Sende, Barbie Bebeklerine anlat Yazdıklarımı

Gülsen Feroğlu

Üç yıl…üç yıl… artık bir hastaya eder gibi refakat edilecek, fani bir zemine oturtulacak hayatı; simsiyah, yıldızsız gecelere boyayacak bir haberin gelişi… alınışı…bir insanın öldüğünü duymak…öğrenmek; olmayan, şeytaniyken niyeyse inatla olduğuna inanılan, belki de sanılan büyülü, çekici, kışkırtıcı hayatın parlaklığını solduran, o tatlı uykuları…o hiç gerçekleşmeyecek oyalanılan hayalleri… geleceğe umudu; saat gece yarısını vurmadan bitiren, kırdığı parçalarıyla bütünü dağıtan, ‘ben’i geride, ölenle yaşanılan geçmişte bırakacağından bugünü, şimdiyi zora sokan…sokacak ölümün aniliği; kaybın da.Bu vahşi… bu çirkin… bu nefret edilesi…bu geride yalnızca ceset bırakan, ‘ben’deki en ücra hücreyi dahi es geçmeyip lime lime edecek hoyratlıkta, fesat; kimsenin kimseye riyakarsız, içten yoldaş, yaren, sevgili olmadığı, olmayacağı, olunmayacağı bilinmesine rağmen illa kalbi , ‘ben’i hançerleyen, ruhu, iyiliği zehirleyen deneyimi tadarak enkaza dönmekte ısrar edildiğinden, belki de zihinde var olduğundan gerçekliği sorgulanacak kadar karanlık yalnızca kavramlarda yaşayan erdemli, dostça, kardeşçe ilişkiler yaşanabilirmişçesine, varmışçasına davranmaktan vazgeçmeyen milyonlarca insanla dolu, üstüne meşakkati de kendinden menkul bu dünyada; kırıklarını kimsenin toplama zahmetine kalkışmayacağı acı…ölüm.. ihanetle parçalanan kalbin, ‘ben’in; insani değerlerin, hakların kutsadığının iddia edildiği modern toplumda, yanı başındaki kimse ona; ebeveyne, evlada, kardeşe, …, …, dahi uzak, yabancı benciliğin nirvanasındaki insanların, kimselerin duymak istemediğinden duymadığı, duymayacağı nafile, biçare cümleleri, isyanı; hayata, ölüme, acıya.Demek ki, an’da acı var; gün de… ay da… yılda da.Yaşam dediğin de; azıcık neşe, bol hüzün, keder, imkansıza; mutluluğa, iyiliğe, aşka erişme çabasının beyhudeliğinde hiçlikte sonlanacak ‘ben’i, ruhu yetmezmişçesine diğerlerini de eğlendirme için biteviye çırpınmanın; zihin niyesini anlayıp, olmayacağını kavrayana kadar da hayal edilene…istenene kavuşamamanın, iyi yaşayamamanın yıllar geçtikçe anlaşılan kaderi, tercihleri, hayatı belirleyen doğulan aile, coğrafya, hazır bulunan köken, mezhep, din benzeri olgularla, yetiştirilme koşullarını değiştirme gücüne sahipsizliğin; dalgalanmalarının altında boğulacakmış hissinden, çalkantılarından, heyezanlarından yorgun düşmüş; kopuşlarla…kaybetmelerle sarmalanmış ‘ben’i baştan çıkarıp yolunu saptırtan, eninde sonunda varılacak gözyaşlarının sığınağında ‘ yalnızlığa’ henüz ulaşmamışken alınan inanılmaz…ani… yıkıcı… ölüm haberinin getirdiği yere inecek alçaklıktaki puslu bulutlarda öldüğünü öğrendiğinle, onunla birlikte kaybedilecek, yitirilecek ‘ben’; kendin; içinizdeki ölmüş parça size aittir ne de olsa; kimse bilmez; kimsenin bilmesi de ‘gerekmez’li varoluşun da çıkmazı.Üç yıl ‘meğer sen! yaşadığında ne kadar da tam; hayat da onca felaketine ne kadar da keyifliymiş, şimdi bir parçam zamansız kesilip, koparıldığından hep eksik…hep yarım…bir boşluk; o kadar uzun süredir orada ki, tek kırıntı bile bırakmadı içimde…sensiz bu dünyada sanki hiç kimseyim… hiçim… kimim ben? bulamıyorum da .Zaten adı, konumu, temsiliyeti fark etmez başkaları gibi, hayatın lüzumsuz efendilerine dönüşecek anne, baba, kardeş, eş, evlat, sevgili, arkadaş, yoldaş, patron, siyasetçi, lider vesaire vesaire, tanıdık tanımadık kim var kim yoksa, istisnasız, hakları varmışçasına elbette çekiştireceklerinden, nefesi keseceklerinden çekiştirenlerin elinde kalmış öğretilen bir hayattı benimki de; yaşanmışlıklarla öğrendiğimi, bildiğimi sandığım, inandığım her şey de yalan çıktığından; yaşananlar, belki ben de, koca bir yalandım… yalanmışım… ‘la dövünülen üç yıl…üç yıl… Daha ölüm haberini almadan önce öylesine de azken, hayata dair keyif aldığın ne varsa onun sonunu; son baharı…son yazı…son kışı… son güzü… son hazanı…son kahkahayı…son neşeyi… son heyecanı, hevesi…son yürek çırpıntısını… yaşadığını bilmeden geçirdiğin günden sonra, yokluğunda yaşanacak beşinci mevsimde değil henüz sen yaşıyorken, hani bir elinde sigara, diğerinde bir şişe bira denize bakan kayalıkların üzerinde Cüneyt; Munzur’un kıyısında gerilla günlüklerine dalmış Lorina’yla, Bejna; deli deli esen poyraza vurmuşlarken kendilerini, beyaz çalışma masasındaki yazıcıdan gözümün içine baka baka arakladığın arkasını düzeltmelerimle karaladığım müsvedde A4 kağıda resim yaparken ‘sen’; belki bir gün yayınlarım diye fırsat bulabildikçe yazdığım, bilgisayarda sen9.doc uzantılı dosyada saklı roman taslağım vardı ya işte onu ben; seni kaybettikten üç yıl sonra ancak…bugün açabildim.

Bugün; düşünce dostunuz otuzyedi aydının yürekleri, vahşi bir kabilenin üyesi yamyamlarca, hem de can güvenliklerini sağlamakla sorumluyken, yönetimine egemen etnik kökene, mezhebe, dine mensup olmayan azınlıktaki vatandaşlarının katlini gelenekselleştirmiş devlet yetkililerinin, herkesin gözü önünde canlı, canlı yakılarak küle dönerken; yanık kokusuna karışan göğe yükselmiş ateşin etrafında toplanmış yamyamların ürkütücülüğü, bir insan az sonra ölecekken…az sonra bir insan öldürülecekken o öldürmenin…o ölümün hazzıyla atılan alkış tempolu sloganlardaki coşkuda gizli insana sevgisizliği, farklıya tahammülsüzlüğü şefkatsizliği, vicdansızlığı; insanın insana gaddarlığını, lanetle anacağınız, bir daha asla sevmeyeceğiniz “Sivas Katliamın“ın yapıldığı Temmuz ayının ikisinde; ertesi günün, tarihi onlarca katliam, vahşetle kabarıp taştığından ölümlere, vahşete, acımasızlığa methiyeler döşemeye alışkın Türkiyelilerden ziyade, ortaçağı anımsatan insan yakma barbarlığıyla donakalmış dünyadaki insanların gözünde Türkiye’nin imajını koruduklarını sanma aptallığının beyanı “İnönü’ye büyük öfke” manşetiyle çıkacak gazetelerde “ Sivas’ katliamı kurbanı 36 kişiden 20’si için Ankara’da düzenlenen cenaze töreni siyasi bir mitinge dönüştü….” İbareleriyle yer alacak, sonsuz egemenlik için katliamlar planlayan, örgütleyen, lojistik destek sağlayan, gerekliliğine inandığında sol, demokrat, sosyalist kisvesine de bürünecek, alanlarda, programında yıkacağını haykıran en marjinal partide dahil hangi parti, hangi lider iktidara gelirse gelsin kulluk edeceği, darbe müptelası militarist aklı derin devletin; tutuklandığın oniki Eylül öncesinde kullanıma koyduğu “Komünistler Moskova’ya”, “Bozkurtlar burada çakallar nerede?“, “Biz Biz Biz; Mustafa Kemal’in askerleriyiz.” gibi, dört yıl sonra bindokuzyuzdoksanyedinin yirmisekiz Şubatında, olageldiği üzere yine laiklere destekleteceği darbe öncesi “ Türkiye İran olmayacak”,” Mollalar İran’a” sloganlarıyla budayacakları kesimi ifşa ettirdiklerini yıllar yıllar sonra fark ettiğin, yer yer yanmış bedenlerinin içine konduğu, üstüne bayrak örtülü tabutlarının ardından Dikmen caddesinden Meclis’e doğru binlerce insanla yürüdüğün Temmuzun altısındaki cenaze töreninde; hep öyle olmaz mı? susarsın… susarsın sonra bir gün beraberinde toplumda, işyerinde, ailede, evde, mensup olduğun grupta, cemiyette, dünyada; katlanmak zorunda bırakıldığın dışlanmışlığı, uğradığın haksızlıkları, insanı küçümseyen, hor görenlere duyduğun tiksintiyi, emeğine el koymasına rağmen kölesinden sürekli minnet bekleyen efendilere, patronlara öfkeyi ‘yeter artık, dayanamıyorum, ne olacaksa olsun’la yüzlerine haykırmayı, başkaldırmayı sağlayacak bir olayın, bir sebebin insanda o güne değin söylemek isteyip söylemediklerini söyletecek cesareti buldurması gibi, acıdan inip kalkan, öfkeyle kızaran ciğerlerin, maruz kalınan ötekileştirmelerle birikmiş hıncın, gözyaşlarının; havaya kaldırılan sol yumrukta somutlaşıp ortalara dökülmesinin gurur ve şaşkınlığında , şahsında katliamın sorumluluğunun simgeleştirildiği törene katılan Başbakan yardımcısı İnönü’yü; var olmuş, olacak her sistemin yönetenleri, yandaşları ve savunucuları; lider, yazar, çizer, düşünürlerince yaratılmış; hele de gelişmemiş bir ülke, topluluksa yer edineceği kesin “ devlet…bayrak….din… Kuran..İncil… Peygamberimiz…atamız..aile bizim için kırmızı çizgidir” anlayışıyla aşılması istenmeyen hassasiyetler…gelenekler…önyargılar eliyle çoğaltılmış, nasıl ki iyiliğin, vicdanın, iyi niyetin, naifliğin, zeka ve estetiğin dışa vurumu edebiyat, resim, müzik sinema, iyilik yapma, yardım etme, herkese saygılı davranmaysa ‘yeter ki insan olsun, din, mezhep, etnik köken önemli değil’ paylaşımlarının altına yazılan “kaçak elektik kullanımı Doğu da, Güneydoğu da had safhada, bu Kürtler yok mu , her şey bedava olsun isterler”, “ Ermeni piçi” , “Türklüğünle, atanla, dininle öğün” , “dünyanın başına bela Yahudiler”li içinden çıkılmaz, keskin bir ırkçılığın belirtisi paylaşımların tek getirisini; milyonlarca insanın ölümünün, Nazi kamplarının, işkencelerin, savaşların sonunda dünyaya, insanlığa zararı görüldüğünden artık yerilecek olgu haline gelmiş nefret, kin, intikam, ihanet, kötülük duygularının dışa vurumu faşistliklerini saklamayan, besleyen grupların ifşasının, şimdiye, yarına faydasını da atlamadan; bu devirde ergenlerin elindeyken birden 65 yaşındakilerin istila alanına girmiş; kimin söylediği yazdığı muamma kalacağından, yapılan hata, yanlışlık da düzeltilmeyeceğinden, genellikle de söylemeyen, yazmayan birinin söylediği yazdığıymışçasına ona şöhret getirecek ve neden ve kim için ve kim görsün diye yapıyorlar’ la anlam verilemeyen ‘ sen benimkine, ben seninkine like atalım, o hımbıl x’inkini de dislike’layalım ‘ danışıklı dövüşte Twitter, Facebook piyasasına sürülen gerçek yaşamda sadece bir aforizma kalan, kalacak aforizmalardan en bilineni her ne kadar hoşgörülü çağrı gibi görünse de farklılığı, farklıyı bir yerde toplama çabası içinde o kişiyi damgalayan farklılığı vurgulamadan da geçmediğinden gül dokunuşuyla, içten içe inciteceğinden incittiği fark edilmeyen, süslemesinde derin bir ayrımcılık, ötekileştirme taşıdığını hissettiğiniz Mevlana’ nın “ne olursan ol gel yine gel” aforizmasının; bindokuzyüzlü yıllarda , seksenlerin darbeci çizmesiyle içi dışına çıkarılacak kadar ezilmiş Tükiyelilerce ve belki Madımak oteli önünde toplanmış kişiler tarafından da , demokrasiyi getirip, yolsuzlukların hesabını soracağına inandırıldıklarından iktidara taşıdıkları liderlerin, partilerin icraatlarıyla illa ki kıracakları yine büyük umutlar, büyük coşkuyla desteklenmiş Başbakanlığını iki yüzlülüğün mabedi taşranın nerden kimden ne koparsam kardır kurnazı Demirel’in yaptığı DYP- SODEP (SHP) koalisyonu zamanlarında, 1991 yıllarında, o günlerde daha yeni yeni kullanılmaya başlanan internet ve Messenger daki kısa mesajlaşmalarda paylaşılmış olmasının hiç bir anlam ifade etmediğinin; en derinlerine ekilmiş , ırkçı, faşizm odaklı kah bilinçli, kah bilinçsiz ama hep var olan, olacak cahilliğe tutunan, dünyanın en tehlikeli silahı haline gelebileceğini dört gün önce kanıtlanmış aynı havayı soluduğunuza, aynı toprakta yaşadığınıza utandığınız yamyamcı kalabalığın; karşıtı kalabalıkla birlikte yuhlayıp, çocukluktan şahit olunan katliamlar hep tekrarlandığından, asırdır “katil İktidar”ların tek farkı ismi olan Başbakanlarına, liderlerine göre öznesi değişen defalarca atılmış “katil …, Erim.., …, Evren, …, Demirel…, …, ” sloganını da “katil İnönü”yle tekrarlarken; dünyanın herhangi bir yerinde hiç tanışmadığınız, karşılıklı bir bardak çay içip sohbet etmediğiniz genellikle de yaşadığı yerin azınlıklarından, göçmenlerinden insanların başına getirilen felaketlere; bombalı saldırılarda, katliamlarda, faili meçhul cinayetlerde, savaşlarda, polis, erkek şiddetinde öldürülmelerine duyulan büyük üzüntünün, gösterilerle verilen tepkilerinin nedeninin; olayın mağduru taraftan, azınlıktan, düşünceden, gruptan, mezhepten, kökenden olunmasından kaynaklı, maruz kalınan öldürülmeli vahşetin sırf o aidiyet yüzünden gelip de sizi bularak tecellisiyle; ecel vakti denilen yaşlılığa varmadan hayatını kaybetme ihtimalinin, ihtimalliğini dahi kaybettiren gerçek olduğunu düşünürken katılınan tören, gösteri bitimi sonrasında mağdurlar ve o mağduriyet için sokaklara dökülen, gözyaşı döken kişiler değilmişçesine mağdurların başlarına ne geldiğini, çektiklerini; mağduriyetlerinin giderilmesine yönelik neler yapıldığını, hangi yasaların çıkarıldığını merakını, takipçiliğini miting alanında bırakarak, içindeki öfkeyi, nefreti kusmanın rahatlattığı benlikleriyle evine dönen protestocular, muhalifler gibi sende akşam -‘ daha kalabalık olur sanmıştım ama nerde ? oysa şöyle bir milyon insan toplansaydı, hep bir ağızdan haykırsalardı gericiliğe, şeriata hayır ! …eşit yurttaşlık hakkı diye bak bakalım bir daha insan öldürmeye kalkışırlar mıydı? İnönü’ye ne demeli, hiç sorumluluğu yokmuşçasına utanmadan kalkmış, gelmiş törene, suç mahalline dönen katiller gibi.İyi oldu yuhalanması, az bile yapıldı… yahu sen başbakan yardımcısının nasıl emir vermezsin Vali’ye, Jandarma Komutanına…nasıl emrin dinlenmez, sözün, emrin geçmiyorsa o koltukta niye oturuyorsun, ne işin var ? ‘- ‘ama biz Aleviler, hep yalnızdık değil mi?Niye katılsınlar cenaze törenimize.Onlara göre ne var bu memlekette, canları yanmıyor nasılsa… hep öldürülmüyorlar.’ –‘Sosyal demokratlar ne zaman iktidara gelse hep böyle olur Aleviler, Kürtler tırpandan geçer, katliama uğrar da ne olur ?katline aşıklar gibi yine onlara oy verirler.İşte bu yüzden hep çantada keklik olduklarından hep böyle ölecek, öldürülecekler’ – ‘ kızım, kızım Sivas, koca Pir Sultanı astı, ne beklenir onlardan’ yorumları arasında ana haber bülteninde katıldıkları cenaze törenini, mitingi seyrettiklerinde televizyon ekranında evlatlarının fotoğrafını taşıyan anne görününce ‘-vah… vah, vah ananız öleydi sizin, bir değil iki yavrusu birden gitti. ‘ – ‘Yasemin ve Asuman; ne yandım ben, ne yandım bu iki kız kardeşe, Allahım kimselere verme bu acıyı’yla gözyaşlarını tutamayanların gözünde; dünde, geçmişte uğruna ölünecek bir amaç; devrim, sosyalizm, özgürlük, eşitlik ya da özellikle de komünizme karşı devlet, beka, milliyetçilik mücadelelerine ölüm yoldaş, ülküdaş kılındığından, mücadelede; kavga, çatışma, savaş, miting sırasında istenen amaç uğruna; bir yoldaşın…bir ülküdaşın öldürülerek hayatından edilmesi ‘ölen ölür kalanlarla mücadeleye devam’la normalleştirildiğinden; öylesi bir mücadelenin dışındaki ölümlerde ‘nasıl üzüldüm anlatamam, yüzü gözümün önünden gitmiyor…ne kadar da genç, güzelmiş, çok ağladım. ‘ –‘Koca bir aile yok oldu gitti; emniyet kemeri tak be adam, bu ne hız, kaç kişinin hayatına mal oldu sarhoş araba kullanman.’ –‘İnsanın başına ne geleceği, ne olacağı belli değil dün malı, mülkü, ailesi vardı bugün deprem, sel evsiz, kimsesiz, mülksüz bıraktı .’ –‘Kim bilir ne derdi vardı da intihar etti….’ –‘Bu gece hiç uyuyamadım üzüntüden, kahroldum , annesi babası…” konuşmalarına sebep;bir akrabalarının, tanıdıklarının, adını sanını bilmedikleri bir tanıdığının ya da tanımadıklarının hayatın rutini bozan deprem, sel, çığ, trafik, iş, tren, uçak kazasında, ölümcül bir hastalıkta, operasyonda, savaştaki trajik ölümünü, intiharını gazetelerde, şimdiki zamanın gözdesi sosyal medya da okudukları, birinden duydukları, TV’de izledikleri anda; hissettikleri anlık olmasa da ki bazen anlıktır, haftalık…aylık matem, üzüntü; bir iki saat bilemedin bir, iki gün çoğu zaman ölenin toprağa verilişinden sonra yerini hayatın akışı da gerektirdiğinden rutine, dinginliğe terk ettiğinde; ölen kişinin elbiseleri, ayakkabıları, kitapları, cep telefonu, tableti, yatağı, su içtiği bardağı ona dair, kullandığı her şey; açtığı buzdolabı, televizyon yaşadığı mekanda yerli yerinde duruyorken, yaşadığı yerde onunla hayatı paylaşmışları geçmişe kelepçeleyerek müebbette mahkumlayacak, en ufak bir şeyin, bir su sesinin, bir kahvenin, bir çiçeğin, bir parfüm kokusunun çağrışımıyla saldırıya geçecek anıların; dünde yaşananları, geçmişi bugüne taşımasıyla hissedilen özlemin, çaresizliğin; her gün duyulan ‘ haydi ama çık banyodan geç kaldım okula, işe, servise’ -‘kahvaltı yapmayacağım, yolda bir simit alırım’ -‘çıkıyorum ben, geç kaldım’ – ‘bugün börek yapsan… ‘ –‘akşama bir şey istiyor musun’ sesini bugünde duyamamanın; yerine getirilmesi imkansız, aklı delirtecek sıfır ihtimalli sarılma, saçını okşama, konuşma, görme, dokunma isteğinin; ömür boyu kullanılacağından bir gün “böyle yaşamaktansa, ölsen daha iyi” dedirtecek öldürmeyip süründürecek kortizonlu ilaçların tek çare olduğu, iflah olmaz otoimmün, kronik bir hastalığa dönüştüreceği birlikte yaşanılanın ölümünün … bir insanın varlığının yok oluşunun vücudu saran, hep de kanayacak açık bir yaranın dinmeyen ağrısı…acısıyla ömrü tüketmenin, yaşamanın ne demek olduğunu; hayatı alt üst eden, edecek o kahrolası ölüm evlerini ziyaret etmediğinden, rahatlarının bozulmasını da geciktireceğinden ‘ gelmek istemediyse zorlamayalım, daha çok yeni acısı, elbet geçecek. Koca Nazım bile “ en fazla bir yıl sürer yirminci yüzyılda ölüm acısı” dememiş miydi ? Şimdilik ellemeyelim’ telkinleriyle yaşanan faciayı…trajediyi bulunduğu yerde hapsederek dışarıya yansımasına engelleme alışkanlığıyla belki öyle görüldüğünden… öğretildiğinden… yaşandığından tahmin edemeyecek, etmeye de kalkışmayacak; bilmeyecek, bilmeyen herkes gibi sen belki bende; “katiller bulunsun, hesap sorulsun”, “ ……. unutmayacağız” sloganlarını attığını silmiş hafızaya sahiplikte, hiçbir şey olmamışçasına; belki bir gün bir yerde bahsedildiğinde, payına düştüğüne inanılan görevi yerine getirmenin huzuruyla ‘aaa evet nasıl unuturum o katliamı, cenaze törenine, protesto mitingine bende katılmıştım’ diyerek yaşla, genetiklikle ilintilisiz savaşı çıkarıp, darbeler, faili meçhul cinayetler düzenleyerek , işkence, şiddet uygulayarak kadını, çocuğu taciz ederek, iş trafik, tren kazalarını yaparak önlenebilir ölümlere meydan vererek düşürdükleri ateşle yaktıkları sıradan evleri cenaze evine dönüştüren sorumlularının bulunarak, cezalandırılmasının ardını bırakıp unutuşa terk etmeye de meyilli…hazır ve de nazır olunduğundan; olanın…yaşananın ötesine…sonrasına bakmadan ateş düşürülen cenaze evlerindekileri; orada öylece acılarıyla, anılarıyla birlikte baş başa bırakmayı yadsımayan doğal kabullenmeyle; katıldığım cenaze töreni sonrasında okuduğum; insanları etkileyerek yeniden yeniden okunmasının, kendisi ve eserleri hakkında başta Samuel Beckett , Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir’le Alain de Botton olmak üzere düzinelerce yazının kaleme alınmasının nedenlerinden biri; hayatında yer almış zamanındaki Fransa burjuvazisine, aristokrasine mensup dedikoduyu seven, tabu sayılan eşcinselliklerini gizleyen, Dreyfus davasındaki tutumları, arzuları, hazları farklı onlarca kişiden ya da bir kaçının karmasından yarattığı roman kahramanlarından her birinin, Guermantes Düşesi Mme Oriane’ de; ikibinonaltı yılının Mart ayında modacı Fortuny’nin tasarladığı, 50’ye yakın elbisesi, Paris’te Palais Galleria’da sergilenen ince belli, zarif Greffulhe Kontesi Elizabeth gibi yaşayan bir karşılığının bulunması kadar , uykuya geçişi otuzsekiz, uyanma sırasında düşündüklerini, yaşadıklarını üç sayfa da tanımlamak gibi gündelik hayatta pek çok insanın fark etmediği, dikkate almadığı belleği yönlendiren sonsuz sayıda ayrıntıyı yakalayıp; hatıraya indirgenmiş geçmiş, şimdi ve yarının iç içeliğindeki bilinç akışıyla; her an… her hisle ilgili duygusal, gerçekçi tespitlerini kelimelere döken, bugünkü yazarların yazmayı kolaylaştıran teknolojik olanakları düşünüldüğünde o koşullardaki çabasına, zekasına, yeteneğine müteşekkir kalınarak hayranlık duymamanın imkansız olacağı Marcel Proust’a ikiyüzsekseniki sayfa roman yazdırmış, aile efradının yaşadığı ilişkilerde de görüleceği üzere aşk denilen insanın kendi kendine yarattığı duygunun; genellikle kültürüne, aklına, tahsiline, mesleğinde ki başarısına, güzelliğine, gıpta edilenin boyuna posuna yakıştırılmayan, arasında fersah fersah mesafe, fark olan özelliklere sahip birinde vücut bulduğunun, bulmasının sayısız örneklerinden olacak kremasız sade kahve kıvamındaki sevgilisi- hele de takipçi sayısı kendisini kat be kat geçmiş kültür, turizm elçisi Şeyma Subaşı’nda aşkı bulacak bir Orhan Pamuk nasıl herkesi demeyelim de pek çok insanı hayal kırıklığına uğratıp , o ilişkiye anlam verilemeyecekse aynı şekilde hayatındaki kadın, erkek sevgililerden biri olan fotoğrafına uzun uzun bakanın sadece seyretmek için yanında bulunmasını isteyeceği yetenek ve yakışıklıktaki besteci Reynaldo Hanhn dururken- Alfred Agostinelli’ye duyduğu romanında böylesi bir aşık olma durumunu “Ayrıca, entelektüel ve duyarlı erkeklerin daima duyarsız ve düzeysiz kadınlara teslim olmaları, onlara bağlanmaları, sevilmedikleri ……”yle bahsetmekten kendini alamayan- tutkulu, takıntılı, uyutmayan kıskançlıkta olmasına hayret duyduracak, hayıflandıracak sevdasının; hediye ettiği uçakla seyahateyken, uçağın Akdenize düşmesi Alfred’in aniden ölmesiyle sonlanması gibi, romanında ki Albertine’nin de hediye edilen attan düşerek aniden ölmesiyle kimi zaman Marcel olarak adlandırdığı anlatıcının ağzından yaşadıklarını, özlemini, acısını damlattığı “ıstırap , insan psikolojisine, psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder… teselli bulmam için bir değil, sayısız Albertine’ni unutmam gerekirdi. Aralarından birini kaybetmiş olmanın üzüntüsüne tahammül edebilir hale geldiğimde, bir başkasıyla, onlarcasıyla aynı üzüntüyü baştan yaşamak durumundaydım “ lı hüzünlü satırlara; görmek için can atılan ama başta ekonomik diğer nedenlerden dolayı gidilemediğinden sanal gezinme imkanı sunan teknoloji sayesinde Google da, web sitelerinde, gezi bloglarında tarihi, turistik yerlerinin fotoğraflarına bakmanız yüzünüzde sokaklarındaki havayı, rüzgarın okşayışını hissedemediğinizden, konuşmalarını anlamadığınız insanların el kol hareketlerindeki canlılığı görmediğinizden sanki hafızanın yarattığı sanal bir şeymişçesine görüntülerdeki Paris’e, Karadağlar’a, Floransa’ya hissedilen duygular kadar uzak…soğuk kayıtsızlığım; hayatı paylaştığın birinin yaşayacağı, seni, Haldun’u kaybettikten sonra benim de yaşadığım “peşinde koştuğum şey ise , Albertine’di, birlikte yaşadığımız zamandı, bilmeden izini sürdüğüm geçmişti…hatıra böyle acımasızdı işte”lerine duyarsızlığım; ‘ama abartmış’lı hadsizliğim – oysa kitabı okuduğumda anneannemi, dayımı, amcamı onca akrabayı, yol arkadaşını Aytül’ü , Metin’i, Fevzi’yi kaybetmiştim- hafızanın neredeyse her gün dönüp, dönüp geçmişe bakışının…o günleri arayışının nedenlerinden biri ola(cak)n ah o sırlar öyle değil mi Haldun? gerek en ‘o mu ? benden hiçbir şeyini saklamaz’ diye yemin edilecek kadar emin olunan saklayıp mezarına da götürse bir gün ‘kimden çekiniyorsun, öldü o, bilsem ne olur, bilmesem, seni duymaz bile haydi’yle anlatıldığında; seninle ilgili ölümün sonrası öğrendiğim, benden nasıl saklayabildiğine şaşırdığım – ‘ yok artık bilmiyorum deme tüm Türkiye biliyor gay olduğunu, Nişantaşının, Nevizadenin, Tunalı’ nın yetmedi Sakarya’nın barları anlatsın kaldırdıklarını, şu ünlü etçi de sevgilisiymiş…’- ‘ para veren herkesin yemek yiyip, yatağını paylaştığı; yeteneği olmadığından güzelliğini, vücudunu pazarlamaktan çekinmeyenlerdendi o’da, Kanal D’nin ….. yatağından geçtiği için o dizide rol aldı da adı artist, sanatçıya çıktı.Başkası söylese inanmazdım ama meşhur ….. restoranın sahibi arkadaşım anlattı, S…’yle bildiğin para karşılığında otel odasında birlikte olmuş ‘ –‘ boşanacaktı, bıkmıştı’-‘ terk edecekti, gidecekti buralardan, ne kadar acı, biletini bile almıştı…’lı gerekse de bir gün mutlaka da gerçekleşecek aile üyeleri, akrabalar, dostlar arasına kara kediler, dedikodularla nifak girdiğinde, herkesin herkesle bozuşduğu da hiç görülmediğinden, ittifak yapılıp iki üç kişiyle çeteleşilenlerden birinin ki o biri de; ilişkilerinin koptuğu güne değin hakkınızda söylenenleri, dedikoduları diğerleriyle birlikte tasdikleyip aynı tavırları gösterirken sizi savunmamıştır ama içten içe onlara duyduğu açık etmediği sinsi nefretini, maruz kaldığı küçümseyici tavırların intikamını alma fırsatını da kaçırmamak adına ‘senin için söylediklerini bir bilsen’le kapattığı şemsiye yüzünden her tarafınızı ıslatan yağmur damlalarının peş peşe dökmeden, akıtmadan öncenin ritüelli -‘aaaa ne diyebilir ki benim için, anlatsana, korkma! söyle zaten konuşmuyorum…’–‘belli mi olur kardeşsiniz…akrabasınız…eski dost düşman olmaz derler, bir gün konuşursunuz o zaman da yine ben kötü olurum, yemin et öyle…’yi de tamamlandıktan sonra ‘gerçi inanamadım ama benden hiç hoşlanmazmışsın çağırma onu gelmesin dermişsin, çok çıkarcı bulurmuşsun, Başkana da bütün yazışmaları ben hazırlıyorum o oturuyor diye şikayet etmişsin beni …’ -‘ ay güya sen, Leyla’yla her gece barlara, pek sıkta Tunalı’daki Cafe Bien’e takılıyor, bildiğin koca arıyormuşsunuz.Hatta olan da olmuş Cem’le..’-‘ kocan aldatmış seni hemde evli Fatma’yla, arkadaşınla’ –‘ var ya senin için öyle kurnaz öyle kurnaz ki anlatamam dedi, haydi bugün dışarıda yemek yiyelim teklifini yapıp canın ne istiyorsa yiyor, hesabı da ona kilitliyormuşsun’ –‘sen ne sanıyordun değer verip seni sevdiğini mi, arkandan idare ediyorum maddi olarak yardımına ihtiyacım var yoksa ne diye çekeyim o manyağı derdi senin için’ -‘biliyor musun kendisi onca erkekle yattı, kaktı kimselerin ruhu duymadı ben de tersine önüme gelene anlattım o tiyatrocu çocuğu bile, ne oldu adım orospuya çıktı benim…’lerle; Marcel’in de Albetine’in ölümü sonrası çamaşırcı kızlarla ilişkisini öğrendiği ‘Ahhh o sırı’ dahi önemsememem; ölmeden önce nerelere gittiği ( gidilir de ), ne yaptığı, ne yediği, içtiği, ne giyindiği, ne konuştuğu, son sözünün ne olduğu zihni sürekli meşgul edip meraka yol açarken, ölüme neden müsebbibin şimdi ne yaptığına, nerde yaşadığına, akıbetinin ne olduğuna dair soruların cevabı; Ortadoğu’da, Türkiye’de neredeyse bütün diktatörlerin, katliam planlayanların, yapanların cezalandırılmasını geciktiren… engellen; 17 yaşında Erdal Eren’i astırtan Evren’i elleri yağda, balda, kaymakta 90 yaşına kadar yaşatan ilahi adaletin adaletsizliği de artık beklenmediğinden, hayatın en kötü günü olduğundan habersiz ölüm günün her yıl yıldönümü yaklaştığında geçmiş günleri ve o günü sanki o günmüşçesine aynı tazelikte yeniden başlatan, yaşatan makineli bir tüfekten atılıyormuşçasına acıtan hatıraların, söndürdüğü kalbin, ‘ben’in iyileşemeyeceğini ; “iyileşen”nin sen değil “zaman”lığını, acıyı yaşayan biri ancak böyle bir şiir yazabilirle sığındığım B.Keskin’in “Ben hangi kelimeyi nereye koysam/ Bir sonbahar konaklar sesimde./Ben hangi kelimeyle girsem akşama/ Ben hangi kelimeyle nereye gitsem/ Yokluğunun renginde depremler düşer boynuma….” mısralarındaki gerçekliği de algılayamamam, çocuklukta… gençlikte…orta yaşlılıkta tanık olduğum 1977’nin 1 Mayıs, Çorum, K.Maraş, Malatya, Madımak , Roboski dahil onlarca katliam, cinayetle ya da başka bir nedenle insanların hayatının kaybı nedeniyle Alevi, Kürt, azınlık olmanın değil insan olmanın gereği duyulması gereken… duyduğum, yaşadığım büyük üzüntüye…çöküşe rağmen ; ölümün keskin bıçaklığını, empatiden öteliğini; evlatlarını, eşlerini, babalarını, annelerini, sevdiklerini kaybedenlerin kalplerindeki diplere yerleşen derin acıyı, kor alevi, Albertine Kayıp’ı okuduğum, Madımak katliamında hayatını kaybedenlerin de cenaze törenine katıldığım o günlerde değil de çok sonları kavramamın nedeni meğer daha doğmadığından aklımın ucundan geçmesinin imkansızlığında, gün gelecek de katliamın yapıldığı o lanet…o zalim…o ihanetçi Temmuzun ikisinde; Can…Can ! seni, öncesinde de Haldun’u ve de … kaybetmediğimdenmiş.

