı Cemile’nin mentalini zorlamasıyla, ailede kaç defa evlendiğini bilenin bulunmadığı babanın dedesi Memilé Talo’nun eşlerinden birinin; deden Resul’u, kardeşi Halil’i, Elif’i, Gülizar’ı, Rus işgalindeki göç sırasında yolda, sadece Erzurumlu bir aşirete iyi bir başlık parasına sattığı bilinen izi kaybedilmiş Cevriye’yi doğuranın adının; kesin olmamakla birlikte Şadi aşiretinin kızlarından adı belli belirsiz hatırlanan Canbek (Canbegiz); diğerinin; ufak bir bağlantının, ilişkinin devlet katında baskı, sürgün getireceğine, mevki, makama boğdurulacak “makbul vatandaşlıktan” çıkaracağı görüldüğünden ailelerde, aşiretlerdeki önceki kuşaktakilerin gayrimüslimlerle, Ermeni kadınlarla evlilikleri gizlendiğinden, kripto Ermenilik, Rusluk, Rumluk…, …,  ve Çerkezlikte; Hurum  aşiret liderlerinden Selimé Ağa’nın, pek çok kez yaptığı başvurular dikkate alınmayınca Dahiliye Nezareti’ne çektiği son telgraf “… kulları Bitlis vilayet celilesi mülhakatından Varto kazasında Hormek aşairi olup, mecmû– yı aşiret Hınıs ve Göynik kazalarında bulunan altı yedi bin nüfus şamil olup, eyyam– ı sayfda Bingöl cibalinde cümlemiz haymenişiniz. Şevketlü ve merhametlü padişamız bizim aşiretin etrafı ve eknafı cümleten Hamidiye Hafif Süvari Alayları’nı teşkil ederek o nam– ı aliden heman biz mahrûm kaldık. Bu ifadatımızı sem– i humayûna reside ettiremediğimizdendir. Alayların teşkilinde şimdiye kadar heman yüz telgraf keşide etmekliğim ber saika– yı muhabbet ve uğur– ı meyamin– i mevfûr– ı hazret– i tacdari yolunda kurban olmaklığımızın sevdası cüret ettirdi. Yoksa bizim haddimiz değildir ki o makam– ı aliye arz ve niyaz edelim. Bunun saye– yi ihsanvaye– yi hazret– i hilafetpenahide üç alay kulları hazır olup hangi mevkide muayenemiz emr olunursa esblerimizle müheyyayız. Lütfen ve merhameten bizi de akran ve emsallerimiz merhamet– i şehinşahiye dehalet ederek arz ediyoruz. Muradımız hizmet ve sadakattir. Eğerçi bu marûzatımızı şevketlü padişahımıza takdim etmezler ise bu kadar ahali– yi fakir kulları yarın muakeme– yi kübrada müsebbiblerinin yakasından tutup ihkak– ı hak buyurulmasını iddia edeceğiz yoksa biz için itibara şekva eden kullardan değiliz her halde muradımızın husûlü içindir bu marûzatımız son def’a olarak arz eyler…”de görüleceği üzere; hiçbir Kızılbaş aşiretin alınmadığı, dışında bırakılan diğerlerinin makam– ı aliyece verilen düzenli maaş ve cephaneliklerle edindikleri prestij ve gücü kullanarak mal  ve mülklerini artırmalarına, Müdür Kamil Bey’in “bunlar aşiret değil haşerat” şikayetini ettiği çocuklarının İstanbul’daki Aşiret Mektebi’ne gönderilmelerine, ali kıran baş kesenliklerine gıpta edecekleri; Sultan II. Abdülhamid’e “Bave Kurda– Kürtlerin Babası” denmesinin nedeni “idari makamların sıkı gözetimi altında tutacağı Kürtleri; Rusya karşısında güçlü bir askeri siper, İran’a karşı saldırı aracı durumuna getirme yanında, azınlıkların, özellikle de Ermenilerin özgürlük hareketlerine karşı” kullanmak amacıyla 1891’de kuruluşu öncesinde yapılan istihbaratla biatlarından emin olunan okuryazarlığı meçhul aşiret reisleri İstanbul’a davet edilerek, sarayda ağırlanacak; atlılar, askerler aşiretten, her türlü askeri mühimmat, giysiler, para da devletten şartıyla keselerinde “Hamid” altınları, omuzlarındaki albay, binbaşı, vs. vs. rütbelerine uygun maaş cetvelleri atlarının terkisinde de bir yüzü Kur’an ayetli diğer yüzü padişah tuğralı atlastan sancak ve beyaz ipek kumaşa nakşedilmiş fermanla döndüklerinde Kürdistan’a, artık koca İmparatorluğun güvenine mazhar merkezi Erzincan, müşir Zeki Paşa’nın başkomutanlığındaki milis gücü Hamidiye Alayı seçilen Zirkan, Hasenan, 1200 süvariden dört alaylı Cibranlılarla, Karkapazarlılarla arazi, yayla, mal anlaşmazlıkları yüzünden sürekli çatıştıklarından er geç öldürüleceğini tahmin eyleyip oğullarına ‘bir gün ölürsem silahımı Veli’ye, evlerimi Ali’ye, aşiretin idaresini Zeynel’e verin’ vasiyetini etmiş, beş eşinden on oğlan, iki kız sahibi İbrahimé Talo’nun Besse (Besra), Nazan, Melek, Şerife dışındaki beşinci, son eşi, babanın amcası Selim’i doğuran Behıj (Sadıja) olduğunu öğrenecektin.Osmanlı ve Cumhuriyet’te akrabaları tarafından veya çatışmalarda öldürüldüğünden, eceliyle ölen birkaç kişiden biri olduğundan Hurumluların ‘ Allah’ın sevgili kuluydu, yatağında ölümü karşıladı’ şükrüyle andıkları Taloé’nun babası Mustafaé Zeynelé Yusuf ağa deyip geçme, yiğit ki nasıl bir yiğitmiş, uzun boylu, iri yarı, ayı ile güreşmiş. Adam var ya eşkıyaymış. Dağlara kaçıyormuş. Eee biz dağlara, Aleviler hep kaçtık. Tamam. Adam orada, bunu tutuklayıp götürüyorlar; oranın – sancak beyi mir– i liva, beylerbeyi demek istiyor– Paşasının, önüne getiriyorlar.Paşa diyor ki  “Sen ormanda ayıyla güreşen değil misin? Sen gözü kara, güçlü kuvvetli bir yiğitsin, ben seni içeri atmam, sen ne istiyorsan, hediye verip, göndereyim. Muş Ovası’nı vereyim?” Benim salağım demiş ki  ‘ben Muş Ovası’nı ne yapayım? Benim düşmanlarım çok. Tövbe ya Rabbi onun için demiş ben Kasman köyünü istiyorum.’ O da verdim gitti demiş. Bu aslında dağda gezerken, eşkıyayken Kasman’a da gitmiş, orda bir çoban varmış, adı Kasım’mış. Mustafa’ya Zeynel’in evi, babanın dayısı, apo Yusuf var ya işte onun oturduğu evmiş, ortasında böyle kocaman bir ağaç vardı, o ağacı herkes gidip öpüyordu, diyorlardı bu ağaç Mustafaye Zeynel’indir, bu damın, çe Mustafaye Zeynel’in himmeti üzerinizdedir. Herkes gidip öpüyordu, bir tane de bizim evde, “bon”da vardı. Hiç sormadım niye öpüyoruz diye, hiç….