Garipliğinin yanında acıtan şeyse; onca kitap alışverişine, yazarlarıyla ilgili konuşmanıza rağmen Haldun’la Proust hakkında hiç sohbet etmediğinin ayrımına da vardıracak kaybedişten…kaybedişlerden sonra; Arkadaş da dahil D&R’da mahalledeki, Kızılay Konur sokaktaki Dost, İmge kitapevlerinde bulamayınca mecburen ‘kadere razı’ tipler gibi boş verip, Swann’ların Tarafı’yla başlayan Yakalanan Zamanla biten yedi ciltlik Kayıp Zamanın İzinde serisini tamamladıktan epeyce sonra bir gün yine Dost kitapevinde bulduğun, beşinci sıradaki Mahpus’u “ aaa Royale sokağı kulübünün balkonunu gösteren Tissot tablosunda ayakta duran kişi olduğunu açıkladığı Swann (söz konusu tabloyu anında Google da arayıp, merakla Swann’a tekar tekrar bakıp, her detayı da aklına yazmıştın), Bergotte ölmüş… düşes Mme Guermantes’ın giysilerine hayran Albertine’i metres tutmuş …. ” nidalarıyla bitirdikten sonra okunması gerektiğini anlayıp Albertine Kayıp’ı tekrar okuduğunda “Ah ! bir daha asla bir ormana adım atmayacak, ağaçların arasında gezinmeyecektim”le, ölümün sonrası gittiğimiz parklara, seninle gezindiğimiz yerlere sensiz gidemeyeceğimi söylememi anormal…suçlu hissettiren tuhaflıkla karşılayan; vefat edenin yakınlarının arkasından ( bir zamanlar yirmibir yaşındaki oğlunu kaybetmiş Elmas için benim de yanımda) söylenen ‘ yazık kafayı yedi sonunda’ tespitini benim için de diyecek yakınlarımda, arkadaşlarımda, insanlarda varlığını bildiğim baskın duygu, düşünce; evinde bir elde kahve, şarap, viski maç, Survivor , Yasak Elma, Bay Yanlış izlemek, Facebook, Twitter, Instagram’da like almak için yatağını, şortunu, göğsünü, saçını, kalçasını, kaslarını, sevgilisini sergilemek dururken, depresyona düşürüp, moral bozacağına inandıklarından acısı, sorunu, derdi, tasası bulunanlardan uzak durma, bir araya gelmek istememe olduğundan ‘şimdi işin yoksa uğraş dur, yanlış anlamayın insan ister istemez etkileniyor, odasını, eşyalarını gördükçe üzülüyor, başıma ağrılar saplanıyor’ söylenmesiyle cenaze evlerinde geçirilen saatleri vaktinden, ömründen çalınmış faaliyet görmenin sonucu olsa bile özünde hayatın ölüm, acı, kasvetle içiçeliğini… gerçekliğini … ölümle yüzleşmeyi gençlikte, yaşlılıkta reddedişin ahret, öbür dünyaya hazırlanmak için dünyaya getirildiğine inandırılmış Müslüman Ortadoğulu toplumlarda varılmak istenen hedef cennet için yapılması gerekenlerle bağdaşması olanaksız “ Sen dünya mülkündesin, öyle!” yergisinin abes kaçmayacağı tavırda; sonsuza kadar yaşayacak, ölüm hiç yokmuş’lu bir yaşama güdüsünde kendini var etmesi değil miydi özellikle de bükülmüş bel, kataraktlı göz, titreyen el, bacaklarıyla ölüme hazırlanan vücuda ‘ben’e aldırmayıp…ihanet ederek kendini genç sayan belleğin yönetiminde yine de ölüme gün sayarken, eğer hastalarsa ‘bak ! hepsini çekme bıkar birazını’ talimatını vermeyi unutmadıkları evlatları maaşlarını çekmesin diye bankamatik, banka gişeleri önünde saatlerce kuyrukta beklemeyi göze alan yaşlıların; eşlerinden, evlatlarından daha daha düşkün oldukları paralarını avuçlarında pincik pincik saymaları, bildiğin yastık, çarşaf altına saklamaları -‘sende bozuk var mı ? bir kuruş lazım ekmek alacağım, ben emekli bir memurum biraz indirim yap’lı dilenmeleri ‘- ‘çok şükür a, o birkaç kuruş var bankada’ yla sevinirken -‘aybaşına kadar bir tek bu yüz lira var, ona göre‘yle canlarının istediği meyveyi, sebzeyi almayıp BİM, A101, Yunus gibi diğerlerine göre daha ucuz marketlerin indirimlerinin, kampanyalarının müdavimliğinde para biriktirmeye çalışarak seksen, doksan yaşındalığı umursamayıp ne yapacaklarsa ‘ Cuma günü üç çelik tencere 200 TL’den satılacakmış bana bir set ayırsan be kızım ! be oğlum ‘ -‘ krediler ucuzlamış çekip bir ev alsak’ – ‘yazlığa pergüle yaptırsak’, – ‘elden ayaktan düşsek kim bakar biraz harcamaları kısalım’ planlamalarından da geri kalmamaları; öyle davranmaları belki büyük sahteliği, aldatıcılığı yaş geçtikçe anlaşılacak vicdan ve merhametten yoksun “dostluğun”, “kardeşliğin”, ”evlada sahipliğin” hatta insanlığın sadece kavramlıkta varlığını görmelerindendi. İşte ben bunları daha tam idrak ettirtecek olayları yaşamamışken sadece içgüdülerim , sezgilerim öyle istediğinden seni kaybettiğim o sancılı günlerde “gerçek acıyı çekmeyenler tarafından yazılan makaleleri okumaya tahammülü olmayan “ Marcel gibi, acıyı yaşamadıklarından- suçlamakta ne kadar doğru bilemesem de cenaze evlerinde çoğu kez suratlarına sahtelik akan üzgün bir emoji yerleştirmiş otururlarken gördükleri elem, acı karşısında ‘Allahım çok şükür’le yakınlarının ölmemişliğine sevinmeyi akıllarından geçirdiklerinden- hissettiklerimi, yıkık ruhumu, anıların gün boyu resmi geçit yaptığı kederli dünyamı anlamaya çabalamaktansa ‘ahh mahvoldular ailece hele de …., onu öyle fotoğraflarına bakar, okuduğu kitapları seyreder, atletine, oyuncaklarına sarılır görmek beni çok üzüyor, bir şey değil bu kadar üzülmekle bir yerime bir şey olacak, yarından sonra ben bir süre gitmeyeceğim, hem bu gidişle ….’yle “deliriyor” kategorisine terfi ettirecekleri ‘ben’im de onlardan daha çok onlarla zaman geçirmek istemediğimi, onlara katlanamadığımı düşünemeyecek olmalarına dayanamazken… hem! yanımdakilerden kim, ölüm sonrasının unutuşa da varabilecek aşamalarını akla getirdiklerini, düşündürdüklerini, yaşattıklarını somutlaştırma, betimleme güçlüğü çekmeden nesneler, eşyalar, kokular, tatların ve yemeklerin çağrıştırdığı anıları Vinteuil sonatı eşliğinde; öylesine içten; acının tek bir karesini atlamadan anlayabilir…anlatabilir… yazabilirdi ki ‘yle ayrıntıların efendiliğine, büyük yazarlığına toz kondur(t)mayacağınız Proust’un satırlara döktüğü “…Albertine’in hatırasıyla ayrılmaz bir bütün oluşturdukları için, sırf ilk ve sonbaharları , kışlarıyla zaten yeterince hazin olan … hayatta olsaydı bu benzer havada,şüphesiz ….gezintiye çıkardı..Son olarak ta , bu mevsim değişlilikleri ve farklı günlerin her birinin , bana başka bir Albertine’i geri getirmesi…” hislerinin izdüşümlerini ‘O’nu, Can’ı ve Haldun’u kaybettiğimde bunları bende yaşamış, aynen böyle düşünmüştüm… Marcel’in her kadında Albertine’i görmesi gibi ben de bir an parktaki çocukta seni görmüş hatta sen sanmış , ardından senmişçesine seslenmiştim’; Haldun’la Gandhi filmini seyrettiğimiz, salonun, iki odanın pencereleri evin yanındaki parka baktığından ‘bak!parkta tek bir çocuk yok çünkü hava çok soğuk, kar yağıyor biraz ısınsın’la zor zap ettiğim senin parkta çocuk görür görmez ‘ haydi, çabuk çabuk bizde gidelim, bak çocuklar çıktılar dışarıya ‘yla mızmızlanmana fırsat vermeden ‘haydi bakalım’ üşütme diye ağzını burnunu atkı, berelerle sarıp gittiğimiz parkta yaptığımız kardan adamın gözlerine koymak için taş bulamayınca, diz boyu karın ortasında ‘ icat edeni… elime geçirsem…bıktım ya rahat yok nereye gidersen git, tuvalette bile bulunuyorsun, insanlardan kurtulamıyorsun, ayrı kalamıyorsun, bu nasıl görülmemiş bir zulümdür ‘ sitemimin baş rolü ama o gün, o anların fotoğrafını çektiğimden bugün minnet duyduğum cep telefonuyla talimat verdiğimiz anneannenin buzdolabı poşetine koyduğu siyah zeytinleri penceren bize attığı, havadaki poşeti tutmak için gerisin geriye gittiğimizden düşerek içine gömüldüğümüz karlı her kış gününü; sen daracık pencere pervazında ayakta arkandan düşmeyesin diye tutan ben ‘bak! işte sel bu, su nasıl güldür güldür akıyor caddeye’ dediğimde yeni öğrendiğin hoşuna giden bir kelimeyi ya da cümleyi konuşmanın ardından hemen tekrarladığından ‘bak!güldür güldür akıyor’una gülümseyip ‘yağmur yağıyor, seller akıyor…’u söylediğimiz Nisan yağmurlarını; ‘seviyor, sevmiyor aaa sevmiyor çıktı’ kederini ‘ bu bir oyun, seviyor çıkana kadar yapılır, tekrar yap bak seviyor çıkacak’la fal baktığımız papatyaların açtığı ilkbaharları; kulağımıza küpe yaptığımız kirazların, alır almaz sokakta yemeye başladığımız dutların tezgahlarda görünmesiyle yazları; birbirinin üstüne dökülmüş sonsuz sonbahar renklerindeki yaprakları avuçlayıp bana doğru attığın videoya çektiğim Kasım aylarını sende, Haldun’da bulduran kayıp, ölüm sonrası yaşanacak sanrılarla karşılaşmanın olmazsa olmazlığındayken ben, etrafımdakiler de duymamayım diye gizli gizli mutfakta, balkonda, banyoda ‘bir psikologa mı götürsek acaba? dur dur şuralarda bir yerlerde antidepresan olacaktı onu verelim de azıcık uyusun’ konuşmalı körlükteyken; ellerinde bir bardak suyla yanıma gelip de ‘aç bakalım ağzını’ komutunu verdiklerinde -‘ne bu?içmem ben bunu’ itirazıma -‘iç rahatlarsın’ kolaycılığını öne sürmelerini; ‘akşamları ‘uyamıyorum, ayrıca başım çok ağrıyor ‘ şikayetli evladına kendindeki migren semptomlarını yükleyecek öngörüdeki kız kardeşinin ‘kızım ben sana dememiş miydim uykusuzluğuna çareyi bulacağım diye.Bugün Güven hastanesi nörologlarından profesör Çiğdem hanımla konuştum, sende de benim gibi sterse bağlı migren varmış.Laroxyl yazdı 10 Mg’ müjdesine yalnız kaldığınızda -‘ böyle şey olur mu?muayene etmeden, MR çekmeden nerden biliyor çocukta migren olduğunu da ilaç yazıyor? Ne o görüşme yapıldı, ne de reçete yazdı Çiğdem hanım.Bariz yalan söyledin çocuğuna, teşhis de, tedavi de senden, ama yapma ! 22 yaşında antidepresana alıştırma, yazık ediyorsun’ dediğinde her yalancı gibi niyeyse affedileceğine kesin gözüyle bakılan, insanı aldatmayı ortadan kaldırmayan ‘kimsenin canını yakmayan pembe yalan…’ bahanesine sığınarak ( ilişkilerin düzeltilmesine yardımcı olacağından üç yerde söylenmesinin…takiyyenin günah sayılmayacağı İslam da yer bulduğundan mı herkesin yalana…takiyyeye başvurması) yalan konuştuğunun bilinmesini utanma vesilesi görmeyenler kulübünün başkanı olduğundan yalancılığının yüzüne vurulmasını umursamayan yüzsüzlükte –‘ne yapsaydım her akşam, her akşam başım çok ağrıyor diyor, öyle görmeye dayanamıyorum ne yapayım’ –‘ madem kararlısın antidepresan vermeye bari pasiflora içir.Hiç olmasa bitkisel, bağımlılık yapmaz .Hem ne diye bu kadar abartıyorsun baş ağrısını, uykusuzluğunu çocuğun? Hepimiz zaman zaman bunaltan dönemlerden geçeriz , yeni döndü yurtdışından;Fransa’dan, yeni işe başladı, alışmadı daha el bebek gül bebekken herkes gibi algılanmaya, sorunları benden daha mı fazla? kanser oldum göğsüm alındı, bağırsaklarım yok …kanser olduğumu öğrendiğimde Semih bey, biliyorsun alanında çok iyi bir cerrahtır ‘ bir süreliğine kullan, şimdi anlamazsınız ama sonraları sorgularsın niye ben kanser oldum diye yardımcı olur size’ deyince ona çok güvendiğimden başladım, üç ay zor dayandım lanet Cipralex ‘e ! Güya akşamları uyutacaktı beni mışıl, mşıl… tersine etki, cin gibi ayaktaydım her gece, mahvoldum uykusuzluktan. Bunlara şahit senin şu yaptığın iş mi? Bu ilaçların yan etkisini de düşün’lü kadınlığın doğal içgüdüsü anneliğin gereği itirazlarımı gözlerini sigarasının dumanından ayırmadan dinlemesiyle kıçına saymayacağını anladığın; hayatın evrelerinden ergenliğe adımda kişi sorumluluklarının yeni yeni farkında varır, ilişkilerin komplikeliğini görür; içini doldurmaya başlayacağı yeni kavramlar dedikodu, ihanet, aldatma, yalan, iftira, torpil, katliam, ölümle, aşka tanışırken; sorunlarını (ders çalışma, sınav, gönül verme, arkadaşlara gezip tozma, arayı bozma, ebeveyne karşı çıkma, beğenmeme vb) çözmenin hayatla başa çıkmanın kolay yolunun yarattığı alkol etkisiyle, beynin kimyasına müdahaleyle, mutsuzluğa yol açan iletimleri azaltma işlevleri sayesinde uyuşan aklın, karşı çıkış yerine her şeyi ‘evet’letmesinden geçtiğini, bağımlılık yaptığını bile bile sırf rahatsız edilmemek, ‘veletlerle’ uğraşmamak için ‘pelte haline getirip bebekler gibi uyutan tatlı pembe hap”ları; yasal eroinman, esrar ve uyuşturucuları; Lustral, Prozac, Efexor, Cipram, Selectra, Seoxat,  Lyrica’ları; evlatlarına avuç avuç kullandırmaktan çekinmeyen; iyi bir hayat sürmenin yanında başkalarınca da değerli kılınmanın insanın servetiyle doğru orantılı olduğu Türkiye gibi ülkelerde ilaç firmaları, doktorlar arasındaki mekanik, maddi, ahlaksız ilişkiler nedeniyle kullanım alanları dışında “kız arkadaşım beni terk etti”, “annem öldü”, “kardeşim beni çok üzüyor, cep telefonumu kullanıyor” , “ babam dışarı çıkmama izin vermiyor”,” annem Whatsapp mesajlarımı okuyor”, “prostatım var”, “kocamı kıskanıyorum”, “karım mini etek giyiyor” temalı rutin problemlerde dahi doktorlar tarafından reçetelendirilen antidepresanların etkisinde, dünya yansa ‘bana yakınlarıma bir şey olmadı ya’la umurda olmayacak, ecelini bekleyen birine iki hafta sonra sevinç çığlıkları attırtarak dans ettirtecek, alıp başını giden tutulamayan sanal mutluluk içinde etrafında, bulunduğu toplumda var olan yalanı, iftirayı, yolsuzluğu, adaletsizliği, eşitsizliği ‘sen mi düzelteceksin, etin ne budun ne otur oturduğun yerde keyfine bak’lı adam ‘sendecilik’le kişiyi kendisi olmaktan çıkarıp apayrı bir karaktere de büründürebilen öyle ki çocuğunu hayatından edenin, katilinin yargı önüne çıkmasını istemeyecek boş vermişlikte en anormal olguyu normal, normali anormal saydırtacak mantıkta ( uyuşturucu kullanımıyla edinilen antidepresan mantık hayatı allak bullak ederek, pek çok olumsuzluğu da tetikleyeceğinden, antidepresan kullandıklarını bildiklerinizden uzaklaşmak, ilişki kurmamak insanın yaşam ve akıl sağlığı için gereklidir sonucunu doğrulayacak olaylara okumaya devam ettikçe rastlayacaksınız), detayların labirentinde kaybolan zihnin yeni şeyler keşfettiğini sanıp ‘diğer insanlarda farklı olarak şöyle mükemmel bir insanmışım meğer, o yüzden bu ilacı almam lazımmış’ lı düşüncelere de batıp çıkan zamane ebeveynlerinin; anneler ve babaların çocukları büyüdüğünde isteklerinin, arzularının dışında bir karaktere bürünüp sonrasında tıpkısının aynısı kendilerine benzediklerini gördüklerinde niye o denli şaşırdıklarını da hiç anlamadığından yanlış anlaşılmasın demeyeceğim yanlış anlayan anlasın, herhangi bir kötü olayda özellikle de bir insanın kaybında, ölümünde hemen antidepresan tavsiyesine, iğnesine başvurması, kayba maruz insanlara antidepresan içirilmesi o kişi, kişiler için endişelendiklerinden, gerçekten daha iyi olmasını…olmalarını…olmanızı istediklerinden falan değildir, iyi vakit geçirip, hayatın tadını çıkarma peşindeyken acı bir olay, bir durumla karşılaştıklarından matemin uzun sürmesi, kendilerinin de onların yanında matem tutmalarına devam etmelerini getireceğinden artık sıkılmışlardır zira depresif anne, baba, evlat, kardeş, kanka, arkadaş, amca, yeğen sevgiliye bir noktaya kadar tahammül edilir, o noktada ‘elimden geleni yaptım…geldim, gittim, sarıldım, ağladım, hizmet ettim benden bu kadar’la tahammülsüzlük kendini göstereceğinden ki belki bu da çok insani ve anlaşılır bir tepkidir de ama içindeki acıyı götürür sanılıp götüremediği de illaki bir gün anlaşılacak, kafayı kazan yapmaktan başka bir işe yaramayan ikibinli yılların popüler çerezi; patlatılmış mısırı, çitleği çevrede neredeyse kullanmayan insanın kalmadığı küçükken anneme mide ülseri için doktorun verdiği diazemden başkasını bilmezken şimdilerde ‘ay şekerim sen ne kullanıyorsun ? yaa yapma onu bırak bunu kullan, hem bu sersemletmiyor, baş ağrısı da yapmıyor, acayip rahatlıyorsun ? sabah müdürle tartıştım attım iki tane Lustral, pamuk oldum pamuk…’ lu sohbetlerin konu başlığı antidepresanı; o gün ‘aç ağzını’ komutuyla vermeye çalışanlarda midemi bulandıran şey istedikleri için duymana da aldırmadıkları ‘tamam acısını paylaşalım ama nereye kadar, artık o’ da biraz gayret etsin canım, kaç gün oldu, nihayetin de bizim de işimiz gücümüz, çoluğumuz çocuğumuz var ‘ konuşmalarında ki gizli bıkkınlıkları, farklı kılıklara bürünmeye çalışmalarının yanında, ölümcül bir olayla karşılaşıldığında bir madende grizu patladığında; yaşlı bir insan kalp krizi geçirip öldüğünde ‘hayat bu ne yapalım’, ‘madenciliğin…yaşlılığın özünde, kaderinde vardır’a sığdırılmış insanı daraltan yalın bencilliklerini, acımazsız kişiliklerini sergileyenler dışındaki pek çok insan kendini olayın mağdurlarının yerine koyup, eşleştirecek bir şey bulduğundan evet gerçekten de üzülürler ama velakin ağdalı bir söz öbeğinden, safsatadan başka bir şey olmayan; nasıl bölüşüldüğü bir muamma ‘acını paylaşıyorum’u kullanmaları yok mu ! hem bir insan ‘acımın kalbimi acıtan kısmı bu, al sana, ciğeri deleni de bu, bu da sana’yla üleştirilmeyecek acısını niye paylaşılsın ki üstelik de acının boğduğu kişiyi anlamaktan uzaklıkların farkında dahi olmayanların yerine getirmek zorunda hissettikleri neden böyle bir şey hissettikleri, gerek duydukları , ilk kimin bu işi başlattığını bilmediğiniz, cidden merak ettiğiniz ‘yalnız bırakmayalım, sıraya koyalım bugün sen uğra, giderken bir şeylerde götür, tencere yemeği değil, dur dur patatesli börek sever çörek de, yarın da sen’, ‘baştan söyleyeyim ben pide yaptıracağım’ düşüncelerinin aksine; acıyı paylaşmakta aslolan kaybettiğiyle yaşanan anıları, geçmişi hatırlayarak ölmediğine inandıran canlı…gerçek ona ait nesnelere, eşyalara dokunmak, seslendiremediği belki seslendirmek de istemediği acısıyla sahibini tek başına bırakmakken o söz öbeğini duymak ! üstüne durmadan ölenle ilgili – ‘ahh düşünsene ya sakat, yıllarca komada kalsaydı. Şimdi dersin ömür boyu bakardım ama insan yükü ağırdır’ -‘ her gün onca genç şehit oluyor, ne güzel bir ölüm, Allah herkese nasip etsin, yaşını başını almıştı, bakalım biz o kadar yaşayacak mıyız’la sanki savaşı çıkarmış, katliamları siz yapmış trafik, uçak, iş kazalarına, teşhis, tedavi hatasına siz neden olmuşsunuz gibi suçlama ; eğer yaşlı,anne babanız yanınızda ya da birlikte kalıyorsanız aynı evde; siz hep onların bir türlü büyümeyen çocuğu, onlarda ölünceye kadar gözünüze asla yaşlı gözükmeyeceğinden gençtense yaşlıların; sakat ya da yoğun bakımda makinelere bağlı kişilerin yaşamalarındansa ölmelerinin hayırlı, sevinilecek bir durum olduğunun tebliğindeki acımasızlık; ‘ sen ölseydin acaba rahmetli bu kadar üzülecek miydi’yle ölenle araya nifak sokma, yaşamayan birinden şüphelenme barındırdığından sinirlendiren; varsayımların sıralandığı konuşmalara ses çıkar(a)mamak var ya ! Haldun! şimdi o anlar aklıma geldiğinde, keşke diyorum keşke bende aynı şeyleri hissettiğinden senin ağabeyini gömdükten sonra verilen cenaze yemeği sırasında gösterdiğin tepkiyi gösterecek kadar cesur olsaydım da ‘defolun gidin! Yalnız, tek başıma bırakın beni, saçmalamalarınız, bir boka yaramayan tesellileriniz, yardımlarınız sizin olsun’ deseydim.Hep olduğu üzere iş işten geçtikten, güzel olan ne varsa ona geç kaldıktan sonra başıma gelen aklımla, o gün onu diyemeyen mülayimliğime öylesine kızgınım ki, bugün Haldun! etrafındakilere çıkıştığın o gün sana söylediklerimi de düşününce nasıl kötü, aptal göründüğüme şaşıp, kendimi nasıl suçladığımı da bir bilsen zira insanın ‘ keşke senin yerine ben gitseydim, ölseydim’ diyeceği yanında olmasa da varlığını bildiğinden hayatı mutlu, dayanılır kılan sadece bir ya da iki kişi vardır.Öylesi bir insanın kalple birlikte dünyayı durduran ölüm haberini almanın şoku daha atlatılamamışken otomatikman söylenen… kullanılan, bütün o peş peşe tekrarlandığından sıkıştırdığı kalbi krizle bile tanıştıracak “başın sağolsun”larda ; elbette hayat devam edecek, elbette yemek yenecek, su içilecek,işe gidilecek, yemek yapılacak, yaşanacakken sanki bunlar bilinmiyormuşçasına, ölenin varlığını, hatıralarını silme teklifi “hayat devam ediyor”larda saklanmış ‘ölen öldü…siz yaşayın’ , ‘ya ölen sen olsaydın? ne şanslısın sen yaşıyorsun‘lu bencillik itiraflarının sağanağında yapmak istediği tek şey ‘ne diyorsunuz siz ? benim dünya başıma yıkılmışken, demeyin başın sağ olsun deyin ki başını vur duvarlara…demeyin ağlama deyin ki gencecik birini, ömrünü kaybettin sen de, ağla ağlayabildiğin kadar ‘ cümleleriyle bağırmakken beni neyin durdurduğunu hiç ama hiç bilmiyorum…hiççç bilemiyorum… bildiğim söylendiği anda insanı rahatsız eden acıyı hafifletmeyip katmerleşmesine, söyleyenlere öfkeye neden teselli sanılan tesellilermiş o anlarda zihinde tuhaf anlamsızlıklar…boşluklar yaratan… . Bakışlarıma bir anda yerleşen parıldamaya şaşırdıklarında senin d aha birinci sınıfa başlamamıştın sabahları baban bıraktığında ya da ben gelip seni aldığımda eve girer, ayakkabılarını çıkarır çıkarmaz annenin yedek giysilerini bazen de aldığı organik meyveleri, hastaysan ilaçlarını koyduğu bana göstermek için bir şey; yap-boz, oyuncak, kitap, resim bazen de yiyecek ve de tabletini getirmemişsen antredeki beyaz yayvan sepete bıraktığın, eğer gösterecek bir şey getirmişsen önce onları göstereceğinden anneannenin odasına taşıdığımız küçük koyu mavi renkli sırt çantanın fermuarını açıp yatak örtüsünün üzerine döktükten; yatarak televizyon izleyeceğinden üzerini değiştirip ev giysilerini giydirdikten; iki üç yastıkla sırtını destekleyip yarı uzanır vaziyete getirip yalnızca TRT çocuk kanalı çıktığından ( evde bir tek odamdaki televizyona tele dünya’nın dedektörü bağlı olduğundan, son günlerinde eve geldiğinde önce benim odama gidiyorduk) bazen sevmediğin halde izlediğin anneannenin televizyonu açıp mutfağa sana kahvaltı hazırlamaya gittiğim günlerde Pavlov’un köpeği alışkanlığında sana sütlü kakao, bazen de anneannenin ta köyden bu yana her sabah içtiği, şahit olanın ‘Allah , Allah görende Varto’nun dağından değil de İngiliz kraliyet ailesine mensupsunuz sanacak’ taşlamasına giriştiği ki girişmeyenini de görmediğim sütlü çay, kendime de sade Türk kahvesi yaptığım saat onu gösterdiğinde ‘haydi gellll‘ sesini hâlâ duyduğumu söylediğimde “sanki, tıpkı hayattayken olduğu gibi, zihnimizi meşgul etmeyi sürdürür.Seyahate çıkmıştır adeta…” hissini yaşayan Marcel gibi, benim gibi günün her anını paylaştıkları birini kaybetmediklerinden delirdiğime işaret saymalarının da kahrında; ve de benden yüzkırkbeş yıl önce doğmuş bir yazarla romanlarında aynı duygularda, aynı düşüncelerde, aynı acılarda buluşmanın, aynı fırtınaları, durulmaları yaşamanın yaralayıcılığında, hakkında insanların – ‘yazık… düzeleceğine, günler geçtikçe daha kötü oluyor, ‘- ‘bu gidişle aklını oynatacak’-‘yas tutma altı ayı geçti mi, profesyonel yardım alınmalıymış’ konuşmalarının nedenleri sonraları zihnini çok meşgul edince, bir insanın kaybı, ölümü ya da herhangi bir facia karşısında takınılan tavırda, yaşanılan matemde; verilen tepkide bulunan naiflik, duyarlılık, merhamet … empati, olaydan etkilenme, üzülme derecesinin ülkede insana verilen değer, saygı ve bilinç, gelenek ve göreneklerdeki incelik, eğitim ve kültür düzeyinin kalitesiyle orantılı…ilişkili olduğu kadar, kanıksatacak kadar çok ölümle haşır neşirliği de payının bulunduğunu düşündürecek onlarca olay, sözlü tarih, onlarca hikaye, roman film şeridi gibi gözlerin önünden geçip canlanınca; haksızlık, adaletsizlik barındıran bir olay, hak kaybı getirecek bir yasal düzenleme karşısında kendiliğinden sokağa dökülme, protestolarda bulunma refleksi gelişmiş ülke vatandaşlarının, insanı rahatlatacak o naif…o duyarlı… o içinde asla ve asla ‘kader’ sözcüğünün geçmediği filozofvari teselli sözcüklerine, içten sarılmalarına, kaybedileni seninle anma isteklerine, hislerine sahipliklerini nasıl beklersin; senin deyiminle bir baştan bir başa memleketi sarmış yetiştirildikleri evlerin, okulların, yaşadıkları ülkenin, toplumun naiflikten yoksun kabalığı, nobranlığı, cahilliği duygularına, davranışlarına sirayet etmiş, kanaatkar taşralığı bir türlü aşamayan daha doğrusu siyasilerin, düşünürlerin, yönetenlerin işlerine geldiğinden kentli olması istenmeyen Türkiyelilerden; durakta bekler, pazar yerinde alışverişteyken her an bombalı bir saldırıda, katliamda; balkonda oturur, parkta oynar, sokakta yürür, asker uğurlarken bir maganda kurşunuyla; trafikte yol verdin vermedin kavgasında; madende, fabrikada bir patlamada, savaşta, çatışmada, iş kazasında; selde , depremde , çığda, bir afette, bir başka ülkeye göçte, bulaşıcı bir hastalıkta;onlarca insanın, çocuğun, gencin, askerin, gerillanın ölmesi, öldürülmesiyle insanların gözü önünde hayatların bozuk para gibi kolaylıkla harcandığı daha da harcanacağı ölümün de ‘kaderiydi’yle olağanlaştırıldığı her şey olur, hiçbir şey değişmezin Ortadoğu coğrafyasında yaşayanlardan . Zaten bir kış günü annenin sana anlattıkları, nezaketten, duyarlılıktan muaf Ortadoğu’da hayatı abluka altına alan öyle kolayca…öyle her an karşılaşılan çoğu önlenebilir ölümlerin “şehit oldu” , “kader”, “ne yapalım”la sıradanlaştırılmasının yüzyıllara dayandığına dair düşüncelerini iyice pekiştirmişti.

O kış yine kar yağıyordu Ankara’da, odamda yatağımda uzanmış; her kanalda her gün rastlanacak hayvanlara özellikle de aslanlara ait belgesellerin bolca yayınladığı yıllardan biriydi; bilmem ne kanalında seyrederken aslanları; yaşadığında ‘aaa rengi değişmiş’le fark ettiğin leylak rengi kumaşla döşettiğim Tunalı Buğday sokakta bir antikacıdan aldığım antika koltukta oturan anneme hani hiç ortamla, konuşulan konuyla ilgisiz, bir şey hakkında birden bir merakla nereden akla düştüyse soru sorulur ya (Freud’a göre de illaki bilinç altında gizlenmiş düşüncedir açığa çıkan) işte onun gibi televizyonun sesini kısıp anneme dönüyor ve soruyorum –‘ Sare teyzemin kaç çocuğu öldü?’ – ‘Ben iki tane biliyorum, hele bir Hasan vardı; çok güzel bir çocuktu dedesine benziyordu, saçları sapsarıydı, gözleri mavi, biz Van’dayken her sene köye gidiyorduk ya depremden önce valla yalan olmasın belki sonra da olabilir görmüştüm ondan bu kadar net hatırlıyorum yüzünü ‘-‘Depremde ölmediğine göre sonradır ölümü, kaç yaşındaydı’ -‘ kocamandı’ eliyle boy gösteriyor –‘bu kadardı , tabii ya yedi sekiz yaşlarındaydı.Sene 1965, yol yok bizim oralarda her taraf dağ, taş orman. Deden ben doğduktan dört yıl sonra bir şiir kitabı yayınlamış, dayının da sana fotokopilerini gönderdiği işte o kitabında dağlarla ilgili yazdığı en az altı yedi şiiri var, o kadar çok severdi dağları. Çünkü sabah kalkınca pencereden ilk gördüğümüz yüksek dağlar, tepelerdi’ –‘ o şiir kitabını hatırladım “Bingöllerin Sesi” kalkıyorum kütüphaneden alıp geldiğim fotokopi halindeki kitabın sayfaları çeviriyorum –‘gerçekten de dağlara aşıkmış. Dinle,şiirin adı Dağlar “ Burcu, burcu kokar gider yaz faslı./Sizden mi geçmiştir Kerem’le Aslı,/ Ağlamıştır sizde aşıklar nesli,/ Öter bülbülleri kafeste besli,/ Yollarda yolcuyu ağlatan dağlar,/Garip bülbülleri dağlatan dağlar” aaa bak bu da Bingöl dağları şiiri “ Yüce Bingöl şirin yurdum./ Yaylasına çadır kurdum./Suyunu içene yok ölüm/ Cennet gibisin Bingölüm/ Aras çayı senden akar,/ Murat nehri senden çıkar, /Yüce başın göğe bakar,/Sevdim seni doya doya,….hangi dağdır senin eşin,/ “ susuyorum -‘devam etsene’ diyor annem, yatağın üzerine bırakıyorum fotokopi kitabı –‘anne ! nerden nereye geldik, Sare teyzemi anlatıyordun, kitap burada okursun sen, hem günlerdir orada duruyor, okumadın da şimdi ben getirince mi? evet dinliyorum’ –‘şimdi taksiyle yirmi dakikada gidilen Gımgım’a o şartlarda ya yürüyerek ya atla ya da öküz arabasıyla gitmenin dışında başka çare yok.Tek tük araba demezdik taksi vardı ortalarda.Kırk yılda bir köye gelen hükümette, jandarma o da.Neyse hani bir hastalık vardı boğazla alakalı kuşun bir şeyi deniyordu’ gülüyorum –‘kuşpalazı, boğmaca ‘ -‘hah işte o, boğmaca, o yıl köydeki çocukları tutuyor’ -‘salgın gibi’ –‘ İbrahim enişte Hasan’ı sırtına vurup, kara bata çıka, yaya Varto’ya götürüyor’ –‘ vay canına!’-‘gördün sende, enişte çam yarması gibi uzun, babayiğit, hastaneye yetiştiriyor ama kurtarılamıyor, geç kalınmış’ –‘vah yavrum kim bilir kaç çocuk gitti öyle sahipsizlikten’-‘ sırf bizim evde bir ay içinde beş çocuk öldü kızamıktan, beş kardeş mezarlığı derdik, hepsini bir mezara yan yana gömdüler. Sene 1953’tü Mengî Cele, Ocak ayıydı net hatırlıyorum çünkü bir yıl sonra 1954 yılında babaannem öldü. ‘ –‘ hani şu..’-‘ evet o! kız ! öyle zalimdi, yıllarca babamın öldürülmesinden ‘başını sen yedin’le annemi suçladı, ölüm döşeğinde ‘ Amine, sen güldün ama gübrede yetiştin ne yazık ki değerini bilmedik.’ dedi. O sene Pironun karısı Hanesli’de bizdeydi, ben hep derim ya lojının, adircanın, ateşin önünde oturur parmaklarını böyle koparırdı, bende onun önünde oturur ‘Daye derdim senin bu parmakların niye kopuyor’ sesim de korku –‘ nasıl yani? nasıl kopuyordu’ -‘böyle’ diyor gösteriyor parmağın en uçtaki kıvrım yerini ‘böyle bu kemik buradan tak diye kopuyordu, oraları sanki ateşe düşmüş yanmış gibi simsiyahtı… simsiyahtı -‘morarmış, eğilmiş desene anne ! belli romatizmal bir hastalığı varmış’ –‘doğru diyorsun, ama o bana demişti ki Seys Sılıman (Seyit Süleyman) bana beddua etti.’ Söylenen isim kafamda pek çok anekdotu çağrıştırdığından –‘isim tanıdık geldi bana’ diyorum –‘gelir deden çok seviyormuş bu Piri derken işaret parmağını dudağına götürüp öpüyor.’Her işini ona danışırmış, her davaya girmeden önce ona sorarmış. Çok büyük inancı, büyük itikadı varmış ona. Neredeyse o ne derse onu yaparmış. Ölünce çok üzülmüş. Şiir yazmış arkasından’ sohbete ara verip dedemin Seys Sılıman için yazdığı şiire o an bakmadım ama sonra “Bahar bağlarında bülbüller öter./Dostumun hasreti içimde tüter/Mezarın üstünde sümbüller biter./Gitti bu illeri viran eyledi./Yaktı ciğerimi püryan eyledi/…Mezarında nice günler inledim./Sesini duyarım diye dinledim./Gece gündüz ona niyaz eyledim./Dostum bu illeri viran eyledi…” mısralı “Ameranlı Süleyman Uluyol, Sayın dost’ başlıklı şiiri okudum –‘İşte bu Seys Sılıman Hanesli’nin kocası annem gibi Bingöl’ün bir köyündendi.O köydeki Tekyadan (dergahtan) ayrılan dedelerden biriymiş o da, gelip bizim Ameran’a yerleşmiş.Kardeşi ölünce de karısının adı Şerife’imiş, Seys Sılıman onunla evlenmiş, Hanesli’de karşı çıkmış kocasının evlenmesine.O bana öyle anlattı ‘niye evleniyorsun’ demiş’ –‘elinden öpmek lazımmış Hanesli’nin, o berbat…o saçmalığın dibi…ensest geleneğe karşı çıkmak o devirde ne kadar cesurca bir davranış.Belki o evlilik olmasa annen de zorla evlendirilmeyecekti amcanla, peki nasıl bir bedduaymış ettiği’ –‘demiş ki ‘ dilerim kendi ceddimden parmaklarının hepsi kopar, tek tek düşerde insanlara muhtaç olursun, sakat kalırsın, o bana öyle dedi’.Nihayet annemim sık sık tekrarladığı ‘o bana öyle dedi’, ‘hiç unutmam’ cümlelerini fark ediyorum –‘Neyse , Hanesli’nin bizde kaldığı o yıl, altı çocuk ben sekiz yaşındaydım, okula başladık. Okul dediğim bir eğitmen geldi köye adı Remzi, çeşmenin yanında bir ev verildi, biz çocuklar okul diye o eve giderdik; ben, Hanım, Fikriye teyzen, Fazıla, Süleyman, Abbas…okul tam gün, sabah gidip akşama eve dönüyoruz, civar köylerden de çocuklar geliyor. Amcamın kızı Fazıla çok da güzel bir kızdı, annem de çok severdi onu. O kadar sessizdi ki tabii annesi döve döve… öyle sessiz eğitmen onu alır getirir böyle koltuğunun yanında oturturdu’ –‘niye, çok mu severdi eğitmen onu’-‘ deme ki hepimiz çok yaramazdık bir çeşit ödüldü eğitmenin yanında oturmak, akşam dönüyoruz, diz boyu kar, çeşmenin orda baktım ki…’ –‘ Anne! benim gördüğüm üzerinde dedemin adının yazılı olduğu çeşmenin suyu ne kadar güzeldi değil mi? buz gibi’ -‘ Cepanik yaylasındaki dağlardan gelir o su da, ondan’ –‘ senin bu bahsettiğin eski çeşme nerdeydi ?’ sohbet bittikten dedemin şiir kitabına göz gezdirdiğimde annemin bahsettiği Çeşme’ye ait bir şiirde görecektim “Asırlarca akıp akıp ta çoşmuş,/ Derinden derine çağlayan çeşme.Su yüreklere su vermiş koşmuş,/ Derinden derine çağlayan çeşme/….Bir fasıl koşmuştur şairle sâze, / Bir dem varmış hakka nazu-niyâza./ Ermiş hak sırrına ezelki râze./ Kaç bin kervan geçti yoldan saydın mı?/ Kocamışsın, bilmem gözler aydın mı?Kaynak mısın yoksa dağdan kaydın mı?’ annem sorumu cevaplıyordu -‘eve 200 metre uzaklıktaki yeni çeşmenin az ötesindeydi eski çeşme, beton borularla şimdiki yerine çekildi.Neyse eski çeşmenin orda baktım ki Fazıla çok ağladı dedim ki ‘niye ağlıyorsun?’ dedi ‘ başım çok ağrıyor’. Eve geldik, kapıdan içeri girer girmez ‘Daye!’ dedi ağlamaya başladı, yengem Zehra kalktı, bir tane attı… bir tokat attı dedi ki ‘seni ….’mı dövdü’ . Şimdi düşünüyorum da o kadar nefret edermiş ki annemden, bizden de. Hep suçlayacak bir şey bulmak umuduyla dolaşırmış. Fazıla ‘Daye…Daye o beni dövmedi. Benim başım çok ağrıyor ‘dedi. Yengem aldı onu odasına götürdü. O zaman üç erkek kardeş, üç aile bir evde birlikte kalıyordu. Herkese avluya açılan bir oda düşüyordu. Sabahleyin kalktık, biz çocuklar hepimiz hastayız. Kızamık tutmuşuz’ –‘kızamık olduğunuzu nasıl anladınız?’ -‘başımız ağrıyor, vücudumuz dışarı atmıştı kırmızı lekeleri. İlk gün Fazıla , ikinci gün Leyla, ben, diğerleri sonra Fazıla’nın kardeşi Süleyman, memedeki altı aylık Hüsnü Cemal, Abbas. Şimdi diyorum ki hep cahillikten öldü bütün o çol çocuk. Bizim orası dört bir yanı dağla, ormanla çevirili , dağlardan esiyor buz gibi rüzgar, tipi kış ki ne kış.Babamın da kış diye bir şiiri vardı “Şu orman ağaçları/ Soyulmuş kuşa benzer./Dumanlı yamaçları/ Korkulu düşe benzer/her tarafı bem beyaz/ Bütün ovalar dağlar/ Gök ayazdır, yer ayaz / Altı aydır halk ağlar” soğuk buz kesiyor “ Bağırdıkça karlı kışın/ Senden bezdim doya doya” denecek kış, bunlar sobaya mazgal, kalın meşeler koyuyorlar, sobalar kızıyor kızgın, kırmızı alevler gözüküyor sobanın tenekelerinden, saclarından, demirlerinden… ateşimiz var yanıyoruz, odaların içi hamam, su vermiyorlar.Soğuk su üşütür diye sıcak çay veriyorlar ateşimiz daha da çıkıyor.Benim annemin odasının bir masası var, böyle (kollarını iki yana açıyor, elinde metre varmışçasına gösteriyor) tutuyorlar bir metre, adamın birisi yapmış anneme tahtadan. Ali Usta diye biri yapmış. Bizim köyde bir tane de kirve var, Hüseyin kirve.Baktım kapı açıldı, odaya girdi Kirve, elinde Amerikan bezi böyle tuttu ölçtü ‘ –‘anladığım sizin orda metre vazifesi anneannemin masasına yüklenmiş’ gülüyor –‘ meğer Fazıla ölmüş, ben bilmiyorum.Babası amcam Ali de o zaman bu pisliklerle uğraşıyormuş Varto’ya gitmiş, 1953 de araziyi almış diyorlar ya işte o zamana denk geliyor.Sordum dedim ki Kirve ne ölçüyorsun dedi bir şey yok. Fazıla da ölmeden önce Hanesli’ye ‘Daye ,bana ninni söyle’ demiş.Hanesli’nin öyle güzel sesi vardı… öyle yumuşak…öyle içli..yavaş yavaş söylerdi, hep de dert yüklüydü klamları.Fazıla’yı iki duvara çakılmış çivilere asılı halatlardan yapılmış beşiğe koymuşlar, bizim orda o beşiklere bir de kalın ip bağlarlardı; böyle oturuyorsun o iple çekiyorsun beşiği kendine sonra bırakıyorsun öyle sallayarak ninni söylemiş Fazıla’ya, belki de beşikte sallanırken öldü bilmiyorum. Şimdi benim annemin odası evin arka, Hanım’ların da ön tarafta bakardı , Hanım görmüş’ –‘neyi görmüş, Fazıla’nın öldüğünü mü?’ –‘yok yıkarlarken görüyor. cenazesini kapıya koyup yıkıyorlar ya, onu görmüş dedi ki dört bir yan kar; “ Altı aydır şu kargalar/ Dağdan kopan kasırgalar/ Önünde yere serilir/ Karlara gömülür kalır/Altı aydır bu illerde/ Karlı dumanlı bellerde/ Nasıl yaşarlar şaşarım / Ben olsam dağlar aşarım/ Uçar giderim sahile / Karda çekilmez bu çile “ yazdığı gibi kar, altı ay çekerdik çileyi. Dedi ki Hanım; karların üzerine uzun tahta bir masa koydular, yanında kara bir kazan içindeki sudan buharlar çıkıyordu, siz bilmezsiniz bizde kilerlerde koca kepçeler vardı sütü, haşlanan buğdayı karıştırmak için. Baktım Fazıla’yı kucakta getirip o tahtanın üzerine serdiler, gözleri kapalı, elbiselerini çıkardı yenge ‘ daye , daye ‘ ağlıyor bir yandan da…ölmüş dedim Fazıla, korktum bende öleceğim diye, Hanım öyle dedi ama ben hiç bilmiyorum neyse akşam oldu ikinci günü ‘ –‘bir dakika, bir dakika dur ! hiç merak etmedin, sormadın mı nerede bu Fazıla diye’ aklım almıyor çünkü her sabah birlikte yediğin, içtiğin, okula gittiğin arkadaşın aniden ortada yok, sormuyorsun kimseye, kimseler de bir şey demiyor, bir açıklama yapmıyor.Ölümü gizliyorlar ne faydası varsa sanki ölen bir tavuk…bir inekmiş gibi davranıyor , eminim o yıllarda köylüler süt verdiğinden ölen bir inek, manda, koyun, keçi için daha çok üzülmüş…daha çok ah, vah etmişlerdir’ –‘ aynen öyle, soruyorum tabii;anneme sordum bir şey yok diyor, herkes bir şey yok diyor, iki üç gün sonra ben ve Hanım yavaş yavaş ayağa kalktık ama nasıl halsiziz, Fazıla’nın kardeşi Süleyman’da beni ‘baba odasına götürün’ demiş, annemin odasına demeyeyim artık bizim eve ‘baba odası ‘ diyorlardı. Getirdiler arkada böyle bir sedir var Süleyman’ı sedirin arkasında yatırdı yenge Zehra, ama kadın çok kötü, Fazıla’yı kaybetmiş ağlıyor. Benim kız kardeşim de beşik diyoruz ama bu kadar, karyola kadar büyük’ ne önemi varsa soruyorum- ‘ tahtamıydı o beşik’- ‘ tahtaydı evet, çok büyüktü çünkü Leyla 48 doğumluydu 53’de öldü, kaç yaşında altı yaşında mı ‘ –‘beş’ –‘beş yaşındaydı değil mi ? kocaman kızdı , çok güzeldi bemrad, öyle uzun kirpikleri vardı ki buraya kadar elmacık kemiklerinin olduğu yeri gösteriyor , inana buraya kadar uzundu kirpikleri, sarışındı… o zaman Leyla’da orda karyolada yatıyor iki de bir anneme “ben çok hastayım daye, sen beni ne yapıyorsun” diyordu, “annem de “ben seni ne yapayım yavrum, yavrum” diyordu. Leyla orada, o da burada, ikisi aynı anda, aynı odada öldü. İkisi de aynı dakikada öldü’ –‘Süleyman kaç yaşındaydı?’-‘ Süleyman da 46’lıydı benden bir yaş küçük’ –‘ yedi yaşındaymış.’ –‘böyle parmağını (işaret parmağını ağzına götürüyor) ağzına koyardı emerdi, demek ki onda tik varmış, yazık biz de ona Sılı Musi dın’ der, kızdırırdık, Sılı Musi diye yaşlı bir adam vardı. Hiç unutmam gece öldü ikisi de, bizim yanımızda, benim yanımda öldü ikisi de’ -‘öldüklerini nasıl fark ettin sen ?’ –‘ Hiç unutmam Süleyman annesine ‘Daye, bak dedi pencerede bir tane adam var bana elma uzattı’, Leyla bir şey demedi, Leyla o kadar dedi ‘ben ölüyorum Daye‘ onu öyle duydum’ derken aktı akacak gözyaşlarına engel olmaya çalışıyor. Bugün o anları düşündüğümde neden kalkıp anneme sarılıp da onunla ağlamadığıma anlam veremiyorum yüzünü hiç görmediğim teyzemin ölümünü anlatırken bana gözleri televizyon ekranında , yandan bakmıştım annemin artık yaşlanmış , çizgilerle dolu yüzüne.Niyeyse insan annesini, babasını hep anne , baba olarak görüyor, tanıyor, öyle doğdu sanıyor. Onların evlenmeden önce başka bambaşka bir hayatları olduğunu aklına bile getirmiyor. Aradan yıllar yıllar geçiyor anne baba yaşlanınca, çocuk da orta yaşlara gelince; illaki agresif davranılıp eleştirilere boğulan anne, babayı anlamanın niye böyle şüpheci, sevgisiz, açgözlü ya da duygusal, verici, fedakar olduklarını çözüp ona göre davranmanın artık hiçbir yararının olmayacağı vakitte, yani yine iş işten geçtikten sonra bir merak düşüyor insanın içine, soruyor da soruyor, bilmek istiyor geçmişi, yaşananları.Kalkıp gözyaşlarını içine akıtan anneme sarılıp yıllar, yıllar sonra birlikte Leyla’ya ağlamadım ama küçücük bir çocuğun “ben ölüyorum anne” demesindeki o masumiyet içimi parçaladığından gözyaşlarım akıyor ben istemesem de.Annemin gözleri o sırada ekranda ceylana saldıran aslan’nın görüntüsünde takılı titreyen sesiyle ‘ bırak öyle kalsın bu dertler burada’ derken elini kalbine götürdüğünde ben de kolumla gözyaşlarımı siliyorum –‘Leyla öldü, annem o güzel sarı saçlarını ördü, bir tutam kesti bir beze sardı Sare teyzene uzattı ‘bunu sakla Sare, ben ölünce gözlerimin üstüne koy’ ses çıkarmaya korkuyorum ağladığımı anlayacak diye oysa sormak istiyorum öldüğünde koydu mu gözlerinin üstüne Leyla’nın saçlarını Sare teyzem.Sormak istediğimi tahmin etmiş olacak ki ‘öyle de oldu, kaç yıl sakladı elli , elli beş yıl…annem öldüğünde çıkarmış, hiçbir şey olmamış saçlara, gözlerinin üzerine koymuş.’ –‘ içinizde Leyla’ya kim benziyor’ –‘Kimse başka bir güzeldi o.Hiçbirimizde ona benzemedik çocuklarımız arasından da benzeyen yok. Ben orada, odada öyle bakıyorum yani bende şaşırdım birden öldü iki çocuk.Feryat figan kucağına aldı annem Leyla’yı, yengem Süleyman’ı, odanın ortasına bir döşek attılar ikisini yan yana uzattılar, küçüklerdi.Hiç unutmam, şey geldi bu Vaide’nin annesi Elif hala geldi.O iki çocuk o gece… o Elif hala yanımızda sabaha kadar oturduk. Tabii bende ağlıyorum bende; aynı ev çocuklarıydık, beraber oynuyorduk. Bir de karınlarının üzerine büyük tepsiler koydular hiç unutmam’ –‘şişmesin diye’ diyorum tekrarlıyor annem –‘şişmesin diye evet, sabahleyin onları da götürdüler etti üç ölü’ – ‘anne! tepsinin içine de bir şey ağır bir taş falan koydular mı?’ –‘yok,hayır… hayır, tepsi bakır ya ağırdı zaten. Sabahleyin onları götürünce yıkamaya o zaman ben de dışarıya çıktım. Bildim artık dediler Fazıl’a da ölmüş. Leyla’ yı Kurmanj yıkadı annemle. Leyla’nın boynu böyleydi (yana eğiyor) şöyle olmuş, Kurmanj’ın kocası geldi cenazeye baktı ‘neden Leyla’nın boynu öyle büküktür düzeltmedin’ dedi. Ondan sonra ikisini götürdüler o yukarıda beş kardeş var ya onların yanına koydular. Onları gömdüler bu sefer de hasta Abbas ağırlaştı. Zehra yengem de doğum yapmıştı altı ay önce Hüsnü Cemal diye bir kızı var memedeydi…meme emmiyordu o da öldü, ama Abbas ondan önce öldü’ –‘bu yenge Zehra kaç çocuğunu verdi kızamığa’-‘üç tane, bir ayda üç tane; Fazıla, Hüsnü Cemal, Süleyman’a kendi babasının adını koymuştu. Hiç unutmam bu Almanya’da ki ite benziyordu. Güzel çocuktu, benden bir yaş ufaktı, yedi yaşındaydı. Bunlar dedeyi bizim piri çağırdılar’ –‘niye?’ –‘dediler gel Abbas’ı Şehid-i Merge götürelim. Abbas’la Hanım kardeş, aynı oda da hasta yatıyorlar. Hanım bir gün dedi ki ben babaannemi sevmiyorum, Abbas’la hasta yatıyoruz babaanne girdi odaya elinde bıjıki dorak yani peynirli gözleme Abbas’a verdi, benim de canım çekti istedim vermedi. Kızlar insan değildi onun gözünde, oğlan torunlarını severdi onun için sevmezdim ben babaannemi. Neyse Abbas’ı kızağa koydular tamam mı? biz hep… Abbas’a bir şey olmasın diye … üç tane çocuk ölmüş, biz de çocuğuz, tabii üzülüyoruz ondan sonra kızakla götürdüler Seyidin üzerine, niyaz da pişirdiler, yanlarında götürdüler… karı yara yara,geri dönüp getirdiler Abbas’ı, Piro’nun sırtına verdiler.Piro sırtına aldı , etrafında öküz çevirdiler ahırda , dediler ki ‘ ne kadar senin hastalığın varsa, kadan belan hepsi bu öküzün üzerine gelsin.’ –‘Öküzü kurban mı ettiler ?’- ‘ Bilmiyorum, Abbas’ı içeriye aldılar, uzattılar ve Abbas öldü. Hiç unutmam; benim annem de Bingöl’den yeni gelmişti, babasıgil şey vermiş ,böyle güzel renk renk yemeni, elbiselik kumaş falan annem o yemenilerle Fazıla’nın başını süslemiş’ – ‘şimdi ben sana yoksa biz Hıristiyan mıydık?desem kızarsın, iyi de anne öleni böyle süslemek Hıristiyanlarda var’ –‘ her kılığa, her dine koydun bizi, bu da üstüne olsun.Annem Fazıla’nın başını yemeniyle sarmıştı ya amcam Varto’dan geldiğinde gömülmüştü Fazıla, düşün bir geliyor çocuklar hep ölmüş.Yan yana gömdüklerinden mezar açılınca tekrar Fazıla’yı çıkarmış, agzını, yüzünü açmış’ –‘çocuklarının öldüğünden onbeş gün sonra mı haberi oldu’ –‘ yok Fazıla o yokken ölmüştü, diğerleri öldüğünde evdeydi.O zaman Fazıla’nın yüzünü açmış babası, görmemiş ya.Annem diyordu ki sanki yeni uykudaydı.Sanki ağzını burnunu kapattığımız o yemeniye…o leçeğe buhar vermişti.’ –‘yani nefes mi almış, kim bilir ki?’ –‘Annem hep anlatırdı ama çok güzel kızdı hakikaten güzeldi, sessiz sedasız bir kızdı. İşte hepsini gömdüler orada…biz de ayaklandık ben, hanım, Hatun ablam, Lütfi’ye hepimiz hastalanmıştık.Zehra yenge, o kadar hasetti, o hep benim derdime düşmüştü ‘ -‘düşse ne olur evladını kaybettikten sonra iyi kadın delirmedi’ –‘yenge çok fena oldu, hep benle Lütfiye’yle uğraştı, ilgilendi. Nasıl sen yeğenlerini seviyordun öyle. Allah var kadının bizim üzerimizde emeği çoktu, oğlu Lütfiye’nin, kızı benim yaşımdaydı.O bizi var ya… her hafta, çocukları öldükten sonra her hafta; o kadın bizi yıkadı… saçımızı yıkıyor, iki örük yapıyordu.Nasıl sen düşkündün Can’a, kadın da bize düşkündü.Bir yıl bizimle uğraştı, en sonunda partiyi şaşırdı’ -‘ kolay değil üç çocuğu bir anda kaybetmek’ –‘ne zaman amcam annemi aldı, kadın zehir oldu anneme yapıştı ama emeği bizde çok’ –‘ kadın korkmuştur benim kocamı da elimden alır diye’ –‘kızım annemin kaynıyla zorla evlendirildiğini en iyi o biliyordu.Sonra hamile kaldı ama bu defa da sıtma geldi köye.Kinin içti. Sağlık memuru gelip köylerde geziyordu, bulaşıcıdır diyor kinin dağıtıyordu herkese içsin diye.İşte o zaman 1954 yılıydı, yok yok yani 53’ün kışında onlar öldü, o çocuklar, 53’ün ilkbaharıydı. Tamam, bu kinin içti, hamileydi ya meğer ikizmiş çocuklar, ikisi de erkek, kinin yüzünden düşük yaptı. Böyle resmen…o düşmüş çocukları bende gördüm, böyle her şeyleri belliydi, ondan sonra da bu Figen oldu ‘ –‘şimdi anladım Figen teyze biraz farklıydı demek kinin iz bırakmış.Zekasında gerilik vardı sanki, eee onca kinine dahi olacak değildi ya’ –‘zavallı Figen ! iki ismi vardı, amcam kızı dünyaya gelince, kız kardeşim Leyla’nın adını da koydu; Figen Leyla’-‘ Allah… Allah amcan ne biliyordu ki Leyla’yı, ne kadar tanıyordu, ne kadar ilgiliydi ki kızına adını veriyor, laf olsun işte’ –‘amcam pislik yapmasaydı…o zamanlar tabii yaptıklarını bilmiyorduk, çocuktuk, babamız yoktu.Ben onun kucağında büyüdüm…ben var ya öyle sanıyordum babamdır, anladın?’-‘doğrusu bizde dedemiz sandık yılarca.Babacan görüntüsü vardı, ne kadar çok benzerdi Hulusi Kentmen’e, bıyıkları yüzü.’-‘gerçekten de benziyordu, akşam olunca misafir odasında toplanırlardı, böyle sedirler vardı, sobanın arkasında her zaman amcam otururdu, ben de her zaman onun kucağında uyurdum.Mesela çağırırmış annemi ‘gel dermiş götür kızı’, öbür amcam da Lütfiye’yi çok seviyordu.Lütfiye amca olarak ona düşkündü, bende buna. Amcam öldüğünde düşün ben çoluk çocuk sahibiyim daha haberim yok babamın arsasını üzerine geçirdiğinden, hoş o arsa da Ermeniler yollanınca Varto’dan Hazineye intikal edilmiş ordan da ihaleye çıkarılmış. Sende gördün tapuyu, ne yazıyordu’ görmüştüm… kahrolmuştum, evinden yerinden yurdundan sürülüyorsun hiç yere…hiç yere; bin bir emekle aldığın içine ağaçlar diktiğin, duvarını ördüğün evine başkaları kendilerinmişçesine el koyuyor; bu el koyuşu “11295 metre …. Tarla ermen milletinden simo korki veladanı hovikden hazineye intikalı hasebile tapu 24,5, 1959 tarihi ve sıra no, da hazine maliye namına kayıtlı iken bu kere mezkur tarla hududu asliyesi ışbu hudutaamahdut 11295 metre murabbain mahalli bilifraz Varto ilçesi kasıman köyünden Ali oğulları M….. F’ye sekizyüz lira bedelleri satıldığından ve parası tamamen teslim vezne edildiğinden namına tescilli malmüdürlüğü ifadesiyle Varto kaymakam 6,4,1949 günü ve 59458 sayılı müzekkerısı ve tarafından……” ibareleriyle yasallaştırıp devletin resmi evrakı tapuya yazmaktan da çekinmemişler.İşte bu yüzden onlarca mazlumun ahı alındığından, lanetlendi bu topraklar…bu yüzden huzur yok… sadece mal mülk mü? Karısına kızına da göz koyuyorlar, yollarda saldırıp altınlarını, paralarını çalıyorlar. Sonra neymiş Hitler Yahudilere neler etmişmiş, soykırım uygulamışmış…bizim atalar pürü pak ya. Savaştaki başarısızlıklarının sorumluluğunu Ermeni milletinin üstüne yıkıp göçe zorlayan, uçsuz bucaksız yollarda kırıma uğratan Padişah Mehmet Reşat, Enver, Talat, Cemal paşalar değil miydi Hitler’in, Mussolini’nin feyz, örnek aldıkları.Bir an başka bir konuya dalış…geçiş yapan zihnim annemi ‘ çok ağlamış çok üzülmüştüm’ de yakalıyor ‘ amcam öldüğünde , annem de İstanbul’dan gelmişti, bizdeydi ben çok ağlayınca ‘erooo çok mu seviyordun?’ bende ‘evet anne ben amcamı çok seviyordum’ dedim, baktım o da başladı ağlamaya.Bu son zamanlarda bu pislikler…demek ki ben şimdi düşünüyorum 53’de o kış zamanı, babamın Hazineden aldığı arsayı üzerine tapu etmeye, geçirmeye gitti, öyle olmasa karda, kışta Varto’da ne işi vardı?Sonra amcamla karısı yaptıkları iyiliklerin içine sıçtılar kaşığı koyup önümüze bıraktılar.Oyyy Zehra da az yapamadı hepimize; lanet olsun ben hep derdim ki ‘ bokuyla oynasın, hakikaten bokuyla oynadı .Kız kız kız…(bu yapılır mı şaşkınlığındaki ifade yerleşiyor yüzüne) Zehra’nın annesi yle benim annem amca çocuklarıydı, annem onun teyzesi gelirdi, ayrıca babaannemin abisinin kızıydı.Kız ben onlar kadar birbirine düşman iki insan görmedim aynı Rukoş halamla ablam gibi.Babaannem senin gibi vericiydi, her şeyi verirdi köylülere bal, ekmek, un.. Zehra’da o verince çok kızardı. Yani ne bileyim aman! her şey geldi geçti ama çok güzeldi babaannem Allah için ‘- anne! Hasan’ı anlatıyordun, ne oldu sonra’ –‘İşte Hasan ölüyor hastanede, enişte ölü çocuğunu yine sırtında vuruyor karı yara yara getiriyor köye’-‘ yuh ya hükümet verseymiş ya bir taksi’-‘Hükümetin derdi bitti de ölü Hasan’ı taksiyle yollayalım diyecek öyle mi kızım? Kızım…kızım kim kime o zaman, her gün onlarca çocuk ölüyor .Neyse Kurmanj’ı eniştenin annesini sen hatırlıyor musun?‘- ‘tabii hatırlıyorum, kapılarının önünde otururdu, etekliğinin içine koyduğu ekmekle yoğurdu, mastı yerdi.Ama çok yaşlıydı, yüzündeki, elindeki çizgiler kalemle çizilmiş gibi nasıl da kalındı, bir de alınmadığından gözlerini kapatan kalın siyah kaşları vardı.Adı niye Kurmanj’dı ?’ –‘ köye gelen ilk Kürt gelindi, adı Güllü’ydü Kurmanj kaldı. Eniştenin babası köye getirdiğinde hiç Zazaca bilmiyormuş ama kolay öğrenmiş’-‘ öğrenir tabii Kürtçenin bir lehçesi Zazaca’-‘ alakası yok biz Türk’üz. Zazalar Türk’tür’ bilmeyerek annemin bam teline basmıştım yine, Hasan sonrası olanları öğrenmemi engelleyecek annemin odayı terk etmesiyle sonuçlanacak çıkmaz tartışmaya girmeden kıyısından atlamayı tercih edip -‘tamam anne! sen Türk ol, ben Kürt sonrasını anlat’-‘Kurmanj çok sevdiği torunu Hasan’nın öldüğünü görünce…’-‘hep dram…hep trajedi… ölü oğlunun kaskatı kesilmiş bedenini taşımak saatlerce…karda, kışta.İyi karşısına ayı, kurt falan çıkmamış ‘-‘ çıkardı da az öyle olay olmadı değil, İbi Rıskın oğlunun burnunu kopardı ayı, ormanda odun keserken’ sanki hep rastlanılacak bir olay yaşanmışçasına ayının insanın burnunu koparmasını es geçip, ara vermeden anlatmaya devam ediyor –‘ Kurmanj çok ağlamış, teyzen Sare önüne çökmüş, demiş ki ‘ niye ağlıyorsun Daye, bu kadar ağlama, bak geride dokuz torunun var, yetmiyor mu sana?’ daha aynı evde bir ayda ölen beş çocuğun, burnu ayı tarafından koparılmış kan revan bir yüzün dehşetini hazmedememişken ‘ yetmiyor mu sana dokuz çocuk’ cümlesiyle sırtımdan vuruluyorum –‘ bunları benim teyzem X ale(m) söylemiş olamaz…yapma anne!’ ilkokul da ikinci ya da üçüncü sınıftaydım, tatilde ‘babanın odasında’ sedirde yatıyorum, çok hastayım yanımda annem titriyorum, baş ağrısından gözlerimi açamıyorum sonra üstü süt kokan biri yaklaşıyor elini alnıma koyuyor ‘ kalk! diyor anneme; waye (m), wardı pay ; çocuk yanıyor , kalk! dere Mengen’in kenarında kucağından indiriyor otların üzerine bırakıyor beni. Kalkamıyorum , elbiselerimi çıkarmaya çalışıyor ben debeleniyorum ‘ anne kurtar, yapmasın’ sonra elbiselerimi çıkarmaktan vazgeçiyor kucakladığı gibi çırpınan beni, suyun içine daldırıyor, donuyorum ‘ kêna (m)…çenik eza vana, vındı; kızım kıpırdama dur! vındı!’ söylediklerini anlamıyorum ama çocuklara karşı kullandıklarından en çok duyduğum kelime ‘vındı’nın dur demek olduğunu biliyorum, suya her batırılıp, çıkarılışımda bacaklarımı birbirine vuruyorum.Gözlerimi açmaya kalkıştığımda güneşle parıldayan sular süzülüyor saçlarımdan, elbiselerimden dereye ama teyzem gözlerimi açmama fırsat tanımadan tekrar daldırıyor beni dereye ‘ dur! şimdi geçecek, iyileşeceksin’ annem dayanamıyor dudaklarımın morardığını görünce ‘O Ali’yi seversen bırak kızı artık, nefesi kesildi, boğulacak’la beni alıyor teyzemin ellerinden, kucaklıyor yere kadar uzunluktaki ıslanmasına aldırmadığı elbisesinin eteğiyle sarıyor beni.Annemin kucağında kendimi rahatlamış hissediyorum, bir mucize olmuş ağrıdan açamadığım gözlerim ıslak saçlarımdan damlayan dere sularının ışıltısıyla parıldamaya başlamış, baş ağrım geçmişti.Alnıma koyduğu elde anne şefkatini hissettiğim, hayatımı beni serin sulara daldırmakla kurtaran Sare teyzemin vicdanını, anneliğini, merhametini sorgulatan Hasan’nın ölümündeki tavrı karşısında doğruluyorum yataktan, annemin yüzüne bakıyorum -‘ bir anne, nasıl der bunu, nasıl bir canavarlıktır bu’ annemin burnu ayı tarafından koparılmış bir yüzü görseydim şaşkınlığıma şaşıracak bakışlarına baka kalıyorum tabii ya diye düşünüyorum bu Sare teyzemle ilgili duyduğum ilk vaka değil ki, annem de benim teyzemle ilgili olayları bildiğimden tepkime şaşırıyor olmasın.Yıllar yıllar sonra ikibinli yıllarda köye gittiğimde, odanın duvarını yaslı uzun tahta sedirin üzerinde yan yana otururken teyzemin yüzüne kuzenimin söylediklerini hatırlıyorum ‘bu annem var ya’ demişti kızgınlıkla ‘ öyle bir vicdansızmış ki’ hiç tepki vermeyen teyzeme bakıyorum –‘ niye ne yapmış ki’ –‘iki buçuk yaşında kız kardeşim varmış benim adı Saime.Çok hastaymış çokk… öyle inliyormuş ki artık neresi ağrıyorsa, öyle de ateşi varmış, babam gece kucağına almış odanın içinde gezdirmiş, boşuna çocuk ağlıyor, yanıyor. Bu da uyuyormuş, babam kucağında Saime eğilmiş ‘Sare uyan, kalk ! haydi uyan! kız çok hasta..ölüyor’ annem uyku sersemi gözlerini aralamış ‘çok uykum var’ demiş uyumaya devam etmiş.O uyurken de Saime ölmüş’ kuzenimin hızlı ve de Zazaca karışık Türkçe konuşmasından bir tek isminin geçtiği kısımları anladığından bana ‘bu ne anlatıyor’ bakışıyla bakan teyzeme dönüyorum artık kulakları da az işittiğinden bağırarak tane, tane anlatmaya çabalıyorum az biraz Türkçe bilen teyzeme kızının söylediklerini ve soruyorum ‘teyze, maymı, dayé kızın ölürken sen nasıl yatabildin?’ söyleyeceklerini anlamam için Türkçe konuşması gerektiğinden ama Türkçe kelimelere tam vakıf olamadığından yardımımla tamamladığı ‘ çene ma, o zaman en az 300 koyun, keçi, 20 inek; mal vardı evde. Sabah gün ışırken kalkardım, ata atlar malları sağmaya giderdim sonra dönerdim dokuz çocuk , yemek ver, iş yap, tarlada çalışanlara azık hazırla. Öğlen ata atlar tekrar yaylaya giderdim.’ –‘ evet ben seni hep at üzerinde hatırlıyorum, bir keresinde beni de önüne almıştın, korkmuştum ben indirmiştin hemen.Rüzgar gibi giderdin atla, bir bakardım pencereden yaylaya giden yol üzerinde ki tepeyi gösteriyorum bir bakardım tepeyi çoktan aşmışsın yoksun öyle hızlıydın’ –‘severdim ata binmeyi babamda severdi .Yayla dönüşü süt kaynat, ayran çal, yoğurt ,çökelek peynir, yağ yap, ekmek için hamur yoğur.Akşam tekrar malları sağmak için düş yollara gel lojını yak ekmek yap….kızım kızım hal mı kalır insan da? köpek bile benim kadar koşturmazdı…yorulmuştum uykum vardı gözlerimi açıp kalkacak halim yoktu ama bunu şimdi kimse anlamaz’ konuşması hayal kırıklığına uğratsa da niyeyse şimdi annemden duyduklarım kadar canım yanmamıştı.O gün kalbimi sızlatan çocuğu ölürken yorgunluktan, uykusuzluktun ayağa kalkamayacak duruma düşecek kadar iş yapmak, yorulmaktı. Bu anlatılanları, yaşananları bir filmde seyretmiş ya da biri anlatmış olsaydı belki ‘yok canım, bu kadar da olmaz’ la senaryonun, kurgunun, anlatılanın gerçekliğini sorgulardım çünkü ancak bir filmin hayal öteliğinde olabilecek kadar gerçek dışı gelecekti bana yaşananlar, anlatılanlar. Şimdi annemin anlatımındaki vahşi batıyı anımsatan kareler sonrasında öyle bir yerde yetişen, annesinin kardeşi ölürken uykusuna devamına şahit kuzenime; Dikmen’ deki beş katlı asansörsüz apartmanın dördüncü katındaki evinden elinde bavuluyla çıktığında, ardından koşan kapı önünde babası tarafından zapt edilmeye çalışılan altı yaşındaki oğlunun ‘anne ! beni bırakma , beni de götür’ feryadına, figanına arkasını dönmeden, koşup sarılmadan merdivenlerden inmeyi sürdürmesine ‘ zalımın kızı…nasıl ya nasıl ciğerin parçalanmadı o figana, nasıl geri dönüp de almadın çocuğunu’ sitemi büyük haksızlıkmış.Sonraları ‘ nasıl dönseydim? Evim mi ? işim mi vardı. İlkokul mezunu bile değildim. Gel yanımıza, iş bulalım, ev tutalım, oğlunla seni yerleştirelim diye kim el uzattı bana? Bende babamın, annemin, abimin yanına sığınacaktım. Ankara’dan köye dönüyordum ve abim dedi ki ‘eğer arkanı dönersen, çocuğu almak zorunda kalırsın ama ben de seni bırakır giderim, haberin olsun.Ancak sana bakabilecek durumdayız, hem oğlanın babasının işi gücü var, devlet memuru, kendi çocuğu baksın ‘ Düşün her gün küfür, hakaret, dayak ya bildiğin dayak canıma tak etmişti.Nasıl yaşasaydım o adamla, istemediler oğlumu, ne yapacaktım? İnsan çocuğunu bırakmaz hizmetçilik yapar, tek göz bir oda tutar akıllarını verenler acaba hiç hizmetçilik yaptılar mı?Acaba çaresizlik ne bildiler mi?’ Niye bugün bunları yazar, dinlerken canım daha çok yanıyor biliyor musun ?çünkü bu olaylar olur, yaşanırken daha seni, Haldun’u kaybetmemiştim yavrum! çocuklar sevdiğinden senin de seveceğini düşünüp okuduğum, tepkilerinden hoşlanmadığını anladığım ama seni kaybettikten sonra bile nedenini hâlâ çözemediğim, annesi için üzülüp gözyaşı döken “ah ne kadar nazik, ne kadar zarif, ne kadar kırılgan yaratıklar..” diye iç geçirilen badem gözlerini süzen, uzun kirpiklerini kırpıştıran asil duyguların hayvanı masal, çizgi film kahramanlarından masum “bambi”lere; aç karınlarını doyurmak için saldırıp parçaladıktan sonra mideye indiren aslanların ve de diğer hayvanların anlatıldığı belgeselleri “doğanın kanunu bu işte! yaşamak için öldürmek zorundalar ”la seyredenlerin hissizliğini aşan teyzemdeki kan donduran hissizliği…merhametsizliği “aman Allahım bu nasıl bir anne! vicdan’la eleştirirken, şahit olduklarını dinlediğimde teyzemden daha da merhametsiz insanların varlığı karşısında onca farklılığımıza Görkem’le ‘tiksindim insanlardan…uzak durmak lazım bu yaratıklardan’ düşüncesinde buluşmuştuk. ‘Kuzey Irakta operasyondaydık. Bu bacağımı (protezli sol bacağını kaldırıyor )kaybettiğim operasyonda şahit olduklarım…yaşadıklarım insanlara inancımı yıktı, geçti niye biliyor musun?Ölüm kalım çizgisinde kader birliği yaptıkların eğer öyle davrandıysa, davrandılarsa artık kimseye güvenemez, inanmazsın. Ölen arkadaşlarının kolundaki saatini, parmağındaki yüzüğünü, cüzdanındaki parasını cebe indireni görmek… bir insan öldüğünde diğerinin bunu düşünebilmesi….yapabilmesi akıl yitirtir insana.Haydi diyelim ki öldürdüğün düşmanın malı ganimetin, al koy cebine ama birlikte yarım saat önce siperde sigara içtiğin, aynı şeyler için kaygılandığın arkadaşına düşmanına yaptığının aynısını yapmak. Sanma sadece bizimkiler yapıyor, karşı taraf senin gerilla dediğin o teröristlerde yapıyor bunu. Ölülerini olduğu yerde bırakıp kaçarken üzerinde ne var, ne yok alıyor, soyuyorlar‘ Yaşamınızda bir araya gelmek istemeyeceğiniz düşünce, tavır ve kişilikte insanlarla mecburen birlikte çalışacağınız devlettin bir kurumunda, dairesinde; en az iki üç teröristi öldürdüğünü söyleyen Görkem’in anlattıklarındaki acımasızlığı aşan gaddarlık… yok yok bir toplumda gaddarlığın, açgözlülüğün, şiddetin, öldürme, dövme dürtüsünün bu kadar içselleştirilmesine… yaygınlığına neden bir şey var bilmediğimiz… bir hata…bir yanlışlık var ortada fark edilmeyen ya da yaşadığın yerin, Ülkenin evlerinin merhametsizlik, vicdansızlık akan mirası tüm bunların nedeni. Yaşadığın, gördüğün neyse bir süre sonra onu kendinde bularak farklı biçimde olsa da gördüğünün aynısı yapma, aynısı yaşatma, aynısını düşünme gerçeğinde; felsefeden, bilimden haz etmeyen, vahşice birbirini katleden Ortadoğu da yaşayan Türkiyelilerden, yakınlarından Can’ı, Haldun’u kaybedişin sonrası acılarını, seni anlamalarını beklemek… Marsa seyahatin kadar uzak bir hayalmiş çünkü kardeşi Leyla’yı dört kuzenini aynı zamanda kaybettikten sonra sanki onlar hiç yaşamamışçasına geride kalan çocuklarla oyun oynamaya devam eden annenin deyimiyle kanıksattıkları ‘ ölüme hayatı katık yaptırdılar bize’. İşte o yüzden tam bir Anadolu insanı’yla övülen kim varsa onlardan çok uzaklara kaçmak istiyorum ; her kapının arkasında neler döndüğünü biliyorum çünkü. İşte o yüzden asır öncesi yazdıklarında duygularını, yalnızlığını, acını bulduğun her okuyuşunda Proust gibi duyarlı, düşünceli, farklı biri yanımda olsaydı acaba ‘hayat daha mı katlanır kılınırdı’ diye düşünmeden edemediğin; hayallerini de çürüten bir insanı kaybetmenin dramındayken; antidepresanla uyuşturmayı sana iyilik yapma algılayan, algılatanları her gördüğünde ‘Ah hh Marcel ne kadar şanslıymışsın Albertine, Alfred öldüğünde, yanında bir tek hizmetini yapan uşağın Francoise’nın bulunmasından ve ne kadar şanslıymışsın; ya uşağını göndererek evde olup olmadığını kontrolden sonra saat kaçta geleceklerini ya da eve kadar gelip müsaitsen görüşmek istediklerini bir notla ileterek seni rahatsız etmeyecek saygıda, anlayıştaki sosyal çevreye sahiplikten diye düşündüğünü düşünüyordum ki t am bir görgüsüzlük addedilecek viskiyle lahmacun yeme, atletle dolanma, sosyal medya da özelini, bedenini sergileme; okumayı, gözlemi, insanı anlamayı ‘boşa geçirilen zaman’ sayan tembellikte ama Youtube ve Instagram fenomenliği uğruna tüm gün web de başka ülkelerde yayımlanan ilginç trend videolar arayıp taklit etmenin, aptalca tik tokların; kopyala, yapıştırların, fotoshopların; peşinde koşmayı faaliyet yorumlayan yaşadığımız yerleri kentleri, şehirleri ele geçirmiş ; muhtemelen seninde ait olarak doğduğun, hep bir üst seviyeye geçmek için çırpınan, Tanpınar’ın deyimiyle ” oturup beklemenin yeri..” taşralılıklarını; insan harcayan tahammülsüzlüklerini şehirlilikle bağdaştıran, köy kökenli küçük burjuvazinin, orta sınıfın k entli olma uğraşında o hiç bitmeyen iç çalkantılarını…bunalımlarını… yersiz korkularını her an ortaya çıkaracakları törpüleyemedikleri çiğlikleriyle ‘ben’i ,başkalarını delik deşik ederek, işin enteresanı kendi kendilerini entelektüel tanımlayan ya da üniversite bitirmeyi cahil olmadıklarının kültürlü olduklarının koşulu görüp kendilerini diğerlerinden ve de bariz ayrım koydukları halktan farklı bir yerde konumlandıran seninde… benim de sosyal çevremi oluşturan güya seviyeli insanlardan; nasıl olup da her saniye, her saat…pek çok şeyi birlikte yaşadığın, paylaştığın hayatını dolduran anlam kazandıran birini kaybettiğinde ki itiraf et senin de yakınlarını kaybedenlere söylediğin ama Haldun’u, Can’ı ve O’nu kaybettikten sonra sana söylendiğinde nefret ettiğin; önlenebilirliği kesin ölümleri “kader bu..yapılacak bir şey yok” , “zaman her şeyin ilacı …sabır sabır” telkinli; hayatla bağdaşmayan sanallıklarla yüklü, gerçekten… var olandan…yaşanandan kopuk Thomas Bernhard’ın “ zamanımızın gerçek iblisleri” dediği psikiyatrlarla, kişisel gelişim kitaplarının uydurması, nevrotik belleklerin safrası niyesi belirsiz “hayata tutunmak lazım”larla ruhunda fırtına yaratan herkesten, fersah fersah uzakta bir dağ köyünde ya da bir deniz kenarında nehre, denize daldırdığın ayaklarının üstünden minik dalgalı serin sular akarken ya da aşağısındaki alabildiğine ağaç, çimen, gelincik kaplı tarlalarına bakacağın bir tepede rüzgarda eserken öyle tek başına doyasıya, hıçkıra hıçkıra acılarıma, kaybettiğim insanlara…kendime ağlamak…ağlamak istedim hep, etrafımdaki o samimiyetsiz kalabalığı gördükçe. Gün gelecek sana ailende dahil insanlardan kaçmak isteyecek duygular getirecek olaylar yaşayacağını bilmeden katıldığın cenaze töreninde isimleri tek tek anons edildiğinde “burada”yla andığın gençlerin, aydınların katledildiği iki Temmuzda senin de hayatını kaybedeceğini söyleseydi biri; ki o biri ‘sen kanser olacaksın, kız kardeşin evlenecek, bir çocuk dünyaya getirecek, o çocuk senin dünyan olacak ve sonra bir gün…’le gaipten haber vereceğinden ancak bir büyücü ya da medyum ya da deli olmalıydı ki sen doğmadan öyle biriyle karşılaşmıştım aslında DSP-MHP koalisyonu dönemimde MHP li bakan rant getiren koltukta kendi adamını görmek istediğinden sosyal demokrat daire başkanını ha bire görevden almasına, Danıştayın da sürekli göreve iade kararı vermesi yüzünden ‘bezdirelim de kendisi gitsin’ anlayışını devreye koyup, tüm çalışanlarıyla başkanlık Etlik’te ki eğitim tesisine sürgüne yollanınca gözlerden, baskıdan uzakta kamp hayatını işte yaşama mutluluğunda bir gün mesai arkadaşlarımızdan birinin bir arkadaşı ziyaretine geldi; turuncu sarı renkli boyası akmış kabarık saçlar, kısa boy, göbekli bir beden, sürekli etrafı, insanların yüzlerini tarayan çipil gözler, tuhafıma gitmişti; bazen size hiç bir şey yapmadığı halde birinden durduk yerde huzursuz olur ‘ne diye geldi şimdi bu çekse gitse ‘ dersiniz ya içimde bir sıkıntı benim de, laf lafı açtı, her zamanki gibi nerelisin muhabbetiyle kendisinin de alevi olduğunu belirtikten sonra “haydi bir kahve yapın da fal bakayım size” dedi doğrusu içim soğudu o an, baktırmak istemedim ama geleceğe dair merak yüzünden hangimiz fala hayır diyebilir ki hele de “ben çok iyi bakarım” denmişse. Bir zamanlar devrimciyken salakça nitelendirip, yurtta kızlar birbirlerine baktıklarında ‘ bize de bak bakalım, bugün faşistler saldıracak mı, mitinge gidebilecek miyim İzmir’e, 1 Mayıs’ı kutlayabilecek miyiz? ‘ ha bir de acaba Cansu bugün Mercedesi olan yakışıklı birine kantinde rastlayacak mı?’yla alayladığımız fal baktırmanın sonraları niyeyse ??? müptelası oluvermiştik. Masamın karşısındaki sandalyede oturuyordu, ben kollarımı yüzüme dayamış bekliyordum, ‘soğumuş’la fincanı açar açmaz ‘ sen hastasın, kansersin , bir doktora git” dedi, ölümcül ‘kanser’ kelimesiyle irkilip kollarımı indirip masaya dayarken ‘aaa daha yeni tahlil yaptırdım bir şey yok, hasta falan da değilim ‘ deli bakışlarıyla ‘ sen bilirsin ben öyle görüyorum’ dedi. Yıllar sonra kanser olduğumda eğer o gün ki sonra adını unuttuğumdan çok da aramama rağmen bulamadığım o kadının dediğini yapıp doktora gitseydim kanseri başlangıç noktasında yakalayacağımdan bugün her şey çok farklı bir yerde olacaktı, karşılaştığım pek çok olay; annen kırk yaşında ‘kemoterapi alıyorsun, sana ayıp olmaz mı, ayrılmak istiyorum evden’yla evden ayrılmak istemeyecek belki ben de anneni ‘git kendine bir hayat kur, beni düşünme’yle cesaretlendirmeyeceğimden babanla tanışmayacak sonrasında onca can sıkıcı şeyler; yaşanmayacak belki sen bile doğmayacak, belki baban başka biri olacaktı Can! ama ben de her mantıklı insanın yapacağını yapıp doktora gideceğime akşam iş dönüşü mutfakta sigara içerken anneme ‘ bizim bu aleviler var ya dillerin kemiği yok, valla çoğu da deli.İnsan her aklına geleni tartıp biçmeden niye söyler? Hiç mi düşünmez söyleyeceğim şey karşımdakini ne hale getirir diye, değil mi? Alevi bir kadın bugün bana fal baktı, tak diye sen kansersin dedi’ dediğimde -‘ Allah, Allah deli olmasa öyle şey der mi? Ne kanseri olacak sende, inanmadın değil mi’ –‘yok canım her fal bakana inansak….İşte Madımak Katliamının yapıldığı zamandan sonraki zamanlarda falcının biri ‘ iki Temmuzda çok sevdiğinin birini kaybedeceksin deseydi sinirlenip ‘bu kadar abeslik… bu kadar saçmalık olmaz’la kahve fincanını, tarot kartlarını, suyu, taşları yüzüne fırlatacağının kesinliğinde; ölümünün üçüncü yılının ertesi günü üç Temmuz’da; yaşasaydın belki şiirlerini elinden düşürmeyeceğin, belki ‘harflere cambazlık yaptırıyor’la küçümseyip ‘ama hayata, yaşanmışlıklara dair ayrıntılara sevdalıymış Proust gibi’yle de hakkını teslimleyecek vicdana sahiplikte; aynı cinsel tercihtekileri ABD‘de, medeni ülkelerde orduya alınır, evlenirken “sapkın”lıkla, “hastalık”la itham edileceği marjinal, despot Türkiye’nin; her şeyiyle sahici, yalansız yüzünün “ zaman ki sana hasta olmuş, incelikli haytasın”ın; senin gibi sıska, narin bedeninin, kırık duygularının üzerinde yük; toprak yığılacak vefatını Twitter’da okuduğumda; onlarca ‘ ahhh…ahhh’lı açık yarayla dolu yüreğimde “ahhh ince sözlü şair ahhhh…’lı yeni bir yara daha yerini alırken; kara kutun bulunmayacak olsa da sende biliyordun ki “bulamayacaklardı kara kutunu, en derin yaralarımıza gizleyeceğiz onu; rüzgar güllerimizin kokusunu duyacaklar sadece, anlamayacaklar…”lı göz yaşlarıyla mahremiyetlerinde mahremiyetini saklamanın belki de öfkesini yaşarken hayatına aldıkların; kimseye tuz bastırmadığı açık yaraları vardı, zaten kimsede de tuz yoktu düşüncesinde; naif bünyelerin cehennemi bu dünyada; bir an önce av bulup, parçalamak için sürekli tetikteliğin aptallığından bıkmayan, bulduğu her ‘leşe’ üşüşen ‘Akbaba’lıkta; doy(urula)mayan iflah olmaz iştahtaki insan oğullarının kara kutularını ‘hiç’liği sergilemek adına ortaya saçmak lazım’ diyerek taslak romanımın rahat yatağı Sen9.word dosyasını; seni kaybettikten tam üç yıl sonra açtığım bugün; domuz gibi değilse de insan gibi iki kadeh içesim de var; bir şair öldü diye… çok mu?

Bugün, hayatının da didiklendiği bugün; öldüğün gün ister bir apartman katı, villa, köşk, gecekondu; ister ofis, okul, karargah, mağaza, hastane, bakanlıklar; ister bar, sinema salonu; ister AVM olsun işlevi aynı duvarlar arasında… kuytularda ömürlerini tüketen insanların açığa çıkmasını istemedikleri korkularını, sıradanlıklarını, cinsel tercihlerini, gizli kapaklı sevişmelerini, algısızlıklarını, ötekileştirdiği kesimleri canından bezdirmiş, kendinden sapmış Türkiye’nin çiğliğini sergilerken “sözcük aralarına, sözcük oyunlarına, gizlenme ve oradan çemkirme…en uç sınırlara kadar gitmekten çekinmeme”yle düşündüklerini, hislerini yazıya dökme, istediğini söyleme serbestliğini; lanetlendiğin, horlandığın zamanlarda Beyoğlu’nda kendini siper ettiğin gay’liğinin, deyiminle ibneliğinin ‘O mu ? rahat bırakın, ne yaparsa yapsın marjinaldir (ki aslında ne çok da işine yaramıştır bu kabullenmediğin yafta) ayyaşın, otçunun teki’dirli kalkanını eline verenlere nispet, yaptıklarına, yapacaklarına sınırsız özgürlük alanı açan zekaya sahipliğinin; çürümüş, çürüyecek yaşamlara batırdığı kılıcınla derin uykudayken mahalle ‘uyanın salaklar hayat kaçıyor’ şamatan ‘terbiyesizlik etme gecenin bu vakti’yle karşılık verdikten sonra yeniden yatağına uzanırken ‘valla doğru söylüyor oğlan, aslında’yla onaylanan ahhh benim kışkırtıcı Şairim ahhh ! şiirlerine yaşadıklarını taşıtırken bazen ‘ yaptım oldu, ben yaptımsa doğrudur’ tavrın sinirlendirse de, uyarıcı amme hizmetinden geri durmadığın bu hayat, cidden de arabeskmiş be! Tanışıklığımız da ordandı işte; bir coğrafyanın işkenceden geçmiş, tecavüze uğramış bakışlarında bir şeyleri unutmak, başka şeyleri hatırlamak istemenin sıkıntısında; tutunmak için belki de benim gibi tutunmamak için yaşama, nafile çırpınışlarla bir mahkumun boncuktan kuş yapması gibi yerimize tükürdüğün, sövdüğün, dövdüğün, dövüldüğün “ama sonunda….sürprizlerine yenildiğin” arabesk hayattandı. Ondandı işte kazandığımızı sandığımız anda kaybettiğimizi; üstelik kaybederken de hep, kazanmanın kirlenmekle eş olduğunu bilmeyenlerin merhametinden kaçmanın, uzaklaşmanın uçarı güzelliğini de bilmemizdendi, tanışıklığımız. “ Sarhoş olun” haykırışıyla hayatı en güzel yerinden yakalamış flaneur Baudailer, Rimbaud ,…,..Neruda, Lorca…,Borges,…, Bukowski, Nazım, …, Orhan Veli, …, Cemal Süreya, …, …, Ece Ayhan, Atilla İlhan, Yılmaz Odabaşı’nı okuyan ben “gezegende bir şair daha öldü salak. o nedenle bu masal kahramanı uysallığım. yoksa ben de bilirdim bir peugeot’ya binip ters istikamete gitmeyi ” mısralı, bugün vefat eden sabahın kör vaktinde ezan okuyan müezzinlerle birlikte şiir yazmak için ayağa kalkan şairin Erotika kitabındaki “ Ben ölürsem ….küçücük ömrüm hep rüzgâr gülleri kokacak…küçücük kabrim bir çocuk gibi haylaz olacak…” mısralarını daha okuyacak, duyacak yaşa gelmemiş masal yazmış ama daha hiç şiir karalamamışken, oyunlar oynadığımız Lozan Parktan eve dönüş yolunda Kahire caddesindeki küçük marketin önünde sergilenen kağıttan, plastikten rüzgar güllerinin fırıl fırıl döndüğünü görünce ‘aaa ne kadar güzel’ –‘rüzgar güllü bunlar’-‘ ne garip bir çiçekmiş ‘ hayranlığı satın aldırdığında -gün gelecekte sen vefat edeceksin ve ben de… nasıl da imkansız bir yaşam hikayesiydi o an- zar zor önce balkon demirine sonra saksıya iliştirdiğimiz dönsün diye rüzgar beklediğimiz, gelmeyince gazeteyi savurarak rüzgar yaratmaya çalıştığımız, tutuğun takımın Galatasaray’ın da renklerini taşıyan her biri farklı renk, şekil, desendeki rüzgar gülleriyle küçücük kabrinin her bir yanını süsledim Can, her gelişimde rüzgar, yağmur, güneş ya da karla bozulan rüzgar güllerini yenisiyle değiştirdiğimde aralarından illaki biri, ikisi çocuk sevinciyle döndüğünde ‘bildin mi yavrum… sen bildin mi kuzum geldiğimi ‘ ağıtlarımı Karşıyakada’ki tepeden şehre doğru savuracak senin rüzgar güllerine sadece içimdekileri değil, içimi de bıraktım… bir rüzgar gülüne tutturdum hayatımı, ışığımı; Seni Can! Ahhh yavrum… ahhh… yedi yıl…o kadarcık kısaydı ki ömrün; yıllar, yıllar sonra karşılaştığımda adının; yüzünün parktaki kumu küreğinle kovasına boşalttığın, kaydırakta kaydığın, salıncakta sallandığın arkadaşlarının hafızasında yer edinmediğini göreceğimi bildiğimden, her giden…her ölen…her terk eden için değil, senin gibi ömrü kısa çocuklar…gençler insanlar için söylendiğine inandığım senin hiç duymadığın “bir insan onu hatırlayan son insan öldüğünde gerçekten ölür” cümlesi, seni bilen tanıyan etrafındaki üç, beş yaşı da kemale ermiş yakınların da göçtüğünde dünyadan, adının anılmayacak, hatırlanmayacak olması gerçeği; yağmur nerde başlıyor… nerde bitiyor; Proust’un “ölüm kelimesini kolaylık olsun diye kullanırız, oysa ne kadar çok insan varsa, yaklaşık o kadar da …. vardır…”la tanımladığı ölümün kiracılığını yapan; herkese illaki bir suç yükleyeceğinden masumiyeti sevmeyen, kovan hayat nerden…nereye kadar beyaz, mavi, turuncu? nerden sonra siyah, griydi? sorularının cevabını da kaybettirdi; bana. Ölüm nedir, ne değildir bilmediğinden ardında bir vasiyet bırakmayı düşünmeyecek kadar küçüktün sen ve ben yaşlıların geri dönüşüm kutusunda beklettikleri çocukluklarındaki, gençliklerindeki iç kemiren kaçkınlığı, karşı çıkma, can acıtsa da istediğini yapma huylarını zihinlerine geri yüklediklerini de gördüğümden, her defasında değişik, farklı bir şekilde ama neredeyse aynı olaylar eşliğinde tekrar eden hayata dair her şeyin; ölümün, öfkenin, benciliğin, yalnızlığın, aptallığın, aşkın, kırbacın, martının, marketin, futbolun, Galileo’nun pergel’inin teğet’in, sigaranın, esrarın, Porche keşkül ve narkozun, iyinin kötünün, yerleşik algıların bilindik mekanlarını darmadağın eden, sarsan benim zehir kusan şairimin; her yıl utancından kızarmış sıcaklığıyla dünyayı yakan kahrolası Temmuz’un üçünde vefat etmeden aylar, aylar önce bıraktığı vasiyetine uymak içimden gelmediğinden, eğlenmek için gitmedim dansa, partiye “….simsiyah bir gece giydim yüzüme!” böyle bir şair yaşadı…geçti bu yaşayanını bedbaht eden Türkiye’den, dünyadan… senin gibi bir de çocuk dedim Can.

Neden diye düşündüm sonra kendi kendime yine, neden on yedi yaşındayken “…. ilk kez ailemden ayrı olarak arkadaşlarımla tatile çıkmıştık, birinci durağımız Datça’ydı, bir tahta iskeleden denize bakarak ‘söz’ diye mırıldanmıştım, bir gün, öleceğimi hissedecek olursam buraya geleceğim!” sözünü neden tutmadı benim çılgın Şairim, ‘tutamazdı’ diye mırıldandım içimden… tutamazdı…istese bile tutturmazlardı, sözünü. Ölümünden sonra sosyal medyada ”Bir de Flu’es romanının kapağındaki onca fotoğraf karesinden birinde Galatasaray formasıyla poz vermişliği vardı. Bunu niye giydi hiçbir fikrim yok. Zerre sevmiyordu Galatasaray’ı. Bir gün bana “gel Fener’in maçını izleyelim” dediğinde “Galatasaraylıyım ben, sıkılırım orda” dediğimde, üç dört saniye yüzüme baktı sonra da “nasıl yani ya? dedi” yazmış biri, seninle yaşanmışlığındaki şaşkınlığını. Belki de ona göre farklı ortamını, ünlü çevreni ‘ çok yakın dostumdur, şiirlerimi beğeniyor’ faydacılığıyla kullanmaktan da geri kalmayanlardan da olacak,birlikte maç izleyecek kadar yakının birinin, senin “nasıl yani ya?” tepkinde, gerçeği tabutlayan radikal yandaşlıktan, doğmalardan, özgürlüğü yok eden herhangi bir şeye biattan ışık hızı uzaklığını ”kimse kimsenin olmasın” iç boşaltımını algılayamamış olması; nasıl ki sen çevrendeki Ortadoğulu Türkiyelilerden Can’ı, Haldun’u ve O’nu kaybettikten sonra hislerini anlayamadıklarını fark ettiğinde, seni anlamalarını beklemekten vazgeçtiysen; öleceğini tahmin eden şairin de duygularını, hissetliklerini, isteklerini –genelde bireyler herhangi bir olayda yakınlarının kendilerinden farklı duygulara sahip olabileceklerini, farklı davranabileceklerini, hissedebileceklerini hele de öylesi bir olayla karşılaşmamışlarsa düşünmediklerinden- anlamayan ama duyar kasmaktan da geri kalmayan kent kültürünü ayak altında ezdirdikleri taşralıklarını entelektüel kibirle kapatan, etrafını kuşatmış Türkiyeli dostları ??? peşini bırakmadıklarından Datça’ya gidemedi diye düşündün. Ah be! benim dağınık sözlü, serseri özlü Şairim ahhh !!! sözünü tutmana izin vermeyeceklerdi; ölüm kilitsiz kapından elini kolunu sallaya sallaya evine kanserle arz-ı endam ettiğinde ‘İstanbul’un kirli havasından, bu çat kapı herkesin postu serdiği, girenin çıkanın belli olmadığı, hijyenden yoksun evinden, sağlığın için bir an önce uzaklaşmalısın, pek çok İngiliz, Avrupalı akciğer dahil her kansere havası iyi geldiğinden Bodrum’a yerleşmiş…miş…miş…’ telkinleriyle; hani karşı çıkışlarını umursamadıkları çocukları, kendilerinden yaşça ufak aile bireyleri, işyerlerinde astları adına neyin doğru olduğuna ebeveynler, büyükler, üst makamdakiler karar verir de, bir kez olsun… bir kez olsun… içinde yerine karar verilenin hayatını barındıran, cevabı da o denli basit ‘sen ne düşünüyor…ne istiyorsun…ne yapalım’ sorusunu sormazlar, işte onun gibi bir balon misali , kanserle iplerini elinden kaçırdığın hayatını, o dakikadan itibaren nasıl yaşaman gerektiğine dair kararı; seni daha uzun yaşatacaklarına, keyifli, mutlu bir son hazırlayacaklarına inanan o entelektüel hoppaların; olmamak için direnilse bile sonunda olunan kimsenin… olduğun kimselerin avuçlarına bırakacaktın, kansere yakalanan herkes gibi bilirim bende. Meçhul de hep yanına katığı merakla geldiğinden “ Rimbaud’ya akıl notları”yla seslenmiş sen! aynı hazlar peşinde koştuğunuzdan, aynı tutkularla kavrulduğunuzdan yazdıklarında kendini bulacağını düşündüğüm Proust’a dair tek kelime yazmamanın; belki de yazdın ben kaçırdım ama ben yazmaman üzerinden yol alacağım; nedenini artık öğrenmeyecek olsam da, bugünde… yarında herkesin, benim, yaşadığın günlerde eminim senin de düşündüklerinden olan, yazmasaydı başkasının belki senin, kesinlikle de benim yazacağım “hayatta daima sevmediklerimizle , bir kadına, bir memlekete veya bir memleketi içinde barındıran bir kadına olan dayanılmaz aşkımızı öldürmek için ( bu satırlarda elbette bahse konu yaşamını paylaştığı kişiler Reynaldo Hanhn, Alfred Agostinelli, Albert Nahmias, Albert Le Cuziat, Henri Rochat ve belki Marie de Chevilly ve Marie Finaly’dır.Sırf bu satırları okudu diye okuyucuya çektirdiğin azaba bak! Şimdi işi gücü bırakıp ‘bunları kimi mi’ araştırsın? Yaşadığın toplumu bilmezmişsin gibi, inan araştıracak okuyucun bir elin parmakları kadar azdır, rahat ol, telaşlanma ) bizimle birlikte yaşamaya mecbur ettiklerimizle; bir arada yaşarız ” saptaması, ne kadar doğru ve de yanından da, fark etmeden geçtiğimiz bir gerçeklikti. Belki “elbette bir gün ‘Açık Waliz’i bulacaktır evime girenler; tamamlanıp kapatılamamış olan son Waliz…” yazan sen “hangi ağaç büyüyünce ormana katılacağım diye boy atar ki”yle  ters köşelerinden birini yapıp, hepimizde, her insanda, sende bende var olan; sergilesek dünyayı yerinden oynatmayacak, kimsenin umuru olmayacak basitlikte ama niyeyse hep de bir saklama gayretinde, büyük efor sarf ettirtip, hayatın akan saniyelerini boşa harcatan, bizi güçsüz kıldığına inandığımız korkularımızı, arzularımızı, sırlarımızı ( Ahhh, o sırlar değil mi Haldun?) endişelerimizi, söylemek isteyip söyleyemediğimiz “kendini bir bok sananlarla aynı kanalizasyonda olmak zor”, “en basit yalanları gözümün içine bakarak söyleyen aptallar tanıdım”lı düşüncelerimizi; “bi s.k gidin”li küfürlerimizi, kırılganlıklarımızı, sonunda aynı evde yaşıyoruz o halde hayatı birbirimize mutlak surette zehir etmeliyiz mantalitesine sahip, sırf birbirlerinin hayatlarına gökten zembille indiler diye birini, birilerini sevmek, korumak zorunda kalınan keşke yalnızca sevmek zorunda kalınsaydı… hep ama hep de fedakarlık, biat beklemenin dışında hemen hemen hiç bir paylaşımın olmadığı insanlar topluluğuna dönüşen ailenin, sistemin, sosyal çevrenin, başkalarının dayatmalarına boyun eğmekle doldurduğumuz kara kutularımızı; kendininmiş… seninmiş gibi ulu orta, bağıra çağıra açarken kim bilir ne çok eğlendin, ne de çok dalga geçtin sen ! hayatla, bizimle. Seni kışkırtan hayata, yazdıklarına ihanetin, açmadığın kara kutunu, evine gireceklerin bulmayacağı “Açık Waliz”ini “… ilk aşkıma döndüm ben. On yedi yaşındayken burada sahilde bir gece tek başıma oturmuş, denize ‘sana âşık oldum, bir gün geleceğim sana, bekle beni’ demiştim. Sözümü tuttum sonunda…” bahanesiyle kapatıp; sözüm ona kalabalıktan kaçan – genellikle eğitimli, gelir düzeyi yüksek işadamı, doktor, dişçi , avukat , bürokrat, sanatçı ve beş yıldızlı asker- büyükşehirlilerin yaşadıkları yere rahmet okutan kalabalıklar yaratmak uğruna; bir zamanlar orman, tarla, zeytinlik olan yeşil alanları yakarak, doğayı katlederek deniz esintisinin yüzlerini okşamasını engelleyen betondan evlerini, otellerini övdükleri; yaz ekranlarının değişmez magazin merkezi, her beş kişiden dördünün “ tatile nereye gideceksiniz” sorusunun adresi; bir gece konaklamaya burun kıvıran, en az iki, üç gece konaklama şartı koyan, göt kadar otellerin geceliğine beş yüz, yedi yüz, lahmacuna ikiyüz , yarım litrelik bir şişe suya onbeş Türk Lirası ödenen uçuk fiyatlı işletmelerin müşterilere köpek muamelesi çektiği; Barlar sokağında on ikiden sonra laf atmakla yetinmeyip her an üzerinize atlayacak kız, oğlan avına çıkan ”….ardıma bakmadan kaçtım onlardan….şimdi onları unutmak için terapi gören kuşlarla bir olup menfaatlerine tükürüyorum! ölseler cesetlerine yok. yaşasalar manasızlar” mısralarının muhatabı, teşhircilikte dipsiz, yalancılıkları, iki yüzlülükleri ile de o beyaz çatılı saflığını bir şekilde kirletmişlerin duygunun “d”sini dahi bırakmadıklarından ruhsuzluğa, ‘leş gibi’liğe mahkumladıkları; “ her yeri boyamışsın, çok güzel, ama burada biraz kan kalmış, zincir kalmış, kırbaç kalmış…”ın paçoz Bodrum’unda, yaşandığında bilinecek, mecalsiz bıraktığı bedenine söz geçiremediğin kanserli zamanlarında; başlarını mineli, gümüş kumlara sokan devekuşu vizyonlu “olduğun kimseler” yüzünden bekledin ölümü… beklemek zorunda bırakıldın .