….çe Mustafaye Zeynel’de, lojının orada, kalın bir sütun, direk, ağaçtan kesilmiş getirilmiş, ev yapılınca, çatıyı dengede tutmak için konmuş, waye Sara’nın dediği odur, diyecekti Alié Yusuf, anlatılanın aslı astarı nedir diye sorunca. Bu ağaç, Kasman’a ilk gelen, yerleşen büyük dedemiz Mustafaé Zeynel’indir. Diyorlardı ki her evin bir sahibi, koruyucusu vardır, bu evin çe Mustafaye Zeynel’in hatta   çe Talu’nun da hamisi, koruyucusu  Mustafaya Zeynel’dir. Öyle bir ağaç çe Talu’da da  vardı. Basit bir ağaç değildir, ziyarettir, ondan himmet beklerdi ev halkı, öper şefaatini eksik etme üzerimizden, derdi. Evet, ayıyla güreşmiş ama Muş’ta değil. Karer’de Darabi’de yine bir kadın mevzusu yüzünden yerleştikleri Darabi köyünü, düşman kuşatıyor. Günlerce sürüyor bu abluka, bir türlü Mala Feranların direncini kıramıyorlar. Sonunda anlaşıyorlar,  diyorlar ki kardeşi Mehmeté Zeynel kalabilir ama Mustafaé Zeynel köyü terk ederse, size hiçbir şey yapmayacağız. Bunlar Darabi’den çıkıyorlar, böyle 500– 600 metre uzaktaki ormana sığınıyorlar. Ama Osmanlı askeri, Emin Paşa kuvvetleri sözünü tutmuyor, talan edip, yağmalıyorlar köyü. Bizimkiler ormanda. Bunlar ormandayken birden bir ayı karşısına çıkıyor, güreşiyor, ayıyı alt ediyor. Güreşirken bu sancak beyi, o zaman bugünün valisi yerinde sayılan zat, bu güreşi görüyor. Bu adam ayıyı alt etti, canını zor kurtardı ayı, çekti gitti, biz niye çatışalım diyor, toplayıp askerlerini gidiyor. Aradan yıllar, iki seneye yakın bir zaman geçiyor, Osmanlı af çıkarıyor. Mustafaé Zeynel de gidiyor, teslim oluyor. O kişi Emin Paşa, sancak beyi, bakıyor teslim olan, ayıyla güreşen Mustafaé Zeynel. Karısına da diyor ‘işte bu sana bahsettiğim babayiğit, sen nereye istiyorsan orayı vereyim, yerleş. ‘İnsan dara düştüğünde, asil bir ve asi bir dağ hayta kurtarır’  düsturlu dedemizde,  Kasım korusu, ormanı var. Benim düşmanlarım çoktur, açık alan olmaz, sırtımı dağlara yaslamalıyım,   gome Kasım’ı ver diyor. O zaman etrafı dağlarlar çevrili, derenin ikiye böldüğü bir çanak Kasman, tamamen ormanlık, hedefe konulacak  açık alan değil, düşmandan saklanılacak  bir yer, onun için Kasman’ı istiyor, içinde bir çeşme, bir de Kasım diye bir adamın “kom”u (ahır) var. Gome Kasım derdik, palaka dediğimiz tepenin altındaydı komu. Bunun üzerine Mustafaé Zeynel topluyor hanesini, çoluğunu çocuğunu geliyor Kasman’a, evini yapıyor. O koca ormanlık alanı da ev yeri için, odun yerine kullanmak için kese kese yok ediyorlar. Kardeşlerini Karer’de bırakıp geldiği Kasman’da , birlikte oturacağı Talo dışındaki oğulları Veli’yle Resul’ü Emeran’a, İbrahim’le Mahmut’u Muskan’a, Ağa’yı da Zengel’e yerleştirdiğinde, Muş; Erzurum vilayeti Erzincan’a bağlı bir sancakmış. Ermenilerle, Hıran aşiretinin elindeki Emeran’a geldiklerinde (é harfi telaffuzda ismin son harfine göre Veliye, Selime evirildiğinden) Veliye Mustafa, bir gün kalkıyor kimseye bir şey demeden, danışmadan Erzincan’a Osmanlı’nın Emin Paşa’sının yanına gidiyor. Yalan olmasın ya Emin Paşa ya da onun yardımcısı gibi biriyle tanışıyor, dedesi Zeynelé Yusuf’tan bahsediyor, orada tabii aşireti falan biliyorlar  ‘hayırdır, buraya kadar niye geldin ağa?’; ‘ben geldim, Emeran’da biraz arazi üzerime geçirin. ’;‘Veliye Mustafa o kadar yol gelmiş, zahmete katlanmışsın, köyün hepsi sana feda olsun. ’;‘yok paşam, yok beyim, geçinmem için lazım olan kadar yeter.’ Yine de buna bayağı bir yer tapuluyorlar, o zamanlarda arazilerin sınırları birbirinden koca bir taş, tahta, direk falanla ayrılırdı. Ermeran’a dönünce Veliye Mustafa ilk iş tapu edilen yerlere işaret, taş koyunca Emeranlılar;

‘apo hayırbo, a sen buraya niye taş koydun, bu çayır senin değil ki.

‘benimdir, Devlet– i Osmaniye bana verdi, a bu da fermanı, tapum. . Resulé Mustafa  ‘eroo, erooo, oyy oyy Veliye Mustafa, seninle biz hani kardeştik? Keko, benim arazimi de almışsın.

‘bra mı Resule Musatafa , akil taça zerrin a herkes sare d’çin a (akıl, altın taca benzer, herkesin başında olmaz) sen gitseydin, sen yapsaydın. Aklına gelseydi, emminbo, benden önde koşardın.

‘herkesi kendin gibi bilme, seni kardeş bilirdim ne bileyim sen düşmansın ne bileyim aklın böyle pis şeylere çalışır? Haber vermeden gitmiş köyün tamamını üstüne tapu etmişsin şimdi de suçlu benim öyle?’ Tepe attırılınca, herkesin ömrünün sonuna doğru algıladığı gerçeği Albert Camus’nun “sizi yıpratan insanlardan sessizce uzaklaşın”  ifadesinden çok önce  ‘öyle bir yere gideyim ki beni yoran, üzen bu kan bağlarından, kardeşlerden, akrabalardan uzakta, bir lokma boğazımdan huzurla geçsin’le fark edip hanesiyle birlikte Hurumlulardan, Mala Feranlardan kimsenin bulunmadığı Kuzik’e yerleşen; (uzak ne ki o zamanda aha bu köy değil orası arada bir, iki kilometre var yok) Resulé Mustafa gibi kardeşlerin, akrabaların arazi, mal mülk için birbirlerine düştüğünü bildiğinden yetmiş yaşında hasta yatağında oğullarına ‘kendarkendar (sindor sindor) sınırları, hudutları aşmayın, hakkınıza razı gelin. Amcalarınızın, kardeşlerinizin, akrabalarınızın arazisine, malına, mülküne göz koymayın, arazilerin hududunu değiştirmek kötüdür, bela getirir. Sakın ha!’ vasiyetini yapan Taloé Mustafaé Zeynelé Yusuf ağa’nın ölümü sonrası Kasman’da babalarının vasiyetini unutan kardeşler Memil’le Veli arazi kavgasına girişecek Memilé Talo, Kasman’dan ayrılıp Badan’a yerleşecekti. Teyzen, Sara’nın kayınpederi olacak Hasané İbrahimé Talo’ya hamileyken Behıj’a; ilkbaharda çıkılan Bingöl Dağı’ndaki Kasman Yaylası’nda, temmuz başında sağılan sütün her yıla göre azalmasını ‘bizim şiwane, çoban Eliye Uso; hayvanları istediğimiz yerlere götürüp otlatamıyoruz onun için süt azdır. Hamidiye Alayları, Cibranlı çobanların  bekçisi gibiler, bırakmıyorlar kozıka girelim’le açıklayan çobanların şikayetine hal çaresi arayan, her gün yaylalarının yakınında geçit töreni yaparcasına mermi sıkarak geçen, bir keresinde gasbettikleri tam 700 koyunu (inan, inanma sayı doğrudur) kavurma yaparak aşiretlerine ziyafet çeken Cibranlıların, Hamidiye Alayı’nın baskınlarını, yan yan çadırlarda konaklayan İbrahimé Talo’nun amcasının oğlu Selimé Ağaé Mustafa komutasında püskürten ancak, sürülerinin neredeyse tamamının çalınmasını engelleyemeyen Hurumluların ‘ Hamidiye atlıları, atmışlar omuzlarına tüfek, mavzer üç, dört kişi birlikte gezip duruyor, ne görürlerse alıp götürüyor, talan ediyorlar’la başvurdukları İbrahimé Talo; çok önceden de saldırıların durdurulması amacıyla kirvesi Ermeni Serop Vartan’ın Miran köyündeki evine oğlu Zeynel’le yaptığı ziyarette Serop’un okula giden çocuklarının davranışlarından, heyecanlarından, İstanbul dışında adını yeni yeni duyduğu ülkelere gitme heveslerinden ‘kirve gel oğlumuz Zeynel’i, bizim çocukların gittiği okula gönderelim’ teklifinden etkilenip, heybesinde peynir, yağ, yoğurt hediye götürdüğünde niyetini açıkladığı Gımgım kaim– i makamının ‘buraya geldiğimden beri bakıyorum ümmeti Müslüman birbiriyle hep kavgada. Gün geçmiyor siz Hurumluların , Cibranlılarla ölümlü vakası olmasın ama gayrimüslimler, gavurlar arasında Müslümanlardaki gibi kavga, sürtüşme olsa da bu kadar değil. Okumaya vermişler çocuklarını, kazandıklarıyla silah almıyorlar, ticaretini yapıyorlar, hayvancılık, ekip biçme, çiftçilik dışında da iş tutuyorlar, zanaatkarlar; sanatla uğraşıyor, çocuklarını Osmanlı dışına, uzaklara yolluyorlar. İlimle meşguller, ümmeti Müslüman’ın önündeler. Memnun oldum ben, senin bu düşüncene. Harput’taki okulun müdürü arkadaşımdır, mektup yazarım, oğlunu kabul eder.’ telkinleri, yardımıyla 1891 yılında Harput’taki yatılı okula kaydettirdiği, eğitimini önemsediği oğlu Zeynelé İbrahimé Talo’yu Gımgım kaymakamıyla görüşmeye gönderecekti. Odasına girdiği, göreve yeni başlamış kaim– i makama vaziyeti anlatmak, şikayet dilekçesini sunmak üzereyken, başköşede oturmuş Cibranlı Mahmut Ağa’nın ‘ne yapalım, siz Hurumluların  fermanı Padişahtan Efendimizden, Sultan II. Abdülhamid’den çıktı’ tepkisiyle Zeynel’in kovdurulması, Osmanlı’dan ümidi tamamen kesip, saldırılara kendi öz güçleriyle karşılık verme kararını almaları; “isyan başlattılar”la İstanbul’a payitahta Cibranlılar ve diğer aşiretlerce ihbar edilen Hurumluların te’dibi için bir alay nizamiye askerinin Gımgım merkeze gönderilmesi, baskıların artması, mallarının gasbı, Zengelli Mahmuté Ağa’nın Karer’deki Mehmeté ikinci Zeynel ağayla nişanlı kızı, yeğeni Zozan’ın ağnam (vergi) adı altında durmadan koyun, zahire topladığı Hurumlu, Lolanlı halka zulmeden, Üstükran Nahiye Müdürü Hüseyin Ağa’nın oğlu Hasan tarafından