Pek çoğumuz gibi kimsenin duymadığı sessizliğinde, dilinde ‘“mutlular, ölüleriyle mutlular“; bundan sonra hayat böyle olacaksa, salak sersem kanser; ciğerimi, her uzvumu; sırtımı, kollarımı, bacaklarımı dermansız bırakacak ağrılara boğacaksa, böyle Ulan İstanbul’suz, pezevenk Beyoğlu’suz kalacaksam, neye yarar ki yaşamak? İyisi mi, bitsin artık şu yaşam dersinde kaldığım hayat da; kıçına kına yakacaklar da yaksın, ben Zozi’nin, Uzay’ın yanındayken diyerek o s.ktiri boktan kasaba Bodrum’da, ‘nerde kaldın ey sevgili ölüm’ü istedin hemen, belki “…sonrasında ne yazılabilir” dedirtmiş aylaklığın, küstahlığın elebaşısı Rimbaud, sadece altı yılını şiir yazmaya ayırdığı ömrüne otuzyedisinde ‘veda etmedi mi’yi de aklından geçirerek. Ömürleri hep kısadır ya serserilerin, aylakların, dalgacı şairlerin, sen benim kışkırtıcı Şairim, sende bir gün hayatım bitiyor işte diye de düşündün o hastane odasında, hasta yatağında son dakikalarını yaşarken.Haydi kalk ! in Beyoğlu, ordan ver elini İstiklal caddesine, duvarları uzunca bir geçmişi de yaşatan hep tütsü kokan   eskiden ” ucuz, güzeldir” imajını şimdilerde Terkos pasajından üç katı fiyatına sattığı mallarla yerle bir etse de, bir kere uğranılmışsa, hep uğranılan her çeşit dükkanın bulunduğu, kendini evinde hissettiğin “ Çalıntı’ya uğradım, Suat kapının önüne posterler yığmıştı, fakat diğer posterler Kurt’un ismini örtmüş. Sadece sarışın, onlu yaşlardaki bir delikanlının resmi. Ben resme baktım, baktım, çocuğun gülümsemesini, gözlerini, saçlarının rengini çok beğendim. Ne bileyim, çocuğum olsun gibi mi hissettim? Bir yandan da tuhaf geldi. Çocuk resmini niye duvara asayım? İki-üç tur attım, sonra geldim, önündeki poster düştü ve altından Kurt Cobain ismi çıktı. O ânı hiç unutmuyorum. Kaldım. Üstümde para yoktu. Dükkanın sahibi Suat’a “ üstümde para yok, sonra veririm dedim..O gün bugündür duvarımda asılıdır ” lı anılarının mekanı Atlas pasajında giriş katının sonunda çok güzel t-shirtler, figürler satan mağazaya da bak bakalım! cırtlak sarı, yeşil ya da gri, beyaz çizgili renkli bir tişört , bordo, sarı, mavi bir pantolon var mı, on, yirmi Türk Lirasına? Sonra belki Atlas Sinemasına da uğrar, hangi film oynuyor diye bakar, kafan eser bir bilet alır, film de seyredersin, belki.Kalk haydi! kalk! seni, vazgeçemediği haşarı çocuğunu bekliyor Beyoğlu; beklemesin mi diyorsun? Bu beni ötekileştirmeyi hep sevmiş, horlamış devletin hastane yatağında pencereye kadar kadar zar zor adım atıyor, bedenimi titreyen bacaklarım taşımıyor; halsiz, yorgun…çokkk yorgun, iki cümle kuracak, iki cümle yazacak takatim yok, canım ne içki, ne sigara istemiyor bitmişken…istediklerim yerine istenenleri yapacak durumdayken gelemem sana puşt Beyoğlu…gelmem, boşuna bekleme mi diyorsun? Nihayet şimdi anladın mı beni, sen bitik…geçmişi yitik Beyoğlu mu diyorsun?Bak! yatak odanın kapısı, seninle sevişmek isteyen delikanlılara açık koynun gibiydi, karşında yine el değmemiş bir beden, keşfet haydi, seviş onunla her zaman ki fütursuzluğunla, yapamıyorsun değil mi? Ölüyorsun çünkü. Çok zor, en zor işmiş hiç bir duyguya, olguya imgeleyemeyeceğin ölümü yaşamak, anlatmak şiir yazmaya hiç benzemiyormuş değil mi? zormuş be hocam !!!! zormuş öleceğini bilmek…ölümü beklemek….son dakikalarını yaşadığını bilenlerin gizleyemedikleri, gizlediklerini sandıkları acıyan bakışlarını da görünce.Oysa, muhtemelen artık tükenmiş bedenim, çarpmayacak kalbim, süzmeyecek böbreklerim, sindirmeyecek midemi, bağırsaklarımı makinelerle çalıştıracakları yoğun bakımda kapanacak bilincim sayesinde, bilmeyeceğim ben öldüğümü, diye mi düşünmüştün o hastanenin odasında.Rezil edip, kalbime bıçak soktuklarını unutacak Türkiyeliler gibi sen de ulan olm blym sen de aynısını yapacak, adımın önüne ölünce; Beat kuşağının, Underground edebiyatın, alt kültürün Türkiye temsilcisi, post modern hayatın ağzı, Türk şiirinin Rimbaud’u vesaire, vesaire onlarca övücü çok az da yerici sıfat koyacak sonra çekilecek belgeseller de şiir okuduğum videoların yanı sıra ‘huzurluydu’ sanki başka bir yolum varmışçasına ‘olgunlukla karşıladı ölümü, bir gün dedi ki’ yle anlatacaksınız son anlarımı, yanımda olmanın belki ilk defa yararını görerek.Halbuki, farkında bie değildiniz hiç biriniz, hasta yatağında ben, dışında biriymişçesine bebekler gibi bu ne ? niye öyle yapıyor? niye böyle sesleniyor? acaba niye acıyor bu el ? diye, diye algılamaya çalışarak manasızca, ayağa düşmüş bir yabancınınkiymişçesine bakıyordum bana puştluk etmiş hayata; yazacağımı yazdım, söylemek istediğim ne varsa söyledim, otuzbir yılda altmışdokuz kitap; deliler gibi içerek, çalışarak, sevişerek, bağırarak hem de; el atılmadık ne bir nesne, ne bir duygu, ne bir kavram , ne de alfabede bir harf, ne bir sözcük bıraktım. Evet, sen benim anlaşılmamak için her şeyi yapan şairim, el atmadık, yazmadık bir şey bırakmadın Proust gibi; yazacak bir şey de kalmadığına göre bitti artık …bitti hayata gösterin bitti senin de… siyah perdenin inme zamanıdır, şimdi. Katlanmak zorundalığına son verip finalini intiharla süsleyeceğini düşündüğün ama intiharını, yapacaklarını engelleyen bu boktan hayatın kanser ibneliği yok mu ? Geç kalmışsın olm, hem de çok geç… geç kaldın; Nilgün Marmara gibi, Kurt gibi, Uzay gibi, Junkie Can gibi, gibi, gibi…gibi belleğinde bir yerde sırasının gelmesini beklettiğin, değişmeyen yegane düşüncendi intihar, biliyorum.Daha da gençken; bu kadar ağrı, acı çekmeden sen vurmalıydın hayata balyozunla, vurmazsan hayat da işte böyle başlangıcını belirleyemediğin ömrünün sonunu belirleme hakkını elinden alıverir; indiriverir seni tek yumrukla, nakavtın farkına vardığında da zaten ölmek üzeresindir. James Dean gibi, Kurt Cobain gibi Tanrı’nın elinden hayatları tehdit ettiği ölümü alabilseydin olmadı, olmazdı da…“benim o yaşlarda öyle tebessüm eden fotoğrafım hiç yok, evdeki en temiz poster odur, çerçevelidir. Sürekli temizlenir, silinir”le öğrenmiştim evinin duvarında Kurt Cobain asılı bir fotoğrafı olduğunu ve ona bakıp, bakıp “… . Avrupa Yakası ‘ nda Burhan Abi gibi o duvardaki ağlayan çocukla konuşuyor, ben de bazen onunla konuşuyorum. Kurt Cobain’in resmi bana her zaman hüzünlü bir umut verir. Hem zekiyim diye bakıyor, hem gülümsüyor ve sonra da intihar edecek. Filmin sonunu biliyorum ama yine de seyrediyorum. O bakışlarda, “ ben her an çekip gidebilirim ” var. Bu adamın “ ben öleceğim ” dediği zaman koluna yapışmamak lâzım. O zaman sinirlenir…” düşüncelerinde gezindiğini . Belki sende bindokuyüzdoksandört yılının sekiz Nisan’ında yirmiyedi yaşında ”sönüp gitmektense yanıp kül olmak daha iyidir” mottosuyla, kanında üç tane iğneyi peş peşe vurmaya denk yaklaşık 1,52 mg eroin bulunan;kotunu, gömleğini, ayakkabılarını giymiş, sırt üstü uzanmış durumda, göğsünün üzerindeki yirmi kalibrelik tüfekten attığı tek kurşunla suratını dağıtan Kurt; dokuzyüzdoksanaltı’nın yedi Mayıs’ında onyedi yaşında, otopsi raporunda düşme sonucu öldüğü yazdığından; rivayete göre de öldüreceğini bile bile aldığı overdose uyuşturucuyla fenalaşınca, öldüğünü düşünen arkadaşlarınca uçurumdan atılan, Rumelihisarı’nda boş bir arsada cesedi bulunan, pek çok insanın, hatta Kurt Cobain’nin “inandığım hiçbir ideoloji yok. değerlerin hepsi yapay. gerçek değerlerin hepsi yok olmuş, inanacağım insanlar yok. riyakar ilişkiler, düzenbazlıklar… bunlardan hangisinin içine girip beraber olabileceğimi bilemiyorum. hiçbirine ait değilim…” düşüncesine katılan annesinin de “yanlış bir dönemde yanlış bir dünyada doğurdum ben o’nu…” dediği, seninse “olmayan kurdun ayağıyız biz seninle!” dediğin Junkie Can ; dokuzyüzdoksansekiz yılı dört Nisan’ında “İstanbul kötü ya, tek istediğim sevgiydi” haykırışının yankılandığı Beyoğlu sinemasında cesedi bulunan Kanat gibi lanetli dokuyüzdoksanlı yıllarda intihar edenlerin, intiharları için en güzel, en uygun zaman saydıkları aşikar bahar mevsiminin üç ayından birinde, kendin koyacakken hayatına son noktayı, ardından “Sen de biliyordun ….. bu hikaye böyle bitecekti; istesen de istemesen de!” yazdığın Kanat gibi, sen de biliyordun…sende biliyordun hayatının; diğer insanlar gibi öyle dümdüz… öyle kavgasız, gürültüsüz… öyle acısız, hüzünsüz…öyle fırtınasız…öyle huzur içinde seksen, doksan yaşında sonlanmayacağını, biliyordum bende eğer kanserle kalleşlik etmeseydi hayat sana, hikayeni bitiren olacaktın sen.

Sana kalsaydı benim senfonik yaşamış şairim, öldüreceğini bilseydin seni… kanserden ölmektense, Seattle’dakilerin tersine asırlarca yapıla geldiği gibi politik tavır işlerine gelmediğinden işin imaj kısmından etkilendiklerini bilen uyanık işadamları (ki onlar vitrine koyduklarının ideolojik duruş sergilediğini de bilenlerdi) mağazalarının vitrinlerini pahalı postallar, haki renk çanta, yırtık kotlar, salaş hırkalarla doldurduklarında; yağlı saç, hafif ter kokusu, omuz düşük yürüyüş, ölü balık bakışıyla kombinlenirse bu hırka optimum yarar sağlar, mutlu mesut depresyona gireriz düşüncesine nail, maddi, manevi açıdan sorunsuz gençlerden mütevellit Türkiye’deki temsilcileriyle hiç karşılaşmadığımızdan, The Manhattan markalı iki cepli, düğmeli yün, likra karışımı yıllarca giyindiğimiz hırkanın benzerini değil neredeyse aynısını; dokuzyüzlü yılların Seattle menşeyli bunalım takılmayı meşgale edinmiş, dağınıklıklarının dezavantajlarını; düzensiz sakal, darma duman saçlar, bileklikler, bol, lekeli; kot pantolonlu, kazaklı, oduncu gömlekli giyim kuşamlarını avantaja çevirip üstüne de ‘kime ne’li ideolojik bir duruş, politik bir tavır yükleyip tarza çeviren “Grunge”ların simgelerinden Kurt Cobain’in üzerinde gördüğümüzde , esen soğuk rüzgarı kesmek için pencereleri kalın, şeffaf naylonla kapatılan, duvarları sıvasız gecekondularda annelerimizin üşümeyelim diye mahalledeki tuhafiyeciden aldıkları ucuz yeşil, haki renkte yumaklar, dört, dört buçuk numaralı şişlerle ördükleri, içinde kaybolacağımız kadar bol, geniş (large) bedenve dökümlü, her sonbahar kışlıklar çıkarılınca görür görmez ‘canımla’ sarıldığımız sonraları apartman katlarında kışın elde kahve, çay, şarap ; battaniye altında saatlerce kitap okur, film, dizi izler, ağlarken yakalarına, kenarlarına tutunarak gel gitlerimizi, kahkahalarımızı ilmeklerine döktüğümüz ‘ bizim bazen yüzüne bakmadığımız eski püskü, kırk yıllık hırkalarımız neymiş meğer, meşhur olmuş biz daha yerimizde sayarken, adını da depresyon hırkası koymuşlar’ hayretimize, evine gelip giden gençlerden birinin “ bende de Kurt Cobain’in hırkası varmış. Üzerimdeki hırkaya Cobain hırkası diyorlarmış ” demesinden öğrendiğinden belki bize katılarak, belki “Grunge”lar habersizliğimize şaşırarak ama illaki üzerinde “depresyon hırkası”, Nevermind’i dinlediğin bir ânda aklını, vücudunu uyuşturacak, Nirvana’ya yükseltecek ne varsa elinin altında onu kullanarak, hayatını kendin sonlandırmayı tercih ederdin. İşte o yüzden sırf kanseri önüne koyduğundan hakkındı senin ‘ ibnesisin … ulan puştun da puştusun be ! hayat’ demek.Buraya kadarmış sana verdiğim onca emeğin kadrini, kıymetini bilmeyen nankör hayat; buraya kadar da biraz tekrar, biraz dağınıktım ben şimdi içimde beni ordan oraya atan, paralayan fırtınalar yok, öldüğümü bildiğinden duruldu dalgalar… yaşadıklarım, hoyratlığım, kırdıklarım, dert saydığım, saymadığım onca şey nasıl da manasızlıklarla , anlamsızlıklarla yüklü şu an. Nazım gibi, Can (Yücel) baba gibi, Ece gibi, onlarca yazar, şair öldüğünde benim de yaptığım gibi ardımdan yazılar, yüz kırk karakterli Twitler, Facebook, Instagram mesajları… mesajlar… mesajlar; bir barda, bir masada beni anmak üzere toplanıp sarhoş olana dek içip ‘bu kadeh de onun için haydi şerefe’ seslerini bastıramayan duvarlardaki ekranlarda şiir okuyan ölmüş ben. Haydi kalk! Bak! vazgeçemediğin “terbiyenin sadece çorbada bulunduğu” arenasından beslendiğin, şiir gecelerinde haykırışlarınla yerini göğünü inlettiğin uçarı sevgilin Beyoğlu bekliyor seni.Hani iş için, gezmek için, bir akraba ziyareti ya da bir cenaze için ayrılmak zorunda kalırsın da birkaç gün geçtikten sonra sanki sevgilinmişçesine hatta sevgiliyi sollayan bir özlemde, kavuşmak istediğin ; yokuşlu, loş koridorlu, ufak pencereli, yerde müzik seti, masada kitaplar; buzdolabında, sandalye, koltuk üstlerinde her yerde bira, rakı şişleri, kadehler; nedenini anlamaktan, araştırmaktan vazgeçtiğim gün, benim de her gün içmeye başladığım, memleketin sanatçılarında, yazarlarında, şairlerinde eskiden çayken yurt dışına özellikle de Paris’e gide gele filizlenmiş, sonrasında alıp başını gitmiş kahve içme modası ki günde 40 fincan içen Balzac kadar olmasa da hizmetçisi Céleste Albaret’in “Bu bir ritüeldi.İlk olarak, sadece Corcellet kahvesi kullanılabilir ve taze olduğundan ve aromasının hiçbirini kaybetmediğinden emin olmak için kavrulduğu on yedinci bölgede Rue De Lévis’teki bir dükkandan satın alınması gerekiyordu.Filtre de Corcellet olmalıydı.Küçük tepsi bile Corcellet’teydi” anlatımına göre Proust gibi kahvesiz de (rakını da atlamadan) yapamayanlardan olduğundan bardakta koyu nescafe; Pulp Fiction, Sürü film posterlerinin, ara sıra konuştuğun Kurt Cobain’in fotoğrafının, gitarın asıldığı duvarlar; yirmi dört saat açık TV, salonda Fenerbahçe forması, nerdeyse Türkiye’deki bütün şehir takımlarının atkıları; köşe bucakta küçük notlar, karalanmış şiir parçacıkları, senaryo, sergi, konser tasarımlarınla tıka basa dolu; öpüşen, sevişen,canı sıkılan, muhabbet, etmek, gecelemek için yer arayan evsizler, düşkünler, parası olmayanlar, dışlanmışlar; gay, lezbiyen, Kürt, Türk, Çerkez, Arap,.., ..,la kaynayan; ara, arka sokaklı canlı, parlak bir o kadarda kirli, küfürbaz Beyoğlu’nu mekanlarını taşıdığın evinden; ayrıldığın ilk günlerdeki gibi durgun da değildin kıstırıldığın Bodrum’da; karmakarışıktın. Zira sen ! İstanbul’un kalbinin atışını duyduğun, akşamlarında kaldırımlarında; sabahları erken kalkan çöpçülerin, fırıncıların, polislerin, simitçilerin, otobüs, dolmuş şoförlerinin, apartman bakıcılarının, geceden de;1950’ler de, 60′ lar da köyden kente göçün hızlanmasıyla, dönem romanlarında çalışan kadın için kullanmış sonrasında 80’lerde 90’larda; bilmem neredeki, bilmem ne baskınında, bilmem kaç tane hayat kadını yakalandı haberleri arasında çocuk, genç aklın; kısa kollu danteli, abiye elbiseler giyen, şapka takan, makyajlı bakımlı, zengin , çalışmayan kadınlar hayaline neden; evdeki eşi , lokantadaki Ayşe’yi, sokaktaki Nurgül ‘ü de kapsama alanına dahil eden kadının “sokakta hanımefendi, mutfakta asçı, yatakta orospuluğunu” isteyen iki yüzlü erkek egemen toplumun abazan erkeklerinin ve işin acınası o erkeklere istediği hizmeti vermek için çırpınan kadınların; ayıpladığı, dışladığı para karşılığı seks işi icra edenler farklı bir işte çalışıyormuşçasına kime göre, neye göresi tartışılacak daha terbiyeli, kibar sanki bir kadının gelebileceği en üst mertebe imajını da veren hayat kadını tabirini de kullandıkları orospuların ezdiği hayallerin gezindiği; senin otuz dakikada beş bira devirdiğinden kayışını kırıp “hapşurduğun da “çok yaşa!..” diyene burnunu silip kırmızı gözlerle “baş başa!..”,- “… birinin kız arkadaşına ‘bu çocuğu bu gece yalnız bırakma, alırım elinden” diyerek cinsel tercihini açık etmekten çekinmediğin aksine açık etmek için el kaldırdığın; gündüz, gece fark etmez Chelsea kaşkollarıyla ellerinin bağlanıp soyulacağın, her an çantanın gasp edileceği kalpazanların cirit attığı; mikropları öldürecek sıcaklıkta kaynatıldığından çorbadan başka bir şeyine ki aslında çorbasına da el sürülemeyecek ufaktan pis lokantalı arka sokak bir gecelik avunmaların peşinde koşulan meyhanelerinde; kafaların sigara, içki, ot, esrar, hapla tütsülendiği; şarkıların söylendiği, sevdaların tazelendiği; arayışların, doyumsuzlukların gizlenmediği; Pazartesi, Salı, hafta sonu şiirlerini okuduğun Deli, Veli, Redrock, Meis …, …,Lovel, Taksim Roxy barlı; Leman Kültür Merkezli annenin de doğduğu, yaşadığı sana şiirler yazdırtan katedralin Beyoğlu’ydun; birazcık Gümüşsuyu, Taksim, Cihangir çokça İstiklalin ara te arka sokaklarıydın; Küçükparmakkapı, Nizam Pide’nin karşısındaki köhne birahane, St Antoine’ın az ötesindeki muhallebici, melek resimli Emek Sineması, Beyoğlu/Pera gettosuydun sen; annesinden ayrılmak zorunda bırakılan ya da yatılı okula gönderilen bir çocuğu nasıl eritirse hasret…gurbet, sende gün be gün içine itildiğin, karakterine, kişiliğine uymayan temkinli ‘hayat’la öyle…öyle eritildin işte, o paçoz…o hoppa aydınların aldatma, ihanet kürsüsü, her şeye aç kasabası; Bodrum’unda. “İskender’i ben öldürmedim” yazarken bile biliyordun, senden başkası öldürmüş olamazdı benim bağrı açık küçük Şairimi; “Ölmüşüm. kendime gelmişim“ güzellemelerin de onun ölümden korkmaması içindi. Öldürmek için o küçük şairi her şeyi yaptın sen, benim hoyrat Şairim, her şeyi; estin, gürledin, dövdün, dövüldün, ihanet edildin, ihanet ettin; harfleri dans ettirdin, sözcüklerin yerini değiştirdin, oynadın onlarla hayatla da oynadığın ya da oynayabilirmişsin gibi. İnsan doğduğu coğrafyaya, ait olduğu neresiyse oraya az biraz da olsa benzermiş ya Türkiye gibi…Ortadoğu gibi…Türkiyeliler gibi o küçük şairi; altından kalkamadığın hırçınlığınla yarattığın fırtınalara; bedenine yaşattığın karasal, ılıman, step, Akdeniz, Karadeniz, Okyanus, Ekvator, Muson, Çöl iklimlerine; dört mevsime; yaza, kışa, bahara, sonbahara boğdurdun, en çokta anneni bile öldürdüğün şiirlerinde, öldürdün onu.

Sen ! hiç benim olmayan şairim; Haldun’un ‘diğer kadınlar gibi ‘vermem de vermem’ nazında “ne derler sonra…sonra ne olacak…ne yaparım hamile kalsam…ailemin yüzüne nasıl bakarım”la bin dereden su getirmezler çünkü orospuyla benim sevdiğim tabirle bir yosmayla ilişkide biz erkekleri ürküten sonra yoktur.Bakma sen insanların orda burada hayat kadınlarını ayıplamalarına.Mahalledeki en mutasıp kadının bile o aşağıladığı yosmalara on basacak fettanlık kaynar içinde.’ bir bilsen dercesine gülüyor ‘hem niye kötü olsun hayat kadınları; hayatını yaşayan kadın niye kötü olsun?;hayat verir, rahatlatır, çeker gider işte, ne güzel.Gidince bir sigara yakmam ben, düşünmem ‘ne olacak şimdi’yle memnuniyetini gizlemediği kadın, erkek ilişkilerinin yalanla, dolanla, maddi çıkarlar göz önünde alınarak yürüdüğü günümüzde, televizyonlarda kelli felli adamların, kadınların birbirine yok “üstüme ev yapacak mısın ?”, ”kaç tane evin var?”, “ne kadar paran var ?” , “ söyle evleneyim senle” diye bas bas bağırdığı, birlikte takıldığı, flört ettiği kişiyle sevişmeyi evliliğe kapaklama yöntemi gören, seksi erkeğin gözünde trajediye, duygu sömürüsüne vuran kadınların; önüne geleni becermeye çalışıp sonrada bakire arayan saplantılı erkeklerin; çok yüzlü politikacıların, liderlerin, ailelerin Türkiye’sinde, açık seçik kim oldukları, ne yaptıkları belli, fazla yalana dolana girmeden dürüst kadın, erkek ilişkisi sergilediklerinden, bir tarafta kendi bedenini kiralayan insanlar, diğer tarafta milletin, tanıdıklarının bedenini zorla sahiplenen erkek devlet, yönetenler, politikacılar, aile büyükleri kadar kimseye zarar vermediklerinden takdirini hak ettiklerinden bir gün sonuçta ben de bedenimi kiralamıyor muyum? haftanın 6 günü, günde 8 saat Plazalara, Towerlara, devletin kurumlarına, AVM’lere, cadde yer alan bir daireye, ofise, büroya, dükkana vermiyor muyum her şeyimi? sırtım ağrıyor, kollarım uyuşuyor, çoğu zaman bilgisayar önünde gözlerim yanıyor, uyuya kalmıyor muyum yorgunluktan? Vücudun neresini feda ettiğinin önemi var mı? İkimiz de parası olana hizmet veriyoruz, bedenimizi başkalarına kiralıyoruz. O, gece çalışıyor belki, ben gündüz. Ona “nasıl düştün?” diye soranlar var da bana kimse sormuyor niye, nasıl düştün buralara; toplumun bakış açısına göre üniversite bitirip bir mesleğe sahipliğimden onlardan farklı algılansam da değilim işte, mesleği beden üzerinde yarattığı tahribatla değerlendireceksek yıprandığım, kendimi kullanılmış hissettiğimin apaçıklığında; öyleyse ben de diğer tüm kadınlar gibi “hayat kadını”yla aynı yolun yolcusuymuşum, hayat kadınının üzerinden erkekler geçiyor, benim üzerimden koca hayat denilen bir ‘pezevenk’li fırtınalı akıl yürütmeden kendimi alamayıp asıl geldim, gidiyorum dünyadan ama her şairin, yazarın yazılarının, şiirlerinin iham perileri (belki de tek istisna Thomas Bernhard’dır) orospulara düşkünlüklerinin nedenini hâlâ çözemedim diye hayıflan. Ohooo aklım o kadarına bassaydı ne işim vardı bu halde, burada’yla tıka basa dolu otobüs, dolmuş, metrodakilerin terlerine karışan işportadan alınmış ucuz parfüm kokusuyla ağırlaşan havada nefes almazken yanımda oturan da kulaklığını çıkardı. Bol dıptıslı şarkısını açıp kafayı geri yasladı. Dizine hafifçe dokunup “sesini kısar mısın” dedim. Öfleyip pöfleyerek kıstı. Gerginliği atlattık derken birkaç durak sonra yayılmaya başlayanlar, canları sıkılmasın diye bindikleri duraktan, indikleri durağa kadar; ayda elli bin dakika konuşma süresi veren! mobil operatörlere küfrettirecek tarzda cep telefonlarıyla abartısız yarım saat sevgili, kanka, iş arkadaşları, patron, akrabalarla yapılan bazen tartışmaya dönüşen boş muhabbetle, özel sorunlarını herkese afişe edenlerle mecburen birlikte olunan ortak yaşam alanlarında; nasıl davranılması gerektiğini bilmeyen yahut bildiği halde umursamayanların nezaketten yoksun – ayrıca nezaket emek ister, olmayanlar ‘onlarında o saatte, orada ne işi var’, ‘ben ondan bin kat daha yorgunum, dikildi başıma gitmiyor, yer vermemi bekliyor, pencereden bakıyormuş gibi yapayım’,’kıro biriydi kibarlıktan anlamaz ki.Üzülme, inan ayıp ettiğinin farkında bile değildir’ ,’ bundan böyle adamına göre muamele’li kulplar takıp zedelemeye uğraşsalar da şayet bir toplu taşım aracında bir hanımefendi ayakta, siz bir genç delikanlı olarak oturuyor, yerinizi vermiyorsanız, nazik bir centilmen değil, bencil bir bireysinizdir- magandavari jestleri, mimikleri karşısında, elitlikle, kibarlıkla bir alakası bulunmayan, bilmeyenin köylü değilse de kentli sayılmadığı adab-ı muaşeretten bir haber ortamlardan uzaklaştırdığından diye düşündüm sonra; kimi incitir, kimi yaralar diye temkinli davranmadan yaranmak için birilerine kendilerini paralamadan, içinden geçenleri söylemeleri, istendiği an ulaşılacak el altındalıkları, ruh ve bedenin karşılıklı ve kisvesiz çırılçıplaklığı, her şeye ota, boka kullanıldığından anlamını yitirmiş aşk oyunlarının Chanel parfümlü, acı Truff soslu canım, cicim , aşkım, bir tanem, sevgilim’lerindense darılmaya, gücenmeye de yol açmayacak ‘sen nasıl da işveli bir kaltaksın öyle’, ‘sende iyi pezevenkmişsin ha’ yla birbirlerini tahrik eden ‘ haydi bakalım…. s.k beni’li, “kaçma a..mına koyayım’lı açık saçık cümlelerle seks ihtiyaçlarını karşılayıp, partnerlerinden istemeyecekleri içlerinde ukde kalacakken sayelerinden denemek istedikleri her türlü farklı cinsel ilişkiyi yaşatarak hazzın dibine vurdurma karşılığında vizite ücreti, iki kadeh içki dışında ne mücevher…ne çiçek…ne de başka bir hediye, hiçbir şey beklemediklerinden…rahatsızlık vermediklerinden olsa gerek yazarların , şairlerin orospulara düşkünlükleri . Belki yanılıyorumdur da kim bilir? bildiğim seninde diğer şairler gibi içinde “tut elimden pis orospu! tut ki elim sana bir mektup gibi kanasın”, ” Siz Orospular ! – Aşkı sex sandığınız için, erkeklerin adı piçe çıktı…”,”sağanak halinde seviyorum bütün orospuları “ geçen onlarca mısra yazdığın. H ayat mı ? içki ve seksten ibarettir ilkesini benimseyen, bu ikiliden aldığı zevkle aklından geçirdiği, bazılarınsa gizli homoseksüelliklerini “erkekçe” itiraf ettikleri, istisnasız dünyadaki tüm erkeklerin, bir gün ağzından dökülen (müş), dökülürken de dünyanın en ilginç şeyini ilk kez o söylüyormuş havasına girdikleri oysa, Pis Moruk Bukowski, Kadınlar kitabında bahsetmeden önce de yazılmış, kullanılmış dünya kadar eski klasik erkek incisi, içinde kesinlikle ‘ ah keşke tüm kadınlara bunun doğruluğunu anlatabilsek de, alayı bize verse’nin yatırıldığı “kadın olsaydım orospu olurdum” u ; ” Orospu olsam eline su dökemezdim belki de”yle revize ettiğinde ; istediği gibi bir cinsel yaşamı sadece kendisinin ve orospu nitelendirdiği kadınlara hak gören erkek egemen mantaliteye kadınların da “erkek olsaydım çok çapkın olurdum” tepkisi “kızım dil orospularından kork sen asıl’ diyen anneannene rahmet okutup işin orospuluğu…işin orospu yanlığı bu olsa gerek dedirten, nasıl bir psikolojiyse artık, hem orospu olmanızı istemezler hem kadın olsalar orospu olurlarmış…hem çapkın olmamızı istemezler hem erkek olsalar çok çapkın olurlarmış; arzularına bakıp da kapitalizmin kazan kazan, pazarlanan arzu her şeydir sloganlarına harfiyen uyan, cüzdanlardaki paraya el koyma peşindeki şimdinin V, Y, Z kuşağı orospular, fahişeler, eskortlar, hayat kadınlarını gördükçe bir zamanlar 18.inci, 19.uncu yüzyıllarda “Kötülük Çiçeklerinin”, “Kayıp Zamanın İzinde”lerin ilham meleklerinden Odette karakterini şekillendiren Léonie Closmesnil ile romanı okuduğunda kendini tanıyınca (düşünün dönemin fahişeleri Proust, Baudalaire, Balzac, Kant okuyor) Proust’a öfkeli mektup yollayan Laure Hayman’lı; Fransız İhtilal’inden sonra giyotin ve kanın ve frenginin başkenti Paris’in birbirini kesen dik sokaklarında, sisli bir geceye şiirsellik katsın diye öylesine konulmuş ürkek, titrek ve kendini bile aydınlatmayan bir sokak lambası altında, yırtık jartiyeri, beyaz baldırı arasında sıkıştırdığı, kedi çevikliğiyle çıkardığı bıçağıyla hakkını arayan; Baudalaire’ı Baudalaire; Proust’u Prost yapan Fransız yosmalara, fahişelere duyulacak minneti pas geçmeden yazıyorum hiç benim olmamış şairim, sen! Baudelaire’in “durmamacasına sarhoş olmalısınız, ama neyle? şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz ama sarhoş olun” anlayışına canla başla riayet etmekle kalmayıp, yeşil peri absent, afyonu da menüye ekleyen gueer Arthur Rimbaud, Paul Verlaine, Bukowski gibi “alkolle bağım sabittir, ancak narkotik maddelerle ilişkim süreli ve zaaf çerçevesinde olmadı… insanoğlu, ona sunulan bütün tabiatı kullandıkça mutlu olur…”la hayatının merkezine koyduğun, süngermişçesine çektiğin, ömrünün sonuna kadar sadık kaldığın tek sevgilin… eşin içkiyle “sigara çok içerim. Tok içimli sigaralardan hoşlanıyorum.Her zaman içerim ben, yalnız çalışırken falan değil. Uyurken bile içerim mesela. Bırakmayacağım. Her sabah uyandığımda bağdaş kurup, yakarım.Bıraktım diyen insanların karşısında bir (tane) yakıyorum hemen, sırf içleri geçsin diye”yle övdüğün sigarayla öylesine bütünleşmiştin ki, elinle rakı bardağını dudaklarına götürdüğün parmaklarının arasında her daim tütecekti sigaran. Yine de iyi dayandı ciğerlerin çalkantılı, aldatmalı, aldanmalı ötekileştiriciliğinde marjinal Türkiye’ye, eşeleye eşeleye kendini öldürmene. Zaten rakıyı, birayı da pek bırakmamış gibiydin o Allahın cezasının Bodrum’un da Halikarnas Balıkçısı’nın, Zeki Müren’in şerefine bir kadeh kaldırmasaydın olmazdı da . Proust “Albertine’in içimde taşıdığım sureti, her yerde karşıma onu çıkardığı için, kızların hepsi bana birer Albertine gibi görünüyordu”yla hayalini gördüğü Albertine’i, sen Haldun’nu , Can’nı kaybettiğinde nasıl içinde bir şeyler…çok şeyler öldüyse…gömüldüyse ta derinlere ve etrafındakilerin edepsizliğini, ihaneti fark ettiren, hayal dünyasından çıkaran yeni bir benlik doğurduysa kaybetme acısı; ortaya sermediğin nefis karakalem çalışmaların vardı senin, işte öyle bir karalamaydı tükenmez kalemle çizilmiş bir adam silueti yıldızlı göklere bağırıyor “Uzaaaay!..” … önce Uzay, sonra Kazancı Yokuşu’ndaki evinin perdelerini kapatıp üç gün yas ilan ettiğin Zozi öldüğünde sanırım senin de içinde ölmüştü bir şeyler…çok şeyler.

O yüzden ; Şark’a, orda yaşananlara, zihniyetine dair izlenimlerinin Binbir Gece Masalıyla çizildiğini varsayıp izninle buraya bir mim koyacağım sevgili Proust “aynı olayın farklı insanlarda farklı izlenimler uyandırması, zihinlerin arasındaki farkla, bizi sevmeyen birini ikna etmenin imkansızlığın da duyguların farklılığıyla açıklanabilir” yorumuna – bir kere sevmezsen birini alemi cihanda olsa o kişi, değil kırk, yüz yıl da geçse sevmezsin, bu her insanın başına gelen, yaşanan bir durumdur da- katılmakla birlikte, çoğunlukla insan kayıplarından sonra anlar ki, aynı olay karşısında etrafındakilerin, kişilerin faklı izlenimleri yalnızca zihinler arasındaki farkla, duyguların farklılığıyla açıklansa bile yetiştiği, yaşadığı ülkede, evlerde yerleşik zihniyetin medeniliği, ilkelliği; geleneği, göreneği ve de geçerli dinin, Kitabın aklı paravanlayan buyruklarının etkisi de yadsınmayacağından, her seferinde, sanki insanlar daha daha vursun kan revan içinde bıraksın diye seni, sere serpe ortaya döktüğün açık yaralarından akan irinlerinin, vücudunu zehirlemesini izlediğin hayatının son demlerinde belki, belleğin bir şey algılayamaz, ruhun da yavaş yavaş uyuşurken ziyaretine geldiklerinde hastanın özelini yaşamasına izin vermeyen taşralık her yanlarından aktığından yazdıkları ya da senden alıntıladıkları şiirleri hasta yatağında sana okuyanların pejmürdeliğine katlanıp, gider ayak hoşuna gitmiş gibi yapma sahteliğine de soyunmayacaktın. Belki yaşadığında sürekli saate bakman da her günün son günün olabileceğini bildiğinden miydi ? ama “vedaları sevmem” demiştin.Vedaları kimse sevmez dendiğinde sana, daha adın k.İ. şair değil Derman’dı. Daha seni k.İ. şair yapacak “her Rimbaud büyüyünce Verlaine olur” lu epigraf dizeli aynı patırtıda şiirler yazdırtacak Baudelaire, Rimbaud, Verlaine, Nazım Hikmet, Edip Cansever, Foucault, Spinoza, Bataille, Allen Ginsberg, …, .., onca yazarı okumamış; daha beğendiğin şairlerin şiir kalıplarını aklında tutup onlara benzer şiirler yazarak şairliğe adım atıp kendi üslubunu yaratmamış; daha yaşamını idame ettirme kapısı, geçim kaynağın olacağından periyodik halde çıkarmak, satmak, söylemek zorunda değilken şiir kitaplarını, dinletilerini; daha hakkında sözlüklerde ergenlik çağında erkeklere düşkünlüğünü sezeceğin cinsel dürtülerini ifşa etmekten imtina etmediğinden “gizli bahçede otururken garsonun gelip “bu kağıdı size vermemi söylediler” demesinden sonra benim kağıdı açıp içinde yazanı okumam.arkadaşıma “ohaa olum kim bilir hangi hatun yazdı bunu” demem, garsonu çağırıp kim verdi bunu acaba diye sormamın ardından “şurdaki bey verdi” cevabıyla camdan atlamaya çalışırken arkadaşımın kurtarması… yazları her gün Neviza’de de rastladığım bahçıvan içine cırtlak turuncu, cırtlak yeşil, sarı gömlekler, bordo pantolonlar giyen, masamızda erkekler varken hoşsohbet olabilen, erkekler yokken kafasını çevirip bakmayan kişilik “li entry’ler girilmemiş, hoşlaşmayacağın anılara, yazılara da muhatap olmamış ve daha sen ve ben, biz; yağmur damlalarından, sabahın “sağır vaktinde” yapraklara düşen çiylerden gökdelenler yapmamış, çizmemiş; kimseleri de baharlarda, Temmuzlarda daha toprağa gömmemiştik.

Vefatınla başkalarının rakı, benimse kederle dibe vurma hikayemi de kaybettiğim bugün, Temmuzun üçünde, üç yıl sonra açtığım ‘sen9.word dosyasındaki şimdi konusunu, kurgusunu, ne yazdığımı dahi hatırlayamadığım, bildiğin unuttuğum taslak romanıma ait satırları, paragrafları sanki ben değil de bir başkası yazmışcasına okuyorum. ‘Oysa ki’ diye başlamışım romana; da ha karşılaştığın, karşılaşacağın ‘bu kadar olmaz, bu da yapılmaz ki’li yapanın yanına da hep kar kaldığından ‘hep kötüler kazanır’ı teyitlemiş, vicdansızlık, merhametsizlik, alçaklık karşısında; darbe yapan, gençleri astıran generallerden, yargıçlardan dahi ‘ah’ların, ‘ah’ınızın çıktığını şu ana kadar da hiç görmediğinizden zaten sonrasında da hiç göremeyeceğinizden yaşanan her kötülüğün, haksızlığın, ahlaksızlığın, yoksulluğun, hayatın keskin bıçağı; ötekileştirmenin arkasında, sadece insanların değil Tanrı !!! nın, Allah !!! ın olduğuna inanıp, şayet yazmasaydı; M.Ö 341’de bol Tanrılı antik Yunan’da Epikür “Tanrı kötülüğü engellemek istiyor da gücü mü yetmiyor? öyleyse o güçsüzdür, gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor, öyleyse o iyi niyetli değildir; hem güçlü hem de iyi ise bu kadar kötülük nasıl oldu da var oldu?”; 1800’ler de de yazmasaydı Nietzsche “ yarattığınız ‘Tanrı’ öldü, buyruklarını dayattığınız kitapları da’yı belki de sizin yazacağınız ; ailede, okulda, işyerinde, partide, sivil toplum örgütlerinde her yerde; illaki herkese ne yapması, nasıl davranması gerektiğini söyleyen ‘kutsaldır ya da kime güveneceksin onlardan başka’ dokunulmazlığı bahşedildiğinden kötü olabilecekleri, bireyi körelttikleri de söylenemeyecek Tanrının yeryüzü temsilciliğine -bunlar kimi zaman devleti yöneten liderler, siyasetçiler, başkanından müdürüne şefine bürokratlar, generaller, yargıçlar, hakimler, öğretmenler; kimi zaman da babadan anneye, kardeşe, arkadaşlara uzanan geniş bir yelpazedeki herkes; lüzumsuz efendilerdir- soyunan tebliğcilerin etraflarındakileri kendi sistem, kural ve beğenilerine göre programlayıp yok eden bir biat… bir adanmışlık… hep de bir hizmet bekleyen ve bir gün muhatabı herkesi yiyip bitirdiğini, iliğini emdiğini ‘ben’de bireyin biricikliğini karamboleyip maddi, manevi bağımsızlığa ulaşmasını engelleyen, ezen hastalıklı insan pompalığı da anlaşılacak ; bir başkası söylese belki üzerinde durulmayacakken söyleyen o günlerde büyük sansasyon yaratan Prens Charles’ ın elinden ödül alan olunca, bugün sorsan iş peşindeki sizin için önemi büyük ama o görüşmeyi anında geri dönüşüme atacak önemsizlikte yoğunlukta ilişkilere sahiplikten hatırlamayacak ”herkes beni bu kooperatiftin imparatoru sanıyor ama aslında ben yönetimim altında şirketlerin başkanları da dahil 99 imparatorla çalışıyorum’ cümlesinde hayat bulmuş her olumsuzlukta, her yanlışta, her kötülükte suçu da hep başkasına atan küçük imparatorların, kendini cevval sanan tosunların, samimiyet kisvesi altında çürümüş dişlerini bileyleyen iblislerin diyarı buram buram taşralı kokan toplumsal yapıda ; ‘daha iyi’si gelmiyor, ‘daha güzel’iyle karşılaşılmıyormuş’lu günler, yıllar ardı ardına akıp giderken; ağzınızla kuş tutsanız ilk önce ailenin ardından ilişki kurulan herkesin, sizi konumlandırdığı yerden kıpırdayamadığınızı da fark ettiğinizde “dünyanın derin anlamını duyar gibi olduğum her seferde onun basitliği şaşırttı hep beni” demiş Camus’e selam yollatacak sıradanlığını keşfettiğiniz, tek yaptığının olmamalıydı, yapılmamalıydı, yapmamalıydım’ı; ‘aman sen de’yle kabullenir, kanıksatır hale getirmiş; filozofların, yazarların, şairlerin üzerine tonlarca yazılar, şiirler döşediği, olağanüstü, korkunç anlamlar yüklediği ve sonunda istediğiniz zamanda ilerleyeceğiniz yaşta, sona yaklaştığınızda ‘ne kadar da gereksiz bir şeymişsin, değmezmişsin’ diyeceğiniz, denilen hayatta; daha kiraz…ayva ağaçlarının hangi renk çiçek açtığını bilmeden, daha ihanetini yaşamadan yoldaşlığın, kardeşliğin, daha Proust’un “ …siyasal tutkularda tıpkı diğer tutkular gibi kalıcı değildir’”ini de okumamışken, kendinizi kucağına attığınız devrimci isyanınızın gölgesinde, sırf bu şehirde dinlediğinizden şarkıların, dilendiremediğinizden muhatabının hiç bilmediği platonik, imkansız sevdalarınızın bir anlamı vardı.

Bu şehirde daha, Osmanlıdan bugüne her yerde, her mekanda biattın ‘nedir o sokakta kıkır kıkır kıkırdamalar, gülmeler’, ‘ seni orospu, ibne sanırlar’ dendiğinde bile kapalı gişe oynatıldığını fark etmediğinizden ‘öyle içe işletilmiş ki boyun eğdirme, yürüyenlere, sokaktakilere bir dikkat et ! memlekette herkes boynu eğik, kambur, gülmeden, çatık kaşla yürüyor’ demediğiniz; işin garip yanı zavallılığına, çaresizliğine bile bakmadan ahlak polisi kesilmiş herkese; dayatılmış, dayatılan, dayatılacak bir hayatı başkası için yaşamanın kimseye bir faydasının olmadığını, sonuçta herkesin yalnızlık içinde, kendi sınavını verdiğini; hayatı yönlendiren ayrıntıların duayeni Marcel Proust’un “annem birini gönderip, küçük madlen denilen, bir tarak midyesinin oluklu çenetleri arasında biçimlendirilmiş gibi görünen o kısa , tombul keklerden aldırdı. Az sonra, o kasvetli günün ve iç karartıcı bir yarının beklentisiyle bunalmış bir halde, yaptığım şeye dikkat etmeden, yumuşasın diye içine bir parça madlen attığım çaydan bir kaşık alıp ağzıma götürdüm…..sonra ansızın o hatıra karşımda beliriverdi. Bu tat, Combray’de Pazar sabahları Leonie halamın günaydın demeye odasına gittiğimde, çayına ya da ıhlamuruna batırıp bana verdiği bir parça Madlen’in tadıydı….” satırlarıyla bir kekin, kurabiyenin, bir piyano sesinin, bir Akdikenin, bir çiçeğin; nergisin, bir safiye kasabası; Balbec’in, Dikili’nin, Ayvalık’ın, her insanın hafızasının, kalbinin bir yerlerinde unuttuğundan özlemle gün ışığına çıkmayı bekleyen hatıralar silsilesini; diğer insanların yaptığı gibi yalnızca anımsamakla kalmayıp, yaşandığı “kayıp zamanların” ardına düşmesinin nedenini de henüz kavrayamadığınız; annenin, babanın, aile üyelerinin, arkadaşların, herkesin hep bildiğiniz, tanıdığınız yaşta kalacağını sandığınız, ummaktan yorgun düşmediğiniz vakitlerde olduğunuzdandı ; her şey ama her şey anne, baba, kardeş kucağı gibi sımsıcacıktı. Henüz ve daha ; içinde döndüğünüz, döndürüldüğünüz başkaları gibi bir film, bir dizide izlendikten sonra istenen, hayal edilen; İstanbullu Gelin’de, The İs Us, Bir Aile Hikayesi’nde ki aileler gibi bir ailenin karşılığını bulmaya kalkışamadığınız, kalkışsaydınız da bulamayacağınız bir ortamda ‘hayalindeki ailenin karşılığı bende yok niye mi? Çünkü bize hayatta rehberlik eden anne, baba, aile, öğretmenler, arkadaşlar, Yoldaşlar, Hevaller, yöneticiler, sanatçılar, hep eğri, büğrü, çürük çarıktı da ondandı işte hayat listesinin kabarıklığı, ”to do list”in boş, bomboşluğu da.Elde maus ya da kalem, içki, kahve, sigara…yak bir sigara sonra doldur bir kadeh; evde ne varsa viski, şarap, votkayla, iyi gider yanında…yak bir sigara bi daha…bir daha ve haydi yaz; kendini içine sığdıramadığın, gün gelecek nefretine haiz olacak aile, ülke, toplum, insanlar; sahip olamadığın evlat ya da evladın sandığının öyle olmadığını, olamayacağını kafana vura vura, kalbini kanata kanata öğretecekler…söyleyemediğin sözler; kalp kırıkların… hesaplaşmaların; kapatılması, açılması gereken hesaplar…yarım kalanlar… yamalar… belki öncelik vermen gerekirken ancak listenin sonunda yer alabilen fırsat bulabilseydin yapacakların; telefon rehberinde yıllardır aramadıklarınla geçmişi anacağın muhabbetler…seyredemediğin filmler, oyunlar …okuyamadığın kitaplar… sevdiğin yazarların, ressamların yaşadığı; gidemediğin, görmek istediğin yerler…tatmadığın yemekler…ilişki kurmak, dinlemek, katlanmak zorunda kaldığın aptal, hop hop, seni anlamaktan Everest kadar uzak dar kafalı onlarca insan.‘aslında, ben varya’yla başlayıp ‘içimde koca boşluk, ne yaparsam yapayım dolduramadığım.Bir anda bulunduğum ortamdan, ‘?n’dan kopuveriyor, söylenenleri anlamıyorum eksik ne ? aradıkça üşüyorum. Belki de eksik şey kendimdir, bilmiyorum…yoruldum; dışlanmamak için herkes gibi olmaya çalışırken, insanlarla yüzeysel konuşmalar yaparak yaşayıp, hiçbirinden tatmin olmadan günü bitirmekten yorgun, ‘bitik’im. Beni rahatsız eden bütün sorunları, insanları yok sayıp kimseyle konuşmak istemiyorum ama bu aralar o sorular…o insanlar gelip tekrar tekrar beni buluyor; onları yok saymaya çalıştıkça ben olmaktan uzaklaşıyorum. Anlıyorum ki yıllardır ben değilmişim. Evet, buldum !!!! eksik benmişim; içimdeki zavallı, mutsuz ‘ben’e acıyor, sarılmak, teselli etmek istiyorum. İnsan hep bir farklılığının olduğuna inanmaz mı ? İnanır, hepimiz bir farklılığımız olduğuna inanmıyor muyuz? ‘yahu beni başkalarından ayıran, farklı kılan yönlerim bu kadar çok, ortadayken niye değerim anlaşılmadı; nasıl göremediler siktiri boktan herifler, kadınlar’ diye kaç kez iç sayıklaması yaşamadın(k) mı? sitem etmedin(k) mi ? Acaba bizi farklı yapan yönlerimiz gerçekten bizi farklı mı kılıyordu? Yoksa kendimizi mi büyütüyoruz; kendi gözümüzde? Hiçbir şey değiliz sonuçta; statümüz, paramız, işimiz, başarılarımız, başarısızlıklarımız, ismimiz, kavgamız, sevdamız, yazdıklarımız, düşündüklerimiz, hayallerimiz bizi bir hiç bir şey olmaktan alıkoymadı.’yla içselliğinizi birine açarak yüzleşmediğiniz; Ne kadar da zavallı, acınası bir haldir; her insan, nefret ettikleri de dahil tanıdığı insanlar tarafından sevilmek, övülmek ister ama her insan, her zaman da tek bir insan tarafından çokk sevilmek ister, zamanın hışmına uğrayıp illaki yıpranacak, belki bitecek o sevginin kalıcılığını da ister. İmkansız kalıcılığını görmediğindeyse her geçen gün, onu daha çok sevmesine, ona bağlanmasına sinirlenir. Kendisi daha çok, daha çok sevdikçe, sevdiği, sevdikleri tarafından daha daha çok…daha daha çok sevildiğini, önemsendiğini bilmek ister.Bu olmadığı zaman da kendini eksik, boşlukta sallanıyor, değersiz hisseder ‘niye’ diye sorar kendi kendine ‘ben buradayım’ demek için hayata bir taş mı atmak lazım düşüncelerine de kapılmadığınızdan; taş atmadığın sonrasında hiç bir taşı da doğru atamayacağın hayatın, belli bir noktasında geriye dönüp baktığınızda başlangıç yeriniz; yuvanızdan, ailenizden o zamandaki duygulardan, düşüncelerden uzaklığınızı görüp içinizin sızlamasına, ürpermesine neden kimse evlenip yuvadan uçmamış, tanıdık herkes de bazen hasta ama sağlıklıyken, şairin “kimse bilmez be canım, bir yara bir ömrü nasıl kanatır”ını yaşatacak ‘meğer girdiği her yeri, ocağı dağıtıyormuş’ dedirtecek hayatı, aileyi, kendini ters yüz eden ev sahibimizi kabri… ölümü tanıştıracak kimsenin ölmediği, yere kapaklandığında sıyrılan, bazen kanayan dizleri, bacakları görünce çığlığı basıp ağlamanın ardından ”tamam geçti”, “geçecek”le yaraya kapanmış bir daha asla kimselerde de bulamayacağınız hesapsız, saf, şefkat yüklü sevgiyi duyumsatan dudaktaki ıslaklıkla avutulabilinen her şeyi sımsıcak kucaklayan o vakitlerdeydi işte , gidenler geri dönecek sanıp da kurttun midesine indirdiği Kırmızı Başlıklı Kıza yanmamak ; arayanın her engeli aşıp bizi bulacağına; kötülerin illaki cezalandırılacağına Külkedisi ; burnu uzayacağından kimsenin yalan söylemeyeceğine Pinokyo masalları sayesinde inanmanın da miraslığı yüzündendi işte, terk edinceye kadar nasıl bir ceninin dünyası, yuvasıysa ana rahmi, yedi, on yaşlarına kadar hayali kurulan, kurduğunuz; dünya diye bildiğiniz mahallenizin, köyünüzün, kasabanızın, şehrinizin, ailenizin, hayatın; sadece on yaşına kadar kurulabilecek bir hayal olabilecek olması da…