kaçırılması üzerine Hurum ileri gelenlerinden Selimé Ağa’nın; Caneseran köyüne geldiğini haber aldığı nahiye müdürü Hüseyin Ağa’nın kaldığı eve, gece baskın düzenleyip, dövdükten sonra silahına, topladığı vergiye el koyması; kardeşi Memilé Talo’ya ‘Osmanlı’dan, Devlet– i Aliyye’den çektiğimiz ortada, dereza Selimi Ağaye, yaptı yapacağını kimseye sormadan, tek başına yine samanı ateşe verdi, rüzgarın önüne geçti (Adir Verda simeri ho da vere vayi) bu çok yanlıştır. Uskırana (Üstükran) gidip derezaya Selime, Talo’nun oğulları olarak karşı durduğumuzu, Hüseyin Ağa’ya söylemek lazımdır. Yoksa yarın bir gün Hamidiye Alaylarıyla Kasman’ı, Badan’ı, Emeran’ı, Muskan’ı, Zengel’i basıp sürülerimize, zahiremize, ambarlarımıza el koyacaklar’ şikayeti ‘eree lacé piyi mi,  babamın  oğlu, İbo şur (kızıl) hiç gördün sen, köpek, köpeğin ayağına basar (kutık payna lınga kutıki nêdano); bu vakitten sonra sen ne yapsan da Muaviye torunlarının önünü alamazsın. Devlet– i Aliyye’ye giderler, ecdadımıza isyan ediyorlar diye adımızı çıkartıp arkalarına idareyi, Divan– ı Hümayun’u alır, dünyayı dar ederler. Ne yapsak olmaz, boşuna gidip de bizi; Evladı Kerbela’yı önlerinde küçültme, rezil etme. Hatırlasana, babam Mustafaya Zeynelin oğlu Talo Ağa ne derdi ‘bir günlük aslan ol, bir yıllık tilki olma.’ Sen, haberim yoktu desen de demesen de olacakları değiştiremezsin. Zaten Pircanışlar Selim’e esip gürlüyorlardır ki bu mevzu da böyle kalmaz. Müdürün kaldığı evi basmak ne demek? Bunun hesabını, intikamını illaki Hurumlulardan alırlar. Az bekleyelim, a o komun altında epey bir cephane, mermi vardı ya bir bak bakalım duruyor mu?’ yatıştırmasıyla kesilen İbrahimé Talo, Badan’dan, Kasman’a dönüş yolundayken; mülazım– ı sani komutasında bir takım nizamiye askeri ile Osmanlı’nın Gımgım’ın asayişini emanet ettiği Cibranlı Hamidiye Alayı’ndan 200 atlı, Selimé Ağa’yı yakalamak için Zengel köyüne hareket edecekti. Cibranlı Teymüranlıları saldırıya katılmak için ikna etmiş nahiye müdürünü destekleyen; 1900 yılları, iki katlı taş evli Gûdêmira köyü Ermenilerinden Sarukxan ailesinin damadı, Ermeni köylerini, oğullarını yerleştirerek yöneten Kula’lı Cibranlı Ahmet’le, yeğeni Hasan’ın nahiye müdüründen aldıklarını iadesine ‘ hayır’ demiş Selimé Ağa’nın hulamından  ‘Selim ağa der ki Cibranlılar, esker Zengel yolundadır, zannım odur ki tüm Hurum köylerini basacaklar. Dereza ma İbrahimé Talo, Kasman’ı terk etsin, bir süre ormanda, dağda saklansınlar. A o amcam oğlu bilir, ben, düşman karşısında bir günün aslanı olmayı, yüz günün ineği olmaya yeğlerim.” haberini aldığında geride bırakacakları kadınlara, yaşlılara, çocuklara ‘sırtımızı dereza Selim’e dayayacağız. Hamidiye atlıları, Cibranlılar dewa ma Kasman’a da geleceklerdir. Karşı koymayın, ses çıkarmayın.’ tembihinde yanında birkaç akraba oğulları Ali, Cindi ve Hasan’la, Şubat ayında yedi metre boyundaki karı zar zor yararak Bingöl Dağı eteklerindeki K(o)ürtegül mezresinde saklandığı; Zengel’de Selim’in direnmesini kıramayıp Gımgım’a dönüş yolunda – askeri mezreye çekmek için silahın ateşlediği gün gibi ortayken, aşiret içi rivayete göreyse kaçarken, kendini yaralayan askerlere karşılık verdiğinden takip edilen–   eşkıyalardan Zeynelé Faki’nin de sığındığı evi çeviren askerlerin, içeridekileri dışarıya çıkarmak için, kapının önüne yığdıkları otu ateşe vermesiyle, dumandan boğulmamak için; tutukluk yapınca duvara çarparak kırdığından mavzersiz, silahsız kapıya çıkan, cesetlerinin altında kaldığından kurtulan Ali hariç iki oğluyla birlikte kurşunlarla delik deşik edilen İbo şur (Kızıl İbrahim) lakaplı İbrahimé Talo öldürülünce, kardeşi Memilé  Talo’yla evlendikten bir süre sonra doğuracağı; kırkı çıktıktan sonra, senin acımasızlık ama oradakilerin normal saydıklarından komediymişçesine gülerek anlattıkları kardeşinin oğlunu, yeğenini ‘gelin, yetiminizi alın götürün’ diyerek geri yolladığı Kortegül baskınından sağ kurtulan ağabeyi Alié  İbrahimé  Talo’nun karısı Karerli Alié  Beğ’in kızı Fidan’ın Hasané  İbrahimé  Talo’yu büyüttüğünü; Leylek köyü Sünni Cibranlı, Rakkasan Alevi arada 300 metre var yok, birinde bir kurşun atılsa, diğerinde anında duyulur, sabah Cibranlıların Rakkasan’a, akşam Rakkasanlıların Leylek köyüne saldırdığı vakitte; Harput’taki yatılı okulu bırakarak baba intikamını almak için döndüğü Kasman’da kurduğu 18 kişilik çeteyle; Hurumluların  ya da Alevilerin köylerinin basıldığını, talan edildiğini duyar duymaz iki üç güne kalmadan saldırganların taşını taş üstünde bırakmadığından ‘gidin… gidin, yarın bunun hesabını sizden soracak’ gözdağlarının ‘olmasaydı rahat bırakmayacak, yerimizden yurdumuzdan edeceklerdi’ minnetinin kahramanlaştırdığı, cesaretini anlata anlata efsaneleştirdikleri; kaldığı, ağırlandığı, saklandığı evden çıkarken tahta kapılarına demir uçlu kalemle Ömer Hayyam’dan;

“… Ezeli sırları ne sen bilirsin ne de ben

Bu muammayı ne sen okuyabilirsin ne de ben

Perde ardında sen ben dedikodusu var amma…

Perde kalktı mı ne sen kalırsın ne de ben…”

Pir Sultan’dan;

“…

Kısmet verip bizi salan çöllere

Ya eceldir ya didardır ya nasip

Felek bizi saldı özge hallere

Ya eceldir ya didardır ya nasip…”

Fuzuli’den;

“… Vefa her kimseden ki istedim ondan cefa gördüm

Kimi kim bivefa dünyada gördüm bivefa gördüm…”

Bazen de kendine ait;

“Mehtabını saklayamayan kamer

Rebi’ül– ahirde bana da siper olmazdı ey Canan

Sevda– ül kalbini koyduğum makber olur idi emma

Bulsa idi beni hakim– i zalim” dörtlüklerini yazan Zeynelé İbrahimé Talo’nun (Zeynel Efendi’nin) nam yürüten eşkıyalığını, babanın babaannesini, Behıj’ı araştırırken, öğrenecektin. A o dağ köylerinde, gözlerinin önünde, haberleri dahilinde kadınların, bir mezarın çok görüldüğü Akçik’in, Belkıze’nin başına getirilenler sonrasında ahalinin, köylülerin hiçbir şey olmamışçasına koyun sağmaya, dereden su çekmeye, yemek yapmaya, ot biçmeye, harman savurmaya devam etmelerindeki; Zerif’in evladını öldüren Velié Ağa’ya kaymaklı, ballı kahvaltı hazırlamasındaki isyansızlığı, sükuneti nereye koyacağının, mantıklı açıklama getirememenin, anlamlandıramamanın çelişkisinde; a o suskunluğun, itirazsızlığın nedeni; yüzyılların öğretisi ‘başın derde girsin istemiyorsan, birinin yanlışını (çire çevt kerda to zana hena nêva mekke) gördüysen de,  biliyorsan da söyleme, sus ! susmasan söylesen ne olacak? kim seni kale alacak? sana mı kalmış dürüstlük? Söyledin diye belki kötü olacaksın. Hayatı cehenneme çevirmek, öldürmek çok kolay, görmüyor musun? Waye mı öldürülürsün! Herkes işine gücüne devam eder, kimse de sen öldün diye yas tutmaz, ardına düşmez. Akçik’in yokluğunun ardına kim düştü, kimse. Her taraf kızını öldürmüş Velié Ağa’larla dolu, sana mı kıymayacaklar? Kimin kapısına gidersin, kim alır seni, herkes birbirinin akrabası… Herkes kendine var…’ telkinli çaresizliği, umutsuzluğu dağ kadar büyüten korkular, iki dudak arası kelamlarına kaderi düğümlendirilmiş kadına, hayat bahşettiğine inanan erkeğinin; kocasının, babasının, kardeşinin, oğlunun; arkın yolunu, kavak ağacını kesmeli eften püften mevzular yüzünden çıkan aşiret içi ya da aşiretler arası çatışmada, savaşta öldürülebileceği; ekmek pişirdiği, yemek yediği, mala gittiği kumasının, kızının, komşusunun da boğdurulacağı koşullarda her an karşılaşabilecekleri ölümün varlığı mı ?  yoksa psikolojik rahatsızlığı aşikar, şiddet, taciz uygulayanın ‘şimdi bu, kaçıp başkasının damına gitmesin, beni aldatmasın’ anksiyetesinde, katmerli kötücüllüğe kalkışma olasılığında kıymetsizliklerini anlayıp, yerlerinin hemen doldurulduğunu gördüklerinden; dünyadan, diğer ülkelerden, şehirlerden, kasabalardan, köylerden soyutlanmış yalnızca ev damından, mahallesinden, köyünden, kasabasından; ikamet ettikleri yerlerden ibaret çevresinin dışına da çıkmadığından, çıkarılmadığından, moda deyimle sosyalleşemediğinden, başka bir dünyanın, yaşamın varlığını bilmediklerinden, alternatif kılınacak farklı bir yaşama, bakış açısına da rastlayamadıklarından, cehennemden çıkışın imkansızlığına inançla ‘kurtulamayacaksın bu yerden, bu ev damından, bu hayattan. Rahatlık istiyorsan hep sus, her şeye evet de. Bak ! ma, a o gördüğün bütün bu kadınlar hepsi senin gibi. Kocandır, hiç olmasa arada gönül alır, altın, para koyar eline. İstese senden daha güzelini başına kuma getirir; işini, temizliğini, yemeğini yaptırır, ayaklarını yıkatır’la kendilerine güvensizliği beslemeleri miydi? Bu her an cehennemin yaşatıldığı endişe ve korkunun imparatorluğundaki ortamda, aynı toprağı paylaştıkları Ermenilerin tehcirine, mallarına, mülklerine el konuluşuna tanıklıkta ‘ a bu devlet her şeyi yapar, yıkar. Görmedin Ermenilerin başına ne getirdiler?’ tavanlığında dini, mezhebi, kökeni, dili farklı Kürt, Rum, Çerkez, Alevi azınlıklar da tehdit, tehlike unsuru sayılmalarını önleme çabasında; boyun eğmeli, sessizliğe gömülü ‘hayatta kalma stratejisini’ geliştirip kadınlar gibi, (ufacık bir iyiliklerini yücelttikleri) üzerlerinde tahakküm kuran, şiddet uygulayan kimse ona; azınlıksa devlete, Zerif, Behıj, Nazlı, Selvi; kadınsa erkeğe, sıkı sıkıya tutunmaları, sarılmaları karşısında; mucize mi ?  hep beklenmeyenden gelir, ne de olsa. Sadece verilen talimatları yerine getiren Bonobo Kanzisi ruh halinde ‘öyle götün açık gezmeseydin, dediği saatte evde olsaydınadam aç gelmiş yemek yok’la benimsemenin ötesine geçip savunduğu kendisini zora sokan, zarar veren, üzen koşulları yaratanları sorgulamayarak, minnet duygularıyla baskı kuranın, ezenin yanında durmasının “Stockholm sendromu”nun semptomlarından sayılmasına bakıp eğer bilimsellikten, analitik düşünceden, gözlemden, biatçilikten fersah fersah uzak olunmasaydı ‘dön geriye bir bak ! her gün her evde, her mekanda her çağda, Cilalı Taş Devri’nde bile herkesin, her kesimin, her kökenin, mezhebin, dinin, cinsiyetin, minnet duygularıyla otoriterlikte sınır tanımayan, horlayıcı celladına aşıklığını bulursun ki Batı’da ancak 1973 yılında literatüre dahil edilmesinden asırlar öncesi, (1048– 1131) Ömer Hayyam’ın;