Şu an; sen9.word dosyasında yazdıklarımı, üç yıl sonra okuduğum şu an, ne kadar inanılmaz, ne kadar garip geliyor daha sen yaşıyorken; vefat edenin arkasında bıraktıklarının hayatını allak bulak edeceğine ‘kesin’ gözüyle bakarak ölümle dair satırlar yazmış olmam. Şimdi beni şaşırtan bu satırlar; yaşasaydın bir gün sana da anlatacağım, sen doğmadan yirmibeş belki otuz belki daha önceki yıllarda okulda, işyerinde, kışlada, partide, dernekte, örgüte, cemaatte ailenden daha çok vakit geçirdiğin, mekanları, güncel, ailevi, sevdasal dertlerini paylaştığın, teneffüste koşturduğun, ders notlarını değiş tokuş ettiğin, şakalaştığın, tartıştığın, sunum hazırladığın, yemek yediğin, elini tutuğun, sarıldığın, müzik dinlediğin, benimsediğin ideolojiye göre ” Bağımsız Türkiye” , “Kahrolsun Faşizm” sloganlarını attığın, ırkçılığa, HES’lere karşı eylem yaptığın, sinemaya, tiyatroya, konsere gittiğin, mektuplaştığın sonrasında mesajlaştığın, Whatsaaplaştığın onlarca Yoldaşı, Hevalı ilk Leyla’yı sonrasında Aytül’ü, Haldun’u, Can’ı toprağa verme sana, hayatta ilk defa karşılaşılan her şeydeki gibi aylarca etkisinde kalacağın ilk ölümü, ölen kişiyi, ismini, nasıl öldüğünü yıllarca unutamayıp, hep de unutmayacağını sanırken, yaş ilerledikçe her defasında sanki öncesinde hiç bu kadar yakın birini kaybetmemişsin hissini yaşatacak – Haldun’u kaybettiğin günlerde sonrasında kim ölürse ölsün canını bu kadar çok yakmayacağını düşündüğün acının kat be kat fazlasını Can’ı kaybettiğinde çektiğini hatta o günlerde Haldun’u dahi unutmanın- ölümlerle karşılaşacağından unutmam dediğini unutabildiğini, hatırlamakta zorlandığını da algılattığında sıfatı ne, kim olursa olsun, ailenden bile olsa, kaybettiğin kişinin vefatını kabullenme süresiyle, duyulan acının derecesi ilişkiye verilen emeğin, yaşanmışlığının, paylaşmışlığının azlığına, çokluğuna göre farklılaştığından, anılar, yaşanmışlık çoksa sonsuza dek beraber olacakmışsın doğallığında varlığına alıştığın, bağlandığın öldüğünde yaşayacaklarından haberi olmadığından, sanki onu terk ederek ihanet yaşatmışçasına, incitmişçesine üzüntüden sızlayan kalbinle bir başına “ Guermantes tarafını tekrar görme arzusuna kapıldığımda, Vivonne Nehri’ndekiler kadar, hatta onlardan daha güzel nilüferlerin olduğu bir nehir kenarına giderek … bana bir akdiken çalısını …” okuduğunda gelmiş geçmiş en bilgili, en kültürlü üstelik bilgilerini hizmete sunarken başına da kakmayan mütevazilikteki baş öğreticin Google’a, Combray yazdığında gelen sayfalarda yaptığın ufacık bir gezinme, doğasına hayran kaldığın Combray’ın Illiers köyü, Vivonne nehrinin Le Loir ve çok merak ettiğin acaba hiç gördüm mü diye akıl yokladığın akdiken çalılığına, ağacına da hiç rastlamadığını öğrendiğinde , her ülkenin kendine özgü, başkalarını hayran bırakan doğal güzelliğe sahipliğini, hiç yurtdışı görmeyenlerle içinizde en çok yurtdışına seyahat edenlerden oldukları halde belki de vatan hainliğine eş sayılacağı korkusuyla bile bile “memleket tamam güzelde, daha da güzel yerler var efendim, gördüm ben. Edinburg mesela uçsuz bucaksız kırlar…keza Karadağlar, Kotor, Viyana, Paris’ demeyenlerin ‘memleketimizden güzeli yok’ böbürlenmelerine tok karnınla, Guermantes tarafında Le Loir nehri üzerindeki köprüden geçerek, iki yanı ağaçlarla örtülü Proust yolunda yürüseydin bile attığın her adımdan birinin boşluğa geleceğini… ne kadar meşgul olursan ol, ister dünya kadar kitap oku, ister yaz, ister şirketin bütçesini, yatırım planını çıkar, ister arkadaşlarınla otur bir Cafe’de; neyle uğraşırsan da uğraş ve aklın, beynin de nerede olursa olsun, derinlerde tam olması gereken o yerde kaybettiğinin bıraktığı boşluk, eksiklik olmasa, hayat nasıl da ‘tam olacaktı’yla ordan oraya savrularak yaşayacağını, bir daha dönmeyecek yola, miş’li geçmiş zamana uğurladığının sana; ne bir umut…ne yaşam sevinci… ne gelecek…ne devrim…ne özgürlük hiçbir şey bırakmayıp, bugüne, yarına dair de ne varsa hepsini, hayatını katlanılır kılan gerekçelerini yanında götürmesiyle, herhangi bir ölüm… bir felaket karşısında hiç bir Jung’cu, Freud’cu analizin açıklamayacağı ‘ben gencecik oğlumu…kardeşimi yitirdim bana ne… derdim, tasam bana yetiyor, ben kendime ne yaptım ki sana yapayım’,’daha yeni kaybettim hayat arkadaşımı…babamı…annemi, ölmüşse ölmüş ne yapayım’ lı, görülme olasılığı yüzde %50 den fazla duyarsızlıklarla dolu, belirsizliklere, tahmin edilememeye gebe eskisinden farklı bir kişilik…bir ‘ben’ armağan ettiğini, bunu da yalnızca yeri doldurulmayan o boşluğun sahibinin bildiğini, bildiğin(m)dendi, artık ki, bu coğrafyada hiç kimseye ölüm nedir, ne menem şeydir yaşanmadan tamamlanmayacak bir çocukluk, bir gençlik bahşedilmediğinden daha önce ebeveynlerin, sonra haki renk postaların tekmesiyle yokuş aşağı yuvarlanmamış…daha Arapça “gece” anlamına geldiğini bilmediğin, üç aydır hiç eve uğramadığından -‘nerde?’-‘ çalışıyor, çarşıda arkadaşıyla ortak otel aldı.Sevin kız, babanın Kartal Palas adlı oteli var, zenginsiniz artık, bir gün seni de götüreceğim, babanı da görürsün’ cevaplı amcayla evin ihtiyaçları karşılansın diye para yollayan babanın yaptıklarına karşı elinden hiçbir şey gelmeyeceğinden ‘İki, üç aya kalmaz doğum yapacağım, bir şey var? Bu herif niye gelmiyor eve diyorum hep bir şey yok yenge, otel’de iş çok diyordu. Sonunda dayanamadı kayınbiraderim anlattı bir kadın varmış otel’de. Leyla’ymış adı, Ankara’dan gelmiş bir dansöz, bir odada onunla yaşıyormuş. Öyle kadınlar eninde sonunda çeker giderler bir gün, o da geri döner ‘ şikayetinde aldatılmayı ‘ne yapabilirim ki, nereye giderim’ çaresizliğine ‘üzülme tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer yuvasıdır, sabret, erkek değil mi? hepsi yapıyor‘la kabullenme zorunlu yol yordam gösteren aynı durumu yaşayan komşularına, eltilerine başına geleni çocukları duymasın diye yavaş sesle anlatan anneni kederiyle Mahsuni Şerif, Ali Ekber Çiçek, Mahmut Erdal, Feyzullah Çınar, Muhlis Akarsu’lara sığındıran pikapta çalmak için, sadece adını duyduğun hiç görmeyeceğin Kartal Palas otelinden üç ay sonra yıkık ruh halinde elinde bir plakla eve dönen babanın, defalarca çaldırdığı, bugün kimin söylediğini hatırlamadığın “bas bas paraları Leyla” öncesinin naif “su ver Leyla’m yanıyorum”, “Mecnun’um Leyla’yı gördüm”, “dertliyim Leyla” şarkıları, türküleri yaşlıların, kuzenlerinin anlattığı masallar, hikayeler yüzünden mavi gözlü bir Leyla’nın mantığa tersliğinde, etrafındaki illa doğulu, kara bazen de koca yeşil gözlü, uzun saçlı, esmer tenli, güzel bakışlı kız çocuklarının çoğuna belki babaların annelerin dışındakilere mecnunluğundan en çok koydukları isimken, annen de sana daha sarışın Leyla adlı bir teyzenin öldüğü anlatmamışken artık kayıp bir Özge Can’ olarak Leylâ’yı duyduğunda, tanıdığın Leylâ’ ların çoğu da yitirten kayıp bir Özge Can’ olarak Leylâ’yı duyduğunda, çok uzaklarda kerpiç bir evin pencere pervazında sessiz, sedasız gözyaşı döken biri canlanır. Leylâ’lar gitmek için gelirler değil mi ? tamamlanmamışlık, yokluk, eksiklik yaşatacak Leylâ’ların gidesi vardır, kalsalar Leyla olmazlar sankiyi ruhuna kazıtan amca kızın, oyun arkadaşın beleğinde niye silinmeyen bir iz bıraktı demeyeceğin Leyla’nın kaybıyla altı yaşında tanışacaktın ölümle. O tanışıklığın, bu coğrafyada dijital devrim tavana vursa, Mars’ta yeni keşif Europa’da koloni kurulsa da kötülükte MasterChef’liğe yükseldiğinden kalpleri çoktan pas tutmuş; başkasının, komşusunun dükkanlarını, evlerini yağmalama, talan etme suçunu işlemenin taltiflendirildiği 6/7 Eylül’ün , …, …, Maraş, Çorum, Madımak, Roboski katliamlarının planlayıcısı “masum çocuklardan katillerin“ yaratıcısı sistemin ürünü Türkiyelilerin nasıl değişmediğinin, her nefretin, her öfkenin kötü muameleye zincirlendiğinin, yıllarca hüküm süren, daha da sürecek karanlığın da kanıtıydı, sana göre.

Abisinin, bahçedeki çınar ağacının köklerinden ayrılmış ev çatısını kaplamış kalın dallarına halat bağlayarak yaptığı salıncakta, önce üç yaş büyüğün beyaz yakalı siyah okul önlüklü Leyla’yı, sonra seni salladığını anımsadığın, aynı zamanda annesinin de akrabası anneannenin ‘ismini ben koyuyorum Bad-ı Saba olsun ‘ demesinin bir şey ifade etmediği, babanın demesiyle Gımgım’da nüfus müdürlüğünde çalışan kuzeninin ilerde sırf ‘hırboydu, kiminle ilişkisi vardı da bu kız doğdu’ densin, başına bela olsun diye bilerek nüfusuna kaydettiği ancak iki binli yıllarda vukuatlı nüfus örneğinde fark ettiği biri 1956 ( evli bile değilken) diğeri 1965 tarihli aynı isimli, farklı doğum tarihli iki kız çocuğundan sanal olanının (ölümü halinde miras işlemlerinde sorun çıkaracağından) yokluğunu ispat için tüm aileyi, iki de şahidi mahkemeye hakim karşısına çıkaran; Cumhuriyetin ilk yıllarında 1930’larda , 40’larda, 50’lilerde hatta 60’larda önceleri iki, üç sonrasında yılda bir kez; baban dahil onlarca köylü çocuğun doğum tarihinin 31 Aralık olmasından yola çıkarak muhtemelen baharda; doğanları, ölenleri kaydetmek için köy evlerini gezen; taşrada özellikle de resmi ideolojinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu adlandırdığı Kürdistan’da devlette, hükümette çalıştığından yaptığı işe bakılmadan Başbakanmışcasına hürmet göstermekle kalmayıp kendilerinden de akıllı saydıkları memurlar gibi nüfus memurlarının ; ‘giderse tarlada kim çalışacak? çocuğu askere almasınlar, sorarlarsa ölen var mı diye ağzınızı sıkı tutun, Abbas’ın öldüğünü söylemeyin, yerine bunu saydıralım, nerden bilecekler’ kurnazlı köylülerin ‘bunu yazmış mıydık? Yazmışız, peki bu ne zaman doğdu’-‘beyim dere taşmıştı, sel önüne ne geldiyse katmış, götürmüştü zanımca bahardı’ -‘bizim Sofi amca hastaydı, bütün köy başına toplanmıştı, ot biçme zamanı Haziran’dı’ -‘deprem olmuştu Apo Rıza ev damının altında kalmıştı, sıcak çoktu Ağustos’ du’-‘ en tavlı inekti baktık bir gün ahırda ölmüş, kar kıştı; o esnada doğum yaptı, bunu doğurdu’ bilgilendirmeleri altında boyuna, posuna bakıp akıllarından geçirdiklerine, ideolojilerine göre genellikle de ailesindekilere, çocuklarına, kardeşlerine ait isimleri köylünün çocuklara yazmalarına, doğum tarihlerini belirlemelerine ses çıkarılmadığından Bad-ı Saba’nın Leyla’yla yer değiştirdiği amca kızından; babasını mahpusa düşüren başlı başına bir film hikayesi kadınlara zaafına dair vukuatı sonrası, bir ayağı sallanan iki sandalye, döşek, yorgan, iki üç de kap kaçaktan ibaret eşyalarını kamyon arkasına yükleyip, Zazaca (Gumgum) Gımgım’ın yerini Ermenice “Vart=Gül”den türetilmiş Varto’nun alması gibi Türkçeleştirildiğinden Badan (Bada) yerine Teknedüzü demek zorunda kalınan köydeki büyükbabanın evine geri dönmeleri yüzünden ayrılacaktın. Yıllarca paylaştıkları aynı toprak üzerinde yan yana yaşadıklarından olmasının mümkün olmadığını düşünecek çapsızlıkta…sığlıkta çok uzaklarda Kürdistan’ın dağ köylerinde İstanbul’dakilerden daha önemli kıldıklarından okur yazarlığı, çocuklarını yatılı okullara gönderecek, evlerinde klasik roman okumalarına şaşırılmayacak, zanaatkarlıklarından ; örfünden adetlerinden; dillerinden, dini ritüellerinden; başları kaplayan, dik kenarlı, yuvarlak tepeli, içi astarlı, dışı fesli ortasından kenarlara doğru siyah püskülün yayıldığı keçe dedikleri şapkalar takan kadınlarının yöresel giyimlerinden ; küplerde pancar, kışın donmamaları için tepeleri açıkta kalacak şekilde toprağa gömülmüş lahanalardan turşu, sarma, dolma, kavurma, yoğurtlu bulgur, buğday çorbası , kurut, sulu köfte, sir, şir, siron belki onların belki de değil Babuko ( Zerfet) …, .., onlarca yemeğin yapıldığı mutfak kültürlerinden etkilenmemiş; şimdi üzerinde çocuklarının oyun oynadıkları otların altında kaldığından kalıntıları, güç bela fark edilen viran eylenmiş  kiliselerde ilahiler okuyanların kederli yakarışlarını duymamış, tehcir sonrası artık ilk sahibini bile kendileri saydıkları, üzerlerine tapuladıkları, üstüne evlerini yaptıkları arsalarda, , tarlalarda birlikte ekin biçmemiş , bostanlarda lahana, pancar, patates yetiştirmemiş, kavak ağaçları dikmemiş ; çoğuna el koydukları içerisine girildiğinde bazen kapılı, bazen kapısız holün mutfağa, misafir, yatak odalarına, mahzene, üst kata çıkan merdivenlere açıldığı, yemek pişirilecek ocağın da içinde bulunduğu geniş mutfakta, holde çocukların etrafında dolanmayı, koşmayı, birbirilerini yakalamayı sevdikleri evi damını taşıyan, destekleyen kalın tahta sütun “danik” lerin kullanıldığı genellikle iki katlı, üst katta derenin, ormanların, dağların, tepelerin, yakın köylerin seyredildiği balkonlu mimarisini çok beğendiklerinden ;annenin çocukluğunu geçirdiği depremde yıkılan konak da dahil benzerini yaptıkları evlerde sacda, bazen de depo gibi kullanıldığından odunların da istif edildiği, ekmek, balık, bıjıkı dorak, güveçte et pişirilen toprağa gömülü tandırda lavaş, yufka ekmek pişirmemiş ayran içerek ‘baoo bu sene zor geçecek, ekin az tarlada, vergide boyun bükecek’le dertleşmemiş deré Mengelî de kuru, sıcak havalarda yıkanmamış , dedenin evindeki gibi yatay olarak bahçe duvarının üzerine yerleştirecekleri hasır, çalı söğüt dallarından örülmüş kül, toprak saman karışımı çamur ya da   tezekle çamur veya kül karışımı harçla sıvanan arıların gireceği kadar delik bırakılan sepetler oyma kütüklerle bal ticaretine girişilmemiş ; Gımgım ‘ın sokaklarında dolaşmamış, çarşıdaki kahvede oturup kağıt, tavla oynayarak çay içilmemiş, şarapla demlenmemişçesine; hâlâ kullandıkları Amaran, Bodan , Dodan, Gümgüm,…, köylerine, kasabalarına adlarını veren, büyüdüğünde yabancı bireylerde, filmlerde, dizilerde , kitaplar da rastladığından ‘teyzeme Sara, halaya Benevşa ???.nasıl oluyor da asır öncesi yabancıların kullandıkları isimler konulmuş köydekilere’ merakına ‘ne bileyim’ kaçamaklı cevapların da nedeni; çocuklarına koydukları Dudu, Diran, Nazgül, Gülizar, Rozin, Azad, Elli isimleriyle istemeden andıkları, geride bıraktıkları geçmişi saklayan mezar taşlarının derin, hüzünlü izlerini silmek için yaşadıkları coğrafya’da düşmanlaştırılmalarına göz yumup, katkı sundukları halbuki 1915 li yıllarda Rus işgalinden yaşlıları, kadınları çoluğu çoğu kurtarmak adına Kârir dağlarına ordan 1916’da Malatya Engüzek köyüne ulaşmak için kızağa yatırılmış hastaları çektikleri kağnı arabası, at, eşek üstünde çoğunluk yaya sarp geçitleri, tepeleri aştıkları o kuş uçmaz, kervan geçmez taşlı yollarda ayaklarda çarık, lastik ayakkabı, rüzgar, tipi, fırtınada ölmeden sağ kalma mücadelesinde, açlıktan hiç yapmayacağım denileni, dilenciliği bile denedikleri, hayatını kaybedenleri mezarın bulamayacaklarını bile bile öldüğü yerde gömecek tıpkı Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin, Rumların yanlarında altın, para, mücevherlerini götürdüklerini düşündüklerinden göç yolunda Ermeni konvoylarına ganimet için saldırmaları gibi her an kadınlarına da tecavüz edecek hatta hoşuna gideni alıp kaçıracak korkusunu hissedecekleri çetelerin, eşkıyaların tehdidi altında ‘bizi bu hale düşürenler hiç gün yüzü görmesin’ lanetinde ocağını, malını, mülkünü arkada bırakarak bilinmedik diyarlara gitme zorunda bırakılmanın nasıl bir facia …nasıl bir ‘düşmeden askerin, eşkıyanın, çapulcunun eline ölsek de kurtulsak şuracıkta’ yılgınlığı…nasıl bir keder olduğunu bilmelerine rağmen onların yerine koymayacakları gibi kendilerini haklı da çıkaracakları tonlarca yaratılmış bahaneli Kaf dağının ardına sığındıklarından; hiç birlikte yaşamamış, bir bardak çay içmemiş tavrında Ermeni komşularının kayboluşuna sanki büyük bir tufanda yer yarılmış, toprak yutmuş yaklaşımlarının acısının dilinden kimsenin anlamaması çaresizliğinin, kalp sızısının fotoğrafı sıvanmamış eski köy evlerinin duvarlarında kiliselerden getirilmiş taşların, evlerden alınmış onlarca Lara’nın, Lena’nın, Angel’in yemek yaptığı kap kacak, kara kazanlar, ellerini sürdükleri saatler, lambalar; David, Adom ve Nurhan’ın su taşıdığı bakraçlar, oturdukları masa, sandalyeler kadar yakın geçmişi hatırlamak istemediğinden unutan içinde bulunduğun Alzheimer’lı toplum , sülale, aile bireylerince ; 93 Harbinde olduğu gibi kaybedilen toprakları, Karsı alma, Ruslara darbe vurma amaçlı başlatılan; 90 bin Osmanlı askerinin donarak öldüğü Sarıkamış Harekatına !! dair haber, bildiri, yayınlar Enver Paşa tarafından sansürlenip saklandığından Osmanlı tebaasınca savaşla ilgili gerçeklerin uzun süre bilinmemesi misali her devlette…her ailede…her kökende…her dinde, mezhepte…her örgütte olacağı…yaşanacağı üzere bol güzellemeli resmi; devlet, din, köken, aile…, …, …, tarihlerinde, kitaplarında yer aldırılmayacağından, kimse de anlatmaya kalkışmayacağından pek çok konuda aralarında ihtilaf bulunan köken, din, mezhebin, …, …, sülale, aile üyelerinin faydalandıklarından geçmişte, yarında işledikleri ganimete konma, yakma, yıkma, yerinden etme, taciz, tecavüz, hırsızlık , ötekileştirme benzeri aynı suçlarını örtbas için ‘kol kırılır, yen içinde kalır’ absürtlüğünde aralarında defacto sözleşmeleri, anlaşmalarıyla gizlenen gençliğin devrimci başkaldırısının büyüleyiciliğinde, Marx’ın Kapital’inin, Lenin’in Ulusların Kendi Kaderlerini Kendilerinin Tayin Hakkının altında bıraktığın, yaşadığın coğrafyanın geçmişinden, tarihinden; kendin dışında ötekileştirilenlerin acılarından, kayıplarından; hayal meyal hatırladıklarından belki de vahşetin utancından belleklerinin bir köşesine ittikleri çok geç dile gelip ‘ bizde bir kazan vardı beş teneke su alırdı, beş teneke… onda çorba yapıyorlardı, 40 kişiymiş bir evde. Onların, bizim evle bir dostluğu varmış, falan. Onlar şey ederken, o kazanı bize verdiler, bu son senelere kadar da vardı o kazan.Bazen yağ eritilirdi onda.Beş teneke…Onlar gidince arazisi olmayan köylüler gitti sahip çıktıları arsalarına, öyle ellerinde kaldı.Bu sonunda Tapu kadastro gelince tapu ettiler. Bizim köyde Ermeniler yok idi ama Ameran (Onpınar) o köy onların elindeydi.Ne deselerdi o olurdu.’-‘ Bir gün amcam bana dedi ki Ermenilerin köyü Ameran’da Çarbuhar ‘ın kollarından deré Mengelî’de bir Kom vardı belki sende hatırlarsın, Seyhs Süleyman’ın mezarına giden yolda köprünün hemen altında, işte devlet bunlarla ilgili ferman çıkardığında Ruslar da Varto’yu işgal etmişler, savaş var yani, eee bu Ermeniler de tabii Ruslardan yana olmuşlar hemen.Neyse Ameran’da ağalar -o zaman önce isim sonra baba adı söylenerek insanlar tanıtıldığından Ali’nin oğlu Veli yerine- Veli é Ali başkanlığında diye devam etti amcam kırk Ermeni erkeği samanlarında saklandığı kom’a hapsediyorlar.Sonra bir camışın (manda) üzerine kom’un kapısı önünde gazyağı döküyor, ateşle yakıp içeri atıyorlar, camışla birlikte içeride ne var ne yoksa birlikte yanıyorlar. Bu nasıl bir canavarlık…nasıl gaddarlık bir hayvanı canlı, canlı yakanlar neler yapmaz hayatta…kimse kusura bakmasın, hiç kimse benim kaşığım ak demesin mayasında gaddarlık, vahşet var bu toprakların dedim…’le anılarını su yüzüne çıkaran aile büyükleri sayesinde haberdarlığının kusur sayılmayacağ ı uluslararası öneme haziliğinden heyecanla karşılanacak “bizim yoldaşlar iyi eş becerdi” takdiriyle alkışlanacak proletarya diktatörlüğünü kurma peşinde dolu dizgin arkana bakmadan koştuğundan, bir zamanlar köyünde, doğduğun Varto’da Ermenilerin yaşadığını , evlerinin, kiliselerinin bulunduğunu da çok çok sonra, annen dahil pek çok akrabanın da ailevi m iras davası nedeniyle ele geçen ‘ermen milletinden Simo Korki Veladanı Hovikden hazineye intikal … ‘ibareli tapuyla tehcirden sonra dedenin aldığı arsanın bir Ermeni vatandaşa aitliğini ikibinli yıllarda öğreneceği koşulların varlığında ne hazindir ölümünden sonra, o da bilmeden ağızdan kaçırdıklarından anlattıkları seni kuzenin L eyla’dan ayıran amcanın vukuatıysa şöyle olmuş ‘ baban Karayollarında tabldot memuru, Nuri bey diye birini Ankara’dan göndermişler, Van’ da, İskele köyünde TRT’nin radyo evini açacak.Baban rica ediyor ‘kardeşim var işsiz, odacı olarak alsan’ adam tamam diyor.Köyden geldi işe başladı amcan sonra yengeni, üç çocuğunu da getirdi, yanımızda ev kiraladık.Yazın yengen çocuklarla beraber köye gitti kışlık hazırlamaya peynir, kavurma, çökelek.Gitmeden de iki üç tane böyle eldiven’-‘ eldiven?aaa yaz günü???’-‘ Şehirli ya, artık fors atacak köylü kadınlara, akrabalara; iki tane jarse, pamuklu siyah, beyaz renkte eldiven, bir de manto aldı. O sıcakta köyde eldivenli, mantolu dolaşıyor, başörtüsünü de köylü kadınlardan farklı boynunun altından bağlıyor şehirliler gibi. Bizim kadınlar fes takıyordu daha, bir de beyaz leçeklerle bağlıyorlardı başlarını. Yalan olmasın Yoğurtçuoğlu mahallesinde oturuyorduk, evlerin yanında ahır, bağ, bahçeler vardı, komşu kadınlardan biri adı Makbule’ydi, sütçüydü, mahalleli sütünü ondan alırdı. Amcanlarla yan yanaydı evi Makbule’nin.Yengen kadına “ben köye gidiyorum, kocam burada tekdir, sana zahmet her sabah bir bardak süt kaynatıp versen” diyor. ‘-‘yok artık, olacak şey mi’ –‘Aptal Makbule’de yengen gidince köye, sütü kaynatıyor amcan öyle diyor günahı onun boynuna dedi ki sütü kaynatmış içine de şeker atmış, getirmiş ben öyle zannettim gönlü bendedir.’ –‘Amcaya bak sen ! süte atılan bir şeker neler de kadir’ –‘neyse, amcan gece vardiyasında çalışıyordu. Akşam radyoevine gidiyor, gece yarısı araba getiriyor bırakıyor eve. Bu sinyal almış ya her gün arabadan inince kadının evinin kapısının, camının önünde bekliyor, kadını gözlüyor. Hiç unutmuyorum, kocası da öyle şerefsizdi ki Makbule’nin. Adı Ali’ydi, kendi annesini kaç kere dövdü, yaşlıydı yanlarında kalıyordu yok yemek döktün, yok altına kaçırdın, yok bilmem ne yaptın, ölmedin gittin diye dövüyordu.Bende kalktım’ dedikten sonra her zamanki gibi bir olayı anlatırken birden bağlantıyı kaybeden annen son söylediği cümleyi havada bırakarak devam edecekti ‘ondan sonra Ali yeğenini de çağırıyor ‘gel bu gece biz bu adamın hakkından gelelim’-‘dur, dur adam mı fark ediyor, Makbule’mi söylüyor amcamın kendini gözlediğini’-‘kadın söylüyor.Kadın bir gün değil, iki gün değil, bir hafta gözledi beni diyor.Artık kadının burasına -boğazını gösteriyor- tak ediyor, söylüyor kocasına.Ondan sonra bende…tövbe, tövbe…Amcan yengen gittikten sonra bir hafta bize gelmiyor bende diyorum ki ‘niye gelmiyor bu’ meğer adam (amcan) meşgulmüş. Ali’yle yeğeni bir plan yapıyorlar, kapının arkasında amcanın radyo evinden dönmesini bekliyorlar. Bu nasıl kapının önüne gelir gelmez birden kapıyı açıyorlar amcan içeri düşüyor. Vay ulan! sen misin, namus ırz düşmanı vur da, vur. Eeee amcanda iri yarı, durur mu? O da adamları cırmalıyor, dövüyor.’ Gözünün önünde hayal meyal amcan; yoksulluğun aktığı 60’lı yıllara ait, Van’a ilk geldiklerinde senin de bebekliğini geçirdiğin annenle, babanın ilk oturdukları tek göz odalı evde çekilmiş; sabaha kadar kaşınmalarımızın faresiz, tahtakurusuz, sineksiz bir hayat yok sanmamızın, yatağa yattığımızda tavanda bir o yana, bir bu yana patır patır koşturduklarından ‘oyun oynuyorlar’ diye düşündüğümüz, ölesiye korktuğumuz farelerin sesini duymamak için başımıza yorgan çektiren tavanı, tabanı tahta, ahşap evlerde; bugünkü kadar yaygın olsaydı ebeveynlerimizce, üç dört seansa bağlayıp Ümit köyde, Çay yolunda, Beykoz konaklarında, Mavi Şehirde bir villa daha alsam açgözlülüğündeki psikiyatristlere götürüldüğümüzde gözlerini fal taşı açtırtacak ‘ bildiğin cehalet. İnsan hiç küçük bir çocuğa bunu der mi? Ne yaptınız siz biliyor musunuz? Hayat karşısında sağlam durduracak özgüveni dinamitleyip, korkak çocuklara neden oldunuz’ çıkışmasına ‘ sanki mutlu sonla biten Yeşilçam filmleri Küçük Hanımefendi, Tatlı Meleğim, Vesikalı Yarım, Şöför Nebahat, Senede Bir Gün, Ah Nerede, Hababam Sınıfı izletilen, peri masalları öyküleri, okutulan nesilleriniz psikopat olmadı mı? Zaten içinde bulunulan koşullarda psikopat olmaları doğal değil mi?’ yle karşılık vermekten aciz çok şükür ki o çocuklarda, bizlerde Bipolar bozukluk beklerken eksiklikleri de olacak normallikte bir Beat, X kuşağıyla karşılaşmamalarını nasıl izah edeceklerinin de merakında, annelerimizin ‘kapatın gözlerinizi yoksa şimdi gelip ısırır, koparırlar burnunuzu’ korkutmalarını çoğaltan; komşu evden diğerine seyahati seven, arka sokak otellerin, Hostellerin, evlerimizin sahiplerinden huylandığımızdan yatağa girmek istemediğimiz, geceleri ışıklar söndüğünde fareler gibi harekete geçen yan yana çakılmış iki tahtanın arasına girebilecek kadar yassı, ezdiğimizde fışkıran kanlarımızla beslenmiş, ısırdığı yeri kaşındırdığından habire yataktan kalkıp ışığı yakarak ortalığı kolaçan edip kırım yapacakken ışığı görür görmez hızlıca kaçan, kaldırılan yatakların altında tespih tanesi gibi dizildiklerini de gördüğümüz fareler gibi uykularımızın düşmanı kırmızı renkli iğrenç böcek tahta kuruları, mutfakta süt tenceresinden süt içerken gördüğümüz yılanlı çocukluğumuz da yaşadıklarımıza on basacak kadar kötü olaylar yaşanacağından gelecekte; kendisine yer açmak isteyen dimağlarımız o günleri hemencecik sildiğinden, Türkiyeli toplumun hep eleştirilen ama değişmeyen en karakteristik özelliği balık hafızanın çoğumuzu psikiyatristlere düşürmemiş işe yaramışlığını da unutmadan, annenin ayda bir mikroplar, tahta kuruları ölsün diye Arap sabununa daldırdığı tahta kıl fırçayla silip yıkadığı, halısız, kilimsiz   tahta zeminde, üstüne atılan örtü kısa geldiğinden bir demir ayağı gözüken somya, duvara yaslı kanaviçe örtülü kırlentlere yaslanmış siyah saçları kısa kesilmiş yengen, amcan , Leyla , abisi, kireç badanalı duvarda her gece masal kitabıymışçasına bakarak uykuya daldığın her defasında değiştirdiğin ‘sonra kırmızı elmaları bebeğe uzatacak’ kurgulu kendi kendine anlattığın masalların dayanağı; bir kadının kollarındaki açık örtüdeki çok güzel, tombik bir bebeğin önünde diz çökmüş elinin altında kuzu olan bir adam, yerde tabakta kırmızı elmalar, bir devenin yalnızca bacaklarının göründüğü ressam titizliğiyle hiçbir ayrıntı kaçırılmadan Kurban Bayramından ziyade Hz. İsa’nın doğumunun tasvirlendiği duvar halısın da göründüğü siyah beyaz bir fotoğrafta bulduruyor, kendini .‘Köydeydim amcan mahpusa düştüğünde.Dişim ağrıyordu, doktora gittik önce okulda tatil olunca çocukları aldım doğru ev damına.Bu Makbule her sabah süt sağardı.O da benim gibi ufak tefekti. Ey okuyucu ! bireylerin yanında mutsuz olduğundan, davranışlarından artık hoşlanmadığından aldatacak kadar bıktığı eşini, sevgilisini benzer, aynı fiziksel ruhsal özelliklerde biriyle aldatmasının nedenini çözme görevi, ben Leyla’nın babasının vukuatını anlatmaya devam edeceğimden şu an senin. Kırmızı bir mantosu vardı onu giyer, böyle (derken sırtını geriye yaslayarak vücudunu sağa sola evirerek taklide de yelteniyor) giyinip, kuşanır, amcan içisin diye süt getirir ‘akşam Muazzez Türüng hangi saatte türkü söyleyecek radyoyu açayım’ diye sorardı. Güneşin batmasına, gökyüzünün hafif kızılaşmasına yakın radyodan yayılan öylesine çağıldayan billur bir sesti ki gece annenin dilinde kardeşlerinin ninnisi “kışlalar doldu bugün” , “geçti dost kervanı”lı Muazzez Türüng, çocuk yüreğini nedenini bilmediğin hüzünle doldururken bir bakmışsın bir gün Can’ı sallarken ayağında, hiç aklında değilken o anda gayri ihtiyarı dudaklarından dökülendi de. ‘Bilmiyorum artık kim doğru söylüyordu Makbule mi? amcan mı?’ Ankara Ulus’ta bir hanın alt katındaki kasetçilerin “amca öyle bir sanatçı mı var?” gülüşmelerine sebep Muazzez Türüng’in kasetini aramasına nihayet aklın erdiğinden amcanın, Makbule’ydi doğruyu söyleyen diye düşünmüştün yengen konuşurken ‘ Makbule’nin kocası Ali şantiye de çalışıyordu; bir giderdi on, on beş gün bazen bir ay yok.Zaide vardı komşumuz.Bu olay olmadan önce bir gün bana dedi ki “ Makbule kocanın yolunu gözlüyor dikkatli ol, kocanı elinden alır ha”. Amcanın dediği gece işten geldiğinde bu Makbule ekmek bırakırmış bahçe duvarının üzerine, kocam evde yok manasına.Kocasının annesi de bunlarla kalıyordu Eze.İşte bu Eze oğluna diyor ki “senin bu karın komşuyla her akşam bahçede aşna, fişne…”Sonra işte yeğeniyle amcanın yolunu gözlüyorlar, yakalıyorlar…’-‘yengen köydeydi, olayı amcanın anlattığı kadarıyla biliyor.Ben kocasına Makbule söyledi biliyorum o annesi diyor.Sonuçta bunlar birbirlerini bir güzel dövüyorlar.Polis geliyor alıp götürüyor bunları, tecavüz.Dünyada herkes bana öyle kazık attı ki… ben o kadar onun o çol çocuğunu yedirdim, içirdim…’ annenin anlattığı olaydan bir kopma anı daha ‘baban yemeğe gelmiş, sabahleyin kahvaltı yapıyoruz. Anlıyorsun ki baban daha yeni tanışmış geceyi birlikte geçirdiği o kadın Leyla’yla. Ben kapının önüne çıktım bir baktım postacı Mehmet var, bak o adamın adını hatırlıyorum, Karayollarında çalışıyor “yenge hanım, eşin evde mi?” dedi , evet dedim. Dedi ya ben yolda gelirken, onun abisini iki polis alıp götürüyordu. Bende bilmiyorum ne oldu? tek bir şey bana dedi ‘git kardeşime haber ver’. Hallah hallah dedim, ‘bu ne yapmış’ dedim, valla bilmiyorum .Baban vey, vey kör olaydım abim, abim diye dövüne, dövüne giyindi, çıktı gitti.Gitti ki mahkemeye götürmüşler. Hiç karakola falan değil direkt, hemen cezaevine göndermişler. O zaman annemin akrabası avukat dayı Teyfik’in (Tevfik’in) Mustafa diye bir hakimi var, orda. Hakim onun davasına bakıyor.Baban gitti dayı Teyfikle konuştu, tabii Teyfik dayı çok üzüldü. Neyse amcan altı ay cezaevinde kaldı, yok üç ay…Dayı Teyfik babana demiş ki ‘altı ay cezaevinde kalabilir abin.Ama demiş benim tanıdığım arkadaşım hakim.Yıl 1965 tamam mı?Baban geldi amcanın evine, yataklarını götürdü; döşek, yorgan, yastık cezaevine.Ya biz diyoruz…baban gitmiş sormuş ‘ulan abi, sen ne yaptın?’ demiş böyle, böyle ama ben hiçbir şey yapmadım.Sen nasıl bir şey yapmadın? kadının gittin penceresinden, kapısından baktın, adamlar da seni yakaladılar. Sen demiş ceza çok yiyeceksin.Dayı Teyfik, Mustafa bey bakıyor demiş, ben onunla görüşürüm hele bir üç ay içerde kalsın.Üç ay sonra bunu bıraktılar.Bize geldi dedim amca sen bir hafta nerdeydin?Sen bir hafta, bize her akşam geliyordun, yemek yiyordun Cumartesi, Pazar geliyordun, sen nerdeydin? Dedi erooo… hiçç, ben böyle bir kuyunun içinde çamur vardı dedi, ben o çamurun içine düştüm, nasıl kendimi kurtardım bilemedim. Çünkü dedi kadın her sabah sütü kaynatıyor, içine şeker atıyordu. Ben dedim amca olacak şey mi. Zaten yavrum, sen bilmiyor musun? Doğu’nun insanı saf, hani yengen (süt götür) öyle demiş ya bu da hani karısına jet (jest) olsun.’ Saçlarına aklar düşmese zamanın aynı yerde durduğuna inandıracak, bir akrabanıza benzediğinden resmini gösterip, adına aşinalığını bildiğiniz ‘kendi kendime annem Sophia Loren’le ilgili bir şey olmuş anlatmaya çalışıyor herhalde diye düşündüm ‘oğlum Sofialora içsene sesini duyunca.Bir baktım elinde Pasiflora şişesi’yle çocuklarının anılarda yer edinen konuşmalarında, bazı kelimeleri telaffuz edişindeki komik harf hataları torunlarına banka ajandasında bir sayfaya ‘Gergadenger Gergadan, regretör radayatör, jet jest, Tiborg Trump, Marko Macron, Ingılışov English Home’ notlu ‘anneannenin söylediği yanlış kelimler’ başlığını açtırtırken, seni dumura uğratan kelimeyse- yanıldın okuyucu demeyeceğim zira kaç kere söyletsem Associated Press’i, acaba nasıl telaffuz eder diye düşünmedim de değil-evde olmadığını bildiğinden ‘bulamadım sehpanın üstüne koymuştum mayonezi , gördün mü? nereye koydum‘ dört dolanmasını, sonunda ne çıkacak diye merakıyla izleyip ‘buradaymış gözümün önünde buldum sonunda’ dediğinde gösterdiği magnezyum plus tabletleriydi, anneni ‘ gel sultanım gel, çok şükür buldun mayonezi’ sevecenliğiyle kucaklamanı hak ettiren ‘Amcana dedim ki kadın sana sütün içine şeker atmış getirmiş, dememiş ki gel benim kapımın, penceremin….Peki senin yatakların nerde? Dedi ki cezaevinde bıraktım. Ondan sonra çıktı gitti köye. Gitti gitmesine de yengen alıştı bir kere şehre, durmak ister mi köyde? Sürekli çalışacağı bir saniye dinlenemeyeceği kalabalık ev damında. O kış köyde durdular, ailenin reisi büyük amcan da rahatsız onların köye, iki göz odalı ev damına dönmelerinden’