“Azrail’ine, celladına aşık olmuşsa bir millet

İster ezan dinlet ister çan dinlet

İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet

Müstahaktır ona her türlü zillet”le dile getirdiği bugün de varlığını artarak sürdüren sosyolojik ve psikolojik durum çok önceden fark edilebilinseydi, belki Stockholm değil de Orta Çağ … Orta Doğu, Osmanlı …Türkiye… Gımgım Sendromu’yla literatüre kaydedilecekti düşüncesi abesle iştigal midir? Hiç kimse kalkışmasaydı da en azından sen ‘gitmediğim yer, götürmediğim doktor kalmadı, bulamadılar ne olduğunu’ telaşında ‘bulsa, bulsa onlar bulur çareyi dediler, kalktım ta buralara İsviçreli bilim adamlarının yanına, sana geldim’ sevgili Carl Gustav Jung, Jean Piaget Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nde hemcinslerine; annelere, kız kardeşlere, gelinlere, …, …,  yönelik erkek (baba, amca, dayı, abi, koca vs.) şiddetine taciz ve tecavüzüne göz yuman dünde Konstantinopolis’te İstanbul’da, Ankara’da, Karer’de, Kasman’da, Badan’da, Muskan’da, Gımgım’da iftirasına, tacizine dayanmadığından kendini asan onca Hakife; kırk günlük bebeğinin elinden alınmasına susan Behıj, kocasının, babasının öldürdüğü çene Alié Mahmut; Nazlı, kocasının, kızı Belkıze’yi, kuması Akçik’i öldürdüğü Zerif; bugünde 14 yaşında babasından hamile kalan L.Ş.’nin annesi S.D.A., dedesi babası çıkanı öldürülen üç yaşındaki Müslüme’nin annesi S.Y., dikkatsizliğini bile bile kiraladığı arabayla kocasının yaptığı trafik kazasında evladını kaybeden Mine Leyla gibi, hayatlarını altüst eden vahim olayların sorumlularının koyunlarına girmekten vazgeçmeyen, yanından ayrılmayan ‘ne yapalım, çocuklarla nereye gitseydim, kim kabul ederdi beni, çekmekten başka yolum mu vardı’ya sığınan kadınlarla….

….maddi manevi gücü elinde toplamış kimliğine, kökenine, dinine, siyasi düşüncesine, duygularına, cinsiyetine kadar her şeyini takip eden, gençlerini idam edeni, işkenceden geçiren, asan, kesen hak, eşit yurttaşlık taleplerini acımasızca bastıran hegemonik devletle ilişkilerinde ‘sen kalk protesto, boykot et, eylem yap ! hak ettin, devlet bu, ne yapacaktı? yasasına karşı çıkmana, bölmene, parçalamana izin mi verecekti? Tutuklayacak da asacak da sürecek de. Vatandaşın görevi devletine uymaktır’ söylemli dayatmacı, faşist bakış açısıyla olguları, dünyayı değerlendirip, başına gelenlerden kendini suçlama eğiliminde, maruz bırakıldığı hukuksuzlukların, hoyratlığın azaltılması, olumsuz yorumlarda bulunulmaması için sömürgelerinde yaşayanların, sömürgecilerine Afroların Amerika’ya, Hindistan’ın İngiltere’ye, Cezayirlilerin Fransa’ya hayranlığına benzer tavırdaki azınlıkların, muhaliflerin olanı kabullenişleri….

….bireylerin de gözüne girme, memnun etme çabasında dayak yediği öğretmenine ‘hocam, verin mübarek elinizi öpeyim hocammm’; kocasına ‘Allah bol kazançlar nasip eylesin, seni başımızdan eksik etmesin, akşama ne yapayım, ne istersin’; azarlayan evladına ‘Cenabı Allah zihin açıklığı versin yavrum, kazadan beladan saklasın’ şükründe, katledene, öldürene, dövene, sövene, bir bakmışsın  ‘eyvallah, eksik olma’  medetini ummaları karşısında Saygıdeğer Jung, Game Of Thrones’ta Ramsey Bolton’un kendisini hadım eden Theon Greyjoy’a sempati duyduran iyi niyettekilerin işlerinin, yaşamlarının kötü, kötülerin işlerinin, yaşamlarının iyi, yolunda gitmesi yanında hep kazanan olmaları, güzellikten, iyilikten uzak Tanrı, katliamcı, işkenceci adaletsiz devlet; hırsızlık, yolsuzluk, yağma; zarar verici eylem için hep üst bir makama sahip kul virüslerinin viralliğinin yiyip bitirdiği bireyin tedavisi için acaba Berlin’de Freudcuların kapısını da mı çalmak lazım? söylevine dayanabilirse zannımca ‘acelecilik… tez canlılık hastalığı tanı da yanlışa sevk edebilir. Bahsettiğin semptomlar; tehlikeli ortamı yaratanların, şiddeti, tehdidi silah kullanarak gücü ellerinde topladığını gördüğünden, denileni yaparsa kendisine dokunulmayacağını zannettiğinden, hayatta kalma güdüsüyle kurbanın katiline bağlanması, kulluğu duyulmamış bir şey değil ki halkla yönetenler, kadınla erkek, ebeveynle çocuk, öğrenciyle öğretmen, erle komutan, astla üst arasındaki düşünsel, duygusal ilişkilerde bozukluğu, kopmayı ve şiddetin devamını getiren, dünyanın her yerinde özellikle de şimdilerde faşist argümanlı otoriter devlet yönetimlerinde ; daha çok da medeni bağlar kuramamış Orta Doğu toplumunda ölümle ya da başka bir unsur, hapse atma, tutuklama, korkutmayla genelleştirildiğinden … gelenekselleştirdiğinden psikolojik bozukluk algılanmayan bu travmatikliğin adının Türkiye… Gımgım ya da Stockholm sendromu olması, önemsiz bir detay. Tedavisi kendini değerli kılma, maddi, manevi özgürlükte bireyselleşme, bu bir sitem değişikliğini gerektirdiğinden, az gelişmiş ülkeler bu aşamaya çok geç ulaşırlar’ açıklamalı hocaların hocası Jung’la diyaloğun, herhalde ‘o vakit Orta Doğu’da, Türkiye’de sonraki yüzyıllara sirayetle de hep baki bu sendrom ’ deseniz’eyle sonlanırdı….

….Jung değilsem de, annene, Zerif’e, Behıj’a, Nazlı’ya, çene Küçükağa’ya, veyvi Selbi, amojın Fatma’ya ‘ya kızını, oğlunu, babasını, kocasını öldürmüş, dayak atmış, tecavüz etmiş erkeklerin koynuna nasıl girmişler’le kızma  sakın ! asıl vahamet, ulaşım aracının at, kağnı olduğu dağ köylerinde, gözlerini kırpmadan insan öldüren katillerin yanında, kendilerini haklı görecek, el uzatacak tek bir ev damının, sığınacak devletti dahil  tek bir yerin bulunmadığı, okuma yazma bilmeyen mesleksiz onca Zerif’in, Behıj’ın, Nazlı’nın, Heje’nin başlarının çaresine bakacak yollar varmış da bakmamışlar gibi düşünmen. Bugün de eğitimli, makamı, mevkisi ekonomik bağımsızlığını elinde tutan, o zavallı arkaik dönem kadınlarından çok daha iyi imkanlara sahip kadınların; onlarca Mine Leyla’nın, Ceylan’ın, Zerif’le, Behıj’la aynı zihniyette, tavırda buluşmasına da şaşma! Kesinlikle ‘ailelerin çocuklarına koydukları isimlerle, dönemler arasındaki alaka tez konusudur da (ne alaka şimdi, bunu yazman, aklıma geldi yazayım dedin değil mi?) derin siyasi mevzulardan, ahkam kesmekten, dünyaya ayar vermekten fırsat bulunmadığından ardına düşecek kimse yoktur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ; Mustafa, Kemal, İsmet, Atilla, Kazım, Fevzi, Halide, Latife, Mülkiye, Türkiye; Yeşilçam’ın popüler zamanlarında ; Belgin, Türkan, Fatma, Emel, Ayşe, Ayhan, Tarık, Kadir, İzzet; 1960 ihtilal öncesi; Adnan, Celal ; sonrası Cevdet,  Gürsel, İrfan, Hürriyet;  12 Mart sonrası ; Deniz, Hüseyin, Mahir, Sinan, Taylan, Vedat, Emek, Umut, Barış; 12 Eylül sonrası; Kenan, Eylem, Devrim, Evrim, Özgür;  AKP iktidarında; İslami ve milliyetçi kesimin; Aleyna, Enes, Ecrin, Eymen, Ela, Tayyip, Batuhan, Doğuhan, Devlet; sekülerlerin; Kemal, Mustafa, Mert, Yiğit Çağdaş, Asya, Egemen, Emre ; günümüz  Z kuşağında; Mira, Lina, Arya, Liva, Alara, Alya, Ada,  Efe, Can, Defne, Kuzey, Atlas; döngüsünde siyasi iklime, iktidardaki zihniyete göre isimlerinin gözdeliğinin değiştiği, günün küçük burjuva – trend profili televizyon seyretmeyen, kitap okuyan, köpeğini dışarı çıkarmayı sosyal medyada takılmayı eğlence gören, işkembe çorbasını kokoreci sevmeyen, genellikle klasik, Rock müzik dinleyen, yazlarını Bodrum’da geçiren–  elitleri dahil  herkesin, kendini bir gruba katma çabasında, köprüyü geçene kadar oldukları değil, olmak zorunda kaldıkları başka biriymişçesine davrandığı, gösterdiği bugüne kadar tanıdıklarım, çıktıklarım, gördüklerim, rastladıklarım, bulduklarım arasında en cicisi, en zekisi, en anlayışlısı, en iyi yazanı, çizeni, en en’e sığdırılmayan her şey gibi “ilk”, “buldumcuk” olma şokuyla vıcık vıcık “aşkııım, bebeğim, cicim”le seslenilen, ofistekiler, etraftakiler çatlasınlar işte, cam fanus içinde 7 kırmız gül, su damlası kolyeler, telefonlar vs. vs. gönderilmesini sağlama, böylece kendini mutlu, şanslı hissetme aktiviteleriyle de abartıldıkça abartılan – kışın dağ başında, ovada ya da başka bir yerde mahsur kaldığında soğuğun etkisinde donuyorsundur, yürümek, hareket değil, uyumak tatlı gelir de öldüğünün farkında değilsindir ya, onun gibi–  kişiliğin, karakterin analiz edilmediği birliktelikler evlilikle taçlandığı ana dek aynı mekanda partnerle yaşanmadığından dikkat çekmeyen ‘sevgiliyken hoşuna giden kıyafetlerim birden tu kaka oldu. Babama tahammül edemezken adam bildiğin pis; 3 günde bir, o da benim zorumla banyoya giren, çamaşır değiştirmeyen, parmağıyla dişlerini temizleyen, yemek, tuvalet sonrası elini yıkamayan biri çıktı. Bir de ‘evi kim kirletti de temizliyorsun demiyor mu?’ Dahası ben bunun kirliliğini nasıl fark edemedim ??? işsiz kaldı, işe gir dedikçe, adam, ben 35 yaşımdan sonra el kapısında çalışamam, onun bunun ağzının kokusunu çekmem, diyor. Benim maaşımdan  başka eve üç kuruş para girmiyor, arada 3– 5 kuruş ailesinden alıp getiriyor ama neye yeter, ancak kredi kartlarını kapatıyor.’ pişmanlığına takılı Türkiyeli kadınların; sonrakine muhataplığa kadar, tekrarı ihtimalini bilinçaltına ittikleri şiddeti, eziyeti, dayağı ‘döven, üstüne küsen babam,  yazık adamcağız bir şey yemeden yattı diye üzülen annem’; ‘sabah Azer, Selim akşam dövdü beni, dedi, mesai bitimine doğru makyajımı tazeleyeyim eve gidince de güzel bir sofra kurayım’ içselleştirmeleriyle; zorbalık yaparım, çalarım çırparım, eserim gürlerim sonunda da affedilirim ey halkım ! ey ailem, neden bir kez daha bana övgüler döşemiyor, mükemmelliğimi alkışlamıyorsun?’ egosu da şişirilen erkeği baskın Türkiye… Gımgım sendromunun kalıcılığını görmen seni de; kapitalizme muhaliflerin, devrimcilerin ‘biz onlar için mücadele ederken meğer millet keyfindeymiş, herkes olup işime, gücüme bakacağım’ yanına taşıyacak noktanın yanına dört nokta koymalarının sebebiydi de….