Dinledikçe anneni; Avrupa’da ortaçağda şort giyecek bir kadının bugün Türkiye’de göreceği tepkinin aynısıyla karşılaşacağını dışlamayarak sosyologların yasaklanan her neyse onun insanı tahrik , cezp ettiği tespitinde yüzyıllar öncesinden kalan Apollo Belvedere (Belvedere Apollo), Knidos Afrodit (MÖ 4. yüzyıl), Michelangelo’nun 1500’lerde yaptığı Davut ( heykelinin Osmanlı’da İstanbul’da sergilendiğini farz edin, parçalamak dahil heykelin, yaratıcısının başına nelerin getirileceğinin nedenini herkes tahmin edeceğinden kapatıyorum parantezi) heykellerinde, resimlerde görüleceği üzere giyinirken, soyunurken, banyo, tuvalet yaparken sabah, akşam görülen vücudun tamamlayanı, ayrılmaz parçası her uzvun Rönesans, Aydınlanma çağının etkisiyle çıplak sergilenmesi, cinselliğin ayıpsız, günahsız doğallığını kabullenen Avrupa’da eğer ruhsal bir hastalıktan muzdarip değilse insanlar şortla gezen bir kadına en fazla bakar belki de bakmazlarken “çükünü, pipini kaldır da amcana, abine göster” gururlu övüncün nedeni “çükün…pipinin” evde, parkta değil de meydanlarda, tablolarda sergilenmesinin ayıp, günah sınıflandırılmasının abesliğindeki Ortadoğu’da; yıllar yalnızca rakamların değiştiği bir şeymiş de coğrafya, zaman, toplum, ülke, bireyler hep aynı yerde kalakalmış hissiyle dolup taşarken, şimdilerde cep telefonu kamerasına kayıt edilebilindiği için kamuoyuna yansıyan, yüzde 99’unun başına geldiği halde ‘süte şeker atmıştı kaltak, gönlü olmasa niye atsın” türünden basitliklerle, illa ki suçlanacaklarını öyle ki yazın Avrupa’da, Küba ‘da ya da başka bir ülkede bazı kadınlar sadece şortla dolaşır, sutyen bile takmazken bunu vatanı Türkiye’de yapmaya kalkışsa bir kadın, iki adım yürüyemeyeceği gibi hemcinsi kadınlar da dahil herkesin “böyle dolaşırsa…tabiii“yle her türlü tacizin, tecavüzün , laf atmanın ‘geceleri yatağa yatmaya kokuyordum, odalara serilen yer yatağında kız çocuklarını, akraba diye aynı yaşta ya da kendinden üç, beş yaş büyük oğlanlarla yan yana yatıran akıl ; başta annem dayın…kuzenin…amcan sana böyle bir şey yapmaz iftira atma diyecekti.Kime söyleseydim, kim inanırdı bana? Kardeşini, amcasını, yeğenini korumak adına kendi çocuğunu feda, lanse edecek ‘kol kırılır yen içinde kalır’lı aşiret, sülale, aile zihniyeti ‘çocuk bu, ne söylediğini bilmiyor, yalan söylüyor dedirteceğinden, bir de olan sanki doğal olması gerekli bir şeymiş yoksa niye bizleri yan yana yatırsınlar sandırttığından onbir , oniki yaşlarında başımıza gelenleri biz kızlar birbirimize dahi itiraf etmeden sustuk hep… iğrendiren koca bir elin göbeğin üstünden külotunu aralayarak oynayacağı mahrem yeri arayıp bulacağını bileceğin geceleri yatağa girmemek için uykuya direnirdim, kızardı annem “uyu artık, lambayı söndüreceğim” baskısının yanında yatmış numarasıyla uzandığı yatakta senin yanına yatırılmanı bekleyen …, hayır …anlatmak istemiyorum’ dehşetini yaşayan çocuk ruhunda yetişkinliği de darmadağın eden; tesadüf eseri saçıldığında ortaya, vatanları Türkiye’de yaşanmadığından hiç duymadıkları, karşılaşmadıkları için herkesin “kanlarının donduğunu” söylediği, bol kepazeli “Palu ailesi” hikayeli de olabilen; ensestliğin bile hak görüldüğünü deneyimlerinden bilecek kadınların aşikar edemedikleri süre giden, gidecek kadına yönelik her türlü ayrımcılığın, tacizin, cinayetin bin kat daha fazlasının yaşandığı dünün tacizci amcanın cezalandırılmayıp beraat ettirilmesinde görüleceği üzere bugünde devamı; hangi kurumda, her nerede olursan ol…ne kusur, ne halt, ne suç işlersen işle eğer yüksek mevkilerde tanıdığın, adamın varsa sırtın yere gelmemesi, hayatın kolaylaşması “mülkün temeli” adalet mekanizmasında tanıdık bir hakimin, yargıcın istenen kararı alması ‘iyi hal’e sığdırıp işlenen suçu yok saydırması karşısında, sadece üniversite bitirdiği için kendini kültürlü gören yandaşlıkta kimsenin ellerine su dökemeyeceği sığlıkta laik, dinci, muhafazakar, solcu, sağcı çığırtkanların sırf destekledikleri liderleri, iktidarları, zamanı, dönemi ve devirleri ululaştırma hedefli “bizim zamanımızda; adalet, özgürlük, eşitlik, saygı, sevgi vardı, düşün enflasyon dahi sıfırdı, yoktu böyle şeyler.Kadına şiddet, taciz, yolsuzluk falan hiç duymadık” yalanlığı “her şey kısıtlıydı, fakirdik ama daha mutluyduk” mümkünlüğü; hayali bir yalan…bir mümkünlük olduğundan ispata kalkışmanın gereksizliğinde;Ey Yarabbi ! bu devirde aklı başında birinin başkasının oyuncağına, evindeki eşyasına, yediğine, içtiğine, Malboro sigarasına dahi özendiği, istediğini alamadığı, ulaşamadığı; bir kamera çekimi sayesinde Emine Bulut, George Floyd cinayetlerinin “kim vurdu”ya gitmesini engelleyen ( eğer olsaydı cep telefonu kamerasına kaydedilebilme ihtimali bulunduğundan Sinan Suner’in öldürülmesinin protesto edildiği Ayrancı Hoşdere Caddesi’ndeki eylem sırasında çıkan çatışmada Er Zekeriya Önge’li vurmadığı ortaya çıkacağından Erdal Eren tutuklanmayacaktı bile) rüşveti, yolsuzluğu, karşılaşılan haksızlığı, hakareti, linci anında ispatlayacak iletişim araçlarından kameralardan, telefonlardan, internetten, televizyonlardan, sosyal medyadan yoksun kele koltukta gezilen sansürlü, mahalle baskısını, yalanı, iftirayı ortaya sereceği bir kamera, kendini, kimliğini ifade edeceği bir platform bulamadığı, darbenin ayak izlerini göremediği karanlığını bir kenara bıraksa bile yalnızca her dakika bulaşığı elde yıkadığından zıvanadan çıkılacak bulaşık makinesiz dünü , ‘ahh nerede o eski günler’i özlemle anması, tutturması nasıl bir beyin fırtınasıdır ki. Belli bir yaştan sonra eninde, sonunda herkes, ebeveynlerinde ya da bir, iki ,üç beş kuşak öncesi akrabalarındaki huyların, duyguların, davranışların, hastalıkların kendinde zuhur ettiğini ‘annem gibi bende bir şey atmaz, her şeyi biriktirir …babam gibi aniden öfkelenir oldum.Oğlan büyük dayı gibi özgürlüne pek düşkün… anneannem de elini böyle sallar ‘heyvaho hey’ derdi’yle görmesine rağmen, kendiyle, genleriyle bağlantılı saymayıp ‘ayyy bir inatçı…bir inatçı kime çekmiş bilmem ki’ hayretleri içinde suçu evladına atan gerçekten kaçışı rutine bindirmiş ebeveynler gibi , dediğim dedik yeni yetmeliğini bir türlü üzerinden atamayan Türkiye’de kast ettikleri kendi imparatorluk zamanlarına özlem olduğundan “bizim zamanımız da…”yla söze başlayanların aksine hayatı çekilmez kıldığından mevcudun, statükonun tarumarlığına taraftarlığın pekişirken Les Tuileries bahçelerinde ilk otomobil fuarının düzenlendiği 1898 Fransa’sında Paris sokaklarında otomobilin atlı arabaların yerini almasına, telefonun icadına, elektriğin, uçağın kullanımına tanılık eden Proust’un “Françoise, telefonu kullanmayı öğrenmemekte –sanki aşı kadar tatsız ve uçak kadar tehlikeli bir şeymiş gibi– ısrar ettiği…Paris çevresinde, kısa bir süre içinde, gemiler için limanlar neyse uçaklar için aynı işlevi gören uçak hangarları inşa edilmişti;… Albertine sevinçten kabına sığamaz, uçak havalandıktan sonra geri dönen teknisyenlere sorular sorardı…. Aynı şekilde, bir zamanlar, yarattığı mucizelere şaşırıp hayran kaldığımız, doğaüstü bir aygıt olan telefonu da şimdi hiç düşünmeden, terzimizi çağırmak veya dondurma sipariş etmek için kullanıyoruz …” satırları; geç fark etsek de başka türlü rahata, iyiye ulaşma ihtimalsizliğinden kaçınılmazlığı tartışılmayacak bir nevi hayatın, evrenin mazotu, dinamiği ama ne yazık ki her zaman da zihinsel gelişimle paralel ilerlemeyen; ülkeniz aralarında yer almasa da, teknolojide, sanayide ‘atağa…yeni icatlara’ odaklanmış dünyanın itelemesiyle ‘bizim zamanımızda yoktu ki böyle şeyler’ dedirten bir önceki nesilde olmayan ( anne, babalarımızın gençliklerine, orta yaşlılıklarına denk gelen 30 yıl öncesine 90’ların başına kadar- az da olsa bugünde de bazı- evlerde buzdolabı, çamaşır, bulaşık makinesi, telefon bulunmuyordu ) teknolojideki, düşünsel alandaki yeniliklere, farklılığa açlığından belki de sanki, hayatında hep varmış gibi tahta, çamur bebekler Barbie’ lere, konuşan bebeklere; elde dikili bez çantalar sünger Bob, örümcek adam, araba baskılı okul çantalarına, radyolar televizyonlara, merdaneli çamaşır makineleri otomatik makinelere, ev telefonları internete cep telefonlarına yerini bıraktığında; bir kadının üstünlüğü görülen bakireliğin ‘bu yaşa kadar biriyle birliktelik yaşamamışlığı ne bileyim şüphe uyandırıyor, kesin bir şey var’, ‘hamile kaldı diye banka yönetimi mensubumuzun evlilik dışı gayri meşru çocuk doğurması genel ahlaka örf ve adetlerimize aykırıdır diye işine son verdi. Şimdi sperm bankasından edindiğin kimliğini bilmediğin erkeğin spermiyle hamile kalınıyor çıt yok kimse de’ yergilerinin hata, kusur sayılan şeylerin boşluğunu ‘ Ay öyle sevindim ki anlatamam. Ermeni’ymiş biliyor musun? Pek bir zanaatkar olurlar o yüzden duyguları da pek bir incedir. Bu ülke Dolmabahçe Sarayı gibi şaheserler yaratıklarından çok şey borçlu onlara ‘yla ötekileştirilenlerin taltifliğini getirecek ayıplananın ayıplanmadığı düşünsel, zihinsel bir gelişim, değişim keşke uzunca bir süre sonra değil de bilgisayardan laptop ‘a geçiş kadar hızlı gerçekleşe ne kadar inanılmaz olurdu yakarılarının nedeniyken tek üzüntün götürdükleri arasında çocukluğunun, gençliğinin olmasıydı ki, ona özlemdendi belki de kimilerinin içten, çıkarsız “nerde o her şeyi sımsıcak kucakladığımız eski günler” kederli özlemi. Ama ve lakin “nerede bizim zamanımızdaki….” okunu fırlatanlarda görülen zavallı, çarpılmış zihniyetin yaşadığı toplumdan habersizliğinin, ilgisizliğinin sonuçlarından “biz hiç bilmezdik kim Kürt, kim Ermeni, kim Rum, kim Alevi ” söylemi, yarattığı, sınırlarını çizdiği resmi ideolojiyle kendisinden saymayıp, sınırları dışına atarak ötekileştirdiği kökeni, dini, mezhebi farklıyı, muhalifi mahkum eden Türk müesses nizamına muktedir derin akılın önce başörtüsü yasağı ardından “Türkiye İran olmayacak”,” Mollalar İran’a” sloganları eşliğinde 28 Şubat darbesiyle yaşatacağı mağduriyet ve budamayla belki de güdümde güçlendirdiği AKP eliyle iktidara taşınan muhafazakar, mütedeyyin, milliyetçi, az biraz da liberal kesimin kendinden öncekilerin söylemlerini kendilerine uyarlayıp “biz eskiden kim ateist, kim deist hiç öyle şeyler bilmez idik. Bizim de Gayrimüslim arkadaşlarımız oldu ama saygılarından Ramazanda ağızlarına bir lokma koymadılar. Din derslerinden muaflardı yine de girerlerdi. Herkesin dini de, dinsizliği de kendindeydi, saklıydı. Şimdi öyle mi ? yok inanç ayrılıkları, yok ben Aleviyim, ateistim, oruç tutmam da vıy vıy da vıy” versiyonunu ortaya sürmeleri yok mu ?? işte o tam evlere şenliğiydi Türkiye’nin. Hayır, yani yaşamasan, bilmesen sanacaksın ki ‘sen kimsin’e içinden geldiği, hissettiğin gibi her türlü aidiyetten uzak ‘kim istersem o’yum’ dediğinde hemen manyaklıkla damgalanmayacağın, bireyin düşündüğüne, davranışına, eylemine hoşgörülü, yaftasız yaklaşan toplumsal olgunluğa eriştiğinden geçmişinde Sierra Leone’de yaşanmış tehcirin, 6/7 Eylüllerin, Maraş, Madımak katliamlarının olmadığı, onlarca gencin Taylan Özgür, Vedat Demircioğullarının öldürülmediği, Deniz Gezmişlerin, Erdal Erenlerin darağaçlarında asılmadığı, faili meçhul cinayetlerin kol gezmediği, işkencenin, şiddetin hiçlendiği, kadına saygının tavan yaptığı, darbenin ‘d’sinin, rüşvetin ‘e’sinin bilinmediği, demokratik, insan haklarına saygılı ‘ ayyy eskiden de pek bir güzel, pekkk bir hoş memleketimiz vardı”yı haklı kılacak bir Türkiye, bir memleket var da ortada o yüzdendir “ bizim zamanınızda yoktu böyle şeyler, eskiden buralar bağ bahçe tarla dutluktu” hasretli gurbet. Heyhat ! yıllar yılar öncesi de özel, resmi bir kurumda işe girmek ya da başka herhangi, hastaneden randevu alma gibi bir kıytırık iş için bile gerekli torpili, adamı bularak, rüşvet vererek kayrılmayı, başkasının hakkını yemeyi ‘ben yapmasam , etmesem, bulmasam başkası yapacak, edecek. o kuruma, o kadroya girmek, o ihaleyi almak, o arsayı kapatmak için torpil bulacak’la normalleştirilmesine herkes gibi babanın, amcanın, etrafındakilerin de yetenek, liyakat istenmeyeceğinden balıklama dalmaları ; uzağa gitmeye gerek yok güya göz önünde (teknolojinin bu kadar gelişkin olmadığı yıllarda neler yapıldığını kim bilmek ister ki) yapıldığından güvenilmesi istenen şimdilerde FETÖ’cülere verildiği ispatlandığından mahkemeye taşınmış ÖSYM den çalınan sorularla yapılmış KPSS, ÖSS, komiserlik, askeri okullara giriş, görevde yükselme sınavlarının binlerce mağduru gösterdi ki, “bizim zamanımız da …”yı dillerine pelesenk edenler; değişmeyen mevcut sisteme hakim o zamanın egemenleriyle ucundan kıyısından yakınlık kuracak ilişkiyle (bunlar bazen merkezi ya da yerelde iktidar olmuş partisinin MYK üyesini, bakanını, belediye, il başkanını tanıyan ilçe üyesi bir partilidir de ancak hâlâ iş yaptırmada en etkili tanıdık müesses nizamın koruyucusu güvenlik güçleri ya da medya mensubu kişilerdir ) akla gelen her türlü işlerini rahatça halleder, çolukları çocuklarıyla hep “hayatın bayramlığını” yaşarken vesayetçi alışkanlıklarını sonlandıran bir hükümet değişikliğiyle karşılaşmaları yüzünden düştükleri bunalımda kıvrananlardır.

Heyvaho hey ! üç yıldır elini sürmediğin sende9.doc dosyanda kurguladığın roman taslağının, taslaklıktan romana dönüşmesi, her satırda ardına düştüğün “istemsiz belleğin” belleksizliğine uğramak üzere.Seni ölümle ilk defa tanıştıran kuzenin Leyla’dan sonra yaşananların yol açacağı onarılmaz ezikliğinle de kabaracak yaranın ardındayken aniden okuyucuya bir önceki paragrafta yazdıklarını unutturacak uzaklaşmalar, çağrışımlar romanını içinden çıkılmaz, gelişi güzel yazılmış metin haline getirmek üzere hayır ! ben söyleyeyim de sen yine bildiğini yap, tamam… tamam sustum ben. Üç aylık mahpusluktan sonra Badan’a geri dönen, ayrıldığınız günden sonra köyle özdeşleştirdiğin Leyla’nın babasına ahlaktan, kuraldan habersiz, kabile yaşamına ait cinselliklerin de yaşandığı, evlenen erkek çocukların eşleriyle çoğalan hane halkının ( dam, bono ma) evime, ocağıma çalıştığı feodal aşiret, sülale ilişkilerinde çocuklar aynı soydan, kandan geldiklerinden, aşirettin ortak malıymışçasına muamele gördüğünden her kadın, her erkek evin içindeki çocukları kendi çocuğu; amca, teyze, dayı, hala çocukları, kuzenlerde kardeş saydırıldığından, hayatlarda o kadar çok dede, nene, teyze, dayı, hala, amca, kardeş olurdu ki şehirde ‘aaaa teyzen mi?aynı yaşta teyze nasıl oluyor?’ şaşkınlığına şaşırmanın sıradanlığında; tarlanın, tapanın, malın aşirettekilerin yeme, içme, giyinme gereksinimlerini karşılayamaz hale gelmesi, köyden şehre göçle yeni yeni ‘çekirdek aile’ moduna geçildiği günlerde; (bono ma’nın) evin büyüğü amcanın ‘ Bi sıtar olmadın ( duramadın, geçinemedin) Van’da.Laooo burada ne yapacaksın şimdi?Bu arazi, bu üç beş davar geçindirmez bizi. Almanya’ya işçi alıyorlar. Ceni Use Haydar (Haydar ‘ın karısı da) gitti; kadınlar erkeklerden daha şanslıymış, hemen alıyorlarmış. Önce karın gider, iki üç ay sonra sen. Çocukları merak etme, kendi çocuklarımızdır, gül gibi bakarız. Durumunuz düzelince alırsın yanına. Hem kurtulursun tırpan çekmekten, ot, buğday biçmekten’ akıl vermesi , şehirde yaşamaya dünden razı yengenin de ‘ben giderim, çalışırım oralarda. Bu damda, bu kadar kalabalığın hizmetini göreceğime. Hem çocuklar için de iyi olur, şehirde okurlar.Bak Apo Dikmen’in çocuklarına, aynı yaştasınız onlar okudu dava vekili oldu, Turna’nın abisi Hakim çıktı’ iknasıyla Ankara’ya gidecek babasıyla, annesinin yeni doğmuş üç dört aylık kardeşi Burhan’ı emanet ettikleri Leyla, üzerinde kalın hırka serin ilkbahar sabahında toprak köy yolundan ana caddeye kadar birlikte yürüdüğü ‘dön kızım, çok uzaklaşma köyden’- ‘ne zaman gelirsin Dae, Mae ma ‘ – ‘ sen ölmeden gelirim‘ cevabını alacağı annesinin arkasından hava kararana dek ağlayacaktı. Onlarca başvuran arasında Almanya’ya güçlü, kuvvetli, sağlıklı işçi götürmek istediklerinden, alacağı hayvanın incelenmedik yerini bırakmayan celepmişçesine bedenlerdeki ufacıcık bir çiziği dahi bahane eden Alman yetkililer, sağlık raporuna da baktıkları Leyla nın annesinin 46’daki Varto depreminde kırılan alnındaki belirgin yara izini gördüklerinde, o anlarda ‘çok uzaklarda, dilini bilmediğim bir yerde, tek başıma ne yaparım diye sıkışıyordu göğsüm, o sarı kafa Almanın söylediği söz onca yıl geçti, hala aklımda “fan, fun”… anladım, beni almayacaklar‘ düşüncesiyle sevincini açık edemediğinden hayalinde havaya uçan Leyla’nın annesi, büyük amcanın Almanya rüyasını da söndürecekti. Bir Alman yetkili görseydi anında Almanya’ya göndereceği güçte, kuvvetteyken niye Almanya için müracaata yeltenmediğini sormayı hiçbir zaman akıl edemediğin 1.90 boyunda iri cüssesiyle manda, at, öküz ( Camış, astorı, ga) yerine kendini koştuğu sabanla tarlayı sürdüğü dilden dile dolaşan bir oturuşta un, bulgurla birlikte pişirilip ortasına sarımsaklı yoğurt, tereyağı dökülen koca bir tencere (haşılı) Xaşıla’ı, bir tepsi ‘Erooo Üso, bu yaptığın ne senin? suyun başını tutuyorsun önce benim tarlam sulansın diye, diğer köylülerin tarlası ne olacak? suyu bırak da biz de tarlalarımız sulayalım ‘lı eften püften onlarca, bilhassa da ‘buraya koyduğum taş benim arazinin sınırıydı, sen niye öteye kaldırdın. Öyleyse al’ hışmıyla kucaklanan kaya gibi koca taşı az öteye bırakıp ‘madem öyle arazimin yeni sınırı işte burası’yla tarla, arsa anlaşmazlıklarının, kavgaların eksik olmadığı, bugün traktörle yapılan ağır fiziksel işlerin beden gücüyle yapıldığı, çoğunlukla da günde bir kez yemek yenilen dağ köylerinde; Batıdaki, Akdeniz’deki gibi yılda iki üç kez mahsul alınmasına sebze, meyve yetiştirilmesine izin vermeyen iklim koşullarında, hem enerji veren, hem besleyici, hem lezzetli, hem de evde ne varsa onunla yapıldığından ucuza mal edilen üstelik misafirlere de sunacak bir şey bulalım derdinin, fakirliğin keşfi, kim ‘bu gün öğlen ya da akşam yemekte yiyeceğiz’ diyecek olsa akan suların, işin gücün durdurularak hatrına, utanma duygusu, düşmanlık bir kenara itilerek, kanlı bıçaklı olunanın evine bile gidilecek kadar mühim bazı yörelerde Bafko, Babuko, kilora sîr’ denilen Z?rvet’i (Zerfet’i) bütün köylülerin yaptığı gibi kaşık yerine baş, işaret ve orta parmaklarını birleştirilip kaşıkmışçasına kullanarak yiyen Leyla’nın babası , bir yandan da ‘ erooo bu Zerfet var ya… bir keresinde ne olmuş biliyor musunuz? büyük büyük dedelerden birisi bu Zerfet’le idare lambası sayesinde..…hey gidinin günleri heyyy! sonrasında lüks(lüküs, löküs)’ün, elektriğin pabucunu dama attığı köylerde, şehrin gecekondu mahallelerindeki eziyet yılları akla getiren; küçük, titrek, yarı karanlık ışığında ders kitabında yazılanları görmek için neredeyse kitabın içine girilecek, bilmeyenlerin en son Kıbrıs Barış harekatında Ankara’da gece karatma uygulandığında mumla birlikte revaçtalığından haberdar oldukları, yazın tek ışık kaynağı olduğundan sinek, böcek cinsi haşereleri o dakikada ortamına teşrif ettirtecek, kış akşamlarında yanan soba, kısa dalga çeken radyo eşliğinde, evin dedesi, ninesi yoksa anne, baba, amcası tarafından cinli, devli, dört başlı yılanlı masallar, hikayelerle mükafatlandırılan çocukları geceleri dışarıya çıkamayan, tuvalete gidemeyen ıslah edilmez korkağa dönüştüren, hafif siyah dumanı, etrafına yaydığı buram buram gazyağı kokusuyla solunum sistemine ince ince zarar verdiğinden akciğer hastalığının can dostu, evin hanımlarının da onca iş arasında vakit yaratıp el işi, göz nuru örmeler diktikleri şehirlilerin gazyağı, köylülerin idare lambalarını yakmadan önce az kalmış gaz, gecenin bir vakti dert getireceğinden bakır, porselen ya da cam haznesindeki mevcut gazı kontrol etmek gerekirdi ki yeteri kadar gaz yoksa, gazyağı tenekesinden huniyle gaz ikmali sağlanır; yanınca çıkan duman çabucak is yaptığından her gün temizlenmeden önce uzun, ince, kırılgan şişesi kırılmasın diye büyük bir dikkatle yerinden çıkarılır; kimi zaman küllü su, kimi zaman ince kum, sabun, deterjanla yıkanıp, yumuşak bir tülbent, bezle kurulanıp içine “hoh” diye nefes verilerek parlatıldıktan sonra bu defa da fitili kontrol edilir; şayet kömürleşmiş, erimişse ucundan az kesilir, fazla yükseltilirse gereğinden çok ısı verip şişeyi çatlatacağından- kırana azar getirse de şişenin çatlatılmadığı hane yoktu- kibrit çakılıp en uygun ışığı yayması için fitil ayarlanır, nihayet parlatılmış lamba şişesi dikkatlice yerine oturtulduğunda ya hemen yakılacağı odadaki duvara çakılı çiviye asılır ya da hava kararıncaya kadar bekletileceği yere konulurdu. Evlerin sahip olduğu lamba sayısı ekonomik durumuna göre değişirken üzerinde yemek, ekmek yapılan ocağın (Lojın’ın) bulunduğu ev damında, antrelerde, hollerde çıra; odalarda gazyağı lambaları yanar eğer geç kalınmışsa mızmız erkeklerin ‘hele kimse, hiç kadın yok mudur orda? zifiri karanlıkta az kaldı kapıya…sedire…sobaya çarpıyordum, önümü göremedim düşüyordum lamba nerde kaldı’ sesleri korktukları karanlığı deldiğinde, yakılmış lambayı elinde taşıyan kimse onun eteğini tutarak gidilen odalarda çocuklar; çoğu kez gündüz koyunların peşinde çobanlık yaptıklarından yorgunluktan annenin amcasının kucağında uyuması gibi büyüklerin kucağında ya ‘gece karanlıkta ne yapabilir ki’yle aile odalarında uyuya kalır ya da odanın en uç kısmında oturup büyüklerin konuşmaları dinlerken çaktırmadan ressamışcasına duvara yansıyan ışığın gölgesinde elleriyle hayvan şekilleri çizer avuçlarındaki kuru yufka, ekmek, elma, salatalık, mısır, kavrulmuş buğdaylı kuruyemişleri yiyip bazen de birbirlerini korkuttukları idare lambasının yaydığı ‘yarı karanlık ışık sayesinde’ diye devam ediyordu ağzına koca koca Zerfet lokmaları atan Leyla’nın babası ‘ öyle akıllıymış ki büyük büyük dede, çuvaldan yapılma bez bir kesenin içine üste bir büyük Reşad altını, arkasına da yuvarlak altın şeklini vererek kestiği Z?rvet’in kızarmış sert, sarı kabuk parçalarını yerleştirip Seydali’yi Zerfet yemeğe çağırıyor. O zaman ağızdan çıkan söz senet, çek yerine geçtiğinden ‘erooo Seydali tamam mı bak ! anlaştık değil mi?Kesede on büyük Reşad altın var şimdi şahitlerin huzurunda sana veriyorum. Hesse Alık sen ve sen Piro Kamer huzurunuzda tekrar soruyorum, Seydali Korta Gul’de ki tarlayı bana sattın değil mi? ‘-‘sattım gitti’yle şahitlerin önünde aldığı kesede odadaki yarı karanlık ışıkte parıldayan altını görünce, büyük büyük dedeye de güvendiğinden işin içinde bir numara, bir kandırma olacağını düşünmeyen zavallı Seydali keseyi açmadan, altınları saymadan kalkıp evine gidiyor.Evinde keseyi açmasıyla soluğu bizim ev damında alması bir oluyor olmasına da ne fayda! itirazını ‘iyi valla, şahitlerin hem de Piro’nun önünde el sıkış, altınları al git. Sonra altın değilmiş, beni kandırdın diye ortalığa düş, ne kadar akıllısın’la geri çeviren büyük büyük dedenin aldığı tarla, civardaki en iyi buğday veren tarladır’la hikayeyi sonlandırdığında, büyük büyük dedenin koca tarlaya Z?rvet’in, idare lambasının yardımıyla bedavadan el koyma sahtekarlığını ‘o kadar akıllıymış ki’yle pazarlanması aile tarihinin özlü deyimleri arasına ‘ oyun bozandır, tüm dengeleri değiştirir’i de eklettiren şimdilerde çeşitlendikçe un tam buğday, çavdar, siyez, kara buğdaydan yapılanlarının da piyasaya sürüldüğü ayda en az bir kez ‘ anne! hafta sonu Zerfet yapsan, ….gilleri de çağırsak, güzel olmaz mı ‘ siparişi verildiğinde Romatoid Artritin eğri büğrüleştirdiği elleriyle zorlanarak en az üç kilo un, su, tuzla hamur yoğurduğu her seferinde de ‘hiç unutmam Saadet yenge derdi ki benim yaptığım Zerfet çok güzel oluyor çünkü ben çok yoğuruyorum’ demeyi de unutmayan annenin, yuvarlak ekmek şeklini verdiği hamur en az üç saat fırında, makbulü sac altın da yavaş yavaş piştikten, ellerini yıkayan aile üyeleri sofra başında yerini aldıktan sonra yemek için meşakkatli bir yolu da aşmanın gerekli olduğu Zerfet’le ilgili sofraya buyur edilecek anılar; ‘geçenlerde daire de… ofis de… okulda konuşuyorduk.Herkes memleketinin gözde yemeğini anlatıyordu, bana da sizin oranın meşhur yemeği ne ? diye sordular sormasına da…’ İnsanın yaşadığı ülkede, sonu nereye varacağını bildiğinden, yöresel yemeğini tarif etmekten alıkoyan çekincelerin bulunmasından daha acıtan bir şey olabilir mi? Hayatın her evresinde ötekine yaşatılacak varılacak O son ; sağcı, solcu, demokrat, otoriter, laik, mütedeyyin fark etmez herkeste, her şeyde, her alanda, her yerde kökleştirilmiş, kökleşmediğini gördükleri yerlere, nüvelere, bireylere kök hücre nakliyle enjekte edildiğinden düşüncesini, inancını, dinini- madem Tanrı hepimizin Tanrısıydı her biri, bir öncekini ötekileştirecek tek değil de dört Peygamber, dört kutsal Kitap yollayıp “hayatı tamamıyla kaydedilen  tek peygamber Hz .  Muhammed ve ne güzel dindir İslam ve onun kitabı Kuran, gerisi…” yergisi de yaptırtacağı kullarını birbirine niye düşürdü sorgusuzluğunda mezhebini, ibadethanesini, kökenini, dilini, zevkini, giydiğini, yediğini, içtiğini, müziğini, sanatını, modasını, cinsel tercihini ötekine… başkasına…diğerine dayatan tahammülsüzlük ‘Çankırı’dan, Yozgat’tan, Çorum’dan adam çıkmaz’ın’ ardına sonradan ilave ‘Kürtlerden adam çıkmaz’, ‘senin yaptığını Çorumlu yapmaz’, ‘bakma sen onlar Müslüman değiller, inkar etseler de resmen başka bir din Alevi’ler’ vari tonca kırıcı, aşağılayıcı yapıştırmalarla kimseleri, illeri, ilçeleri, köyleri, ülkeleri beğenmemezlik ‘genç kız dediğin dinç olur sabahın köründe kalkar ayağa, uyumaz ‘la uyduğu uykunun bile haram edildiği ‘boş bırakırsan orospu olur’la izlendiği “kadından şöför mü olur”, “kadın dediğin erkek işine karışmaz, evde oturur, çocuk bakar”lı cinsiyet ayrımcılığı yüklü faşist yaşam kültürü, tavrıydı. Bireye, ülkenin neresine giderse gitsin, karşılaşacağından bir Isaac  Newton ,   Edison, Dostoyevski, Debussy, Faulkner,     George Orwell, Maria Callas, Obama, Bill Gates, Mark Zuckerberg , Aziz Sancar Oğuz Atay olunsa bir nebze de olsa katlanılacak, tolerans tanınacak, olmadıkları halde öyleymişçesine tavan yapmış boş bir egoyla dolaşılarak her şeye mi karşı çıkılır arkadaş? Fatih Portakalmışçasına her şey mi dizayn edilmek istenir ve hiç mi usanılmaz; beğen, beğenme ağızdan çıkan her şeyin ‘aaa’nın bile yorumlanmasından dedirten; devletin bir bakanlığına, o güne değin hiç işin düşmediğinden, öylesine düşünülen ortamda bulunmadığından, insanların inanılmaz derecede kötü niyetli olabileceğini öğretecek öylesine bir soruyla da karşılaşmadığından, gerçekten bilmediğinden ‘sadece Varto’yu biliyorum ben, ama akşam annemlere sorayım’ cevabındaki masumluğunu delecek ‘aklınca kibarca sormuş, sana direkt Alevi misin, Sünni misin soramadığından ama inan kimse o boktan biriymiş, belki de MİT’dendir, uzak dur ‘ açılımına sebep olan; soranın ortaokul sonundan itibaren gitmediğinden oraları senden daha iyi bildiğin de kanıtı “nerelisin? Öyle mi peki aşağı, Doğu Varto’dan mı? Yukarı, Batı Varto’dan mısın?” cinliğindeki sorularıyla kendini akıl durduracak ayrımcılığını akıtmaktan mahrum da bırakmayacak faşist yaşam kültürü daha sen ‘ bizim oraların meşhur yemeği Zêrfet..’ der demez ‘dur,dur hele adı ne dedin ?le bir mim kondurur ‘adı Zerfet’ -‘ayy o ne öyle ayol, nasıl bir isimdir o, zeret, zerved, zerdi mi’ diye on kafadan küçümseyici on değişik isimlendirmeyle kendini ele verir.Şayet Ermenilerden, Rumlardan çalınma baklava, sarma, dolma, börek gibi dünyada da popüler bir yemek olsaydı Zerfet, üstüne atlayıp ‘şu Yunan’ın, Rum’un, Ermeni’nin yaptığına bak ! tarih boyunca bizim olan her şeye sahip çıktıkları gibi bunda da sahip çıktılar,  kıçımızdaki donu sahiplenmediler ya ona dua et’ nefretini de kusanın; bir arada yaşatan toplulukların yemeğinden, dininden, dilinden, inanışlarından, geleneklerinden, müziğinden, kültüründen etkilenmemesi, kaynaşmaması doğanın matematiğine ters onun içinde ne kadar güzel ki Türk, Kürt, Yunan, Ermeni, Rum mutfak kültürlerinin birlikte kıyısından köşesinden katkı sunup, emek verdiği baklava, lokum hepimizi sevindirecek kadar nam salmış dünyaya’ cümlesinden yoksun mantığına ‘yemeğin isminin Kürtçe olması mı sizin faşist kulaklarınızı tırmaladı yine’ eleştirisi yaparsan olacakları deneyimlerinle bildiğinden sonuçsuzluğundan usandığın tartışmalardan kaçınmak, ‘ mim ‘li O safhayı atlamak için hemen ‘ anlatıyorum tekrarı yok ona göre’yle tarife kısmına atlamak istiyorum ama nasıl tarif edeceğim diye kararlar bağladığımdan bir benim haberim var. Zira üst kabuk yuvarlak biçimde kesilir bir kenara bırakılır, alt kabuk tepsi, tabak şekli verilene kadar kaşıkla oyulurken çıkarılan hamur parçaları ufak ufak bölünerek ufaltılıp ayrı geniş bir tabağa konulur. Bu arada ağzınızın, dilinizin yanacağını bilmenize rağmen sımsıcak haliyle ağza bir lokma atılır… demedim, geçtim orayı. Efendime söyleyeyim sonra o alttaki tabak, tepsi haline getirilmiş sert kısım sarımsaklı yoğurtla sıvanır, ufaltılmış hamurlar üzerine yığılır, en üste de ilk başta hamurdan ayrılan ufak ufak parçalanmış, kırtik denilen, altına benzeyen pek bi değerli sert kabuk yerleştirilir ki ‘ -‘ yoksa ??? büyük büyük dedenin hikayesini de mi anlatın’ -‘ daha neler… sahi bu ailenin en akıllısı büyük büyük dedenin ismi neydi, bilen de yok. Baba?’ dendiğinde sofradakilerin şaşkınlığı; böylesi bir sorunun babana sorulmasının bir anlık boş bulunmanın eserliğine inanmalarına engel değildi. Zira nerede yaşadığını, kiminle evlendiğini, kaç çocuğu olduğunu merak etmediği, görüşmediğinden seninde tanımadığın baba bir üvey kız kardeşi, halan hakkında ‘pek fena bir kız değildi, evlenip göndermişler, ben Badan’da mıydım değil miydim hatırlamıyorum sonra da… ne merak edeceğim, evlenmiş işte’den başka bir şey konuşmayan, yeğenlerinin ismini dahi bilmeyen ‘ bu kimin çocuğu’yla annene; kardeşini götürdüğü daire doktorunun ‘ nasıl bir babasın çocuğunun doğum tarihini bilmiyorsun‘ öfkesini anlamlandırmayacak vurdumduymazlıkta, ne zaman doğduklarını, doğum tarihlerini bilmemesini ‘ne olmuş , bilsem ne olacaktı’yla savunduğu çocuklarına soran, yaşadığı anı o saniyede yolladığı bir daha da ‘öyle değil de böyle yapsaydım…yapmasaydım keşke’yle geri dönüp bakmadığı geçmişe yollayan, tek bir gün hayata dair ‘eğer böyle davranırsanız’ tavsiyesini duymadığın ama hiç kimseye güvenmeyen ruh halinde ‘ sırf yemek yemek için yoksa düşündüğünden gelmiyor bize…az mı kopardı benden sıra çocuklarımda tek derdi para, para gözü paradan başkasını görmez ha nedir gideyim de yanına iki üç kuruş koparayım… ben bilmez miyim onu bedava diye kaçırmaz gelir buraya… aman ha, Tunceli’nin okumuşundan uzak dur’ ihtarlı çevresindeki herkesten hep bir olumsuzluk, hep bir kötülük bekleme düşüncelerini aktarmayı unutmayan , 12 Eylül darbesinde Kastamonu’ya sürgün sonrası kırkaltı yaşında resen emekli edildikten sonra akrabalarıyla ilişkisini asgaride tutan, aile tarihine dair bilgisi bulunmayan babanın tersine çocukluğunda yaşadıklarını bile canlı, canlı hafızasında bekleten annen, her zamanki gibi geçmişle dair sorulan soruyu cevaplayacaktı ‘çok önceleri olmuş bir olay. Bizim dedeler akıllarına eseni de yaparmış belki de o akıllı dedeydi bir gün başını alıp giden. Bir daha ne gören olmuş onu, ne de akıbetini bilen var, gidiş o gidiş, ismi Selim’miş, galiba. Babanın dayısının oğlu Ali araştırdı ama bulamadı…, information’nu yemeğe düşkünlüğü tartışılmaz babanın ‘haydi tereyağını getirin’ sesi sonlandıracaktı.. -‘ veee son pişmiş hamurların üzerine sarımsaklı yoğurt, tereyağı dökülür. Sonra dedim büyük bir hata yaparak herkes elinde kaşık yumulur tepsideki Zerfet’e. Donuk, şaşkın bakışları görünce araya zorunlu kamu spotu koyarken buldum kendimi tek bir kaptan yemek dedim ne göze batar, ne mide bulandırır, ne de akla bir şey getirir, o kadar damak çatlatan bir lezzettir -‘peki anladılar mı tarifini?’ –‘ sence ???’-‘bence anladılar anlamasına da o anda oradakilerin hepsinin kafasından geçen ‘kırolar ne olacak, yemeklerinde kullandıkları malzeme hep aynı; un, tuz, yağ, yoğurt. Nerde bizim zeytinyağlı tabaklarımızın, enginarımızın, şevketi bostanımızın asaleti…nerde bunların Zerdo mu, Zerdi mi, daha isminde meymenet olmayan yemeği’ düşüncesinin sözcülüğüne de soyunan her ofisin, her evin, her yerin olmazsa olmazı baş tahrikçilerinden Emine ‘söze bir yemekte’ diye başladı ‘sarımsaklı yoğurt ve tereyağı varsa…bu ikili hangi yemeğe girse, o yemeği zaten şahane yapar. Benim anlamadığım niye pişmiş hamurları çıkarıyorsunuz, sert kabuğundan başlayıp ekmek gibi ufak ufak parçalara bölüp , açın herkese bir servis, koyun ayrı ayrı tabaklara, dökün üstüne tereyağını, sarımsaklı yoğurdu mis gibi yesin herkes’ Tam isabet, karşınızda varılacak son ! buyurun buradan yakın, haksız mıymışım Zerfet’i tarif etmek istememekten? Şimdi Zerfet bütün aile bir araya gelince ya da ağır bir misafir geldiğinde yapılan bir yemek olmasının yanında kültürümüzde öyle, topluca yenirse tadı çıkan bir yemektir. Yoksa bilmiyor muyuz servis açmayı, herkese. Ayrıca reytinglerde ilk ona giren ayıla bayıla seyrettiğin Hint dizilerinde elle yemek yiyen Hintliler, İranlılar, Araplar 17 yediğin gibi yemek yemiyorlar diye ‘ayy elleri, gözleri yağ içinde pislikler’le öldürülmeyi mi hak ediyorlar? Etçi avcı toplayıcı, göçebe toplumdan yerleşik topluma evrilerek gelinen günümüzde; gelişmiş, gelişmekte olan ve bir kap yemek olsa da karın doysa gelirli makarnalı, patatesli, unlu, bulgurlu karbonhidratlara talim yoksul ülkelerin; sanayi, tarımla ilişkisine, gelir düzeyine, iklimsel, kültürel durumuna, tükettikleri geleneksel gıdalara göre değişkenlik gösteren; yapımında, pişiminde kullanılan teknik, yöntem ve malzemeyle bütünlük arz eden, damakla ilgili basit biyolojik ihtiyaçlık dışında; bugünde proteine dayalı sağlıklı, organik beslenmeyle alakalı tezlerin yazıldığı gelişmiş ülkelerde, güzellik müptelası erkek egemen kapitalist sistemce yaratıldıktan sonra dayatılan 1.70-75 arası boy, 90-60-90 beden ölçülerindeki güzellik koordinatlarına uymak için çılgınlar gibi diyet listelerine, diyetisyenlere koşan, yoktan var edilen “anne yemeklerinin” yapımcıları kadınları “akşama ne pişirsem” sendromunda öğüten sunumu, yeme biçimleri de farklı olabilecek yemek kültürü ; ülkelerin, insanların ayrılmazlarındandır da. Eee, hal böyle olunca daha hiç tatmamışken, denesen belki de seveceğin, hep yemek isteyeceğin bir yemeği ‘damak tadıma uymuyor’la sevmemek başka bir şey, midesizlik, niye öyle yapıyorsunuz falan, filan ifadelerle yermek, b.k atmak, karşı çıkmak başka bir şey.Yeme usulüyle UNESCO’nun dünya mirasını koruma listesine girseydi Zerfet, o zamanda böyle eleştirecek miydin yoksa denemek içi kalkıp ta Varto’ya mı gidecektin merak ettim? Duyan da dünya mutfaklarını sallayan yemeklerin çıkış noktası bir ülkede yaşayıp, 80’lerden sonra küreselleşmenin etkisiyle Hint mutfağı baharatlarının Fransız yemeğinde kullanılmasıyla hayat bulan “bırakınız karıştırsınlar” mottolu; tabloyu andıran sunumu bozmaya kıyılamazken minik porsiyonları doğurmadığından aç bir karnın haz etmediği gastronomik akım ‘fusion cuisin’ füzyon mutfağını yaratan Michelin yıldızlı şeflere, restoranlara, bilinenin dışında özgün, farklı yemeklere, tatlara aşinalığından diğer mutfakları, yemekleri beğenmiyorsun sanacak Emine diyebilirdim, demedim…demedim.Çünkü sadece Zerfet’i değil hava alanlarının yurt dışı dönüş kontuarlarında “hiçbir şey yiyemedim Barcelona’da, ne o öyle hep tapas, hep tapas, Allahtan bir dönerci bulduk da …”-“ne kaz ciğeriymiş, bi dünya da Euro.Bildiğin tereyağı kıvamında bir şey.Midem kalktı, sittin sene yemem artık”-“ayyy İtalya dediler geldik, Rönesans falan iyi hoş da her yer pizza.”-“Domuz çok pis hayvan ne bulsa lüüp götürüyor, domuz eti, jambonu, salamı hepsi kokuyor.Zaten biz Müslümanlara da günah, ağzıma sürmedim, aç kaldım oralarda.Yanımızda birkaç paket bisküvi vardı da… yok onların kurabiyelerinde, bisküvilerinde de domuz yağı kullanılıyor”-“Ya yemin ediyorum kahvaltı bilmiyor bu adamlar, bir kere çay yok çay.Hep kahve, hep kahve. Beyaz peynirle zeytin, mumla ara “ –“aptal aptal çörekler, kuru Hasan bir de. Gülme, Kuruvasan dedikleri (zordur da yapılması; hazırlanan hamur buzlukta dinlendirilir, çıkarılır yağlanır, tekrar buzdolabına konur bu işlem belli aralıklarla tekrarlanır ki en az iki, iki buçuk saat sürer) bizden çalınma ay çöreği, üstüne reçel. Nerde benim simidim, beyaz peynirim, zeytinim, domatesim, yumurtam”-“ bizde tek kahvaltı da görünen yumurta maşallah onlarda her öğün yemekte ana kahraman olabiliyor” –‘ ben yedim , Fransa ‘da hangi restorana gitsen bulacağın pek bir şeye benzemeyen bir tatlı Creme Brulee.” duyulan konuşmalara yansıyan, kültürlerinin parçası diğer yöre, ülke yemeklerini de yerin dibine batırmaktan kendini alamayan; sızlanmacılığı da bol mevcut faşist yaşam kültürüne ait bakış açısının altında artık ne söylersen söyle ikna etmek bir yana her insanın günümüz dünyasında istediği, merak ettiği her konuda bilgiye ulaşabileceğini, her konu hakkında bir fikir oluşturabileceğini sağlayacak başta Google’ın yer alacağı mecra ve teknolojik olanakları yok sayan ‘ayyy maşallah her konunu da uzmanı, her şeyi de biliyor mübarek, bir şeyi de bilme be adam…be kadın, ukala işte ne olacak’ dövmeli psikolojik bir rahatsızlığın yattığına da inandığından eldeki delilerin yeterliliğinde savunmayı yarıda kesen avukat edasında; aynı dayatmacı düşünce sistematiğine sahipliklerinden hastalarıyla iyi anlaşacak psikiyatristlere dönerek “tanık sizin”le aradan sıyrılmayı akıllıca bulacaktın.Şöyle ki her gün duyulan “Zerfet dedikleri bu muydu ? ‘- ‘ay o neydi öyle, bizim damak tadımıza uymak bir yana…’-‘ahhh, ahhh eskiden ne güzel bir hırka, bir tas çorbayla yetinirdik. Şimdi öyle mi ya, bildiğin tavuk sandviçin Chicken Royal, bişinin pankek diye yutturulduğu garip garip Sushi Maki yok Risotto, Paella yok o, yok bu isimler konulmuş yemekler her tarafta .’ ‘-Ç oluğun çocuğun elinde hamburger paketleri, lezzette bizim Türk kahvesinin yanına yaklaşamayacak kağıt bardakta bir değil bin bir çeşit filtre kahve; latte, Espresso, Mocha, Cappuccin, Macchiato bir de cep telefonu’ muhabbetlerinde asl olan , olanakları el verdiği halde yaşadığı ilin, ülkenin dışına çıkmayı istemeyen tutucu taşralığını, elindekiyle yetinmeyi istikrar, marifet, tutumlu, prensipli olma sayan, yeni bir fikre, düşünceye, davranışa, yemeğe, ürüne açık olup denemektense alıştığı ‘kuru fasulye, pilav turşu, soğan’ kalıbının dışındaki gıdalar, sebze, meyvelerle değişik bir mantarlı, zerdeçalı kuru fasulye ya da çikolata soslu kadayıf sunma gafletinde bulunanı ‘kırk yıllık Kani olur mu yani, kaldır gözüm görmesin’;’ güya farklı tat yaratmaya çalışmış, ne yaratıcılık ama çikolata sos… ha bir de yeni bir kahve çıkarmışlar gel gör benim gibi Türk kahvesi tiryakileri için berbat bir deneyimden öteye geçemez…Türk kahvesine çikolata, zencefil, tarçın aromaları yakışmıyor..sallama çay nasıl demleme çayın yerini tutmuyorsa sallama ya da kahve makinesinde kahve de cezvede- hemfikirim ama velakin onca iş, telaş, arasında kimin cezve başında on onbeş dakika geçirmeye zamanı var?- pişen kahvenin yerini tutmuyor’la linçleyen, kullanmadığını, yemediğini, içmediğini “ığğğğ iğrenç, Taylandlılar çiğ balık yiyorlar, Çinlilere ne demeli? Önlerine ne gelirse hoop mideye…o ne öyle ” hakaretleriyle aşağılayarak kendini onlardan üst bir yerde konumlandıran psikosomatik bozukluk Narsist söylenmeli depresif, çalkantılı kişilikler tavırlarında, düşüncelerinde ufacıcık bir gedik açılmasına izin vermeyeceklerinden Emine’yle girişilecek sonuçsuz düelloda yaralanmaktansa ‘ bir gün Zerfet yaparsan sen herkese bir servis açsın canım benim’le kapatmıştın konuyu. ‘Ben Zerfet’i kahvaltıda yemeyi daha çok seviyorum, çelik tavada kuru kuru ısıtılınca tadı başka oluyor’-‘ yani bitirmeyin diyorsun?’-‘yok canım ! geçenlerde benim de başıma seninkine benzer bir şey geldi. Öğretmenler toplantısına gittim, Tuna’ın öğretmeni Simay hanım ‘ Fatma hanım, bir şey soracağım Zerfet nasıl bir yemek? ‘demesin mi! Fransız eğitim veren Tevfik Fikret okulundan, dünyanın en iyi mutfağına sahip Fransa’da Tartare de boeuf, Chateubrıand, Croque Monsieur , Makaron yemiş biri sorunca, iyi küçük dilimi yutmadım. Telaşla ‘bir şey mi oldu’ dedim -‘ yok anket yaptık. Çocuklara sevdiğiniz yemekleri yazın dedik. Herkes köfte, patates, tavuk, hamburger, nutella, dondurma… sizin oğlan Zerfet yazmış. Sordum, nasıl bir yemek bu Tuna ? anlatamadı. Duymadığım yemek olduğu için de…’-‘ Simay hanım, bizim yöresel yemeğimizdir, evlerde yapılır restoranlarda bulunmaz. Nasıl desem bir tür kıymasız mantı. Tarifini şimdi versem size açıklayıcı olmaz. İyisi ben bunu anneme yaptırayım o arada videoya çeker, yollarım size. Sevinirim dedi Simay hanım. Yaparsın değil mi anne!’ sohbetleriyle yenilirken taş kadar sert kırtik çiğnendiğinde kırılan dişlerin hesabının tutulamadığı bir tepsi Zerfet’i onbeş günde bir yiyen, büyüdükçe pek çok vukuatına tanıklık edeceğin kuzenin Leyla’nın tacizci babası, yengen Almanya’ya gidemeyince onca yolu kara trenle gerisin geriye kat ederek köye dönmektense Ankara’da kalıp iş aramaya karar verecekti ‘Huylu huyundan vazgeçmiyor, iş ararken biliyor musun ne yapmış? Kendisi anlattı; bir gün asansöre biniyor, bir kadın da biniyor. O yukarıya basıyor, çıkıyorlar, durunca amcan aşağıya basıyor, iniyorlar. Böyle in çık, in çık bırakmıyor ki kadın insin.Sonunda kadın sinirleniyor diyor ki ‘ senin paran var mı? sen ne istiyorsun?’ o zaman, o kendisi anlattı onu da bilmem günah, yalan ben görmedim. Diyor ki cebimde de beş kuruş yoktu. Yakın akraba Engin Ankara’da avukatlık yapıyordu onun evine gidiyor amcan, o zaman ayıptı, ağza bile alınmazdı şimdiki gibi “müsait değiliz, kabul edemem”. Kim gelmişse kapına baş, göz üstüneydi çünkü hem oteller, hem insanlarda para yoktu hem de misafiri, akrabayı evine kabul etmemek örfümüze aykırı utanç verici ciddi bir suçtu. Engin’in yaşlı annesi Mayk’da Ankara’da. Karısı da hemşire çalışıyor Hacettepe’de. Hızır gibi imdatlarına yetişiyor yengen; hem Mayk’a bakıyor, hem de evin işlerini yapıyor’ Allahtan o günlerde azıcık okur yazarlığı bulunanların memur, ilkokul mezunlarının müdür görevlendirildiği devlette memlekete hem iş bulmak kolaydı, hem de iş gücü ihtiyacı had safhadaydı da bir süre sonra bir Çimento fabrikasında işe giren Leyla’nın babası, bir göz oda kiralayıp köye haber gönderecekti ‘çocukları Hese Alık trenle Ankara’ya getirecek, hazırlayın’. Emekli edilinceye dek çalıştığı Karayollarında sadıklığını hiç yitirmeden devletine memurluk yapan baban, yıllık izninin yarısını herkes erkenden uyanıp tarla, tapana gitmiş, yaylaya yollanmışken çok sevdiği uykuda yakalandığı depremde ölen büyükbabanın evinde Badan’da, kalanını da annenin köyü (Köprücük) Xasıma, Oasima’da geçirdiğinden; Türkçe bilmeyen Zazaca konuşan akrabalarınla iletişimini sağlayan tercümanın Leyla’ya kavuşma; ağaçlık bir yerde küçük bir kuyu kazılıp dışkı bırakıldıktan sonra üstünün kapatıldığı ya da dere kenarında dışkının yapıldığı günlerde doğmadığına sevinsen de; heyecanını solduran, seni çocuk dertlerine salan, gitmeden tatilini kabusa çeviren ev damına en az 50, 100 metre uzak, kuytu bir yere bazen sebze ekili bahçe, tarla içine kondurulmuş, ayağa kalkıldığında köy ahalisini görebilecek yükseklikte üstü açık manzaralı, başını eğerek tahta kapısından içine girdiğinde öyle ki Anadolu’nun sıcağında yukarıdan güneş vururken, aşağıdan gelen helanın dayanılmaz kokusunu bastırmak için tütün yakıp içildiğinden Osmanlı devletinin “günlük def-i hacet miktarı kadar tütün içmek caizdir” fetvasının bulunmasına neden pis, keskin bir kokunun derhal burun deliğini yaktığı, açılmış derin, geniş lağım çukurun üstünü kapatan direk, kalas ya da kalın odunlardan az yüksek iki kalın tahta, yassı taş, kerpiç sonraları betondan yapılma ortasında bir götlük delikten her an aşağıya düşüp bok içinde boğulup ölme, birden bir el çıkıp da popoyu mu yakalayacak, fare mi hoplayacaaak, yılan mı ısıracak yoksa kurbağa mı zıplayacak endişeleri içinde, ip üzerinde düşmemek için dengesini sağlamaya çalışan akrobatmışçasına ayaklarını güç bela yerleştirdiğin hela taşına; bir keresinde olma olasılığı yüz binde bir kardeşinin o mahrem yerini sokan Allahtan tuvalet deré Mengelî’e yakındı da bağırmasını duyan ‘ ne olduuu’ paniğiyle kardeşine doğru koşan annenin ‘ dereye gir, koş, çamur sür’ haykırmasıyla acıdan ağlayarak, bacakların arasından aşağıya düşmesi koşmasını engellediğinden bir çırpıda külotunu çıkararak yetiştiği derenin soğuk suyu, sürdüğü çamur acısını alsa da yumru gibi şiştiğinden yamuk yürüyüşüne kuzenlerinin alaylı ‘valla kaç yıldır sıçarız, böylesi başımıza gelmedi, nasıl soktu anlat hele ‘ sözlerinin, gülüşmelerinin baş rolü arılar yüzünden korka korka çömeldiğinde; r ivayetten öte odur ki henüz ortada bir tuvalet, adabı yokken Güneş Kral XIV. Louis’in yaptırdığında teamül gereği tuvalet koydurmadığı Versailles (Versay) sarayını, ortalığı kaplamış bok, çiş kokusunu gizlemek için parfümün kullanıldığı Avrupa’da, gündüz, gece demeden insanların dışkılarıyla dolu lazımlıklarını pencereden sokağa, bahçeye boşalttığı ancak 18’inci yüzyılın sonuna doğru yasaklanmış “oturak terör”lü kanalizasyonsuz, hijyensiz zamanlarda binlerce insanı öldüren veba, tifo, kolera, tifüs salgınlarını önleme arayışları sonunda 1855 yılında III. Napolyon’un Baron Haussman’ı yetkilendirmesiyle inşa edilen, doğduğunda 1871 yılında en azından tuvaletin, adabının yerleştiği, Hazlar ve Günleri yazmaya başladığı 23 yaşında, 1894’dei gurur kaynağı görüldüğünden kanalizasyonları ziyarete açılmış Paris’te eveet ne yazıyoruz , ne diyoruz canımın içi Proust’cum ‘ ‘O sırada, neredeyse mendireğin ta ucunda, şaşırtıcı bir lekenin hareket ettiğini gördüm; ilerlemekte olan beş veya altı genç kız …Karşımda, denizin önünde gördüğüm, Yunanistan’ın bir sahilinde, güneşin altında sergilenmiş heykellere benzeyen bu figürler, insan güzelliğinin soylu ve dingin örnekleri değil miydiler?Öyleydiler ….’ satırlarını sana yazdırtan koşullardan yüzonbir yıl sonra 1966’da daha tuvalet sorunsalını çözememiş Balbec yerine Badan’da mendirekte değil deré Mengelî’de buluşan sa dece çocuklukta değil, gençlikte, orta yaşlılıkta da taş, toprak, tozu yollar; tahta, kerpiç, taş yapılı elektriksiz evler; karanlık sokaklarla çevrili tuvaletsiz, adapsız ; çevremizdeki büyüklerin yaşamlarında iç içe oldukları halde haberdar olmadıklarından yerleşik “Roma hoyratlığı…Bizans riyakarlığı” deyimlerini kullanmadıkları; ‘insan hiç köy dolmuşunda kapıya yakın oturan daha önce görmediği birine elindeki erzak dolu çuvalı ‘kardeş sen bir bak buna, ben şuradan şekır alıp geleyim’ diyerek teslim eder mi? iyi oldu sana, adam almış gitmiş işte beş kilo pirinci’ kızgınlığını ‘bu oğlan Lolıj, ancak bir Lolıj yapar bunu’, ‘eree sen Lolıj ‘mısın?’la Gestemerd (Çobandağı), Zaçek (Acarkent) köylerinde yaşayan haz etmedikleri Lolan aşiretine yakıştırdıkları aptallığa bağlayacak ötekileştirici; devletin resmi söylemiyle paralel ‘ Ermeniler, Ruslarla birlikte işgal ettiklerinde Varto’yu önlerine kim gelmişse zulüm etmiş, bizim köye kadar gelmişler benim iki teyzemi öldürmüşler. Kara Ermeni çetesi dehşet salmış.Bu melun çete köye geliyor, iki teyzem evde yalnız, teyzemler bunları görünce birer Sepi alıp dama çıkıyorlar, Kara Ermeniler de peşlerinden, sırt sırta çarpışıyorlar, direniyorlar sonunda Kara Ermeniler silahlarıyla deşik deşik ediyorlar. Silah seslerini duyup gelen köylüler ne görsün ! Memil é Faki’nin kızı Elif kanlar içinde, son nefesini verirken ‘namusumu korudum.. ağlama’ der kocasına. Bizimkiler çok güzel olan iki teyzemin intikamını alıyorlar, Bingöl dağlarında pusu kuruyorlar Kara Ermeni çetesini paramparça ediyorlar’lı, savaş ortamında karşılıklı yapılabilinecek canavarlıklar yüklenecek hikayelerle yıllarca köylerinde yaşadıklarını söylemedikleri Ermenilerin tehcirini destekleyici, düşmanlaştırıcı; ‘Kulan köyündekiler Sünni, kanımızı içseler doymazlar, bak ! onun için sana bir bardak çay bile vermemişler, Alevisin diye’ öfkelerine alışık dünyamızda ; görmediğimizden, duymadığımızdan, rastlamadığımızdan Yunan, Gotik mimariden kopan Rönesans heykellere benzetmeyeceğimiz biz “çiçek açmamış” genç kızların birbirlerine ‘ben sana söyleyeyim dikkat et ! Oğlanlar tahta aralıklardan bakıyorlar ‘ uyarsından önce de; elinde tırpanla tarlaya gideni, Monet’in At Les Petit Dalles tablosundaki toprak yolu andıran yayla yolunda omuzlarında heybe bazen de eşek üzerinde ilerleyen çocukları, indirim yaptığından içine girmek için isteyenlerin birbirini ezmeleri gibi sabahın ilk ışıklarıyla kapısı açılan kümesten çıkan tavukların kapısının önünde didişmelerini seyrettiğin en az iki parmak boşluk bulunan tahta duvarların arasından kara, yeşil bir çift gözle karşılaşmaktan korkarak, özenle sakladığın en mahrem yerini ilk gören tahta duvarlara yapışmış, gezinen akrep, kertenkele, örümcek, hamam böceği, arılar ve sineklerle göze gelerek, cebeleşerek adeta doğal bir yaşam parkı içinde dışkıladığın, küçük bir fırtınada uçacak, yıkılacak eğrilikte derme çatma kulübe; tuvaletin varlığıydı . Hele de gece çişin gelmesi çocuk aklın gördüğü felaketlerin en büyüklerindendi.Hava karardığından belli bir yaşa kadar tek başına gidilmeyeceğinden her akşam değiştirilen ev damı çocuklarını yatmadan tuvalete götürme sorumlusunun ‘çişi gelen, haydi bakalım’ komutuyla iki, üç, beş kişilik turlar düzenlendiği tuvaletin kapısı açık dışkılandığından, piyano dersine yeni başlayan birinin ilk derslerinde tuşlara tek parmakla her basışında bir saniyelik bir es vererek çıkardığı do, re, mi, fa,… notalarına benzeyen; çişin tahtaya, taşa çarpması, delikten kuyuya akarken çıkardığı tıp..tıp..şıp..şıp seslerinin resitalliğinde ay ışığında sıranın kendisine gelmesini bekleyenler, gözcülük görevini de ifa ederlerdi tabii eğer tuvalete yetişemeden yol üzerinde bir yerlere çişlerini yapmadılarsa.Önceki satırlarda yazıldığı üzere idare lambaların ancak kendisini, küçük bir odayı aydınlatacak kadar cılız ışığı pencereleri aşıp sokağı gündüze çevirmediğinden zifiri karanlıkta; annenin elindeki gazyağı lambasının fitilini bazen de yakılan çakmağı söndüren , ürperten kurt, ayı, köpek, domuz, at, inek, horoz… hayvan seslerine karışan, dedenin “ ta şafaktan gürlerdi/ fırtına kopmuş yeller hızla eserdi/ yaylalar yel altında titrer giderdi/ bu yüce dağ başından/ deniz gibi kudurmuş/ ufuklarda dalgalanır gezerdi” şiirinin ilhamı; birbirlerini tüketen… birbirlerini parçalayan bir aşka ev sahipliği de yapmış İngiltere’nin soğuk bozkırları, uğuldayan tepeleriyle aşık atan “İnliyor uzaktan pek korkunçtur sesi/ Kızgın ağır hasta gibi çıkıyor nefesi/Onu inleten bu korkunç rüziğârdır/ Dağların başında kuzgun yeller vardır” esintili Bingöl dağlarının kaçık rüzgarlarıyla dalgalanan ağaçların hışırtılarının gizlemeye çalışsa da onbeş yaşında seni doğurmuş çocuk gelin anneni de korkuttuğunu anladığından artan korkun, az biraz uzaklaşır, uzaklaşmaz evden kimse var mı, yok mu diye etrafı şöyle bir kolaçan eden annenin ‘haydi çişini yap buraya’ demesiyle azalsa da ‘anne! ya biri gelirse, görürse ‘ huzursuzluğunu; bugün bu kadar eziyeti çekmektense ev damlarına neden lazımlık alınmadığına ya da geceleri çocuklar içine çişini yapsın diye bir plastik kovanın ayrılmadığına akıl sır erdirmekte zorlanırken; çocuk olduğundan kâle almayıp sana ‘ben burdayım ya.Çene konuşmayı bırak, oyalanma ta oraya gitmeyelim şimdi.De haydi…çabuk ol, indir külotunu da yap çişini.Bende yapacağım’ çıkışındaki annenin elindeki lamba şişesinin söneyim mi, sönmeyeyim mi kararsızlığında rüzgarın etkisiyle bir o yana, bir bu yana devrilen, oynaşan ışığına ‘cici…güzel lamba sakın sönme’ şefkatiyle bakarak çişini yaparken annen de çişe hazırlık için idare lambasını yere, toprağa bırakırdı.1388 yılında İngiltere Kralı II.Richard’ın göllere, derelere def-i haceti yasaklamasından 572 yıl sonra, evlerde tuvalet bulunmadığından gezdikleri yerlere dışkısını bırakan primitif topluluklar, hayvanlar gibi köylüler de ihtiyaç duydukları an bulundukları yere dışkılamaktan çekinmediklerinden deré (çem) Mengelî’n kıyıları dahil köyün her yerinde hayvan dışkısına (sil, maysa) karışan insan dışkısının yaydığı koku köyün izdüşümü haline gelip ‘bizim köy b.k kokuyor (dewa ma ra boya tezekan éna)’ dedirtecek kadar yoğunlaştığından insanların ve dahi yenilen her şeyin üzerine sindiğinden teneffüs ettiğin havayla birlikte ciğerlerine de dolup genzini yaktığında ‘anne !!!! ne iğrenç bir koku, bu köy ne kokuyor… midem bulandı… yemeyeceğim… bu süt ne biçim, kokuyor’ kazanı kaldırdığın, şehirde ‘bu ne gelişmemişlik, bu nasıl bir sorumsuzluk, yöneticilik, her yanı b..k kokusu sarmış’la eleştirilen Kurban bayramlarında kurbanlık pazarında dolaştığında birden seni köy yolunda çocuk geçmişinle yürürken bulduran köy kokusuna da gide gele parfümmüşçesine alışacaktın. Çoğaldığında kürekle toplanıp el arabasıyla güneşlik bir alana götürülen, içine biraz saman, su konarak hamur gibi karılıp koparılan bezeler elle yassılaştırılıp toprağa, güneşin altına serilip kuruyunca o zaman bilseydin benzeteceğin Mısır piramitleri gibi üst üste yığılarak kışın sobada yakmak için bir kenarda bekletilen, yaş olanının gübre kullanılarak ekinlere, sebzelere, meyve ağaçlarının köklerine atıldığı tezeğin ‘ naz etme, bunu doğal yiyin diye getiriyorlar sizleri buralara, çok lezzetli çokk, bu lezzeti şehirde bulmak ??? ne mümkün , haydi’ övgülü yumurtasındaki zengin proteinler otlandığı tuvaletlerden, tezekli bağ, bahçeden gelen, anneannenin sacda, tereyağında kızarttığı günün moda deyimiyle gezen tavukların, hindilerin hububatı olmasının pek bir komik geldiği seni dertlere salan, sıkıntıya sokan çözülmeyen tuvalet sorunsalına rağmen sadece oyundaşın kuzenlerini ; pencerelerinden dağlarını seyrettiğin şehirde hiç rastlamadığın, ta eskiden Osmanlı’dan bu yana kurnazlık, dolandırıcılık akıllı olmayla eşitlendiğinden Zerfet’i altın diye yutturan büyük büyük dedenden asır sonra; sırf Motorola’yı dolandırdı diye “ABD’yi bile dolandıran adam”, “helal olsun adam işini biliyor”la neredeyse üstün hizmet madalyası verecekleri Cem Uzan’nın 1992 genel seçimlerin de %7,25 bir oy almasının hak gören yaşadığın toplumda büyüdükçe bir dağ köyünde edindiği daktiloyla şiir yazdığı için büyük büyük dedenden çok daha saygın bir yere oturttuğun annenin babasının, keçilerin hangi otları yediğini gözlemleyip zehirsizliğine kanaat getirdiğinden pişirttiği şükür ki hâlâ Vedat Milör’ün, MasterChef Mehmet Yalçınkaya, Somer Sivrioğlu’nun kapsama alanı dışında kaldığından henüz keşfedilmediğinden kolayca bulunan, salınarak gelip yanı başınızdan geçerken bıraktığı başınızı döndürüp fark etmeden cezbine karşı konulmayacak rayihası, kokusu bilindik ebegümeci, ısırgan, madımak, kara hindiba otlarına on basacak, karların erimesiyle öldürüleceklerini bilmeden belki de bildiklerinden coşarak her yanı “Çayırında tatlı gözler akardı/her yanı yemyeşil birer lâlezârdı” sevincinde bahara boğarak hayata merhaba diyen H?ligelerin, Kardun, So, Jağ=Jalik, Kenger, Wındık, Mendikli endemik otlar, bitkiler, lezzeti tartışılmaz mantarlar ve de Van’da Süphan dağı eteklerinde gördüğün Poppies At Argenteuil (gelincikler) tablosundaki gelincik tepeli dağların eteklerindeki kardelenler, ters laleler adını bilmediğin çiçeklerle bezeli doğasını sevmen, özlemen değildi seni köye çeken; asıl acılarına, sevinçlerine bakmadan kaygısızca akıp gittikleri coğrafyaların sahiplerinin Nil, Tuna, Seine, Murat diyerek en güzel ismi vermek için yarıştıkları adına “Fıratın sevdiği ey nazlı dilber/ Alem deli olmuş aşkınla inler/ Fırat ulu bezirgândır/ Gönlüm bir gevheri kandır …. Fırat gibi deli deli söylersin/İnip deryalara umman boylarsın… Fırat der ki benim mülküm servetim/Fani dünyadaki pazara benzer” mısralar döktürdükleri; aynı sokaktan yıllar sonra geçtiğin gibi geçip gitmekten çok, taşıdıkları kederleri, mutlukları, kayıpları sırları çağıldayarak bıraktıkları okyanuslara açılan denizlere ya da göllere dönmek gibi olsa diye düşünmediğin yaşta tatil süresince hemen hemen her gün içinden çıkardığın kaygan ufak beyaz, siyah bazen parlak mavimsi, pembemsi taşları gerisin geriye attığın; etrafını çevreleyen kara çam ağaçlarına tünemiş suskun kuşlarla kıyısında saatlerce oturduğun, öyle yalnızca bazen usul usul, bazen taşlara çarpıp köpürdüğü akışına baktığın deré (çem) Mengelî’ydi de. Belki senin gibi derelere sevdalandığından asırlar önce saatlerce akışını izlediği nehrin yüzeyinde her defasında yaprak, çer çöp, bez , pamuk parçaları, yün yıkayan kadınların ellerinden kaçırdıkları yünleri getiren farklı suların aktığını keşf ederek “aynı nehirde, aynı suda iki kez yıkanamazsın” demiş Herakleitos’un adından, keşfinden habersiz ; deré Mengelî’ye çamaşır veya bez parçasına süreceği kil, dereden çıkaracağı çamur ya da bugünkülere beş basacak kalınlıkta sabunla bulaşıkları yıkamaya gittiğinde ‘bende bende’yle ardına takıldığın, çamaşır sıkarken ‘susadım ben’ dediğinde bazen derenin kenarında, içinde görüp tiksindiğin bokları ardından akan suların alıp götürerek nehri temizlediğini düşündüğünden ‘bak ben de içiyorum, tertemiz ne kadar da duru çenei ma ! bir şey olmaz iç haydi’yle zorlayan annenin bilmeden Herakleitos’la aynı sonuca ulaştığını yıllar yıllar sonra öğrendiğinde nasıl da rahatlamıştın anneni dinleyip deré Mengelî ‘n buz gibi suyunu avuçlayarak içtiğine.

Niye’sini uzun yıllar sonra anlatmalarından çok önce algıladığın telaffuzunda “nerelisin? Doğu’lusun değil mi? Türkçe meali; Kürtsün değil mi?” sorusunu sordurtmayacak sekme, kabalık bulunmayacak kadar iyi Türkçe konuşan; Türkiye’deki asimilasyon lobisinin ailedeki işbirlikçisi, lideri konumundalığını da bilmeyen anneannen başta, annen, baban ve akrabalar öğrenmesinler diye ev damı çocuklarıyla Zazaca yerine Türkçe konuştuklarından, ergenliğin de bile ana dilin olduğunu hâlâ bilmediğin Zazaca ve Türkçeyle, iki farklı dille haşır neşirliği ‘demek ki şehirde başka, köyde başka dil konuşuluyor.Biz de şehirde yaşadığımızdan annemler bizim köy diliyle konuşmamızı istemiyorlar’ çerçevesine oturtarak kendine göre izaha kalkıştığından birazda konuşmaya başladığında kötü telaffuzunla alay edildiğinden Zazaca’yı hiç bir zaman konuşamayacaktın.Yine de köyde, şehirde akrabaların, annen, baban kendi aralarında konuştuklarından, konuşmasan da anladığın Zazaca’yı bazen (nan, aw mı rê’) ekmek, su istemek , bazen ‘eerooo, eero Memooo ? Ez şona Gımgım (ben Varto’ya gidiyorum’) telaffuzunla büyükleri güldürmek, bazen ailene üyelerine ‘nam? şıma çiyo ?( adınız ne) şakaları yapmak için öğrenecek, şehir de anlamını bilmediklerini bildiğinden kızdığın kişilere Zazaca küfür etmekten büyük keyf alacaktın. “Orda bir köy var uzakta” kartpostallarının gerçekleşmiş hali dört yanı dik dağlar, tepeler, ormanla çevrili ortasından üzerinde her geçişte sallanan tahta köprülü Bingöl dağından doğan deré(çem) Mengelî’n geçtiği; yazın okullar tatil edildiğinde şehre göçmüşlerin, dışarıda okuyanların da gelmesiyle bir araya toplanan sülaleyle geçirilen … ahhhh hiç benim olmayan şairim ahhh ! şans getirmese de herkesin iyi kötü bir ailesi vardır ama “olmayanın bilmeyeceği” değişik, değişken dinamikleri, tiplemeleri, karakterleri bulunan insan topluluğuna; bir sülaleye aitlik, işte o apayrı detaylar, deneyimler, karmaşa getirdiğinden eğer aynı evi paylaştığı hatta marazi bir aşk yaşadığı bile söylenebilinecek annesi 1905 yılında hatırı sayılır bir miras bırakarak ölünce, hayatını kaybedeceği elli bir yaşına dek yalnız yaşamış, bireyselliğine, özgürlüğüne düşkün Proust, bir sülale, aşiret içinde yaşasaydı kim bilir Kayıp Zamanın İzinde nasıl bir nehir içinde yol alırdı diye düşünmekten kendimi alamıyorum.Niye mi? teyzenin kaynının ablasının kızının eşinin kardeşinin çocuğunun; yalnızca teyze bağlantısı yüzünden okumak, işe girmek, hastaneye gitmek ya da başka tonlarca neden ileri sürerek eviymişçesine çekinmeden çat kapı gelebildiği, geldiği evin sakinlerinin de içeri almayıp kapıdan çevirme gibi bir edepsizliğe, ayıba başvurma bir yana şikayet edecek birini de ‘ma ne olmuş? nereye gitsin, akraba akraba, bize gelmeyecek de kime gidecek’le yerin dibine koyup, gelenin çamaşırlarını yıkama istekliliğinin; kocası öldüğünde çocuklarıyla dul kalan, ailesinin yanına gitmek isteyen yengelere ‘bu evden tek çıkarsın çocuklarımızı yanında götüremezsin,onlar bu evin çocuklarıdır, bak kaynınla evlen, çocuklar ortada kalmasın’ dayatmasının; çalışan, az çok durumu iyi olan abinin, kardeşin, dayıoğlunun, kuzenin maaşına , servetine ‘aldığında maaş 100 TL ayır bana’ ‘ borcum var yardımın lazım, bana bir ev alalım’ rahatlığında ortaklığın garipsenmediği tersine kendilerine hak görüldüğü, sev sevme sadece kan bağından dolayı katlanmak, görüşmek zorunda kalınan birinci, ikinci, üçüncü, yirminci dereceden akrabayla özelliği parçalatılan bir yuvayı…bir evi paylaşacağın bireysel var oluşun, hayallerin dalgakıranı bir sülale içinde bulunma,yaşama… herkesin hayatının katili de olabilecek, geleceğinin sınırı çizen, Osmanlı tokatlı ellere sahip babaların reisliğinde hır gürün, şiddetin eksik olmadığı, ebeveynlerin birbirine bırak aşkla bakmayı ‘çocuk okula gitmese bugün’ basitliğindeki ufak bir mevzuda dahi ortak bir karara varamadığı, hiç sonlanmayacak ‘aybaşı gelse de et alsak. Erciyes bakkala veresiye yazdırmaya artık utanıyorum, ha adamcağız “yenge hanım bir şey olmaz, nasılsa abi devlette çalışıyor, sabit maaşınız var, ödersiniz” diyor ama”lı geçinme kaygılı bireyin ilk sosyal çevresi; Ortadoğu ülkeleri hariç diğer ülkelerde karşılaşılmayacak, söylendiğinde içinde bir sıcaklık, sevgi, eşitlik barındıracak ailemin evi, yuvam yerine, ne çirkin bir söz, tanımlamadır içinde kahpece gizlenmiş ayrımcılık, güç, otorite, biat, reislik taşıyan her evlada bir gün “18’ime geleyim bavulumu toplayıp gideceğim” dedirten, kız çocuklarının büyüdüklerinde benzeriyle evlenmekten korktukları erkek karakter baba neyse evi de aynısı olacak “baba evi”nde karşılaşılacak ; “bu salak gibi değil, o daha akıllı”, “pek umudum yok bundan”, “ölme eşeğim ölme.Sen! okuyacaksın da bana adam olacaksın öyle mi? “, “bıktım yaramazlığından, azıcık da şu abin…ablan gibi uslu dur be evladım”, “bazen şüphe ediyorum seni ben mi doğurdum…”, “bu da fena değil ama asıl sen bunun küçüğünü gör çokk güzel”, “Allahtan erkek, güzellik önemli değil yoksa…” , “bunu en aptal çocuk çözer ama nerde sen de o akıl, “ , “geri zekalı gibi durma karşımda, ne demek anlamadım” , “ama sen tabletle oyuna devam… İsmail’in oğlu, kızı maşallah her sınavda ilk ona giriyor ya benimkiler?”, “nato kafa , nato mermer; na to kefari,na to mermari”, “dinle evladım dinle sen bu Rock mudur , tak mıdır onu.Sakın çıkarma kulağından kulaklığı çünkü yarın sınavda bu parçadan soru sorulacak” , “ayyy sen nasıl bir kardeşsin hep ben, hep ben…bir de sanki boyun varmış gibi aldığım güzellim elbiseyi giyip, içine etmişsin…”, “ucube, abla değil ucube”, “Fatodur bu Fato, her şey bekle…”, “kim alır seni bu halinle, evde kaldın işte” tabirleriyle özgüvenin ezim ezim ezileceği ilk ötekileştirilmenin; sevsin, takdir etsin diye ”benim gibi olsan keşke”yle bireyi kendisi gibi olmaya zorlayan ebeveynlerin, yakınların istediği gibi davranıp, onlar gibi olmaya çalışıldığı unutularak yıllar sonra “kimsenin huyuna gitmek, gönlünü yapmak zorunda kalmazsınız neyseniz o’ sunuzdur, kimse de sizden sızlanmıyordur… ah şimdi baba evinde olsaydım” yalanlarıyla kutsanan, ister kabul edin ister reddedin, başta yaptığı iddia edilen dişi kuşun itilip kakıldığı, kendini oradakilerden üstün gören kibrini, baskısını fıtratında varmış gibi sunan ülkeye, topluma da egemen, muktedir, iktidar olduğundan leb demeden leblebilerin önüne serildiği ‘aman çocuktur sümüğünü yese doyar, ama erkek öyle mi?yemese güçsüz kalır, çalışamaz eee para girmese bu haneye ne olur? o yüzden önce onun karnı doyuracaksın, yemeğin en etli tarafını ona vereceksin, çay demeden çayını önüne koyacaksın’la hizmetin daimiliği de sağlanan ayrıcalık sahibi erkekler; dede, baba, amca, dayı, abi ve sonunda kocayla da ilk tanışılan ; içteki iyiliğin, kötülüğün, egoist değerlerin, naif duyguların, faşist ya da demokrat mantığın mayasının atıldığı, kişiyi bu dünyada diğerlerinden hem farklı hem aynı yapan, yaşanacak onlarca olumsuzluğun başlangıç yeri olsa da kendini kötü hissettiğinde, canın yandığında kaçıp saklandığın sığınağın, kışın rüzgar uğuldarken pencere aralarından korktuğun camından sarktığın, bağırdığın, ilk görmenin, algılamanın, yaşamanın eşsiz kılınmasına yardım ettiği mekanlığın getirdiği değişmeyen, özlenen bir sıcaklığı daima yanında taşıyan, toplumun dayattığı, öğretilen, bir şekilde kabullendirilen şablonda değil gerçekten tam olarak neydi, ne yaşadım ben orda ??? uzak güzellemelerle anılan ayrılsak da göğüs kafesinde yaşam boyu taşınacak kişiliğin var edildiği bir hayatın kulunç altı çocukken hep orada yaşayacağını sandığın baba evinden “yuvam(ız)”dan, “ evim(iz)”den bir gün ‘gittiğim yerde eminim her şey buradan, bundan çok daha güzel olacak” diyerek ayrı eve çıkma, başka şehre gitme, okuma, evlilik gibi sebeplerle ayrıldığında, yaptığın değişikliğin, kısmi bağımsızlığın, özgürlüğün sarhoşluğunda önceleri her şey yolunda gider duyumsamalarında gezinir, durursun. Bu huzur bulunduğuna inanılan “yuvamız”dan ”yuvam”a terfili yeni mekanda can ne istenirse yapılır, istemezse yemek yapılmaz kahvaltı daha akıllıca gelir mesela, kitap okunur, yatak toplanmaz, ev işi önemsenmez keza yiyecek alışverişi de, partiler düzenlenir, arkadaşlar çağırılır ya da kimse çağrılmaz kendine göre hoşça vakit geçirilir. Bir süre sonra insan “yuvamız”daymışcasına sıkılmaya başlar, hem iç dünyasını, hem de “yuvam”ın kapılarını açacağı özel birilerini erkekleri, kadınları katmak ister hayatına; işte o andan itibaren “yuvama” birileri kafasını uzatır şöyle bir bakar geçer, birileri konuk olur bir süreliğine yine gider…bazılarının gözünün içine bakılır bir an önce gitsin ya da biraz daha kalsın diye, tüm bu isabetsiz denemeler, atışlar, ne istediğini bilememe…bilme kişiyi yorgun, bıkkın düşürür.Umut yüklü ayrılığın meyvesi “yuvam” “yuvamız”a dönüşürken; odalarda, duvarlarda her yerde bir dünya kişinin ağdalı yüzleri, izleri; evin duvarlarının dili olsa bile konuşmaya isteği yokken kendine döndüğünde bakarsın ki sende ”yuvamız” dakilerden herhangi birisin; hayat dedikleri belki bu döngüyü döndürmektir değil mi benim kendine bile hoyrat şairim! Bunları niye yazdım ki şimdi ?!?!? insanın hayallerinin uçsuz bucaksızlığının, misyonunun, vizyonunun, karakterinin, narinliğinin kaynağının, doğduğundan içine, orda bulunup , bulunmamayı belirleme hakkının olmadığı “yuvamız” olmasına isyan yazdırdı belki bu satırları.Bir türlü taşralılığından ödün vermeyecek “yuvamızda” yanımızda, kıyımızda, köşemizde sanattan, edebiyattan, okumaktan zevk alan, bilgili, kültürlü olmanın ötesinde geniş vizyonluklarından daha çocukken elinden tutup Sarah Bernhardt’ı izlemeye tiyatroya, Debusy’nin, Reynaldo Hahn’nın, klasiklerden Beethoven’in eserlerini dinlemeye opera binasına, Monet’in, Tissot’un tablolarını sergilendiği galerilere, duvarları Raphael, Boticelli, Roselli, Signolli, tavanı Michelangelo’nun freskleriyle süslü Sistine şapelinin bulunduğu Vatikan’ı, Rönesans’ın doğduğu Floransa’yı, Venedik’i görmesi için seyahate götürecek gelire de sahip Proust’un ki gibi ebeveynler olmadığından belki de Haldun ‘şimdi nerden aklına geldi deme, ultrason bulunmadığı zamanlarda hamile kadınlar çocuklarının kız mı , erkek mi olacağını nasıl anlıyordu diye sordum anneme .Güzelleşirse erkek, çirkinleşirse kızdır, benim yüzüm kızlarda hep leke, leke oldu o yüzdem Fazıl Çil kremini çok kullandım.Birde erkek bebek de karın sivrileşir, kızlarda yanlara doğru genişlerdi.Bende erkek bebekler yılan gibi alt tarata, kızlarda tam tersi karnın her yerinde dolaşırdı, yaramazdınız dedi’-‘ çok iyi yaptın canım benim öğrenmekle.Eminim hamile kadın erkek mi, kız mı doğuracağını nasıl anlar Tanrı’nın sorgu sırasında soracağı sorulardandır.Öğrenmeden ölseydik cidden çok yazık olacaktı bize hem Tanrı katında da cahil, kültürsüz tanınacaktık. Sağlıklı doğsun da kız mı erkek mi olması önemli değil çocuğun anlayışına gelene kadar…oooo anne, babaların, kadın erkek pek çok akrabanın “Allahım ne olursun bu sefer de oğlan olsun, bu sefer oğlan (erkek çocuk yoksa) olmalı.Bu mal, mülk sahipsizdir, tarlayı sürecek, ekecek biçecek, evlenip soyumuzu devam ettirecek bir oğlan nasip eylesin bize Allah. Arada bir de tabii süt sağacak, peynir yağ yapacak evlenilecek kızlar doğsun ” temennili toplumda sen ! kendin, bir gün bana demedin mi ‘son üç kardeşimin doğumunu hatırlayacak yaştaydım.Bakma yüzüme öyle ilk üç kardeşimle aramızda birer, ikişer yaş farkı var, peş peşe üç kız çocuğu doğurduğundan babam annem doğum yaptığından yine mi kız doğurdu diye sormuştu, ben evet deyince çekip gitmişti, annemin yanına bile uğramadan.Kadınların o ağrı sırasında, kocasının sanki suçlu oymuşçasına kendisini suçlayacağı, onun da kabul edeceği ya kız doğurursam korkularını düşünsene, ne kadar zalimler değil mi şu erkekler? Hayır Haldun! hiç öyle değilmişsin gibi bakma bana, yeri gelir senden bile en gaddar zalimlik görebilirim, şaşırmam da çünkü bu toplumun, bu erkeklerin ürünüsün sen de. Hele de beş numara Mine doğduğunda iyice morali bozulmuştu babamın zira artık tek oğlan dört kız babasıydı. Allahtan son çocuk erkek oldu da annemin yakası kurtuldu babamın elinden. Önce biz kızlar sonra tek erkek oğlu kabakulak olmuştuk. Kıştı, kar diz boyu Van’da oğlu hastalanınca evde hastalık olduğunu kavradı da bir çuval portakal getirdi eve babam.Has arkadaşın Oğuz sayesinde eve getirilen C vitamini hastalıkla mücadelenize takviye olmuştu ama ben bunu, babamın gözündeki kız çocuklarının değersizliğinin ispatı portakal çuvalını hiç ama hiç unutmadım.’ –‘ düşün baban devlette memur daha aydın olması beklenir değil mi? demek köyde kalıp çiftçiliğe devam etseydi annen gibi on iki yaşında başlık parası için satacaktı seni, kız çocuklarını. Bozulma, ne bekliyordun anlamadım ? Tek vizyonu aç kalınmayacak bir hayatı idame ettirme olacak, yufka ekmek arası peynir, soğan, çökelek, yumurtayla karın doyurulan iki dağ arasındaki bir köyden geldikleri şehirlerde şayet iş de bulmuşlarsa bir anda gördüklerini, istediklerini az da olsa aldıracak üstelik de her ay ellerine geçen maaş sayesinde kendilerini eline buğday, yağ, peynir, bal, koyun sattığında para geçen, kıt kanat geçinen köylü akrabalarından üstünde görecek tanışmadıkları edebiyatın, sanatın, resmin, sinemanın eksikliğini hissetmeyen ebeveynlerimizin derdi, sorunun olabilir miydi hiç iyi mizaçlı, donanımlı, kültürlü, naif, duygulu, dürüst, ayakları yere basan bireyler, çocuklar yetiştirmek? Anca bir iki kişinin otomobil sahibi olduğu, gözlerinin rant paylaşma peşindeki partileri, aç gözlü bürokratları görmeyeceği şehirlerde, çocuklarına okumuş, meslek sahibi biri avukat, öğretmen, devlette memur olmayı aşılayacakları hayalleri yoksullukları kadar; onca kişiyle birlikte yaşadıkları yoksul ev damlarındansa, kendine ait tek gözlü bir oda; yufka ekmek değil beyaz fırın ekmeği, ayran çorbası yerine ancak zengin değilseniz ölen hayvanın eti dışında kırk yılda bir önemli bir devlet memuru, yetkilisi ya da aile büyüğü geldiğinde misafirliğe ya da kışlık kavurma yapmak için kesildiğinde yenilen ete her gün ulaşabildiklerinden az etli bir patates, kuru fasulye yemeği, lastik yerine kösele bir ayakkabıydı; bir arabaya sahip olmak bile değildi.Sonra şehre alıştıkça, gördükçe yeni şeyleri, ülke de geliştikçe yavaş yavaş hayalleri de tek göz sobalı evden gecekonduya ordan kaloriferli, merdaneli çamaşır makinesi bulunan apartman katına geçiş, çalıştığı yerdeki arkadaşlarının, Ediz Hun’un, Türkan Şoray’ın giyindiği güzel bir elbise, çanta, ayakkabı edinme, Yılbaşında kızarmış Hindi dolma yeme derinliğine ulaşacak ebeveynlerimizin elindeki biz çocuklardan senden, benden herhalde bir Tolstoy, Oscar Wilde, Virginia Woolf, Rembrandt, Orhan Pamuk, Tezer Özlü, felsefeci Gilles Deleuze, çıkacak değildi. Dua et ellerinde kitap görmememize rağmen en azından okumayı sevdik biz‘ dediklerini Haldun’un doğrular rastlantısal olarak karşılaştığı bir insanın, bir peyzajın, elle tutulur bir nesnenin, bir koku, tını, tadın, müziğin irade dışı belleği, hayal gücünü devinime geçiren; 19 yaşında oyun yazarı Rene Peter’in evinde Debusy; Paris’te seçkin sanatçıların edebiyatçıların beş neslini bir araya getiren, Dreyfus yanlısı güçlerin merkezi de olacak ünlü edebiyat salonlarının sahiplerinden arkadaşı Gaston’un annesi Anatol France’ın sevgilisi (Proust’u yazı yazmaya iteleyen, ilk kitabı Hazlar ve Günlere, France’ın önsöz yazmasını sağlayan) Madam De Caillavet; Geneviève Halévy (Georges Bizet eşi) ile Robert de Montesquiou’nun güllerin imparatoriçesi dediği Madeleine Lemaire’in Salı, Çarşamba, Perşembe (Les jeudis de Ludovic ) günleri düzenledikleri edebiyat toplantılarında onca yazar Emil Zola, Guy De Maupassant, Ludovic Halévy , Paul Bourget, Robert de Flers’la; onlarca ressam Alphonse Daudet’in oğlu Lucien Daudet, Whistler, Helleu, Turner; zaman, mekan konusunda kendisini etkilemiş felsefeci Henri Bergson’larla tanışacağı bir gençlikti belki de Vatikan da Sistine Şapeli’nde yer alan Boticelli’nin Freskinde Jethro’nun kızı ve Musa’nın karısı Tsippora’nın çalışma masası üzerindeki reprodüksiyonunda Odette ile Tsippora’nın çehresi arasında benzerlik kurdurduğu an M.Swann’ı, Odette aşık ettiği, Madam De Caillavet, Geneviève Halévy, Madeleine Lemaire’den Çarşamba toplantıları düzenleyen Madam Verdurin’i; Robert de Montesquiou’den eşcinsel Baron de Charlus’ı; Kontes Élisabeth Greffulhe’den Guermantes Düşesi’ni; Sarah Bernhardt’tan Berma’yı , Anatole France’dan yazar Bergotte’ı , Whistler’le Helleu’n adlarının anagramından Elstir’ı yaratığı “Odette bu haliyle, İlkbahar tablosu ressamının kadın figürlerini her zamankinden çok hatırlatıyordu” satırlı; Tissot’un Le Cercle de la rue Royale’in de kapıya yakın kişi diye belirttiği(Charles Haas) M.Swann’ın arabacısı Rem’i Antonio Rizzo’nun dük Loredan büstüne; bulaşıkçı kızı Giotto Di Bondone ‘nin Mercy’i heykeline; arkadaşı Bloch’u Gentile Bellini’nin Fatih Sultan Mehmet portresine benzettiği sayısız tabloya, heykele, büste göndermelerle doluluğundan , yanlarında cep telefonu laptop, tablet bulundurup her iki sayfa da bir Google yazar, ressam, felsefeci, besteci, tablo, portre araması da yaptırtacak analitik zekasının ürünü Kayıp Zamanın İzinde nehir romanı okuyucularının gözünde roman karakterlerini kanlı canlı bir siluete büründüren Proust’un yaşadığı zamandan çok sonraları, 1960’ların sonlarında daha tek tük sinema salonunun bulunduğu, gecekondu mahallerinde tuvalet sorunsalını çözememiş şehirlerde; tiyatro, opera, bale, resim, heykel bireylerin dimağında soyutluğu aşamamışken, zaten de ismini duymadıkları herhangi bir ressamın tablosunu, heykelini görmek için müzelere gitme; operayı, baleyi merak etme, klasik romanları okuma, Van’dan İstanbul’a, İzmir’den Muş’a gidilecek farklı bir şehrin, bir ülkenin kültürünü, yaşayanlarını, doğasını, yemeklerini tanıma amaçlı yurt içi, yurtdışına seyahat, onca çocuğa bakma telaşlı geçinme uğraşında bir ev edinme hayalinde tek kanallı radyodan mecburen Müzeyyen Senar, Safiye Ayla şarkıları öylesine dinleyen ama asıl bugün nostaljikler arasında sayılan bütün yükünü sırtlatıp ‘yaşasan ne olur bu rezil dünyada’ dedirten bir umutsuzluğu katmerleştiren yuvamızda her gün Kerbela’yı yaşatan Ali Ekber Çiçek, Davut Sulari Aşık Daimi’ den “aslan yavrusu yiğitler, su içemeden öldüler/ deniz derya dolu iken su içemeden öldüler”, ‘illa dostun bir tek gülü yareler beni beni’, “bilmem şu feleğin bende nesi var” türkülerini dinledikleri plakların ardındaki ebeveynlerimizin zaten akılarının ucuna değemezdi, klasik bir müziğin varlığı da. Şimdi kendisinin, bireylerin değerine atıfta bulunulan hayallerine ulaşabileceği fırsatların eşitliğine, kaderini kendisinin çizeceğine inandırılacağı, inanacağı duygular, düşüncelerle büyütüleceği toplumsal yapıda herhangi bir konuda duyduğu kaygıyı Madame de Sévigné den alıntı sözcüklerle anlatan bir büyükanneye, sadece kendi ülke yazarlarını değil farklı ülke yazarlarını Puşkin’i, Dostoyevski’yi okuyan anne , babaya; avukatına 500 sterlin ödeyen Whistler’in resmine hakaret ettiği, itibarını zedelediği gerekçesiyle aleyhine açtığı davada sadece bir çeyrek peni tazminat ödeyen sanat eleştirmeni John Ruskin’in Susam ve Zambaklar’nı çevirecek yabancı dile; kendisine Sara’ya, İshak’ın yanından ayrılması gerektiğini söyleyen Hz.İbrahim’i andıran Benozzo Gozzoli gravürünü hediye eden, Hz.İsa’ya ihanet edecek sakallı figür Yahuda’yla diğer havarilerin üzerinde sadece ekmek ve şarap bulunan dikdörtgen masada yedikleri Son Akşam Yemeği tablosunda tempera boya kullanıldığına ilişkin detaylara sahip sanat eleştirmeni aile dostlarına sahip birinin, bir çocuğun; Marcel Proust’un hayallerinin ‘asırladır etrafımız çeviren düşmanların tek amacı’yla başlayan, içi boş, soyut zihinde canlandırılmayan hamaset nutukları, ‘vatan, devlet uğruna…’ ölmeli öldürmeli , ‘tek başına daldı arasına, Allah, Allah diyerek’li kahramanlık şehitlik hikayeleri, fırsat eşitsizliği altında yaşadığı toplumun, kitlenin değersiz bir parçası olarak büyütülen hır, gürlü tahta kurulu, fare korkulu yaşantısında Ayvalık’ta bulunan yaz kampına görevli gönderilecek baba devlet memuru olmasaydı on altı yaşında değil belki 20’li yaşlarda denizi görecek ancak kırk yaşlarında bir otelde tatil yapma imkanına kavuşacak; altmışbeş yaşına kadar heykel göreceği bir müzeye gitmemiş,klasik müzik nasıl bir şeydir en ufak bir fikri olmayan, halk ozanlarının keder, dert akıtan türküleriyle büyüyen, nerede yaşarsa yaşasın, nerede olursa olsun tüm kadınlar gibi en az üç , altı çocuğuna bakmakla görevlendirilmiş yalnızca ailenin değil sülalenin bedava hizmetçisi…bedava aşçısı…bedava çamaşırcısı…bedava dadısı…bedava sucusu… kapı önüne dökülen bir ton kömürü tek başına kürekle doldurduğu el arabasıyla kömürlüğe boşaltacak bedava hamalı olma da tatmin etmediğinden, dede bir amcasının oğlunun oğlu Apo Rıza’ya ‘kızının evi burada dururken sen kalk git Şükrü amcaların evine, çok üzüldüm’le kendisinde yatılı kalmaya gelmediğinden hizmet etmediğinden darılan, ‘kokla hele, mis gibi kokuyor, bembeyaz’ çamaşırlarıyla övünen, işten, yorgunluktan değil roman, gazete okuyacak ‘ne nedir, ne değildir’ merakı için bile vakit bulamayan Türkiyeli annelerin, Leyla’ların ardına düşmüş, ‘bakma öyle durduğuna, Nail hin oğlu hin, aklınca beni yerimden edip kendi oturacak koltuğa’ kuşkulu düşmanlıklarda kıvranan işin kaybetmemek için üstlerine her türlü yağcılık da yapabilecek babaların himayesindeki bir çocuğun hayalleri, vizyonu, düşünce sitemi, kurgusu, dünya, gelecek algısının birbirinden farklılığından daha doğal ne olabilir ki? O yüzden Proust’un “uykusuz gecelerimde görüntüsünü kafamda en sık canlandırdığım odalar arasında Combray’nin odalarına en az benzeyeni, Balbec’te ( diye betimlediği tatillerini geçirdiği Normandiya kıyısındaki sahil kasabası Cabourg’da ) Grand-Hôtel de la plage’daki odamdı.” çağrışımına yol açan zekasını keskinleştiren, hayallerini bileyerek sonsuz kırları önüne sereceği okuyucusunun gözlerinden, dudaklarından, zihninden geçerek benliğini yolculuğa çıkartan ” tıpkı arzuladıkları bir şehri gözleriyle görmek için seyahate çıkan ve hayalin büyüsünü gerçeklikte tadabileceklerini zanneden insanlar gibi,…” sözcüklerinde, Cabourg’u, Floransa’yı, Venedik’i , Norman Gotiği kiliseleri, Rönesans tablolarını, heykelleri çocukluğunda, gençliğinde görmesinin etkisini küçümsemek olası bile değildir. Doğumundan 89 yıl sonra hâlâ, 1960, 70 ve 80, 90’larda Ortadoğu’da dünyaya gelmiş nesillerin Proust’un gençliğindeki olanaklara sahipsizliği; İbn Haldun’un zamanları aşan “doğduğun coğrafya kaderindir” tespitinin tecellisi miydi acaba Proust’u,  Rimbaud’u, Zola’yı, Balzac’ı okuyan, Claude Monet’in,  Paul Cézanne’nin, Edgar Degas’ın tablolarına   hayran, Bach, Debussy dinleyen Fransız yosmaları…gerçekten öyle miydi? başkalarının yerine seçtiği coğrafya kaderi… şansı… şansızlığı mıydı bireyin? genler de bir nevi kaderse eğer bu ikisi birden hayat mı oluyordu, şimdi? IQ ? Onun kaderle bağlantısı ???? Kristof Kolomb’un keşifleri, coğrafyanın kader olmadığını tersine kaderin coğrafya olduğunun mu kanıtıydı ? Yoksa coğrafyan kederindir mi demeli insan…offf sence ne demeliydik “ her yeri boyamışsın çok güzel, ama burada biraz sonbahar kalmış” şairim ! işin içinden çıkamıyorum kader olan ne ? coğrafya… aile…ana dil… kültür… din…gelenekler… köken… gen…IQ’ mü ne?ne??? Doğduğun yer mi kötü kader yoksa benliği gerileten kabullenilmişlikler, körü körüne bağnazlık, biat, yönetenlerin yönetim tarzlarına yansıyan zihniyetleri mi? Dur bakalım hele bir, biattın İslam dininin, Ortadoğu’nun Müslüman toplumlarının etle kemik ayrılmazlığın da…bu arada bir de Lucien Fevbre’in “coğrafya imkandır” aforizması var, haydi bakalım şimdi ne düşüneceksin sen! eyyyy bu romanı bitiremeyecek kadın ! söyle bana kim haklı Lucien Fevbre’mi, İbn Haldun’mu ? Kokusunun içe sineceği doğulan toprağın bileşimi, konumu, iklimi, orada yaşayanların yapacakları işe, yiyecekleri besinlere, yaşayış tarzlarına, psikolojilerine kadar her şeyi etkileyeceğinden , iyiliklerini kötülüklerini, hislerini hissizliklerini de alırsın ve bil ki ey oğul ! eğer yapıcı bir coğrafyada doğmuşsan eylemlerinin birçoğu yapıcılık üzerine kurulur yok savaş, ihanet, şiddet yüklü yıkıcı, her güzelliği yok etmeye yeminli bir zihniyetin kol gezdiği bir coğrafyada Ortadoğu’da doğmuşsan mesela, hiçbir şey bulamasan bu defa da kendini, benliğini yerden yere vuracak eylemlerinin hepsi yıkıcılık üzerine kurulur diye mi düşündün tam da Kültür Bakanlığınca yapılan restorasyon çalışmasında 700 yıllık Osmanlı Tuğrasının bulunduğu duvarları hitli ile yıkılan Galata Kulesi’nin görüntüsünü izlerken haberlerde; Paris’te Arc de triomphe (zafer takının) restorasyonunda böylesi bir yıkım vuku bulsaydı tüm Parislilerin ‘tarihimize, değerlerimize yapılan bu saldırının sorumluları derhal cezalandırılsın diye ayağa kalkacağı muamma değilken’in çağrıştırdığı bir ülke seçime dayalı bir sisteme sahipse sorumluluk beğenilmeyen yönetimde ısrar eden toplumdadır onun içinde İbn Haldun’un 14. yüzyıldan çıkıp “coğrafya kaderdir” dediğini duyduğunda yaşadığı döneme, bölgeye bakarak tespitinin doğruluğuna kanaat getirip ‘buna söylenecek sözüm yok ama bunu alkışlayanlara sözüm var; 18 yaşında üniversiteye giden kendisini diğerlerinden bir adım öne taşıyıp, donanımlı kılacağından Pursaklar’daki evinden yoğun trafiğe takılmadan İngilizce kursuna yetişmek için her gün saat 5.30 da uyanıp, saat 17’ye kadar kursta, okulda kaldıktan sonra uzunca bir yolculukla tekrar evine dönen birinden beş adım öndeliğini sağlayacak olanakları önüne seren İsviçre’de doğan aynı yaştaki bir genç de 5.30 da kalkacaktır ama spor yapmak, ata binmek belki de yüzme için. Ana dili seviyesinde İngilizceyi konuşacak eğitimi daha kreşte aldığından Londra’ya gidip dilini geliştirecek artan zamanlarında elektronik müzik partilerine giderken bir yandan da mesleği ile ilgili staj yapacaktır değil mi? Bu durumda kendini geliştirmek için çalışmaktan, yorulmaktansa işine gelecek ‘ uluslararası piyasada İsviçreli gençle nasıl bir rekabet edebilirim? ne yaparsam yapayım bir şey değişmeyecek, kaderim bu coğrafya da bu kısır hayatı yaşamak’ bahanesiyle Pursaklı gencin havlu atıp mücadeleden vaz geçmesi, kolaycılığa, bedavacılığa tutkun Ortadoğulu toplumda garipsenmeyecek hareketlerdendir. Oysa, gözleme, deneye, yeni keşiflerin gücüne dayanan bilimin, akılın kaderci yaklaşımları reddini gerektirecek dünya tarihinde yerini almış onlarca olay göstermiştir ki coğrafya sadece istenilmeyen bir hayatın yaşanılmasının mazerettir, bataklıkta da güzel çiçekler açtığını tabii bir de atılan tohumun GDO’lu olmaması gerektiğini de unutmadan; Abraham Lincoln’un ‘ köleliği kaldırma’ kararıyla ‘ ne yapsam da kölelikten kurtulamayacağım’ düşüncesinde ki Afrika kökenli bir siyahiye; Hitler’in akıldışı yönetiminin ü lkesini savaşa sürüklemesiyle oğlunu savaşta, komşusu Yahudileri Nazi kamplarında yitiren bir Alman’na; çizdikleri kaderin coğrafyayla alakasızlığında, doğrudur da; doğduğun coğrafyanın kültürüne, düşünce sistemine, geleneklerine, dinine göre hayatın, mizacın daha sen farkına bile varmadan şekillendiğinden, Almanya ya da başka herhangi bir ülkeye göçenlerin ülkelerinde edindikleri yaşayış tarzını, alışkanlıklarını, düşünce yapılarını aynen devam ettirdiklerinden yola çıkarak o şekillenmeden kurtulmanın sanıldığı kadar kolay olmadığını görsek de , bugünkü küreselleşmiş, bir ekrana sığacak, istediklerinle ilişki kuracak kadar küçülmüş, devletlerin güçlü bireylerin güçsüz olduğu, korunması gereken birileri varsa o devlet değil, bireyken Latince “quis custodiet ipsos custodes? koruyuculardan kim koruyacak?” ekseninde demokratik yönetimlerin toplumsal refahı, bireyin özgürlüğünü artıracak önlemleri alarak bireyi, haklarını güçlü devlet karşısında koruması, hukukun üstünlüğünün, yargı bağımsızlığının devreye girmediği genelliklede Ortadoğu’da hüküm süren otoriter, kötü yönetimlerinse tersine devleti, yönetenleri bireylere karşı korumalarını kabullendirdikleri hem döven, hem seven “Allah razı olsun, Allah zeval vermesin” duaları da ettirten, ne veriyorsa onunla yetinilecek devlet babalığı temel aldığı dünya da İbn Haldun’un sözü anlamını yitiriyor.Çünkü aynı coğrafyayı paylaşan Güney Kore, Kuzey Kore (Güney’de kişi başına milli gelir 30.000$, Kuzey’de 1,000$ dolar) Türkiye, Bulgaristan, Yunanistan, Rusya, Irak, İran Suriye’de kişi başına düşen gelir , refah farklılıkları ülkenin mevcut sisteminin, yönetim anlayışının, ideolojisinin ve yönetenlerin kaderin belirlenmesinde güçlü argümanlıklarını teyit eder ki bir başka güçlü argümanda Warren  Buffett ‘ın geleceklerini garantileyen gelir düzeyine sahip doğan zengin çocuklarını kast ettiği “şanslı sperm kulübü üyelerin” den biri olarak Sierra Leone’de kültürü, bilgisi sığ görüşlü bir aile de bile doğulsa farklı çevrelerden edinilecek arkadaşlarla çevresini yenileyecek, sosyalleşecek, yoksul ülkesinden daha gelişmiş bir ülkede okuma şansını da elinde bulunduracağı ailenin gelir düzeyidir dememiz…… ‘mola’…’mola istiyorum hocam! rica ediyorum, bir dakika ara ver yazmaya, söylemeyeyim, söylemeyeyim diyorum ama çığırından çıkarıyorsun romanı; şu an temasından uzaklaştırarak günlük bir gazetede ya da internet sitesinde bir köşe yazarı tarafından yazılan izlenimler, görüşler, yorumlarla dolu makaleye döndürdün romanı nasıl bir kurgudur bu ? Bunları niye yazıyorsun? Bak yazmasan sen kimse bilmiyor zaten bunları küçümseyici bakışınla aynı şeyi bunu da; beni, yazdıklarımı, romanımı önemsediğini, kötü bir duruma düşmemi istemediğini hissettirerek yapıyorsun sende herkesle aynı dayatmacı faşist tavrı gösterdiğini fark ettirmeyerek hem de. Tamam ben acemiyim bilmiyorum işte roman yazmayı ama madem dostumsun neden herkesten önce sen kırıyorsun beni?Yazma zevkini kırmasan, başkalarından farklı davranıp hemen başlamasan eleştiriye… azıcık beklesen belki senin düşündüğünden çok daha iyi bir yola evrilecek roman. Yarardan çok zarar her zaman ki gibi, ne yazacağımı unutturdun araya girmekle… evet… din, mezhep, tarikat, cemaat, etnik köken temelli savaşların getirdiği gerilikleri daha daha iktidarda kalmak, güçlenmek için, iyi yönettiklerinden her şeyin şahane olduğu yalanını durmadan yineleyerek bireyi sanki kendisinden daha iyisi gelmez ,bulunmaz düşüncesinde oyalayarak kullanma uyanıklılığında; büyük ağırlıkla sorumluluğun kendisinde olacağı beceriksizliğinin, başarısızlığının, çalışmamasının, yeterince mücadele etmemesinin, korkularının, alıştığı konforu terk etmemesinin suçunu üzerinden atmanın yolunu da yaratmasını engellediği Satre’ın “var oluşumuza karışamayız ama ondan sonrasının sorumluluğu, kaderi oluşturmanın yükümlülüğü bize aittir” nitelendirdiği kaderini doğduğu Coğrafya kılma; asıl kaderi belirleyen o coğrafyaya…o topluma egemen düzenin, yönetenlerin desteklediği düşünce sistemidir. İşte sen ! şayet var idiyse Tanrının kırk yılda bir de olsa iyi bir şey yaptığına inanacağın; yeryüzüne …, …, Marx,   Schopenhauer , Monet, Renoir, Rilke, Joyce gibi onlarca yazarı, sanatçıyı ve kimi zaman bir çocuğun annesinden “iyi geceler” öpücüğü alma arzusu, kimi zaman uyku, uyanıklık arasındaki muğlaklık, kimi zaman Rönesans üslubundaki koro yerleri, kimi zaman etnobotanik dalına hizmet peyzaj, çiçek izlenimlerinden kendisinin yaratığı sınır kapısını istediği zaman açan…istediği zaman kapatan Proust’u gönderdiğini; Ortadoğu’da doğmanın da gözyaşı, keder, acı, savaş getirdiğini daha bilmediğin, aldığın kokular, tattığın yiyecekler, gördüğün çiçekler, böcekler, dokunduğun insanların hayatının içinde genel geçer bir sınırsızlıkta ilerlediği zamanda , günde tek bir arabanın geçtiği, geçim kaynağı koyunlara, keçilere,ineklere, tavuklara, camışlara (manda), atlara, süte, (hak) yumurtaya, salatalığa, sebzeye, buğdaya karınları doyurduğundan, çocuklardan değer verilen, itina gösterilen dewa ma Badan’da ; yaşamadıklarından şaplaklı, çimdikli, saç çekmeli kabalığı sevgi sanan; on, on iki yaşındaki kız çocuklarını ‘bu benim oğlanın yalnız iki kulağı eksik eşekten, amcan oğludur, akrabandır evlen bununla sen aklısın idare edersin’ ilişkilerine zorlamalı , başkalarına göre eften püften ama orada yaşayanların hayatını etkilediğinden sonsuz önemde birbirini kıskanan eltilerin, yengelerin, kaynanaların, amcaların, yeğenlerin, gelinlerin ‘bütün gün otursun, biz öküz gibi çalışalım neymiş, şehirde çalışıyormuş ama ot parası almaya gelince başta o koşuyor‘, ‘bütün tarlayı tek başıma tırpanladım, otları bağ yapacağına gitmiş uyumuş dere kenarında ‘, ‘şu münafığa bak hele ! eline çay bardağını, yanına da Hasena’yı almış konuşuyor sabahtan bu yana, hamur öyle mayalanmış ki taşıyor tekneden ekmek geç kaldı, sofra kurulacak, çocuklar aç ne gam’lı, bazen yanından su geçtiğinden verimli gördükleri arazinin kendisinde kalmasını istediklerinden paylaşamayan erkek kardeşin atışmasına dahil olup amcasını küçük çocukların, kuzenlerinin önünde döven yeğeni büyük amcanın sopayla dövdüğü yumak halinde birbirine girişmeli saygısızlığın tavan yaptığı kavgaların ortasında en az yirmi otuz kişiye ekmek, yemek yapan, sofra kuran, kaldıran, elde bulaşık yıkayan, o kadar kişinin oturabileceği sandalye, kürsü, minder ayarlayan, yaşı küçükleri koğuştaymışçasına bitiştik nizam yatırmak için yer yatağı hazırlayan, sürekli sıcak su bulundurmak için ele ne geçerse ocağın üstüne koyup bir ordunun ihtiyacı kadar iki üç çaydanlıkta, semaverde ( yeniden demlenmeyip ha bire üzerine sıcak su eklendiğinden çaylıktan çıkan) çay demleyen; ‘açım’, ‘su’ , ‘ne giyineceğim’ , ‘her tarafım kaşınıyor bak ‘ isteklerine ‘ karnım ağrıyor’, ‘İbo beni dövdü’ acılarına annenin, kadınların kayıtsız kaldığı belki de onca yetişmesi gereken iş arasında önemsiz, basit gördüklerinden ama hayır ! onlarda annelerinden hiç almadıklarında akıllarından geçmeyen iyi geceler öpücüğünü annenden hiç almadığın çocukluğunda Marcel’in yatmadan önce her akşam annesinden aldığı iyi geceler öpücüğünü eve misafir (M.Swann) geldiğinde alamamasının hayatında kapladığı değerin sancılı, girdaplara sürüklemesini ; sadece evlerin etrafını sardığından reçel yapılıp, üzerine limon sıkılarak kırmızılaşan suyuna kırtlama şeker batırılıp çay içildiğinden Van’ın koca koca yapraklı, mis kokulu güllerinden, Süphan dağının eteklerini kapladığından gelinciklerden lalelerden haberdar olunan, tezek kokularının arasında burna değdiğinde onlarca güzel kokuyu yaya bırakacak cennette yaşanıyormuş hissi uyandıracağından ‘ne kadar güzelsin, offf hele de kokun beni benden alan‘ sevgisinde yaprakları okşanmadan, güzelliklerine bakılmadan ilgisizce yanlarından geçilip gidildiğinden ömrü solduğunda ‘elbet farkıma varacaklar’ inadıyla ertesi yıl yine açan, toplanıp olmadığından vazo da değil bir su bardağı ya da şişe de odalara, salona fresh, taze bir hava vermesi için konulmayan bin bir çeşit çiçeğin, adının ne olduğunu ilaç için çocuklarına anlatmayı düşünen tek bir ebeveyn çıkmadığından ancak belki inanmayacaklar ama onaltı, onsekiz yaşlarında ‘aaaa!!! ama…ama dewa ma Badan’da aynısı vardı bunların demek adı sümbülmüş ‘ şaşkınlığında sümbül, nergis, hanımeli, leylak, erguvanla tanışılacağından “yeşil hortumdan çıkan su damlaları gibi serin ve sert olan Gilberte adını yaseminlerin ve şebboyların üzerinde yankılanırken duydum” betimlemesiyle harflere, sözcüklere resim yaptırtıp ilk aşk tomurcuğunu bir çiçeğin renginden alınan ruhani doyumla; yumuşacık yastıklar üzerinde, ipeklere sardığı sözcüklerle anlatacak duygulardan, benzetmelerden fersah fersah uzakta; olması için öncelikle gidilecek bir memleket, gidildiğinde orda bulunacak hepsini tanımanın imkansızlığında isimlerini de bilemeyeceğin elli teyze, bir o kadar amca çocuğu arasında kaybolan bireyliği yoklandıran, varlığın önemsenmemesine alışılan; başlangıcı birey de yere edecek kötülükler, iyilikler; sonu ‘birbirlerine sayan, söven sonrasında hiç ama hiçbir şey olmamış gibi yüzlerine gülen bir riyakarlık…haydi bunlardan dostluk, insanlık bekle! ha ben oldum olası akraba sevmem hepsi dedikoducu, seni parçalamaya hazır meraklı akbaba gibiler.Yedi kat yabancı kardeşinden daha candır, daha samimidir’le biten , genetik kodları, fikirleri aynı, yeni çevre, fikir ve bireylerin ücrasında ; bazen iyi, bazen kötü, bazen canından can, bazen canından bezdiren kalabalık bir sülalede bulunma, yaşama dimağda yer edinecek özelliğinden yıllar sonra yendiğinde ya da karşılaşıldığında ortaya çıkan tat ve kokunun peşinden sürüklenerek yaz tatillerini geçirdiği Combary gibi seni ev damına, Badan’a götürecek çağrışımı tetikleyecek çaya batırılan bir parça madlenli kek (kurabiye ) türü bir yiyecek yemediğinden, başka bir şey de kimse tarafından alınmadığından, yapılmadığından, denesen de olmayacak ‘çaya batırılan bir madlen parçasından bu kadar cümle nasıl fışkırdı’ imrenmeni ‘Proust’ da gerçekleşmişi var zaten herkesin kayıp zamanlarını dürtecek cinsinden hem de’yle bastıracak büyükbabanın dokuyüzkırkaltı yılındaki depremde altında kaldığı yerde yeniden yapılmış benzer ev damında geçirdiğin; ”bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ekonomi politikasından da etkilenmiş Türkiye’de devletinin yönetim tarzının etkisiyle yaygınlaştırılmış, babaya sorumluluk yükletmeyen “saldım çayıra, mevlam kayıra” çocuk yetiştirme tekniğini benimseyen ev damı kadınları ya da annenin kendileri aynı yoldan geçtiklerinden sorun görmeyerek üzerine tereyağı sürdükleri, arasına çökelek, şanslı gündeyseniz bal kaymak bazen soğan, yumurta koydukları yufka ekmeği, tereyağlı çöreği ( bıjıkı) ellerine tutuşturarak başlarından savdıkları ev damındaki on, onbeş çocuğun günün geri kalanında kendilerini rahatsız etmedikleri müddetçe ne yaptıklarını merak etmemeleri çocuklar açısından da anlam ifade etmese de yine de ‘ bugün yayla yolun da Nade kenger sakızı nasıl yapılır size göstereyim dedi. Toprağın üzerine çer, çöp gibi kısa çalıları, otları yana yana dizdi sonra kenger’in kartlaşmış kısmını ortadan kopardı, akan süt gibi bir şeyi dizdiği çalıların üzerine döktü, üstünü de yine çer çöple kapattı , burada kurusun iki gün sonra gelir alır, çiğneriz dedi. Sonra bir kayanın üzerinde sarı, siyah, kahverengi böyle kum gibi bir şeyi ufak taşla kazıdı, tuluktan azıcık su döktü alın size kına diyerek tırnağımıza (bu esnada parmağın iki boğum yerini gösterirdin) buraya, buraya sürdü çaputla da üstünü bağladı, ben güzel olmazsa diye hemen yıkmak istedim olmaz dedi, bekleyeceksin .Sonunda çeşmede yıkadık.Bak ! kına gibi olmuş mu‘ keşiflerinin sevincini bozan, kıran, üzen ‘babanlar evin önünde çay bekler, çekil önümden sonra anlatırsın’ koşturmasıyla ciddiye almayan ‘ evlat mecburen bakıyorsun, atsan atılmaz ha satsan kim alacak’ modunda katlanılması gereken nesne muamelesi, ‘ne yaptın bugün, nerelere gittin’ meraksızlığı Badan’daki yaz tatillerinin herhangi bir lunaparktan daha eğlenceli, daha gizemli geçirmenin nedeniydi de.