…..ayrıca, bırak katillerle yaşamayı, onlara hizmet etmeyi Proust amcanın Sodom ve Gomorra’da “…ama henüz taze olan bir kederin ortasında bile fiziksel arzu yeniden doğar. Bir çocuklarını kaybetmiş olan çiftlerin, üstelik de ölümün olduğu odada, kısa bir süre sonra birbirlerine sarılarak kaybettikleri çocuğa bir kardeş yaptıkları vaki değil midir?”le altı çizilen insan ruhunun “gel– git”li karmaşıklığının sonucu çoğu kişinin kabullenmeyeceği ama arzunun itekleyiciliğinde gelişen eylemlerdeki acımasızlıklar, gaddarlıklarla yüzleşmeyi yüzyıllardır ertelemiş ataların, kuşakların torunlarından merhamet, vicdan, adalet beklenemez diyordum ki, Ankara’da, yağmur öncesi okşayıcı, ılık bir hava, içten kelimeler bulmanın zorluğunda ‘orda olup pencereden yağmur damlalarının göle düşüşünü izleseydim’ hasretinde, sana da anlatmak istiyorum benim sevdasız, sevdalı Şairim; merkez binasının da bulunduğu hala kesilmemiş ama yaşlanmış anıtsal çınarın altında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenlerinin Meşrutiyet fikrini tartıştıkları, Arnavut kaldırımlı daracık sokaklarında, elma, ceviz ağaçları dolu bir bahçenin ortasında, balkonundan çiçekler sarkan beyaz taş evlerine ‘böyle bir evim olsaydı başka bir şey istemezdim’ duygusunda paçozların Bodrum’una,Ege’ye, Güney’e, Kuzey’e gidildiğinde yemek; otel, pansiyon, kiralık ev, falan filan derken harcadığın paranın üçte birini harcayıp ‘bu yemeği Bodrum’da yeseydik 50.000 TL.den  aşağıya çıkamazdık’ sitemine dükkanlarında Ülker, Torku ürünlerini gördüğünde ‘ayyy nereye gitsek bu dincilerden, İslamcılardan kurtuluş yok arkadaş ’ kinini ülke sınırlarına taşıran satıcının boynundaki haçı gösterip ‘boş ver sen şimdi dini mini, yaşasın, insanlarda din, iman bırakmayan paragöz, kapitalizm! Hem dikkat ettin mi insanların karakterleri, davranışları, nezaketleri, huyları memleketine, iklimine göre nasıl fark ediyorsa aynı durum hayvanlar için de geçerli. Bizim memlekettekiler bırakmazlar yürüyelim, parçalayacakmışçasına havlarlar, hırçınlar, bunların sokak köpekleri gözümüzün içine ‘sev beni’ dercesine sevimli sevimli bakıyor, kuyruklarını sallıyorlar’ laf yetiştirmesi, Makedon güneşi altında Arnavutluk’un “mavi incisine” dalarak, rüzgarın getirdiği iyot kokusuyla Balkanlar’ı içine çektiğinde, Milcho Manchevski’nin “her çember yuvarlak değildir” cümlesiyle başlayan “Before The Rain” filminde Anastasia “Pass Over” çalarken telefonda, akşam karanlığında kıyısındaki bir otele yerleşip, sabah perdeler açıldığında karşılaşılan manzaranın “Tanrı cenneti yaratırken bir damlasını yeryüzüne düşürmüş, o damla Ohrid’miş” efsanesini doğrulatan kıpırtısız duruluğunda, deniz seviyesinden 700 metre yükseklikte dik yokuşunda soluklandığında, senin gibi Çar Samuel Kalesi’nin inşaatında kullanmak için taşları, kayaları tepeye taşıyan emekçilere “ahhh Ohrid” dedirtmiş, Emeran’da gökyüzünün maviliklerinde süzülen Nare’nin beyaz kuşu belki de,  bıraktığı kalbini geri almaya buraya Ohrid’e gelecektir, bekle !….

GÜLSEN FEROĞLU

You may also like