Eğitimleri de ne olursa olsun hayatlarında olacak kişilerin kendilerinden hep hizmet beklediği ‘haydi kalkın, güneş doğdu çoktan, ne duruyorsunuz, çabık, çabık ‘ guguk kuşlu çalar saat yaşlıların uykuyu haram ettikleri, şafaktan gece yarılarına fabrikada çalışıyormuşçasına bitmeyen iş akışında ancak fırsat bulurlarsa ‘eere ne olmuş, biri de dese yazıktır bu kadına öldü açlıktan…Hanım insaf et de bana bir çalkama (ayran) yap , ben ekmek alırım’la yemek yerken, kırtlama çay içerken çocuklarıyla ilgilenecek yazgılarının eziyet, zahmet, fakirlik çekmek, horlanmakla, birilerine kurbanlıkla ve değişmeyen mansplainingle eşitlendiğini öğreneceğin ilk yer dewa ma Badan , Xasıma olacaktı.O yüzden işte, çocuklarıyla ilgilenmesini erteleten bitirmesi gereken işlere öncelik verilmesi istendiğinden kızı Saime ölürken yorgunluktan uyumasını anlayabildiğin acıdığın teyzenin, süt sağacak kadınların peşine takılıp mala gitmek; oturduğu görülmediğinden ‘niye bütün işleri hep sen yapıyorsun’ acımasında zayıf mı zayıf, kızıl saçlarıyla diğer köylü kadınlardan farklı görünen elinde bakır, alüminyumdan bakraç, sırtında deri tulum ( meşk)la yola revan Fikriye’nin; onlarca hayvan varek, bızek, beran, tükş’ün arasında ev damına ait keçileri, koyunları tanımasının hayretinde ‘çene, çenei, şu kulağı yırtık sarı bızek var ya o da bizimdir, bıjı bere ( hadi getir), korkma bir şey yapmaz’ komutuna uyup yakalamak için düşe, kalka koşturulan keçiyi, koyunu dudaklarını büzerek çıkardığı ‘şışşşş, bırrrr, bürürü’ lerle bacağından tutup önüne çektikten sonra kalçasına sevecen şaplağını indirerek ‘sakin, sakin ol… güzel kızım’la sağdığında bakraçta köpüren süte bakmayı; ‘hayvan deyip geçme, onlarda kendi evlerini tanırlar’ önermesini haklı çıkaran saman, ot yığınlı hayvanların yemlerinin de depolandığı evin biraz ilerisindeki “kom”larda tutulan koyunlar, keçiler gibi otlaklara, yaylaya ( ware) çıkarılmayan çobanın sabah ahırdan alıp akşama doğru köye getirdiği büyükbaşların; inek, dana, camışların (manda)nın herhangi bir şey yapılmasına gerek bıarkmadan kendiliğinden sürüden ayrılıp evin karşısındaki taş zeminli ahıra yönelmesini; bazen akşama doğru, bazen sabahın kör vaktinde evin önünde tahtadan yapılı ‘yaguk’ kullanılıncaya kadar ,bütünlüğü bozulmadan çıkarılmış keçi, koyun derisin sıcak suyun içine batırılarak kıllarının yolunduğu, üzerindeki tüm yağlardan arındırıldığı epeyce zahmetli işlem sonrası yapılan kızıl, siyak renkli tuluk ( meşk)’un tavana bağlanan kalın halata, bir ağaca ya da üç ayaklı (Sepi) Sêpik’e bağlanarak yoğurt ve soğuk su doldurulan başından bağlandıktan, yaguk’un tahta kapağı kapandıktan sonra ayranın uzun süre ileri, geri itekleyerek çalkalanma sesini duyar duymaz yataktan ya da nerede bulunuyorsa ordan koşarak yayık yayanın yanında biterek ‘ben yapayım’- ‘çenei…çenei rahat durun, o kadar iş var daha, bırakın da bitireyim, oyalamayın beni, gücünüz yetmez yorulursunuz’ direnmesine ‘yorulmam ben, sen otur biraz’ yalvarmasına ancak on dakika dayanabileceğini bildiğinden ‘tamam’ pes eden büyüklerden genellikle de Fikriye’den koparılan izinle yayığın başına geçtiğin anda çalkalanan ayranın ritimli “tık, tık, tok tok”una karışan dere Çor’un, Mengéli’n, köpeklerin, tavukların, ineklerin sesi “oooo, eroo memo, memo’ bağrışları senfonik konsermişçesine köyü inletirken, teknolojik devrim sayesinde her şeyi somutlaştıran görselliğin; dimağı tembelliğe iterek düşünme, yaratma, hayal etme yetisini azaltıp, duyguları ifade edecek yeni sözcüklere, betimlemelere ihtiyaç bırakmayacağı 20.inci yüzyılda yaşayacak, dewa ma Badan’da ki sülale ortamını, doğayı gözleyecek Proust ‘un kalabalık arasında hiçlenen benliğin devinimini, acısını, aşkı, ölümü, umudu nasıl, hangi sözcükler, betimlemelerle dile getireceğinin merakında kim bilir belki ‘betimlemeler, imgelemeler, sözcükler arasında debelenmeye ne gerek, yormayayım kendimi; vereceğim linki tıklayarak gözlerinizle görün anlatacaklarımı, hissettiklerimi de arada sıra da blog’umda yayınlayarak yazma hevesimi tatmin ederim, hem istediğini fotoshoplayacağın görsellik varken;yazında betimlemenin sonunu kutlayabiliriz der miydi acaba? yı düşündüren multiculture de; seçtiğin cümlelerle nasıl yapıldığını doğru ifade edemediğin ‘yayık’ olayını üstelik bir tane de değil
http://galeri.netfotograf.com/fotograf.asp?foto_id=40832;
http://www.erzurumgazetesi.com.tr/haber/yayik-geleneğiyasatiliyor/56519;
http://rojnameyannewroz2.com/emekci-kadinlardan-bidemet-yayla-kadinlari-ve-asiklar-14364.html

yukarıda verdiğim şu üç linki tıklayarak görebilirsiniz yazarak okuyucuna anlatmayı denesem mi ?? heyezanında debelenen, şayet yazınla uğraşanlar böyle bir yol denese ki haklısın kitap okunan ülkeler listesinin en sonlarındaki Türkiye’de revaçta olacak düşüncen ortalığın 20, 30 sayfalık romanlardan geçilmeyeceği edebiyatın cenaze namazına davetiyedir .Senin bu tembelliğe serenatlı uyanık aklına tüküreyim f azla uzağa gitmeyin e mi evladım? devam et yazmaya; arada sırada yaymaya ara verilip kapağı açılan, parmak daldırıp ‘oldu’, ‘az kaldı, beş on dakika daha’, ‘offf bitti nihayet’le çalkalanmaktan köpük köpük ayranın döküldüğü, içinde çamaşır da kaynatılan, yıkanmak için su da ısıtılan kara kazanların üzerinde toplanan yağlar ( ronu teze’nin) elle topak yapılarak bakraçtaki soğuk suyun içine atılmasını; sonrasında odun ateşinin üzerine konan kara kazanda çürütülen ayranın beyaz tülbentlerden, kevgirden süzülmesiyle kışın, yazın yenecek çökelek (dorak) deri tulumlara aralarında hava kalmayacak biçimde elle bastırılırken bazen katların arasına tereyağı da konularak ‘hoş dorak’ yapımını izlemek; yer yer paslanmış, emayesi, kalayı dökülmüş tencereye konulmuş buğday, yemek artıklarıyla tavuklara yem vermek, kovalamak ;( gomeyi, davuleyi ) ahırı, kümesi teftişlemek, iş yaparken üstleri kirlenmesin diye önlerine önlükten geniş peştamal takan kadınlardan farklı hiçbir yeri kirlenmesin diye elbisesinin üzerine lastik geçirilmiş etek giyen, muhasebeciler gibi kolunun yarısına kadar çekilen siyah bez kolluklar kullanan titiz anneannenin eteğine topladığın yumurtaları koymak bazen de toprak, saman, su karıştırarak yapılan kerpiçleri kürekle kalıplara dökmek, uçsuz bucaksız geniş alana serilmiş dizi dizi kerpiçlerin üzerinden atlamak, aralarında oluşmuş labirentli yollarda koşmak benzeri ucundan kıyısından tutulan onlarca faaliyetin, etkinliğin içinde saatlerin nasıl geçtiğinin habersizliğinde; babanın yıllık izni genellikle yarısı kış altında geçirildiğinden değeri büyük salatalığın, sebze ve meyvelerin ancak yenildiği, başakların olgunlaşıp sarardığı harman zamanına denk geldiğinden (ma şérére cıwéna ser) haydi harmana gidelim, dövene bineriz’ eğlencesiyle dibe vurmak için harman alanına uğramadan akşamın edilmeyeceği çocuk zamanlarında; ufak taş köprüyle karşı kıyısına geçilen deré Mengelî’le arasında bir iki ağaçlık mesafede neredeyse bitişik , iki erkeğin çimen, uzun saz, kamışları yün eğirir gibi bükerek yaptığı kalın ot halatlarla bağlanmış arpa, buğday saplarının; samanların üç çatallı bir sopayla yerleştirildiği öküz arabasında ya da insan, at, eşek sırtında taşınarak istif de edildiği harman alanına dağıtılan olgunlaşmış başaklar; altına kesici çakmak taşlarının çakıldığı, boyunduruğa koşulu, ezecekleri buğdaydan ( usareden) yemesinler diye ağızları kalın bezle bağlanmış iki öküz, manda, atın çektiği önü hafifi kalkık tahtadan döven ( m oşene ) de bir nevi arabadaymışçasına uçurulmak; kendisi de on iki yaşında evlendirildiğinden, ölmeseydi Leyla onu da diğer beş kızı gibi on iki yaşında “kocaya” verilmesine susacak, bir kız için evlenmekten başka bir alternatif olabileceğini düşünmeyen anneannenin ‘bahardır.Murat yükselmiş; çağıldıyor, gürlüyor, yıkıyor geçiyor.Her yer, köprüler sel altında, kimse geçemiyor karşıya, Turna bakmış yükseklerden insanların acizliğine seslenmiş Murat’a “ suyun yükselmiş Murat, Turna’nın umrunda mı ? qulıng gotıye, ava Murad? rabuye xem? min e” siz kızların ki de Turna hesabı.Evde iş, güç mü var, çeşmeden su mu getirilecek, odalar mı süpürülecek, sofra mı kurulacak, varsa yoksa tıro vıro işler; gez, toz.Yarın, öbür gün gideceğin el, evinde senden dövende oynama istemez, iş bekler, iş…’ öfkesine değerdi değmesine de, altındaki başağı sapından samanından ayırmak için durmadan dönen hayvanları ayakta idare eden büyükler düşünmediklerinden indirmeyi, dakikalarca dövenle dönme, ortaya çıkan hışır, hışır ses, buğday, çimen, ot, çiçek karışımı koku mideyi bulandırıp başı döndürdüğünde , göz kararttığında anı kollayıp, atıverirdin kendini otların arasına.Bir dakika! sadece bir tavsiye yanlış anlama asla yazanın kurgusuna müdahale değil amacım. O kuyucunu Google’da “harman dövmek” yazdıklarında karşılaşacakları “Eskiden Harman Dövmek (Kovmak)”,” Hey gidi hey…”, “Eskiden harman döğme gem sürme döven sürme böyleydi” başlıklı Youtube videolarını seyretmeye yönlendirseydin dövene dair bunca satırı yazmayacak ???? işaretli olsan da ultra post post modern, bir yazıncılık daha mantıklı değil mi? Böylece okuyucun da kuzenin Leyla’nın ölümüne giden sürece bir an önce kavuşur. Bilgisayarmışçasına ard arda tık…tık… tık açılan bir çok pencereden her şeyin; duyguların eşliksizliğin de süratle, çarçabuk izlenerek tak…tak…tak olup bitmesinden yana insanların fazlalığında bu ultra modern Alfa çağda , uzun satırlarımın sıkılmadan okunmayacağını bende biliyorum ama üzgünüm her ayrıntının önemli kıldığı geçmiş belirlediğinden geleceği; ultra Alfa okuyucuyu memnun edeceğim diye beklentisini karşılayamam. Sen sıkılsan da devam et okumaya Daye kurbane cane ! kim bilir, belki ilerleyen sayfalarda kendinden de bir şeyler bulacağın sürprizlerle karşılaşabilirsin. Ve sapından, buğdayından, arpasından, çavdarından ayrılacak kadar dövenle çiğnendiğinde kürekle, tırmıkla harman alanının ortasında koni biçimi verilerek toplanan, bazen ertesi güne bırakılacağından düşecek çiğden, yağacak yağmurdan korumak için üzerlerine naylon geçirilen ‘pencereleri kapatın, ambarda, kilerde, ortada açık bir yiyecek bırakmayın her yer toz, toprak dolar şimdi’ uyarısını yapan ağızlarını burunlarını leçeklerle, bezlerle örtmüş erkekler genellikle akşama doğru rüzgarın estiği yöne göre başakları tanelerinden, samandan ayıracak savurma işlemine koninin tepesinden aşağıya doğru inerek başladıklarında; öksürük sesleriyle birlikte göğe yükselen kalın, ince sarı bir toz bulutu köyü karartırken , saman, toprak karışımı çer, çöp de her yere; bostandaki meyveye, sebzeye, kirpiklere, saçlara, elbiselere konacaktı. Sonrasında önce iri ardından seyrek gözlü kalburdan geçirerek taştan, topraktan buğdayı, arpayı, çavdarı ayıran kadınlara, erkeklere güğüm, testi, bakraçtan ziyade hafifliğinden taşıması kolay alüminyum kovalarla çeşmeden soğuk su taşımayla görevli çocuklar da bezlerin, naylonların üzerine serilecek çiğliğinin karnı ağrıtacağını bildiklerinden arakladıkları buğdayı, mısırı yakacakları ateş de ordan buradan buldukları teneke, kullanılmayan kap, kacak da kavuracaklardı. Çuvallara, tenekelere konulan buğdaylar öküz, el arabalarında veya sırtta taşınarak köyün değirmenine gönderilirken, alıkonulanlar yıkanır, kara kazanlarda haşlanır, kalbur, bez üzerinde kurutulur, azıcık ıslatıldıktan sonra nasıl yapıldığına akıl sır erdiremediğin dedenin evinde olduğu gibi ev önünde sabit toprağa gömülü olan ya da olmayan ama her evde bulunan koca dibek taşında kaldıramayacağın ağırlıkta ağaç, taş tokmaklarla bir tenekesi için iki kadının ayakta en az 2, 3 saat kol gücüyle dövmesiyle elde edilen bulgur; bazen de yapamayacaklarını bildikleri çocukların denemelerine ses çıkarılmayan taş değirmen (distar) de yapılırdı. Hava kararmadan gün ışığında bitirilmesi gerekli acelelikte ta gece yarılarına kadar sürecek bir dünya işin varlığında etrafındaki kadınların hiç olmasa gece dinlendiğinden arıdan daha fazla çalıştığı yazda, kimse karışmadığından akıllarına eseni yaparak, tarlaları, tepeleri, dağları taşları gezerek, dere kıyısında oturarak gün tamamlayan su ihtiyacını çeşmeden, dereden karşılayıp, açlıklarını kenger, yemlik ağaçlardan elma yabani armut erik toplayıp bastıran ancak çok acıkmışlarsa yanına uğradıkları koyunlardan kırpılan yünleri dere de taşın üzerinde tokmakla yıkma gibi keyifli işlerinde yardımlarına koştukları ebeveynlerin; kendilerini geç ya da hiç fark etmeyen ilgisizliklerinin çocuk ruhlarda yara açmaması herhalde bütün çocuklar aynı tavırla karşılaştıklarından bunun yaşamlarının doğal bir parçası kabullenmeleri olduğunu düşünmeyecek hengamede Champs Élysées’deki dükkândan satın aldığı akik bilyeleri buluştuğu Marcel’e hediye edecek Gilberte gibi roman okuyan, müzik dinleyen, şık giyinen zarif, arkadaşlardan bir haber göz önünde ip gibi arka arkaya dizilmiş yuvalarına yiyecek stoklama eylemindeki karıncaları , peteklerine girip çıkan arıları , yıllar yıllar sonra “insanların arasında da yalnızlık duyulur, dedi yılan….” cümlelerini okuduğunda Can’a, gözlerinin bir o yana bir bu yana salınmasının ardından gelen “bu neydi şimdi”li kalakalmış yüzdeki ifadesine bakıp ‘Küçük Prens’i anlayan bir tane çocuk varsa kör olayım’ dediğin onun sahip olduğu ; f ilmlerde sık rastlanılan yan yana uzanmış iki kişi arasında ‘yıldızlar nasıl da parlak, bu ben şu da sensin, bak yıldız kayıyor haydi çabuk bir dilek tut’ repliğini tekrarlatacak “gülümseyen yıldızlarını” gözlemeyi akla getirmeyen “kuşkonmazların pembe tuniklerinin üzerindeki gök mavisi hafif taçlar, tıpkı Padova fresklerindeki Erdem’in çelenk yapıp başına taktığı, sepetine sapladığı çiçekler gibi ince ince, yıldız yıldız çizilmiş olurdu” göndermeli paragraflar yazdırtacak ucuz bucaksızlığından renkli hayal dünyasının kapılarını aralayarak, düşünme yetisini, dimağı geliştirecek; senden bir önceki şehirde okuyan genç kuşak getirinceye kadar -kapısı cam çerçeveli küçük dolaptaki birkaç kitabı gördüğün Kasman ( Xasıma) da şiir yazan dedenin “baba oda”sı hariç köydeki ev damlarında hiç görmediğin kendilerini de okumadıklarından okusunlar diye Aya Seyahat, Define Adası, Tom Amcanın Kulübesi, Çöplük, Çocuk Kalbi, Dede Korkut Hikayeleri, Cin Ali hatta Nasrettin Hoca fıkralı hiç bir kitabın çocukların eline tutuşturulmadığı dünde en büyük düşmanı üvey baba, üvey anne kılan, Valdermort’u defetmeyi planlayacak Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’na kabul edilen Harry Potter, Alacakaranlık ( Twilight ) ta nasıl oluyorsa kan emen ama sevimli vampirler Bella, Edward ; cadı Sabrina, Selena, Spider Man olunmak istenen Narnia Günlükleri, Netflix izlenerek büyülünen bugünde tahmin edemedikleri bir işsizlik, mesleksizle karşılaşacak akıllı telefonlar, Facebook, Instagram da yediklerini, içtiklerini görgüsüzce paylaşıp, sosyalleşmeyi de kendileri gibi düşünen yüzlerini görmedikleri Twitter, Whatsapp, Facebook, İnstagram kullanıcılarıyla yazışma algıladıklarından empatiden, acıdan ve dahi hayatın gerçeklerinden uzak etrafındakilere acı çektirmeyi seven Z , Alfa kuşağı nın Justin Bieber , Selena Gomez için ağladıklarına bakıp sanki Öyle Bir Geçer Zaman Ki Ali Kaptan’ın, Halil Güneşli’den farkı varmış gibi Üvey Baba’da ağlanmayı hak eden Lamia’ya ağlayanları eleştirmelerinin manasızlığında; saman kağıda basılmış bol imla hatalı kitapların yerini almış televizyonların Lamia çilekeşliğini çektirdikleri Küçük Emrah, Küçük Ceylan’nın oynadığı Üvey Baba’nın, Küçük Besleme’nin bin beteri dramlarla dolu Prime Time’larını kaçırmamak için tepsisine kumandasını, çay meyve, çekirdek, kek tabağını almış gecelikli, pijamalı, eşofmanlı kucaklarındaki mutsuzluğu, mutluluğu tahmin edeceğinden yaşayamadıkları ama olmak istedikleri ne varsa ne varsa aşk, zenginlik, kariyer, patron, çete reisi, özgüven, mücadeleyi tadacakları Bay Yanlış, Sen Çal Kapımı, Çukur dizilerini, başka evlerde yaşananları, başkalarının, yakınlarının hayatlarını gözlemeyi, içinde olmayı sevdiklerinden Esra Erol, Müge Anlı, Zühal Topal’ların realite Show’larının sadık izleyicilerinin ‘ iyi ki bir defa çektiniz durmadan sabah akşam tekrarlamazsanız hatrım kalır’ demeden on kere izleyecekleri onlarca Aşk-ı Memnu, Öyle Bir Geçer Zaman Ki ‘nin senaristlerinin yönetmenlerinin , yapımcılarının neyse yazdıkları , onun da yazdıkları oydu demeyip; o filmlerin, dizilerin altına “spoiler” yazanların yaz tatili sonu ilkokulda ‘bir eğitici, öğretmen bu tür psikolojisini bozacak ağlak kitapları nasıl tavsiye eder şuncağız çocuklara? Hem çocuğa kederi önceden öğretmenin ne gereği vardı, zaten kederi öğreneceği bir coğrafya karşısındayken’ ifritiyle Kemallettin Tuğcu’ya yüklenmeleri neyin nesidir diye düşündüğün bir neslin ; özellikle taşralı dar, orta gelirli sınıfın okumaya meraklı çocuklarını ; hayata hep hüzünlü tarafından baktıracak “tuğcu sendromu”yla tanıştırıp, gereksiz merhamet gösterisine kalkışmalarının en… en önemlisi de kendilerini kötü hissettikleri en kötü anda bile babasını kaybedip annesiyle şehre taşınan, orada türlü sıkıntılar yaşayan , pek çok tanıdıkları öldükten seneler sonra döndükleri köyün tamamen yanmasıyla karşılaşan bir çocuğun başından geçeni anlatan az önce bitirdikleri romanı hatırlayıp “olsun her şey bundan da kötü olabilirdi” kanaatkarlığına , kaderciliğine teslimini sağladığından, kesinlikle, üzerine en az dört beş tez yazılması gerekli “h er sakat biraz üzüntü içindedir ve içine kapanıktır… Ben onun (annem) için iç acısı idim. Beni sakat doğurduğu için gizli gizli ağlardı” ruh halinde camdan seyrettiği oyun oynayan mutlu çocukları görmeye dayanamadığından belki de konularından acıklı isimler Öksüz Oğlan, Ana Hakkı, Kolsuz Bebek, Sokak Çocuğu, Baba Evi, İçler Acısı, Yavrucuk , Yetim Malı …koyduğu hemen her romanının, “çocuk acı çekmeli” ana fikrinde temellendirerek annesi babası hasta ya da annesinin , babasının ölmesi yetmezmiş gibi üstüne fakirlikten acı çektirdiği yavrucaklara üvey anne ya da babası tarafından yapılan eziyetlerle doluluğundan b üyünce tek satırını değil de her birine yüzlerce gözyaşı harcandığı hatırlanan öğretmenler istediklerinden, yatağa uzanıp fotoroman gibi ard arda okumanın etkisinde kalarak fırça yedikleri, kavga ettikleri öz annelerinden ‘sen benim üvey annem misin? niye bana böyle kötü davranıyorsun? bohçacı kadından mı aldın…kesin ben üvey çocuğum’ şüphelenme dışında , yetiştirildikleri evlerde büyüklerin acımasızlıkları gördüklerinden ‘ çocukların acımasız’lığını destekleyecek senin on bir yaşında ilkokulu, beşinci sınıfı bitirdiğin yıl AP’den senatör tanıdık vasıtasıyla tayinini Van’dan Ankara’ya çıkaran babanın yaptığı gecekonduya, mahallenize iki, üç kilometre var, yok uzaklıkta az ötenizde Ulucanlar cezaevinin avlusundaki kavak ağacının altında, 6 Mayıs 1972 tarihinde sabaha karşı 03’de idam edilmelerini %98 ‘inin sevineceklerine inandıkları Türkiyelilere müjdelemek için yıldırım, ikinci baskı yapan gazetelerin neredeyse hepsinin ortak “ Gezmiş, İnan, Aslan idam edildi” manşetine ‘aman Allahım olamaz asmışlar’ inanmazlığıyla bakmasına, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yakalanıp tutuklandıklarını radyodan öğrendiğinde ‘ vah…vah ne zulüm yapacaklar kim bilir bu gençlere’ üzüntüsüne bir sebep bulmadığın yıllarda babadan, atadan CHP’li olmakla gurur duymak ne kelime ömrü boyunca sadıklığından onaylamasa bile politikasını vazgeçmeyen; hatırlamadığın ama ‘Hakife ‘teyzenizle çay içip hemen geliyorum, evi yeni temizledim kirletmeyin ‘ uyarısına eve döndüğünde kardeşlerinle bahçeden kovayla getirip salondaki halı üzerine koyduğunuz öbek öbek topraklı cevabınıza ‘durun hele ben sizi döveyim artık’ bağırmasıyla eline geçirdiği sandalyeyi aldığını görünce karşısına dikilip ağlayarak ‘ben küçüğüm, beni değil gücünün yettiğini döv’ dediğini sana hatırlattığında- ‘muhtemelen seni döven babam karşısındaki suskunluğuna itiraz etmişim’ diye düşündüğün- ‘işte o günden sonra ne zaman pataklamak gelse içimden senin sözün aklıma gelir , vazgeçerdim.Ama ‘yok yalan söylemeyeyim bir gün kız kardeşin sabah çıktı akşam döndü eve telefon yok, yol yok, otobüs yok geldiğinde ‘nerdeydin’ -‘hala kızı Vaide’yle Kızılay’a indik gezdik’-‘haber verseydin istediğin yere gitseydin’le hırsımı almadığından çok değil az dövdüm’ diyen, çocukluğunu, ergenliğin savrulmalarını büyüttüğü çocuklarının yanında yaşadığından ‘hiçbir çocuğum beni anne olarak görmedi, onların,çocuklarının hizmetini yapan biri oldum hep’ ukdesini yaşayan çocuk gelin annenin, dayına ‘ bizim Luto (Lütfiye) bugün bana iyi de nasıl geziyor bu insan denizde’ demesin mi hayretine teyzenin de bir gün, inanması zor ama gerçek ‘ ben Deniz’ in isim olarak bir insana takıldığını bilmediğimden Deniz, Deniz diye duydukça radyodan adını sanıyordum ki denizin üzerinde dolaşıyorlar’ açıklamasını yaptığı günlerde her gün sabah, öğle, akşam ajansında radyoda aranan “anarşistler” listesinde bir numara olarak adı okunduğundan ve de üniversite sınavlarına hazırlanan devrimci dayılarının örgütleyerek sempatizanları yaptıkları ilkokul mezunu annenle anlamını bilemeyeceği ‘şimdi bu faşist diktatörlük koşullarında….duymasın eniştem, yatsın öyle anlatırım… ‘ gizliliğinde usul konuşmalarından anarşistlerden yanalıklarını, anlayamadığın bir nedenle de askerden korkmalarını hissettiğinden ‘bemrad benim canımı yedin’le kızan annenden intikam almanın yolunun ondan daha güçlü gördüğün askerlere şikayetten geçtiğine inanarak, sıcak havalarda ayaklarını camından çıkarıp geceye, rüzgara emanet ettiğin altındaki somya yatağının üzerine çıkıp açtığın pencereden, evinizden bir caddeyle ayrılmış mesafedeki Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayının nöbet tutan erlerine doğru ‘askerler dinleyin! annem anarşistlerin, Deniz Gezmiş’in arkadaşı ‘ bağırmanı duyduğunda al al suratla koşup seni kolundan çekerek uzaklaştırmasına karşı koymandan dolayı ter içinde kalan sonunda elinden kurtardığı pencereyi kapattığın da ‘ kızım sen deli misin? Ya askerler duyduysa … bırak askerleri ya komşular duyduysa…’ çırpınmasını gördüğünde yaptığının çok kötü bir şey olduğunu anlayıp bu defa korkudan, üzüntüden neredeyse ağlayacak halde gelip pişmanlığın bakışlarına yerleştiğinde hâlâ olayın şokunda başını yumruklayarak dolandığı odada sana dönerek söylediği ‘ ahhh Allahım, ya Bozatlı Hızır sen yetiş, yardım et …‘ne yaptın gelip beni alıp götürseler kim bakar size’ cümlesinde ‘kim bakar size’ de ki eve babanın getireceği bir üvey anne ya da üvey baba tokadını dayak yemediğinden değil daha bir acıtacağını sanmanın sebebi hikmeti ; coğrafyanın hüzünden, acıdan, savaştan, yoksulluktan soyutlayarak onlara pembe bir dünya çizmek yerine sırf hayatın her döneminde karşılaşılacak “iyiler her zaman kazanamaz, her öykü mutlu sonla bitmez” mesajından dolayı okunmasında beis görmeyeceğin Kemalettin Tuğcu’yu; üzerinden buz sularının geçmesi için ayaklarını daldırdığın içindeki kaya gibi büyük taşların üzerinde düşmemeye çalışarak geçtiğin karşı kıyısında köylülerin dinlenme, gençlerin elle ya da dinamit patlatarak balık avlama, sevgilileriyle buluşma yeri ormanlık deré in’de, deré Mengelî ‘n sesine karışacak hıçkırıklarınla okuma zevkinden azat edildiğin ‘Leyla’yla öldüğü sene vedalaştık mı, ne dedik birbirimize son kez, acaba Ankara’ya gideceğinden bahsetti mi bana’ sorularını karanlıkta bırakan, o günlere ait silik, bölük pörçük birkaç anı; bugüne kadar getirdiğin, çocukluğundan.

Gülsen FEROĞLU

You may also like

Yorum Bırak